Makaleler Bütün Yazılar Teori UlusBaker Bir Düşünüre Duyulan Gerçek Sevginin Ölçüsü Nedir?
 

Bir Düşünüre Duyulan Gerçek Sevginin Ölçüsü Nedir? Popüler

Makale

Zizek bu soruyu şöyle cevaplıyor:

"Bir düşünüre duyalan gerçek sevginin ölçüsü, kişinin onun kavramlarının izini günlük deneyimlerinde her yanda görebilmesidir" (*)

Ulus Baker'in Spinoza'yı o kadar çok sevmesinin gerekçesi de bu muydu acaba? Bu sorunun cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğiz belki, ama en azından bizim Ulus Baker'i neden sevmiş olduğumuzu açıklamak için Zizek'in formulü oldukça uygun görünüyor.

 

Zizek bu soruyu şöyle cevaplıyor:

"Bir düşünüre duyalan gerçek sevginin ölçüsü, kişinin onun kavramlarının izini günlük deneyimlerinde her yanda görebilmesidir" (*)

Ulus Baker'in Spinoza'yı o kadar çok sevmesinin gerekçesi de bu muydu acaba? Bu sorunun cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğiz belki, ama en azından bizim Ulus Baker'i neden sevmiş olduğumuzu açıklamak için Zizek'in formulü oldukça uygun görünüyor.

Kimileri, "Kör olur adem gözlü olur" ilkesine uygun olarak onun ismi etrafında bir kült yaratıp entellektüel açıdan nemalanmaya çalıştığımızı düşünebilir. O yüzden ben Ulus hakkında bildiklerimi aktarmakla, onun nasıl gerçekten sevilmeye layık biri olduğunu ortaya koyarak, sevgimin içtenliğini göstermeye çalışacağım. Nasıl biriydi Ulus?

Bu adam öyle biriydi ki, yerleşik kurumların içinde kendine bir açmayı, mevcut statükonun basamaklarını birer birer almayı hiç önemsemedi. İstese kolaylıkla alabileceği Doktorası için hiç uğraşmadı, sevenleri tarafından kafasına vura vura aldırıldığı söylenir.

Son derece zor meseleleri, oldukça yalın ve eğlenceli bir dille herkes için ulaşılabilir hale getirebilme yönünde güçlü bir yetiye, dolayısıyla istese rahatlıkla bol kitaplı bir yazar-ı azam statüsüne yükselme şansına sahip olmasına rağmen, üstelik ülkenin yayın camiası içinde birsürü dostu da varken, böyle bir fırsatı elinin tersiyle itmiştir. Bu tür fırsatları, onun bir zamanlar dibinden hiç ayrılmayan Elif Şafak gibi kariyeristler kullanmıştır. Ondan kaptıkları ile röportajlarda Deleuze'cü kesilirler.

Sonra bu adam, fayadalanabilme şansı varken, yerleşik statükonun bahşettiği hiyeraşinin otoritesini de kullanmaya kalkmamıştır. Kendisinden 15-20 yaş küçük öğrencileri ile arasına hiçbir mesafe koymamış, bilakis onlarla arkadaş olmuş, aynı bekar evlerinde kalmış, kısıtlı imkanlarını paylaşmıştır. Benim karşılaştığım hiçbir öğrencisi onunla Hoca'ları olarak değil, kankaları Ulus olarak iletişim kurmuşlardır. Siteye eklediğimiz bir videosunda, sesinden genç bir öğrenci olduğu anlaşılan kişi, ona Sen diye hitap eder. Şu an adını bildiğimiz "Yazar"ların hangisine, kameranın kayıtta olduğu, kamusal bir ortamda birinci tekil şahısta hitap edilebilir?

Sinop'lu Diyojen gibi, sanki özellikle istenmiş bir yokluk içinde yaşadı. Buna karşın aslında aileden çok zengin olduğu, yüklü bir mirasa konduğu, Kıbrıs'ta ailecek hatırı sayılır mülkleri olduğu rivayet edilir.

Bunlar sadece benim ilk elden aktarabileceklerim, ki çok erken tanımış olmama rağmen, nasıl bir değer olduğunu görememe eşekliğim yüzünden çok yakınında olmuş biri de değilim. Başkalarının aktaracakları, benim aktardıklarımla ortaya az çok çıkmış olan resmi, sadece daha da netleştirecektir. Karşımızda bir figür beliriyor; iktidar yapılarına, yerleşik kurumlara zerre değer vermeyen, sistemin hiyerarşisi içinde konumlanmaya hiç çalışmamış, onun yabancılaştırmasından geçmemiş, çıplak haliyle yaşamı deneyimlemeye daha çok önem vermiş, çevresindeki herkesi dengi gibi görmüş, kariyer peşinde koşmaktansa vodka peşinde koşmayı tercih etmiş biri.

İşi, sistemin kültür endüstrisinin borsacıları gibi terbiyesizce methiye düzme noktasına vardırmayalım, Ulus'un kimliğini ortaya koymakla anlatmaya çalıştığım asıl merama gelelim;

Ulus Spinoza'yı çok severdi. En azdından bunu biliyoruz..Sevgili kedisine Psinoza adını koyacak kadar seviyordu. Vodkasını yudumlamadığı zamanlarda elinden geldiğince onu başkalarına anlatmak için didinecek kadar.

O zaman soru şu; İktidar ilişkilerinden bu kadar uzak durmuş, ruhunu şana, şöhrete satmamış, öylesine mülayim, öylesine kollektif bir hayat sürdürmeye çalışmış birinin Hocasının, yani Spinoza'nın Devletçi, İktidarcı, Statükocu biri olduğu iddia edilebilir mi, sitemizde Gün Zileli röportajı bağlamında yapılan tartışmada edildiği gibi? Eğer bu iddiada bulunulacaksa, işte ortada açıklanması gereken tezat bu durmaktadır.

Şunu kabul etmek gerekir; hiçbirimizin herhangi büyük bir düşünürü alıp, teorisindeki açıkları bulup açığa çıkarma kapasitesi yoktur. Bir kere bunun eğitimini almadık. Sonra, belli bir altyapıya sahip olsak bile, böyle bir açığa çıkarmanın gerektireceği, kılı kırk yaran analizleri yapacak zamanımız yoktur, hayatımız başka kanallardan kazanmak durumundayız. Son olarak, bu tür açığa çıkarmaları besleyecek kültürel/düşünsel bir alana verili değiliz. %50'si tercihini böyle bir düşünsel ortama yaşam hakkı tanımayacak bir zihniyete oy vermiş bir ülkede yaşıyoruz. O halde, düşünsel çıkarımlarımız ikincil verilerle yapmak durumundayız. Koca bir düşünürü, ordan burdan toplanan 3-5 satırla, sağdan soldan duyulan 2-3 yorumla, şöyle ya da böyle diye nitelemek, defterini dürüp kaldırmak öyle çocuk oyuncağı değildir, ciddi mesai gerektir. Ofis ortamında yakalanan boş bir zamanda yapılan Google'lamalarla olacak bir iş değildir.

Öyleyse ne yapmalı? Bence, bu işe kendini Ulus gibi gerektiği şekliyle adamış insanların hem yorumlarına, hem kendi varoluşlarıyla neyi örneklediklerine bakmak gerekir..Spinoza felsefesi bizler için, önemli bir kısmı hala keşfedilmemiş bir kıtadır. O kıtayı yeniden keşfetmeye kalkmadan önce, daha önce keşfetmiş olanların söylediklerine kulak vermeli.

Spinoza felsefesinin takipçileri üzerinde nasıl bir etki bıraktığını anlamak için elimizdeki tek veri Ulus'un yazdıkları ve kendi varoluşu da değil üstelik. Ondan önce pekçok başka önemli adam da bişeyler bulmuş. Pekçok isim sayılabilir, nitekim sözkonusu Gün Zileli röportajı etrafında dönen tartışmada sayıldı da..Ama onlar arasında özellikle bir isim öne çıkıyor; Nietzsche. Onu diğerlerinden ayıran ne? Nietzsche'nin herhangi bir kitabını okuyan biri bilir ki, bu adam fanatiklik ölçüsünde yerleşik kurumlara, ahlaka, yabancılaşmış metafizik felsefeye karşıdır, bunlardan iliklerine kadar tiksinmiş, kendisinden önceki hemen bütün filozfları, ki buna hocası Schopenhauer de dahildir, yerin dibine sokmuş biridir. İşte bu adam, felsefenin büyük isimlerinden sadece birine sempati duyar; Spinoza.

İşte bu gibi verileri dikkate almak durumundayız, hangi bağlamda, hangi tarihsel koşullarda dile getirildiğini tam olarak bilemeyeceğimiz pasajlardan ziyade.

İşte bunları yaptığımızda, karşımıza şöyle bir perspektifi olan bir Spinoza -ve takipçileri- çıkar; aslolan hayattır, onun üzerinde sistemin kurumlarının yarattığı tüm yabancılaşmış ilişkiler kaldırılmalıdır. Ancak bu yapılırsa ortaya bütün çelişkilerden,  farklı güçler skalasından ve aralarındaki dinamizmden arındırılmış, güllük gülistanlık, tospembe bir dünya çıkmaz. Komunist bir dünyada da bir aslan bir ceylanı yer. Yani farklı şeyleri yapmaya elveren farklı güçlerle donanmış farklı varoluşlar, farklı bedenler her zaman olacaktır. Naif Anarşizm'in safça hayal ettiği gibi, aslanla ceylan arasındak "iktidar" ilişkisi hiçbir zaman yokedilemeyecektir. Ulus yeni eklenen yazılarının birinde Spinoza'dan bir anektod aktarır; birgün oturmuş, tuttuğu sinekleri, örümcek ağına atıyor ve yenmelerini kahkalar atarak seyrediyormuş. İşte anarşiştlerin özlediği, örümcek ile sinek arasında bile olsa hertürden "iktidar" ilişkisinden temizlenmiş bir dünya. Dua edelim de yerçekimini de dünya gezegenin üzerimizde kurduğu bir iktidar gücü olarak görmeye , uçurumdan atlandığı zaman düşmeme "özgürlüğü" talep etmeye başlamasınlar.

 

(*) Zizek, Organ Without Bodies, Deleuze and Consequences, Part I, DELEUZE: The Reality Of Virtual, Paragraf:1

 

 

 

Üye eleştirileri

Toplam 1 üyeden ortalama puan:

 
 
10.0  (0)
Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Bir Düşünüre Duyulan Gerçek Sevginin Ölçüsü Nedir? 2011-08-23 07:12:45 hasever
 
 
10.0
hasever Eleştiren hasever    Ağustos 23, 2011
İlk 10 Eleştirmen Arasında  -   Bütün eleştirilerime bakın

Üslup değişikliği

Önder,
(Kel alaka olabilir ama) Son üç yazında öne çıkan en belirgin özellik, radikal sayılabilecek şekilde üslup değişikliği oldu. Yazıların acaip rahatladı, dinginleşti; uzun yazılarında görülen uç kaçmaları kayboldu. Allah allah demekten ve sevinç duymaktan başka bir şey gelmiyor elimden.

Not: Yaklaşık iki haftadır kafamda dönen güncel yazımın başlığı "memleket sevgisi nasıl ölcülür" Bir allah alah da buna diyeyim.

Yazarın Yanıtı

test

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (2)
  • onder  - "Kısa Yazabilecek kadar usta değilim"
    avatar

    Sanıyorum Bernard Shaw idi bu lafı eden.
    Fotoğrafçılık hevesiyle oldukça fazla kitap okudum konu hakkında..Hemen hepsininin vaaz ettiği iyi fotoğraf formulü ne biliyor musun Hasan? Minimalist olmak..Geriye dönüşlü olarak baktım, çok hoşuma giden tüm fotoğrafların kesin, net bir nesnesi var..Birkaç foto yazarında denk geldiğim komik bir öğüt var; Ya kardeşim bütün dünyayı çekemezsin, efendi ol kendine bir konu -subject matter- çek..Bir fotoğraf için ilk sordukları soru şu; bunun konusu ne? Neyi göstermeye çalışıyorsun bize? Fotoğraftan hiçbirşey anlamayan biri olarak, doğal eğilim tek bir kareye mümkün olduğu kadar çok şeyi sığdırmak oluyor. Aman bunu da sokalım, şu da kaçmasın vs diyerek, tek bir kareye ne kadar çok şey tıkarsan o kadar iyi olacağını düşünüyorsun; yüce dağlar, gür ırmaklar, engin denizler, sonsuz ovalar iyi resim demek gibi algılıyorsun..Fazla mal göz çıkarmaz kültüründen geliyoruz ya..Aslında çıkarıyor..Çok fazla, çok iyi anlamına gelmiyor..İlke olarak bunu anlıyorsun..Ama uygulama? İnan muazzam zor bir iş Hasan..Hem fotoda hem yazıda..Tıpkı işi bilmeyen bir "fotoğrafçı" olarak nasıl tek bir kareye herşeyi sığdırmaya çalışıyorsam, tek bir yazıya da herşeyi sığdırmaya çalışıyorum..Öğretmiyorlar ki Hasan..Nobran, höt höt bir kültürden geliyoruz..Geçenlerde Vonnegut'un Galapagos kitabından öğrendim; Japonların Ikebana denen bir "çiçek düzenleme sanatı" varmış, gittim Google images'da tarattım harika; sadeliğin inanılmaz zerafeti..Kuralları çok sertmiş..Mutlak bir minimalist perspektif var, en fazla 3 dala izin veriliyormuş..Sonra yine Japonların Haiku denen son derece kısa bir şiir formu var; 4-5 mısra bir çerçeve çiziyor; boşlukları kafasına göre doldrumak okuyucuya ait..Bunları bizim hani şu "kuduran" Sardunya saksılarımız, kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım, hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım türü "görkemli"; "şiirimizle" karşılaştır..

    Yani anlatmaya çalıştığım, sadelik bizim kültürün aşıladığı gibi kolay olan değil; fotoğrafçılık hevesinden dolayı tecrübeyle sabittir son derece zor olanı..

    Seni hayal kırıklığına uğratmak gibi olmasın ama bahsettiğin durum sadece bir tesadüf..Kendimi o yönde aşabilmiş değilim..Ben de tam aksine son 3 yazımı çok özensiz , baştan savma yazdığımı düşünüyordum; demek ki "özenmden" yazmalıymışım..

  • Murattı
    avatar

    Önder, daha önceki yazışmalardan ve senin yukarıdaki makalenden yola çıkarak Baker hakkında bir makale kaleme aldım ve ehayalete gönderdim, bilesin.

    Minimalizmi ben de seviyorum ve aslında "core" olanın dışavurumu, ifşası olarak algıladığımdan kolay bulmuyorum. güçlü gözlem ve algı, entelektüel birikim ve sezgisel kavrayışın tümünü veya bunlardan birini, birkaçını -yaratımın öznesini diğerlerinden ayrılmasına sebep olacak biçimde- gerektirdiği kesin. japonlar o küçük şiirleri harakiri yapmadan önce söylermiş, haberin var mıydı?

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #2 Murat Müfettişoğlu 29-09-2011 13:17
Önder, daha önceki yazışmalardan ve senin yukarıdaki makalenden yola çıkarak Baker hakkında bir makale kaleme aldım ve ehayalete gönderdim, bilesin.

Minimalizmi ben de seviyorum ve aslında "core" ; olanın dışavurumu, ifşası olarak algıladığımdan kolay bulmuyorum. güçlü gözlem ve algı, entelektüel birikim ve sezgisel kavrayışın tümünü veya bunlardan birini, birkaçını -yaratımın öznesini diğerlerinden ayrılmasına sebep olacak biçimde- gerektirdiği kesin. japonlar o küçük şiirleri harakiri yapmadan önce söylermiş, haberin var mıydı?
Alıntı
 
 
+2 #1 Önder Kurt 23-08-2011 08:14
Sanıyorum Bernard Shaw idi bu lafı eden.
Fotoğrafçılık hevesiyle oldukça fazla kitap okudum konu hakkında..Hemen hepsininin vaaz ettiği iyi fotoğraf formulü ne biliyor musun Hasan? Minimalist olmak..Geriye dönüşlü olarak baktım, çok hoşuma giden tüm fotoğrafların kesin, net bir nesnesi var..Birkaç foto yazarında denk geldiğim komik bir öğüt var; Ya kardeşim bütün dünyayı çekemezsin, efendi ol kendine bir konu -subject matter- çek..Bir fotoğraf için ilk sordukları soru şu; bunun konusu ne? Neyi göstermeye çalışıyorsun bize? Fotoğraftan hiçbirşey anlamayan biri olarak, doğal eğilim tek bir kareye mümkün olduğu kadar çok şeyi sığdırmak oluyor. Aman bunu da sokalım, şu da kaçmasın vs diyerek, tek bir kareye ne kadar çok şey tıkarsan o kadar iyi olacağını düşünüyorsun; yüce dağlar, gür ırmaklar, engin denizler, sonsuz ovalar iyi resim demek gibi algılıyorsun..F azla mal göz çıkarmaz kültüründen geliyoruz ya..Aslında çıkarıyor..Çok fazla, çok iyi anlamına gelmiyor..İlke olarak bunu anlıyorsun..Ama uygulama? İnan muazzam zor bir iş Hasan..Hem fotoda hem yazıda..Tıpkı işi bilmeyen bir "fotoğrafçı" olarak nasıl tek bir kareye herşeyi sığdırmaya çalışıyorsam, tek bir yazıya da herşeyi sığdırmaya çalışıyorum..Öğ retmiyorlar ki Hasan..Nobran, höt höt bir kültürden geliyoruz..Geçe nlerde Vonnegut'un Galapagos kitabından öğrendim; Japonların Ikebana denen bir "çiçek düzenleme sanatı" varmış, gittim Google images'da tarattım harika; sadeliğin inanılmaz zerafeti..Kural ları çok sertmiş..Mutlak bir minimalist perspektif var, en fazla 3 dala izin veriliyormuş..S onra yine Japonların Haiku denen son derece kısa bir şiir formu var; 4-5 mısra bir çerçeve çiziyor; boşlukları kafasına göre doldrumak okuyucuya ait..Bunları bizim hani şu "kuduran" Sardunya saksılarımız, kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım, hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım türü "görkemli"; "şiirimizle" karşılaştır..

Yani anlatmaya çalıştığım, sadelik bizim kültürün aşıladığı gibi kolay olan değil; fotoğrafçılık hevesinden dolayı tecrübeyle sabittir son derece zor olanı..

Seni hayal kırıklığına uğratmak gibi olmasın ama bahsettiğin durum sadece bir tesadüf..Kendim i o yönde aşabilmiş değilim..Ben de tam aksine son 3 yazımı çok özensiz , baştan savma yazdığımı düşünüyordum; demek ki "özenmden" yazmalıymışım..
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile