Bu Eseri Favori Listesine Alanlar

Siyasette 'McGuffin' Nasıl Kullanılır? adlı eseri favori listesine ekleyenler.

Siyasette 'McGuffin' Nasıl Kullanılır? Popüler

Makale

Yazar Önder Kurt

Deniz Baykal, geçenlerde ard arda gelen darbe planı iddialarını Aşk-ı Memnu dizisine benzetti. "Her hafta seyirciyi merak içinde bırakan yeni bir senaryo sunuluyor" dedi. Yaşananlarla, sinema arasında analoji kurma patentini Sn.Baykal'a kaptırmış olduk ama yine de analojinin henüz işlenmemiş bir başka türünü kullanabiliriz; McGuffin.





McGuffin'i sinemada Hitchcock popülerleştirmiş. Basitçe, fazla dikkatli ve derin olamayan seyircinin ilgisini yakalayabilmek için kullanılan, kurgudaki bir gizem unsuru diyebiliriz. Vasat seyirci McGuffin'in gizeminin açığa çıkmasını "safça" beklerken, yönetmen çaktırmadan asıl derdini anlatır. Asıl derdini direk anlatmaya kalksa filmi her seviyedeki seyirciye ulaştıramazdı. Sıradan günlük hayatta McGuffin'i, bebeklerin ilgisini çekmek için kullanılan şu kaynana zırıltısı benzeri gürültücü oyuncaklara benzetebiliriz. Bir elle bu oyuncaklar sallanıp bebeğin dikkati yakalanırken, diğer elle mama ağzına tıkılır. Böylece sevimli bebek yemek yedirilmekte olduğunun farkına bile varmaz.

McGuffin tanımı için bkz: http://en.wikipedia.org/wiki/McGuffin

Wikipedia'daki tanımda, McGuffin ile bugünlerde çok popüler olan darbe iddiaları arasındaki analojiyi kurmamızı bir hayli meşrulaştıran şu mükemmel satırlara bakalım;

Commonly, though not always, the MacGuffin is the central focus of the film in the first act, and later declines in importance as the struggles and motivations of characters play out. Sometimes the MacGuffin is all but forgotten by the end of the film./  McGuffin, her zaman olmasa da yaygın olarak, ilk bölümünde filmin merkezi odağıdır ve daha sonraları karakterlerin çatışkıları ve motivasyonları sönümlenmeye başladıkça önemi azalır. Bazen, artık filmin sonuna varıldığında tamamen unutulur.

Ama yönetmen asıl anlatmak istediğini çoktan dile getirmiştir, amacına ulaşmıştır. Çok bilinen McGuffin'lere örnek vermek gerekirse, Malta Şahini'nde Tapınak Şovalyelerinin yaptırdığı paha biçilmez küçük şahin heykelciği, 39 Basamak'ta filme adına veren gizli casus teşkilatı, North By Northwest'te gizli devlet sırları vs.

Şu darbe senaryolarının biri bitirilmeden diğerinin piyasaya sürülmesine ne çok benziyor değil mi?

Şimdi modern zamanlardaki darbeler hakkında şunlar malum değil midir?;

1. Darbeler ilke olarak kapitalizmin ve emperyalizmin kullandığı bir araçtır.

2. Bununla bağlantılı olarak nerdeyse istisnasız bütün darbeler, sömürülenlerin muhalefeti yükselmeye başladığı zaman komunistlere karşı yapılır.

3. Bütün darbeler, -çevre ülkelerde yapıldığından-, sadece yerli güçler hiyerarşisine dayanamaz. Çevre ülkelerin maddi gücü buna imkan vermez. Dolayısıyla merkez güçlerden yeşil ışık gelmeden, her aklına esen darbe yapamaz.

Son zamanlarda gündeme getirilen darbe iddiaları daha çok saray darbesi özelliklerini taşımaktadır ki ancak Muz Cumhuriyetlerinde icra edilebilir. Türkiye gibi, küresel pazarlara oldukça entegre olmuş orta çaplı büyük bir ülkede saray darbesi yapılamayacağını görmek için herhalde uluslararası politika uzmanı olmaya gerek yok. Kapitalizmin bekaası açısından en küçük yakın bir tehditin olmadığı bir ortamda, darbe yapılmasını gerekli kılacak bir bahane bulunamaz; basitçe küresel efendilerin Türkiye'de bir darbeye ihtiyaçları yoktur.

Peki bu bariz gerçekler ortadayken, darbe iddilarının McGuffin olarak kullanılmasıyla  biz seyircilerden saklanan asıl kurgu nedir? İşte cevaplanabilmesi gerçek uzmanlık gerektiren asıl soru bu. Hakkında mevcut bilgi birikimimizle ancak spekülasyonlar yapabiliriz.

Kendi spekülasyonumuzu dile getirebilmek için şu sorundan başlayalım; Demokrasi sadece bir takım yasal düzenlemeler manzumesi midir, yoksa bir kültür müdür? Bir de şöyle formule edelim aynı soruyu; bir toplum,  bir takım yasal düzenlemeler yapılarak mı demokratik olur, yoksa toplum günlük hayatında  demokrasi kültürünü içselleştirmiş olduğu için egemenlere demokrasik düzenlemeleri mi dayatır? Felsefenin kadim biçim/içerik ayrımı çerçevesinde düşünüyoruz. Kuşkusuz, basite indirgeyip "biçim içeriği değil, içerik biçimi belirler" diyerek dogmatik bir özcülüğe kaptırmamak gerekir; kuşkusuz biçim ve içerik arasındaki etkileşim çok katmanlıdır. Ancak herhalde en azından şunu iddia edebiliriz; salt biçimsel değişiklikler, içeriği/özü değiştirmez. Ele aldığımız konu bağlamında sözkonusu olan içerik/öz, yani içselleştirilmiş kültür olarak demokrasi biçimsel yasal düzenlemelerle kurulamaz. Yüce gönüllü bir süper lider çıkıp da topluma demokrasiyi bahşedemez, demokrasi kazanılır.

Genel kültürü açısından Türkiye toplumu demokratik değil, son derece otoriter, sadece devlet yapılanması anlamında değil, günlük insan ilişkileri açısından da olabildiğince anti-demokratik bir toplumdur. Polis zulmune karşı demokratik yasalar çıkarılmış olması, kapısına sivil polisler dayandığında sıradan bir vatandaşın demokratik hakkını kullanıp, kimlik sorabilme ya da Arama İzni belgesi isteyebilme cesaretini gösterebilmesini sağlamaz. Ya da hangi demokratik yasayı çıkarırsanız çıkarın, bütün yolların kendisi için yapıldığını sanan trafik magandalarının üreyebilmesi engellenemez. Ya da hangi AB uyum yasası çıkarılırsa çıkarılsın, yalnız yaşayan bir kadın Fatih'de, Sultanbeyli'de oturamayacaktır. Bir takım evrensel demokratik hakların verildiğinden haberdar olmayan ya da çok da umursamayan ortalama Türkiye vatandaşı, geri alındığında da haberdar olmayacaktır. Sistem istediği anda, alter-egosu olan despotizme kolayca geri dönebilecektir; ortama uygun maskeyi zengin repartuarından bulup çıkarabilecektir.

Tamam, kimsenin itirazı yok; Türkiye'nin burjuva standartlarında da olsa demokrasiye şiddetle ihtiyacı vardır. Ama alaturka liberaller, eğer kötü niyetli gizli bir ajanda uyarınca değil de gerçekten evrensel liberal öncüller ışığında demokrasiyi savunuyorlarsa, göremedikleri gerçek şu; bir toplum, sadece yönetim organlarının aldığı biçime göre despotik ya da demokratik diye klasifiye edilemez. Otoriter olmak, ya da  iktidar tapınımı yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya yayılan bir süreçtir.

Toplumların dokusal düzeydeki otoriter eğilimlerini görmek için akademi düzeyinde çalışmalar yapmaya gerek yok; artık herhangi ortalama bir okuyucunun haberdar olduğu temel eserleri okumuş olmak yeterlidir. Bu konuda çok değerli analizler yapmış olan Frankfurt Okulu düşünürlerinden bir iki çok temel eseri okumuş olmak bile yeter; Adorno-Horkheimer'in ortak çalışmaları "Otoriter Toplum"u, Horkheimer'dan "Akıl Tutulması"nı, Erich Fromm'dan "Özgürlükten Kaçış"ı analım. Bu konudaki çalışmalar sadece Frankfurt okuluyla da sınırlı değildir. Wilhelm Reich'ın bütün çalışmalarını dahil edebiliriz ama özellikle "Dinle Küçük-Adam"ını, "Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı"nın özellikle altını çizelim. Sonra koca Foucault vardır, ki nerdeyse yegane araştırma konusu toplumun bağrındaki mikro iktidar yapılarıdır. Daha bir sürü başka temel eseri sayabiliriz Bu örnekleri saymamızdaki amaç ne? Bunlar çok bilinen temel eserlerdir ve hepsinin de gündeme getirmeye çalıştığı, despotluğun, otoriterliğin kurumsal değil toplumsal olduğudur. Despotik kurumsal yapılar neden değil, toplumun bağrındaki despotik süreçlerin sonuçlarıdır. Koca koca akademik titre sahip liberal yazarların, bu temel eserlerden bihaber oldukları düşünülemez. Peki öyleyse demokrasi meselesini neden özler düzeyinde, yapısal anlamda değil de, biçimsel olarak ele alırlar? İşte bu, evrensel liberal kriterler ışığında düşünmediklerini, açıkca ifade etmedikleri bir ajandayı takip ettiklerini gösteriyor.

Asıl soru ortaya çıkıyor; Türkiye toplumunu otoriter kılan asıl nedenler nelerdir? İşte sormak istemedikleri asli soru bu.  Zira bu soru üzerine tarafsızca düşünmeye kalkarlarsa, suçlunun tam da mazlum olarak savunmaya çalıştıkları kesimler olduğunu görecekler.

Zaten imkansız olanın yasaklanması ile yeni bir otorite kurulur. Zizek'in bu konuda, yani zaten imkansız olanın yasaklanması ile " Babanın-Adı" yasasının, yani "Büyük Öteki"nin iktidarının nasıl kurulduğu, başka bir deyişle bireyin  sembolik düzene nasıl dahil olduğunu anlatan mükemmel analizleri var. Kabaca özetlemek gerekirse, Ödipal Süreç içinde "Büyük Öteki"nin temsilcisi olan Baba, zaten imkansız olan anneyle ilişkiyi/ensesti yasaklayarak, yasanın iktidarını kurar.

Günümüzün Türkiye'sinde de benzer şekilde zaten imkansız olan Darbe'nin yasaklanması ile başka türlü bir iktidar kurulmak isteniyor, Mesele kurulmak istenen bu yeni iktidar nedir? Müktedirler kim olacaktır? Bu yeni iktidarın efendileri, onu niye istiyorlar?

İşte demokrasiye karşı darbe kurgusu olarak kendini ifade eden siyasi McGuffin'i, bu soruları ortalama seyiricinin gözlerinden kaçırmak için kullanıyorlar. Paradoksal biçimde demokrasi "boş göstereni" ile, asıl demokrasi düşmanlarının yüzlerce yıllık iktidarını sağlamlaştırmaya çalışıyorlar. Nedendir bilinmez ama birileri Türkiye'nin modernleşme projesinin bitirilmesini istiyor.

Üye eleştirileri

Toplam 1 üyeden ortalama puan:

Genel Puan: 
 
10.0
İçerik/Fikir:
 
10.0   (1)
Üslup:
 
10.0   (1)
 
Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir
 
Üslup
 
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Genel Puan: 
 
10.0
İçerik/Fikir:
 
10.0
Üslup:
 
10.0
Bu eleştiriyi beğendiniz mi?
Yes No
Toplam 0 kişiden 0 tanesi bu eleştiriyi beğendi

Çok doğru bir tespit.

Özellikle Taraf gazetesinin son zamanlarda birbiri ardına ortaya attığı darbe iddialarının gülünçlüğü, basit bir önermeyle çözülebilir aslında.

Bugün tek kutuplu bir dünyada ABD'nin onayı olmadan hiçbir ülkede darbe yapılamaz.
ABD'nin arkasında olacağı bir darbe planı da, değil Taraf, hiçbir gazetenin manşetinde yer alamaz.
Bir sabah tanklarla karşılaşılır.

Kaldı ki Önder, senin de belirttiğin gibi, Türkiye'de kapitalizmin rahat rahat keyif sürdüğü düşünülürse, bu aşamada yapılacak bir darbe, amacının tam aksi bir sonuç doğuracaktır.

Militarizm korkusuyla ortalığı bulandırmaya çalışanlar, aslında peşimiz sıra kovalayanın faşizm olduğunun farkında değiller. Acı olan bu.

 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (1)add comment

Yorum yaz

busy

Yazarlar

Bölümler

Makaleler