Sisli ağır bir İstanbul kışıydı. Kalbimizin içinde patlayan bir silah, 'bir bedensin ötesi yok' diye çınladı...Osmanbey'de... Silahın yankısı 'düşünceye kurşun işlemez' dedi. Katil korktu, uzaklaştı... Hrant uykuya daldı, binler uyandı, düşünce ayağa kalktı. İstanbul'un kalbinde bir kalem, bir kardeş yatıyordu... Televizyonlar beyaz bir bereyi suçluyorlardı. Üzerine kan damlamış beyaz bere ekranı sıyırıp geçiyordu. Düşüncenin alnına sıktığı kurşunla beyazı kirletmekten başka ne yapmıştı... Bilemedi beyaz bereler, bilemediler... Düş'lerin ölmeyeceğini bilemediler...
Hrant uyuyordu...Gazete kağıdına sarınmış bedeni, sonsuz uykuların nedenini haykırıyordu.''Gazete diye, kelime diye geçmeyin... Bir insanın ölümü, hatta o ölümün örtüsü bile olabilir.'' Fakat bunu yapanlar orada yatan kalemin bir tek barış için, yaşam için yazdığını bilmiyorlardı. Çünkü onlar yazılanları pek okumuyorlardı. Okusalar bile kan kokan kalemlere alışkınlardı. Hrant için ise kelimeler sadece... barış için dizilirlerdi...
Hrant uyuyordu... Biz, hepimiz, O'nu bilenler; başımızı gökyüzüne çevirmiş, Hrant'ın tüm yazdıklarının, haykırışlarının güvercinler eşliğinde gökyüzünü kaplayışını seyrediyorduk. O anda yaşaran gözlerimizle bunca yıldır hala düşüncenin ölmediğini öğrenemeyenlere hafifçe gülümsüyorduk, acımızın arasından. Ölümün yaşamanın başka bir yolu olduğunu şimdiye dek yaşattıkları ölülerden bile anlayamamışlardı. Yazıktı onlara... Yazıktı mermerci kafalara...
Hrant uyuyordu... Kardeşler savuruyorlardı İstanbul'a karanfilleri, soruyorlardı defalarca sordukları gibi... ''Hep karanfiller kanıyordu, neden?'' Empati ölüyor, tahammül can çekişiyor, hoşgörü ise doğmuyordu artık annelerin karnından. Beyaz bereli çocuklar tutuluyorlardı el üstünde. Düşleri öldürmeleri için silah veriyorlardı ellerine. Oysa düş neydi, daha onu bile bilmiyorlardı. Bir zihin vardı kırmızıya beyazı düşman eden... Onun peşinden yürüyorlardı, hiç düşünmeden...
Hrant uyuyordu... Yüreklere karanlığın çöktüğü ülkede, kimse birbirinden özür dilemezken, tarihin özür dilemesini bekliyorlardı birileri birilerinden... Ben kimim diye sormadan, sen kimsin diye soruyorlardı. Üstüne üslük bir de biz yaratıyorlardı. Ben'i ve sen'i biz'in karşısına koyup düşmanca bakıştırıyorlardı...
Hrant uyuyordu... Bizse sayıyorduk... 'farklılıklarımızdan çok ortak yanlarımız var' diye. Ama birilerinin iki dudağının arasından çıkan sözler, bir kılıç gibi düşüyordu hayatlarımıza, ayrı gayrı oluyorduk birden bire. Ben, sen, o, biz, siz, onları öğretiyorlardı önce dil derslerinde. Biz her zaman siz'e üstün gelmeli, aynı zamanda ben sen'i yenmeli deniyor, zamirlerin de kendi aralarındaki eşitsizliklerinden bahsediyorlardı. Az ile çok'tan azınlık ve çoğunluk kelimeleri türetilmişti bir de. Taraf olunmalıydı derhal... Çünkü bertaraf olurdu tarafını seçmeyen. 'Ya sen ben ol bize karış... Ya da olduğun yerde kal !' deniyordu... Çünkü bir oyun başlamıştı kaç zamandır oynanan. Perdelerini açıp bir daha da kapatmayan. Sen'i oyuncusu gibi gösterip sadece seyrettiğin bir oyun. Sen'i ben olduğuna inandırmaya çalışan, değilsen düşman kılan, kraldan çok kralcı yapan. 'Sen'in ben olarak biz'e dahil olman için taraf olman şart! Ne mozaiği mermer, mermer' replikleri sıkça tekrarlanan.
Hrant uyuyor... Sen'ler sen kalarak dünyayı zamirlere bölenlere karşılık 'insan'da buluşmalıyı seçince, uyanacak... Bir değil milyon olarak...O ve onlar zamirliğinden utanacak. 'Öteki' beriki, 'uzak' yakın olacak... Eller tarihin sayfalarını karıştırmayı bırakıp yeni bir tarih yazacak.
Hrant'lar soruyor: Şu bir türlü geçilemeyen geçmişin sayfaları bir gün barışa açılmaz mı? Hepimiz gökkuşağıyız, hepimiz hoşgörüyüz ve hepimiz karanfiliz olmaz mı bir gün hayat... diye...
Hrant'lar cevap veriyor: Bir gün herkes gökkuşağı olacak sevgili kardeşim. Sen huzur içinde uyu...




