Ulus’u Anlama Denemeleri - I: Zayıf Düşünce Popüler
Makale
Ulus Baker gerçekten önemli bir düşünce insanıymış. Bunu yazdıklarını okudukça daha iyi anlıyoruz. Bu anlamdaki önemini zaten ilgili herkes teslim ediyor olsa gerek. Lakin pratik felsefe/uygulanabilir politika açısından önemi pek o kadar takdir ediliyor gibi gelmiyor bana.
Ulus Baker’i uzaktan ya da kulaktan dolma bilgilerle tanıyanların zihninde bıraktığı izlenim, onu tanıdığım gençlik yıllarımda benim zihnimde bıraktığı izlenimle aynı olsa gerek; işte derin felsefi meselelerle, yüksek sanat eleştirisiyle uğraşan, günlük hayat koşusturmacalarıyla pek ilgisi olmayan eksantrik biri.
Ama yandaki kutucukta görülen yazısını okduktan sonra, ustası Spinoza gibi ne denli pratik bir felsefe uğraşı içinde olduğunu gördüm. Sözkonusu yazının bizim aktüel politika arenamıza girip, tartışma konusu olması mümkün değil. İlk bir iki paragrafını okuyan “Politikayla doğrudan alakası olmayan esoterik felsefi bir çözümleme” diye bir kenara atar. Oysa iddia ediyorum, bu yazı Türkiye’de (bu anlamda belki bütün dünyada) sol politikanın kadük kalmasının ta özündeki nedeni ele alıyor. {sidebar id=2}
Hasbel kader biraz Spinoza okumamış olsam bende de çağrışım yaratmazdı herhalde. Daha yazının başlığında ilk soru akla geliyor: Zayıf Düşünce de ne?Belki de Ulus’un sadece akademi içine mahkum olmasının bir gerekçesi de bu, yazılarını anlayabilmek için minimal da olsa bir felsefi birikime gerek var. Bizimki gibi bir ülkede bunu sosyalistlerden bile talep etmek pek makul “politik” bir talep olmayacağı için, daha uygulanabilir bir yaklaşım sergilemek lazım; Ulus Baker’i kollektif bir çabayla yorumlamak ve ele aldığı konuların politikayla doğrudan ilgisini kamusal bir iletişim platformunda analiz etmek. Bu şekilde Ulus’un yazılarının politik önemi ortaya çıkarılabilir.
Bu yazıda ben bunun ilk örneğini sergilemeye çalışayım biraz, yarı buçuk politik felsefe okurluğumla.
Şimdi eğer yanlış yorumlamıyorsam “Zayıf Düşünce” Spinoza’cı bir kavram. Spinoza’da 3’lü ya da 4’lü bir zihinsel gelişmişlik skalası vardı galiba. (Taractatus’da 4, Etika’a 3’tü galiba). En altta “etkilerle” (affects) ile “düşünmek” en üstte ise -felsefi anlamda en gelişkin olan- “nedenlerle” (cause) düşünmek. Biliniyor, Spinoza’nın ki determinist pantheist bir evrendir. Olumsallığa yer yoktur. En küçük bir olay, diyelim bir meltem esintisi bile bir nedensellik zinciri içinde vuku bulur. İşte tahmin ediyorum “Zayıf Düşünce” bu Spinoza’cı zihinsel yeti sklasında en alttaki “etkilerle” düşünmeye tekabül ediyor. “Etkilerle” düşünmek anladığım kadarıyla geri zekalı olunduğu anlamına gelmiyor. Çok zeki biri de etkilerle düşünebilir. Peki nedir? Şöyle bir örnek aklıma geliyor: Diyelim bir grub insan önemli bir meseleyi derinlemesine ele almak için kavurucu bir yaz günü daracık bir odada toplanıyorlar. Ele alınan konu çok önemli değil. Etkilerle düşünen bir insan, tartışma konusunu hep sıcaklıkla ilintilendirmeye çalışacaktır. Konunun çözümlenmesinde hep serinliğe vurgu yapan öneriler dile getirecektir. “Nedenlerle” düşünen bir insan ise “sıcaklık” gibi yaşanan ana özel olumsal bir durumu, sorunun kendisiyle ilintilendirmeye değil, sorunun ortaya çıkışındaki asli “nedenlere” odaklanacaktır.
Eh bunun reel politkayla ilgisi ne? Valla ben en azından birebir tanık olduğumuz dönem içindeki sosyalist hareketlere bakınca hep bu “sıcaklık” gibi olumsal bir fenomenin, asli sorunun kendisiymiş gibi algılanmasının sayısız örneklerini görüyorum. Kendi deneyimlerimden hep aktardığım bir örneği vereyim: ODTÜ Elektirk bölümünde 1987-88 gibi bir öğrenci çalışması yapıyorduk. Bölüm içindeki yabacılaşmayı nasıl aşabilir, öğrenciler araında daha yakın bir ilişkiler ağını nasıl kurabiliriz gibi saiklerimiz vardı. O esnada Zonguldaklı kömür işçileri Ankara’ya doğru yürüyüşe geçmişlerdi. Bizim çalışmadaki bütün arkadaşlar da “Dev Uyanıyor” gazıyla grevci işçilerle dayanışmak üzere Gerede’ye koşmuşlardı. Konjuktürel, olumsal bir kıpırdanış asli sorunlarımızın çözümünü başlatacak bir kıvılcım gibi algılanmıştı.
Ulus hukuksal yapılar olarak sendikalara yönelik eleştirinde konuyu zaten mükemmel bir şekilde ele alıyor. Ben bu hukuksallaşmanın çok daha bildik bir örneğini vermek istiyorum: ÖDP.
Bu partinin temel argümanlarında, parti programında “Hayır teorik olarak çok yanlış” diyebileceğimiz birşey var mı? Asgari müştereklerde solcu olan herhangi birinin itiraz etmeyeceği genel saptamalar, “pozitif ayrımcılık”, “farklı kimliklerin” tanınması vs. Kim bunlara yanlış ya da olmasın diyebilir ki? Peki “doğruları dile getirmek bu partinin kitleselleşmesini niye sağlayamadı? Ulus’un son derece yerinde bir örneği ipucu verebilir: “Böylece vatandaşlarına bütün hakları tanımış olan bir ülke, onların elinde bu haklardan yararlanabilecekleri araçlar bulunmadığı zaman aslında olumlu hiç bir şey yapmamış demektir. Amerikan tazmin hukuku bu durumun iyi bir örneğidir. Öyle bir ülke düşünün ki, ‘haklarınızı nasıl kullanırsınız’ başlıklı el kitapları bolca yazılıp pazarlanabiliyor”
ÖDP’nin durumu da buna benzemiyor mu? Tamam güzel ilkeler, sağlam bir “hukuk” dile getiriyorsun, ama bunların kullanılması yönünde taleplerin yükselebilmesi için ne yapıyorsun.? Böyle bir soru bizim politik arenamızda gündeme gelmez, çünkü politika olarak algılanan şey Ulus’un “hukuki bir meselenin çözümünlenmesi” dediği şeyin bizzat kendisi haline gelir. O “hukuki meselenin çözümlenmesi” gibi bir sorunsalı doğuran asli “neden” artık görünmez olur. Toplum içindeki yabancılaşmayı, sömürüyü vs. aşmak değil de diyelim falan ilçe örgütünün muhasebesi, kurulların seçimi, işbölümünün yapılması vs. asli politik faaliyet haline gelir. Daha yeni bir örnek vermek gerekirse Ufuk Uras’ın meclise sokulmaya çalışılması başlı başına Ulus’un “hukuki model” dediği şeydir. İşte bir tane fani insani varlık sistemin hukuki kurumları içinde yeralırsa, sıradan insanların sıradan hayatlarında devam eden “doğal hukuk”tan doğan taleplerini çözmek için faydalı olacaktır. Sizleri bilmem ama Ufuk Uras’ın mecliste olmasının benim sefil yaşantımda bir izdüşümü pek olmuyor. İşte bu etkilerle düşünmek yani zayıf düşünce değil midir? Mevsim yaz ve içinde bulunduğumuz oda çok sıcak diye, serinliğe yönelik taleplerimiz asli meslenin önüne geçiyor.
Bu meseleyi Ulus’un cennetten kovulma alegorisi üzerine yaptığı analizle bağlantılandırarak bitiriyorum: Yasak Elma meslesine Spinoza’nın yaklaşımının farklılığını vurgulayan bir analizi biryerlerde okumuştum. Deleuze miydi, Zizek miydi hatırlamıyorum. Anlayamamıştım. Ama şimdi Ulus’un hukuki model ile ilintilendirmesi meseleyi bayağı bir açmış oldu. Benim okuduğum analizde, Spinoza’nın Tanrı’nın Adem’e bir yasağı buyurmadığını sadece bir bilgi ilettiğini düşündüğü iddia ediliyordu. Yani “Elmayı yemek yasak” değil “Elmayı yersen başın belaya girer” türü bir bildirim. Bunu Spinoza’nın determinist evreni içinde ele alınca daha anlaşılır oluyor. Spinoza’da Tanrı bile nedenselliğin dışında değildir, o nedenselliğin bütünüdür, toplamıdır. Olayları kontrol eden, yanlış yapanı cezalandıran kendinde bir varlık değildir. Ama sonsuz nedensellik zincirinin bilgisine sahiptir. İşte Tanrı’nın Adem’e yaptığı bu nedensellik zincirine yönelik bir bildirimden öte birşey değil. Elmayı yemek cenneten kovulmana “neden” olur. Bilgisizliğinden, nedensellik zincirinin kavrayamayışından dolayı bunu bir cezalandırma, bir “hukuk modeli” olarak kavrayan Adem’in kendisidir.
Sisyasal mücadele ortamımıza baktığımda Adem’in hatasını yinelemekte olduğumuzu düşünüyorum. Olayların arkasındaki nedenselliği kavramaya çalışıp ona göre tavır almaktansa, burjuvazinin “evrensel hukuk oyununa” gelip, o hukuk içinde “meşru”luk mücadelesi veriyoruz.
Daha Ulus’un alıcı gözle okuduğum ikinci yazısı bu..Ele alınacak büyük bir zenginlik orda duruyor anlaşılan.
