Makaleler Bütün Yazılar Teori UlusBaker Spinoza ya da Ulus Baker'de "Birey"
 

Spinoza ya da Ulus Baker'de "Birey" Spinoza ya da Ulus Baker'de "Birey" Popüler

Spinoza ya da Ulus Baker'de "Birey"

Makale

Erdem,

Ulus Baker'in yazısını aşağıdaki yorumunda (Yazının Linki: Kürt Davası- Hasaver) "birey"in savunusu için kullanmana ilk anda itiraz etmek istemiştim ama yoğunluktan fırsat olmamıştı. Kısmet buguneymiş. Aradan geçen uzun zamana rağmen yazma gereği duydum, zira çok önemli bir konuyu "bence" yanlış yorumladığından içimde ukde kalmıştı.

Ulus Baker'in senin kullandığın bağlamıyla "birey"le "kanımca" alakası yoktur hocam. Böylesine çetrefil, felsefenin kadim sorunsallarından biri üzerine detaylı tartışmak ancak muazzam bir zaman ve adanmışlık ve kollektivite ile mümkün olacağından,sitede de böyle bir ortam henüz oluşmadığından, tartışmaya kapalı geometrik kesinlikteki temel tarihsl "olgularla"  iddiamı kanıtlamaya çalışayım

  1. Ulus Baker Spinoza'cıdır.
  2. Spinoza'nın felsefesi Panteist'tir
  3. Panteist evrende herşey mutlak bir neden sonuç ilişkisinin kesin zorunluluklarına dayanır. Spinoza'nın Panteizminde bir yaprak bile kesin bir zorunluluk sonucu kımıldar. Atom altı parçacıklar düzeyinden evrendeki galaksilere kadar herşey bir karşılılıklı zorunluluk ilişkisi içindedir. Dolayısıyla kendi eylemlerinin ve yaratılarının yegane özgün ve özgür "bağımsız" faili olarak tipik burjuva-liberal birey nosyonuna yer yoktur.

Beğenirsiniz beğenmezsiniz, katılırsınız katılmazsınız o ayrı..Ama Spinoza'nun Panteizmi kabaca budur, Spinoza'yı dolayısıyla Ulus Baker'i kendi argümanınız için kullanacaksanız bunları gözönünde bulundurmak gerekir, entellektüel vicdan bunu gerektirir. Spinoza dolayısıyla Ulus Baker "burjuva-liberal" birey nosyonun savunusu için kullanılabilecek en son düşünürlerdir; hem ortada duran felsefeleriyle hem de son derece mülayim, alçakgönüllü varoluşlarıyla..

Hem Spinoza hem Ulus Baker, entellektüel birikimleri ve zekaları elveriyor olmasına rağmen ve isteseler çok kolay gerçekleştirebilecekken kendi bireysellikleri etrafında bir birey kültü kurmaya çalışmamışlardır, her zaman silik tipler olarak kalmışlardır. Ulus'u gören bir mecnundan ayırtedemezdi; hayatının son gününe kadar bit pazarından alınmış bir kanapeden, ve 20-30 yıl yaz kış giydiği bir gömlek ve pantolandan başka bir mülke sahip olmamıştır.

Spinoza büyük bir filozof olmasına rağmen mercek eğeleyerek hayatını kazanmıştır. Ulus 47 yaşında, Spinoza 44 yaşında bugünün burjuva-liberal standartlarına göre birer "loser" olarak göçüp gitmişlerdir. Egolarını şişirmek yerine panteist pespektif uyarınca, ta Negri'ye kadar uzanan "çokluk" içinde "herhangi bir" birey olmayı yeğlemişlerdir.Ulus, yazarak ekmek yiyen, -ne ekmeği ballı börek yiyen- pekçoklarının hocasıdır..Mesala Elif Şafak'ın...Şafak bugün varlık içinde yüzen bir yazar-ı azam iken Ulus'u kim tanıyor? Eğer o tür şeylere değer veriyor olsaydı, Ulus bugün "büyük bir yazar" olarak, sefahat içinde hala yaşıyor olmaz mıydı? Bütün yapması gereken, diğerleri gibi bir imaj ve kült oluşturmasıydı..Ama o adsız kalmayı tercih etti, zira iddia ediyorum ki felsefesi bunu gerektiyordu.Hep bir kollektivite içinde olmak istedi, ulaşılmaz efsane hoca omaktansa kendinden 20-30 yaş küçük öğrencileriyle ete döte parmak bir samimiyet içinde oldu, onlarla aynı evlerde sefil öğrenci yaşamı sürdürdü son dakikalarına kadar..Pekçoklarından çok daha birikimli olmasına rağmen Doktorasını bitirmeye bile tenezzül etmedi, sevdikleri kafasına vura vura zorla bir tez yazdırdılar.. "Bağımsız" bir burjuva-liberal "birey" olmaktansa, yavaş yavaş intiharı seçti, günde 3-4 paket sigara ve en az bir 70'lik içe içe.

Bir Spinoza'cı olarak herhangi bir "çokluk"un içinde yeralmasının mümkün görünmediği bir burjuva dünyasında "birey" olmaktansa ölmeyi tercih etti..Belki romantize ediyorum ama Ulus bence çok uzun bir zamana yayılan yavaş bir intiharı seçti..

Şimdi böyle bir adamın "birey"in savunusuna alet edilmesine ben eseflenmeyim de ne yapayım?

Yanlış anlama lütfen, "kimlik" karşısına "birey"i çıkarmanın arkasındaki derdi anlıyorum ve bu derdi gerçekten paylaşıyorum, ortodoks ve sekter egemen sola karşı temel eleştirilerimizden biri budur. Ama sen bunu yaparken -"sanıyorum ki"-  bireysel edebiyatı ve özellikle şiiri ve şair-i azamları kurtarmak adına Ulus'un "kollektif birey" nosyonunu tipik burjuva-liberal birey nosyonuna indirgiyorsun gibime geliyor.

Burjuva-liberal birey nosyonunun tersine, Spinoza'nın,  -aynı anlama gelmek üzere Ulus'un- "Birey" nosyonuna "kollektivite" ve "çokluk" içkindir. Ulus kollektif bağlamından koparılmış bir birey düşünemez. "Ötekilerle bir arada olmak" Ulus'cu/Spinoza'cı "bireyin" yapıtaşıdır, ontolojik kurucu bileşenidir. Hocası Spinoza'dan dolayı bu böyledir..Aslında bizatihi aktardığın yazısında bunun ipuçlarını verir, ama sen gözden kaçırmışsın.

Mesela;

Ciddi bir çıkış yapmak gerekirse, insanların "kimlik" oluşturabilecekleri farklı farklı birliktelik tarzları var. Bunlardan çoğu fiziki yakınlık, dolayısıyla zorunluluk esasları üzerine kurulmuştur: birincisi ailedir, zorunlu evlenme kurallarına ve neredeyse mekanik (üremeye olanak verdiğince yer yer organik) birlikteliklere dayanır. Özgür falan değilsinizdir. İkincisi komşuluktur, tarih içinde nedendir bilmem geliştiği ve evrimleştiği ölçüde dinlerin ana kaynağı ve meşruiyeti haline gelmiş olan, en azından aile kadar fiziki yakınlığa dayalı bir ilişkidir. Dinler bunu hep sevdiler ve "komşunu sev" sloganını hep dile getirdiler. Ama yine de din savaşları oldu, çünkü herkes komşumuz değildi. TEK FARKLI BİRLİKTELİK TARZI "DOSTLUK" OLABİLİRDİ", yani kimlik siyasetlerimizde en az önem verdiğimiz...

Ulus'un Spinoza'cı kavrayışını mükemmel bir şekilde dile getiren satırlar bundan sonra geliyor:

"HERHANGİ İKİ YA DA DAHA FAZLA KİŞİ ARASINDA OLUŞABİLEN VE BİREYLİKLERi AYAKTA TUTAN, YOKETMEYEN TEK BİRLİKTELİK TARZI DOSTLUK DEĞİL MİDİR?"

Bilmem ki Ulus'un Birey nosyonunda "birlikteliğin", kollektivitenin ne denli ontolojik bir belirleyiciliğe sahip olduğunu göstermek için başka ispata gerek var mı? Ama biz yine de arkadan gelen satırları da ekleyelim ki Ulus'un, toplumsallığa/kollektiviteye karşı "bağımsız bireyi" çıkarmak gibi bir derdi olmadığı anlaşılsın:

"Dost acı söyler" diyerek dostluğa katlanmaz mıyız? Dostluğun bitişi, üstelik, evliliğin bitişi ya da komşunuzu dövmeniz ya da öldürmeniz kadar trajik de değildir. Kendi yollarınıza ayrılırsınız, olur biter.DOSTLUK ÖZGÜRLÜKLE YIKANAN TEK İLİŞKİ TİPİDİR, üstelik onu hayvanlarla, bitkilerle ve cansız varlıklarla bile kurabilirsiniz. Eski Yunanlılar "marangoz odun dostudur", "demirci demir dostudur" demiyorlar mıydı?

Ulus'un "kimlik"e karşı "birey"i çıkarmasındaki amaç, bir toplumsallık, bir kollektivite, bir "çokluk" tarzı olarak kimlik"e karşı bağımsız, özgün ve özgür "birey kültü" değildir,.Bunu iddia etmek Ulus'u bildik burjuva-liberal birey mitine angaje ederdi. Ancak onun derdi bu değildir. Peki nedir?

ULUS BAKER'in  "KİMLİK"le OLAN DERDİ

 

Ulus"un "kimlik"ten neden hoşlanmadığını anlamak için tekrar felsefi kökenlerine bakmak gerekir. Peki Ulus'un Spinoza'cılığı, Deleuze'cülüğü ve de Deleuze'cülüğü üzerinden dolaylı olarak çıkarabileceğimiz Nietzsche'ciliğinin en temel özelliği nedir?

Bütün bunların, yani Spinoza, Nietzsche, Deleuze, Negri çizgisinin ortak paydası "Lebensphilosophie"/ yaşam felsefesi ya da doğa felsefesidir. Yani insanın biyolojik bir tür olarak sahip olduğu çıplak yaşamdan yola çıkarlar, biyolojik bir tür olarak asli yaşamsal "güçleri"  ile ilgilenirler. Bu özellikle Nietzsche'de çok belirgindir.

İnsanın biyolojik bir tür olarak asli yaşamsal güçlerini ketleyen bir engel olarak "kimlik"e karşı çıkılır. Bunu,  Marxism'in klasik altyapı-üstyapı diyalektiğine uyarlayarak daha iyi açabiliriz. İnsanın biyolojik varlığını altyapı, sosyokültürel varlğını üstyapı olarak kavrayabiliriz. Ancak analoji burda duruyor; Marxismde altyapı üstyapıyı belirlerken, biyolojik varlık-sosyal varlık durumunda üstyapı, yani sosyokültürel varoluş altyapıyı yani  biyolojik varoluşu belirliyor. Ulus'un itiraz ettiği de tam olarak budur; kültürel üstyapının bileşenlerinden biri olan "kimlik", sanki altyapımızı yani biyolojik varoluşumuzu oluşturan ontolojik temel yapıtaşıymış gibi lanse ediliyor."

"Spinoza’ya atfen "doğa asla kavimler, milletler, sınıflar, zümreler yaratmaz, sadece bireyler yaratır" derken kasettiği de budur. Bunu daha da açmak için şu buram buram "yaşam felsefesi" kokan mükemmel satırlara bakalım;

Kimsenin kimlik filan aradığı yoktur, varolduğunca yaşamak, yemek içmek, çalışmak, spor yapmak, müzik dinlemek istiyordur. Buna 17. yüzyıl düşünürleri insanın "doğal hali" derlerdi. Oysa spor yapmak ya da seyretmek için (bu ikisinin aynı şeyler olduğunu söylemek istemiyorum) bir kimliğe sahip olunması, yani Fenerli Gassaraylı Beşiktaşlı vesaire olunmasının gerektiği gibi bir varsayım gündelik hayatımızın üstünde bir hayalet gibi gezmekte;

Görüyor musunuz neden bahsediyor: "İnsanın doğal hali"nden. Kimlik insan denen biyolojik bir tür olarak varoluşumuzun asli bir bileşeni değildir. Kürt bir eşek, ya da türk bir tavuk yoktur. Kimlik sosyokültürel bir "yapıntıdır", doğada kimlik yoktur. Ama "diğerleri ile birlikte olmak" ve "birlikte üretmek", insan denen yaşam formunun biyolojik varoluşuna aittir, tıpkı sürü alinde avlanan aslanlar ya da kurtlar gibi.Bu yüzden kimlikten çok daha özseldir. İşte tam da bu yüzden Ulus, "dostluğu bireyi ayakta tutan" temel ilişki tarzı olarak öne çıkarır. Yani Ulus'un derdi herhangi tipik bir postmodern gibi "toplum vs. birey" banal ikiliği değildir, toplumsal bir yapı gibi algılanan kimliğe karşı bireyin özgünlüğünü, hakikatini, bağımsızlığını vs öne çıkarmaz.

Birincisi,  kimlik toplumsalın özünde olan bir yapı değildir, en azından Ulus'un algıladığı anlamda değildir.. Kimlik bir yanılsamadır, bir "hayali cemaat"tir, bir yabancılaşmadır.

İkincisi kimlik birey-kurucu değildir. Bireyi kuran "dostlukla" formüle ettiği, yaratıcı ortaklıktır;  yani ötekilerle bir arada olmak ve birlikte üretmektir. Kimlik birlikte olamamanın, "çokluk" içinde bulunamamanın yerine geçen bir yabancılaşmadır..

Spinoza-Nietzsche-Deleuze-Negri-Ulus Baker yapbozunun taşlarını bir bir yerine oturtacak bir örneğe gelelim şimdi;

Tarih boyunca en çok çarpıtımış, düşüncelerinin en çok ırzına geçilmiş olan, bu yüzden en büyük bireyci filozof gibiymiş gibi yansıtılan Nietzsche'nin sözde bireyciliği konusunda bakın Wikipedia maddesinde bile neler deniyor (Nietzsche and individualism alt başlığına bakın lütfen)

http://en.wikipedia.org/wiki/Philosophy_of_Friedrich_Nietzsche

1- To the "ethics of compassion" (Mitleid, "shared suffering") exposed by Schopenhauer, Nietzsche opposed an "ethics of friendship" or of "shared joy" (Mitfreude). / Schopenhauer'in merhamet (paylaşılan ıstırap) etiğine karşı, Nietzsche "dostluk etiğini", "paylaşılan keyifi" çıkarır.

2- he qualified his critique of Christianism as a "particular case" of his criticisms of free will [13]. Along with the rejection of teleology, this critique of free will is one of the common points he shared with Spinoza, whom he qualified as a "precursor" / O, hristiyanlık eleştirisini "özgür irade" eleştirisinin belli bir türü olarak sınıflandırmıştır. Erekbilimin reddi ile birlikte özgür iradenin bu reddi, onun öncüsü olarak gördüğü Spinoza ile birlikte paylaştığı ortak noktalardan biridir.

 

İlginç değil mi? Bireyciliğin ikonu haline getirilen Nietzsche, günümüz bireyciliğinin en büyük bileşeni "özgür iradeyi" redediyor. Bu hiçkimseyi beğenmeyen Nietzsche, Spinoza'yı öncüsü olarak görüyor.

Panteist Spinoza, "Dostluk etiği"ni öne çıkaran Nietzsche, ötekilerle birarada olmayı birey olmanın yegane formulü olarak en rafine şekilde ifade eden  Rhizome kavramının mucidi Deleuze, farkılılıkları ile birlikte birarada olmayı ifade eden "Çokluk"un savunucusu Negri, ve tabii ki "dostluğu bireyi ayakta tutan yegane ilişki tipi" olarak gören Ulus Baker..

Tablo çok net olarak ortaya çıkmıyor mu? Ne görüyoruz bu tabloda; "çokluk" içinde, "Rhizome" içinde olunmadan birey olunamaz. Birey ilişkisel bir yapıdır. O ilişkilerden koparıldığı anda ortada birey falan kalmaz. İnsanlığın 5000 yıllık uygarlığının tamamı alınsın, "burjuva-liberal nosyonuna göre bireyin" üretttiği tek bir toplu iğne bile bulunamaz. İnsanlığın ürettiği bütün şahaserler kollektif bir yaratımın ürünüdür. İşte Negri'nin temel derdi de budur; sadece iktisadi alanda değil, kültürel alanda da toplumsal üretimin bireysel temellükü sözkonusudur. Emek üzerinde olduğu kadar bilgi ve yaratıcılık üzerinde de sömürü vardır. Bizim solcuların göremediği yeni başkaldırı alanlarından biri de budur. Nasıl bir burjuva toplumsal emek üzerinde asalak olarak yaşarsa, kendi etraflarında bir birey kültü kurmuş olan "sanatçı" da kollektif yaratıcılık üzerinde bir parazittir.

Birşeyden eminiz, üzerinde tartışma olamaz; Ulus Baker'in geldiği düşünce damarı budur. Bu, son derece net tarihsel bir olgudur; Ulus Baker bir Spinoza'cı, bir Deleuze'cüdür. Bu felsefi kaynakları dolayısıyla biliyoruz ki, Ulus "toplumsal bir yapı olarak kimlik"e karşı birey'i çıkar(a)maz..Birey'in kurucu öğesinin "ötekilerle birarada olmaklık" olduğuna vurgu yapar. Kimlik'e karşı çıkışı toplumsal oluşundan dolayı değildir; onun yabancılaşmış, hukuki bir üstyapı kurumu olmasından dolayıdır. Bu anlamda "kimlik"e karşı çıkışı,  Nietzsche'nin "Ahlak"a karşı çıkışıyla aynıdır, "İyinin ve Kötünün" ötesinde arayışa çıkarken,  Nietzsche nasıl egemen "değer yargılarının yeniden değerlendirilmesi"ni hedef edindiyse, Ulus Baker de kimlik"in post-modern zamanlardaki merkezi değerinin ötesinde arayışa çıkar, derdi toplumsala karşı bireyi çıkarmak değil, "bireyin egemen değerini yeniden değerlendirmek"tir, ondaki asıl toplumsal boyutu açığa çıkarmaktır. Bir başka ifadeyle, bireyin "yabancılaşmış", sosyokültürel alanın üstyapısal unsuru olarak "kimik"in ötesinde, "insanın doğal durumu"ndaki yabancılaşMAmış , otantik toplumsal boyutunu açığa çıkarmaktır. Sadece düşünceleriyle değil, kendi günlük varoluşuyla da hep bunun peşinde olmuştur."Üstat-şair-feylezof Ulus Baker" olarak değil, ötekileriyle bir Rhizome halinde, bir kollektivite içinde herhangi bir birey olarak birşeyler yapmayı tercih etmiştir, tıfıl öğrencilerine karşı bile efsane hoca, büyük düşünür triplerine girmemiş, onlarla eşitleri gibi aynı evi paylaşmıştır.

Ulus'un kimlik'i eleştirisini daha iyi anlayabilmek için onun "hukuksal model" dediği nosyonu gözönünde bulundurmak gerekir. Tam da bu "hukuk modeli" dediği perspektiften eleştirir. Nedir bu "hukuk modeli". Siteye koyduğumuz şu yazısında bulunabilir;

Zayıf Düşünceye Karşı Hak ve Kudret

Ne der bu yazısında? Şu satırlara bakalım;

"Herhangi bir solcu parti toplantısına gözlemci ya da üye olarak katılan birinin çok geçmeden kendini hukuki bir meselenin çözümlenmesine şahit olan bir kişi olarak algılaması kaçınılmaz olur. Bitip tükenmek bilmez bir ‘hukuksal’ tartışma üslubu, partilerin, sendikaların ve bu türden bütün kurumların, örgütlenmenin ‘hukuksal’ ve ‘yasal’ yanlarına fiili amaçlardan çok daha fazla önem verildiği hissini uyandırmakta geç kalmaz. Karar alma ve kararlara müdahele etme mekanizmaları, ne için karar almak gerektiği konusunda yapılabilecek en küçük bir mülahazadan önce emniyetle oluşturulmalı ve yürürlüğe konmalıdır."

Bu pasajdaki kilit saptama bence şu;

Karar alma ve kararlara müdahele etme mekanizmaları, ne için karar almak gerektiği konusunda yapılabilecek en küçük bir mülahazadan önce emniyetle oluşturulmalı ve yürürlüğe konmalıdır.

Burda dile getirilen,  solculuk adına sürdürülen mücadelenin formunun içeriğinin önüne geçmesi, yani katıksız bir yabancılaşma değilse nedir? Şimdi bu sözlerini, şununla birleştirelim;

"Kimsenin kimlik filan aradığı yoktur, varolduğunca yaşamak, yemek içmek, çalışmak, spor yapmak, müzik dinlemek istiyordur."

Sizi bilmem, ama bu iki farklı yazıda dile getirilen iki farklı cümle tamamen aynı şeyi dile getiriyor. İkincisi birincisine çok rahat uyguanabilir;

Kimsenin "karar alma ve kararlara müdahele etme mekanizmaları" ile ilgilendiği falan yoktur, "ne için karar almak gerektiği konusunda yapılabilecek"leri bulmak istiyordur.

Bu satırların bence çok açık gösterdiği gibi, Ulus'un kimlik'e karşı çıkışı, bunun "hukuk modelinin" yabancılaşmış matrisinde işleyen bir kavram olmasından dolayıdır, bireyin karşındaki toplumsal bir yapı olmasından dolayı değil. Ulus'un gösterdiğim felsefi kaynakları gereği, kimlik'te iğdiş edilmiş halde bulunan  toplumsal boyutla bir alıp veremediği yoktur. Tam aksine Spinoza'cı kaynakları gereği "toplumsallık" -sosyolojik anlamda değil biyolojik/doğal anlamda toplumsallık- Ulus'un bireyinin temel bileşenidir. Tam da bu yüzden tıpkı Nietzsche gibi dostluk'a vurgu yapar. Mülayimliği yüzünden söyle bir değinip geçmiş ama hatırlanırsa, aile, evlilik, iş hayatı deği,l özellikle dostluk "birey olmayı ayakta tutan egane ilişki tarzıdır" iddiasında bulunmuştur. Diğerleri "hukuk modeli" içinde yeralan insanın biyolojik varoluşuna yabancılaşmış üstyapısal kurumlardır.

Ulus'un "birey"in asli kurucu öğesi olarak "çokluk" içinde bulunmayı gördüğünü daha iyi anlamak için yine temel felsefi öncülüne dönelim ve soralım;

SPİNOZA'NIN PANTEİZMİ NEYİ İFADE EDER?

Evet neyi ifade eder bireyin çoklu yapısından başka?. En ideal, Platoncu anlamda en ideal "birey" kimdir eğer bizzat Tanrı'nın kendisi değilse?

Öncesi ve sonrası yoktur; sonsuz bir varlık evrenini tek başına yaratmıştır, benzeri yoktur, iradesi mutlaktır, hiçbir etki altında kalmadan yaratır, bütün yaratısı özgündür.

Bu Tanrı kavrayışının en tipik burjuva-liberal birey kavrayışından herhangi bir farkı var mı? Peki Spinoza Panteizmi ile bu en mükemmel, en ideal birey'e karşı ne yapmıştır? Tanrı'yı bir birey gibi kavramak "zayıf düşünce"nin sonucu insanın kendi imajını Tanrıya yansıtmasıdır; kendi gibi Tanrı'yı da tek başına orda biryerlerde duran yalıtık bir özne gibi algılamasının sonucudur diyerek "Birey"olarak Tanrı fikrini yerinden etmiştir.

Bu birey olarak Tanrı fikrine karşı Spinoza nasıl bir Tanrı algılayışı öne sürmüştür; Tanrı herşeydir, bütün varlıktır. Atom altı parçaçıklardan evrenin sonsuzluğundaki galaksilere kadar varlığın bütünü Tanrı'dır. Yani her birey, her canlı Tanrı'nın bir unsurudur. Bu kendi üzerine kapalı, bağımsız, yalıtık birey nosyonun tarumar edilmesi anlamına gelmiyorsa ne anlama geliyor? Peki Tanrı'yı dahi çoklu bir yapı olarak gören birinin, "birey"i homojen, kendi kendinin sorumlusu, kendi eylemlerinin mulak faili bir yapı olarak kavraması mantıken mümkünmü?

Peki Tanrı'ya bile burjuva-liberal anlamda, kendi eyemlerinin koşulsuz yegane ve bağımsız faili olarak "birey olmaklığı" çok gören bir düşünürün, insan denen patetik canlılara bu statüyü bahşetmesi düşünülebilir mi? Spinoza'nın evreninde her "birey" başka bireylerle içinde bulunduğu sonsuz etkileşim ağının bir ürünüdür, düğüm noktasıdır; her birey bütün insanlığın milyonlarca yıllık gelişiminin bir özetidir. Hiçbir "birey" gökten zembille inip, daha önce hiç kimsenin aklına gelmemiş bir şeyi yoktan yaratmaz. Bu yüzden "büyük sanatçı", "büyük bilim adamı", "büyük filozof" yoktur; belli bir dönemde, belli bir coğrafyada hüküm sürmüş "büyük etkileşim" vardır. Bu yüzden bir yazara, düşünüre, bir yönetmene hayran olurken onun şahsına değil, onu çıkaran etkileşim ağına hayran olmamız gerekir. Dostoyevski'ye hayran olmak aptalcadır; "zayıf düşünce"nin ürünüdür. Hayran olunması gereken 19.yüzyıl Rus toplumunun dinamizmidir. Gogol Olmasa Dostoyevski, Çehov olmasa Gogol, Rus folklorü ve halk öyküleri olmasa  Çehov olmazdı vs.

Vakti zamanında şöyle bir saptama yapmıştım da son derece yanlış anlaşılmıştım;

Türkiye toprakarından evresel anlamda  "büyük sanatçı", "büyük filozof" çıkmaz, başyapıt düzeyinde  iyi roman yazılamaz.

Tabii ki burda embesil bir kafatasçılık yapmak değildi derdim, Anadolu insanın genetik olarak aptal olduğunu kanıtlamak değildi amacım. Gerçi kafatasçılık yapılsa dahi yukarıdaki sonuca varılamaz. Zira insan uygarlığının daha doğrusu Batı uygarlığının beşiği Anadolu olduğuna, son genetik araştırmalar bu toprakların kadim insanlarının yokolup gitmediğini, genlerinin şu anda hayatta olanlar arasında az çok südüğünü gösterdiğine göre,  açıklama  elbette bu topraklarda yaşayan insanlardaki genetik bozukluklarda aranamaz. "Hammadde aynı hammadde" olmasına rağmen, yaratıcılık neden binlerce  yıl önce olduğu kadar değil? Felsefeyi, matematiği, tıbbı, tarımı, heykeli, söylenceyi batılılar "bizden", bu topraklarda yaşayan halklardan öğrenmiş olmalarına rağmen neden zaman içinde onların gerisinde kaldık?

Cevap Spinoza'nın felsefesinde saklı değil mi? Bireyin yaratıcılığını tetikleyen daha da doğrusu "bireyi yaratan"  Panteist etkileşim ağı yokolunca, yaratıcılık da yokoldu. Salt bu örnek bile, "birey" denilen yapının toplumsal etkileşimin bir ürünü olduğunu göstermez mi? Aslında bu zayıf bir ifade oldu, Spinozacı bakış açısına uygun olmadı. Zira birey ve toplum arasındaki ilişkiyi dışsal bir şekilde ifade ediyor; bireyi ve toplumu iki ayrı yapı olarak ele alıyor. Oysa Spinoza'cı Panteizm'de birey ile toplum birbirine içkindir, aynı Töz'ün farklı ifadeleridir, ki Spinoza felsefesinde diğer düşünürlerin çoğunun aksine tek bir Mutlak Töz vardır. Deleuze'ün "Spinoza: Felsefede Ekspresyonizm" adlı monografisi bunu mükemmel biri şekilde açıklar.

Ben Türkiye'den büyük yazar çıkmaz zira büyük yazarı çıkaracak toplumsal bir hayat yok dediğimde, bu saptamam da klasik "toplumcu / bireyci" klişesi ile algılanmıştı. Şimdi yazdıklarım ışığında açık olması lazım, toplumcu/bireyci ayrımınının bizzat kendisi Spinozacı anlamda, Ulus'un aktardığım yazısının başlığındaki  "zayıf düşüncenin" ürünüdür. Ben sanki iyi bir yazar olmak için, tipik bir toplumcu yazar gibi "halkın içinde olmak" lazım diyormuşum gibi algılandı. Hayır istediğiniz kadar bu toplumun içinde olun, bir başyapıt çıkaramazsınız, ortaya konan üründe bir derinlik olamaz zira toplumun kendisi derin değil. Mesele yazarın kendisinin derin olup olmaması değil, derin bir toplumsal etkileşim içinde olup olmamasıdır.

Daha önce de ifade etmiştim; din veya inanç sistemleri yazarların en büyük esin kaynağıdır. Hint'lilerin, Çinllerin, Japonların, Hristiyanların, Budistlerin, Yahudilerin hepsi kendi dinlerini günlük hayatlarında bilerek, anlayarak, yorumlayarak yaşar. Bu anlamda din bir günlük hayat felsefesi gibi yaşanır. Zen budizminde ibadet bir Japon için anlamadıkları bir takım ulvi kutsal sözlerin terennüm edildiği ulaşılmaz, dışsal ve koşulsuz itaatle icra edilen bir rütuel değildir. Zen Budizmi bir Japon için o efsanevi bahçe tasarımlarından, yine o dillere destan minimalist iç mimariye, ordan iş hayatındaki varoluşa kadar hayatın her anında uygulanan ve sıradan bir vatandaş tarafından dahi anlaşılan bir günlük varoluş felsefesidir. Belki postmodern zamanlarda o kadar değil ama herhalde klasik zamanların Japonya'sında rastgele bir ev yapılamazdı, en yoksulların evi sözkonusu olduğunda bile. Kapının, pencerenin nerde olması gerektiğine belli bir Budist  tasarıma göre karar verilir ve neden öyle olması gerektiği de bilinirdi. Bir Hindu neden vejeteryan olduğunu bilir, çünkü 5 bin yıllık Hindu metinlerini okuyup anlayabilir.

Yani demek istediğim, başka toplumlarda sıradan birey, inanç sistemleri üzerinden belli birtakım varoluşsal sorunlarla, felsefi öncüllerle içiçedir. Oysa bizim kendi dinimizle bütün kurabildiğimiz ilişki mezarlıktan geçerken göçmüşlerin ruhuna ne anlama geldiğini bilmediğimiz bir dilde Fatiha okumaktan, Ramazanlarda öyle emredildiği için oruç tutmaktan ve Domuz eti yememekten, alkol almamaktan ibarettir.

Davud ve Golyat'ın hikayesi herhangi bir hristiyan çocuk için "uykudan önce" dinlenen bir masal gibidir, filozoflar içinse temel bir sorunsal.

Kierkegaard "Korku ve Titreme" adlı eserinde mesala, Hz.İbrahim'in Allah'ın buyruğu üzerine çok sevdiği yegane oğlunu kurban etmeye götürmesinin felsefi çağrışımları üzerine düşünür. Sodom ve Gomorra pekçok esere ilham teşkil etmiştir. Çok daha iyi bir örnek vereyim;- bakın türkçesini bulamadım ki bu da benim argümanımı ayrı bir düzlemde destekler-  "Good samaritan" İncil'in çok bilinen öykülerinden biridir;

http://en.wikipedia.org/wiki/Good_samaritan

Din ve Ahlak derslerinde bize bu öykü anlatıldı mı? Hadi eğitim sistemine bağlayalım. Peki sıradan günlük sohbetlerimizde bu tür öykülere başvurur muyuz? İşin ilginçliği şurda; ABD'de "good samaritan" günük dilde kullanılan bir deyimdir, tıpkı Sodomize etmek gibi. Ben de bu şekilde öğrendim zaten, günlük haber başlıklarında kullanılınca.

Bir trafik kazası meydana geliyor, araçta sıkışmış olan bir kadına ordan geçmekte olan bir "good samaritan" yardım ediyor ancak kadın hastaneden çıktıktan sonra "good samaritan"ı dava ediyor, hayatımı riske attı diye Ve bu olay da Prime Time haber bültenlerinde de "good samaritan" olmanın felsefi komplikasyonlarının tartışılmasına vesile oluyor. Bizde sıradan bir haberin sıradan bir TV bülteninde böyle felsefi bir perspektiften ele alındığına tanık oldunuz mu?

Bilmiyorum anlatabiliyor muyum derdimi? Bizler en temel felsefi problemlerle özel bir ilgimiz varsa, o da vakit çok geç olduktan sonra entellektüel zoraki bir süreç sonucu ulaşırız..Ama her ne yaparsak yapalım öğrendiklerimizi de günlük varloşlarımızın sıradan rutinlerinde kullanacak ortamları bulamayız. Kısa ve öz bir ifadeyle, bizlerin yaşamı sorunsalsız bir yaşamdır; başkalarının fellik fellik aradığı  hayatın anlamı vs gibi varoluşsal konularda kendimizden eminizdir. Cevap ya sekstir, ya koltuktur, ya da güçtür. Merak edilecek bir konu yoktur. Yalçın hoca bir toplumun/bireyin başına gelebilecek en büyük felaket merak etmesini unutmaktır derdi ve Einstein'ın şaşkınlık içindeki ünlü potresinin en sevdiği resim olduğunu söylerdi.

İşte bu "felaket" içine doğuyoruz bu topraklarda; solcusundan sağcısına kimse merak etmez bizim ellerde, zira herkes yaşamın anlamını çözmüştür. Devrimin nasıl olacağı bilinir ya da "imkan verilse" bizim insanımız kansere çare bulur, küçük sanayiiden bir usta hiç yakıt kullanmayan uçak imal edebilir.

Yanlış anlaşılmasın, post-modern zamanlarda dünyanın her ülkesinde cahilliğin dizboyu olduğunu yadsımıyor, sadece bizde durum budur demiyorum elbette.  Hollanda'da yaşayan Azeri bir arkadaş hem kendi ülkesi hem Hollanda için benzer gözlemler yapmıştı. Keza Hasan da İsviçre'lilerin hayranı değil. Kendim de Amerikalıların "Average Joe"sunun ya da Güney eyaletlerinin Redneck denen köylülerinin bizim içanadolu köylüsünden daha iyi ya da daha kötü olduğunu düşünmüyorum. Ama buralarda yüzlerce yıllık derin kültür üzerinde yükselen eğitimin bir fonksiyonu var. Eğitim, eğitimli insan yaratabiliyor. Ama bizde doktora yapıp cahil kalmak mümkün.

Hepsinden önemlisi insan buralarda sıradan günlük hayatta  minimal bir entellektüel ilişkiler içinde olabiliyor; kıta çapındaki koca ülkenin bir iki istisna dışında herhangi bir bölgesine git, en azından dünya gündemindeki belli başlı konularda konuşacak birilerini bulabilirsin. Ancak bizde sahildeki birkaç şehirden 100-200km içeriye git, mesafe yolculuğu kadar zaman yolculuğu da yaparsın, km başına yıl da katedersin, 200km yol ile zamanda 200 yıl katedersin.

Bütün bu örnekleri bireyin kurulması için gereken toplumsal etkileşimin bizde olmadığını anlatmak için verdim. Ulus'un derdinin de bu olduğunu sanıyorum..Sözkonusu yazısının ana fikri de budur. Bizde birey yokken kimlik icat edilmiştir demeye getirir.

Bizde birey yoktur ego vardır, gelişkin bireyler değil şişik egolar vardır. Gelişkin birey, toplumsallık ile içe içedir. Gelişkin bir toplumsal dinamik yoksa, gelişkin bir birey de yoktur. "Doğulu despot",  oryantalizmin uydurduğu bir mit değildir, bunu görmek için heryanımızda bulunan şişik egolara bakmak yeterli. Bir toplum birey üretemiyorsa ego üretir.

Kaynakça:

1. Erdem'in  Ulus Baker'deki Birey kavramına gönderimde bulunduğu Yorumun yer aldığı yazı

Kürt Davası

2. Erdem'in sözkonusu yorumda referansta bulunduğu Ulus Baker Yazısı:

Kimlik Politikaları Dönemine Girdik

3. Ulus Baker'in "Hukuk Modeli" kavramını ele aldığı yazısı:

Zayıf Düşünceye Karşı: Hak ve Kudret

 

Üye eleştirileri

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Spinoza ya da Ulus Baker'de "Birey" 2010-11-26 18:19:13 ismet tekerek

Ulus Hoca

Bu yazıyı, önce Bloglara Ulus Baker kategorisine koymak istedim. Baktım ki Ulus Hoca'nın kendi yazıları var. Orada araya girmek istemedim. Pişmiş aşa su dökmek gibi olacaktı. Burada da yorumlarda akıp giden bir tartışma var görünüyor. Ben de haliyle eleştiriye bir girdi açtım.


Ulus Hoca’yı çok fazla takip etmediysem de onun birkaç seminerine katılmış, birkaç yazısını, çevirdiği kitapları okumuştum. Ulus Hoca’yla ilgili güzel bir anım var. Onun İzmir’de verdiği ilkin sinema seminerlerinin ardından bıraktığımız telefon numaralarımız sayesinde ikinci olarak sosyoloji semineri için aranmıştık. Üstelik beni arayan Ulus Hoca’nın kendisiydi. Mütevazılığın böylesi diye düşünmüştüm ve “siz ararsınız da ben gelmez miyim hocam” gibi bir şey demiştim. Onu Anma toplantısına haberim olmadığı için gidemedim. Çok da önemli değil. Önemli olan, insanlar yaşarken onların yanında olmak, olabilmek.

Seminerlerde Ulus Hoca’nın sinema anlayışının benimkine yakın bir şey olduğunu gördüm. Ya da öyle sandım. Hoca, Rus sinemacı, konstrüktivist –ya da yapısalcı- Vertov’u tanıttı, saatler süren filmlerini gösterdi. Rus formalizmi, konstrüktivizmi Avrupa’yı çok derinden etkilemiştir. Avrupa’da Yapısalcılık vs. onların etkisiyle başlar. Dolayısıyla, Ruslar her zaman Avrupa’yı geriden takip eden kaba köylüler de değildir. Hoca’nın tanıttığı Vertov’un sessiz sinemasının baş aktörü “hareket”tir. Her cinsten, özellikle insanlarınki, hareketin aktarıldığı bu sinemada görüntü müzikle desteklenir. Vertov sinemasıyla ilgili kitaplar piyasada mevcut.

Hoca, bir de bizden genç sinemacıların, kısa filmcilerin çalışmalarını gösterdi. Genelde savaşı, iktidarı, medyayı vs.yi eleştiren bu protest filmlerden bir tanesinde bir savaş topunun patlamasını defalarca ritmik bir şekilde izliyoruz, bu görüntü ritmine eşlik eden aynı ritimde de bir müzik. Görüntü ile müzik aynı ritimde. Son derece güzel bir hipnoz. Bu hipnotik ritme daldığınızda patlayan bomba mı ne, ayırt edemiyorsunuz artık. Halbuki topun patlamasının tekrar tekrar gösterilmesine eşlik eden ama tersinleyen örneğin ritmi farklı bir müzik ya da bambaşka bir şey, bizim görüntü-müziğin eş-ritmik hipnozuna dalmamızı engelleyebilir, o zinciri kırmamızı sağlayabilir, bizi şaşırtabilir, hatta sersemletebilirdi (bunları seminerde de daha basit ve kısa sözlerle ifade etmeye çalışmıştım). Protest film, aslında günümüz müzik endüstrisinin kullandığı vidyo-klip tekniğini tekrarlamaktan başka bir şey yapmamıştı. Dolayısıyla kara delik tarafından yutulmuştu. Bunları ben uydurmadım. Tiyatroda Brecht’in başlattığı anlayış, Godard’ın yeni dalgadan kurtulma çabaları vs., ilk aklıma gelenler. Godard örneğin film sahnesinde kameraları, set ekibini gizlemez. Filmin bizzat orada çekildiğini seyirci olarak biz de görürüz. Bu bir filmdir. (“Pipo”ya nazire).

Bunlara rağmen, klasik hatta demode sinema biçimleriyle de hâlâ güzel şeyler anlatılabileceğine inanıyorum. Bunun örneklerine rastlıyorum. Bu biraz da klasik romandan tat almaya benzer. Romanın bittiğini düşünüyorsanız bilemem. Ama klasikler hâlâ çok satıyor!

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (30)
  • onder
    avatar

    Murat,

    Geçenlerde Hasan "biz aslında uzun falan yazmıyoruz, tam aksine zip'leyerek yazıyoruz..Herbiri bir kitap konusu olacak konuları tek mesajda/yorumda ele almaya çalışıyoruz" gibi bir gözlemde bulunmuştu. Son derece yerinde bir gözlemdir..Felsefe kültürümüz olmadığı için, birkaç paragrafı geçen her yazı çok uzun gibi algılanıyor..Ama ele aldığımız konu başlıklarına bir bak; özne, birey, ideoloji, hegemonya, yabancılaşma, temsil, gösterge vs.vs..Platon'u, Aristo'yu aç bak 3 aşağı 5 yukarı aynı meseleleri el aldığı görülür..2 bin yıldır tartışılan konuları, post-modern "Zeitgeist"ın beklediği gibi SMS mesajları ya da Facebook duvar yazıları ile ele alacak halimiz yok..

    Niye böyle bir giriş yaptım? Halihazırda üzerinde konuşulması gereken devasa bir insanlık birikimi önümüzde duruken, popüler sığ kültürün gündeme soktuğu manipulatif tartışma başlıklarını da ele alırsak iş içinden çıkılamaz hale gelir..Tartışma tasarrufunu kısa yazarak değil, asli olmayan sorunları elimine ederek yapabiliriz ancak..Benim Nietzsche, Deleuze, Negri diyerek girdiğim atıyorum mesala özne/fail vs başlıklı bir tartışma, bayat toplumcu edebiyat/bireysel edebiyat ikililiğine girmişse tartışma benim için çıkmaz yola girmiştir..Tartışma ekonomisi, ele alınan konuların seçimi üzerinde yapılacak tasarrufla kurulabilir, yazılanları SMS formatına indirerek değil..

    Ben yazdıklarına içerlemedim, üzerime falan da almadım; çok farklı tellerde çaldığımızı görüp uzatmak istemedim..Birey mi toplum mu meselesi benim için sorunun yanlış bir şekilde ortaya konuşu demektir..Sorun baştan yanlış konmuşsa ordan üretken bir tartışma çıkmaz..Kapitalist bir terimi kullanacak olursak sinerji yaratmaz..Ele alınan konuların çetrefilliği gözönüne alınırsa, proaktif olmak için tarafların karşındakinin söyledikleri arasındaki boşlukları doldurmaya çalışması gerekir; bu olursa anlam iletimi üzerine kurulu bir tartışma mümkün olur..Zira kim olursa olsun söyledikleri ile söylemek istedikleri arasında kapanması mümkün olmayan bir açık vardır..İnsan psikolojisinin doğası gereğidir bu. Lacan'cı psikanalizde sözce/sözcelem ayrımı ile ifade edilir bu açıklık -enunciated/enunciation-.

    Sözce ile sözcelem arasındaki açıklığin tamamen kapanması, birebir örtüşmeleri kişinin salt dile getirdikleri ile mümkün değildir. Başka bir ifadeyle anlam sadece dil ile iletilmez; kişinin bireysel tarihi, o ana kadar söylemiş olduklarının genel bağlamı vs de birer anlam iletici yapıladır..Kendim sözkonusu olunca benim kişisel tarihimin bağlamı da şudur ve benimle az çok muhabbet etmiş herkes de bilir; AKP ve Taraf şurekası çıkana dek benim yegane politik eleştiri konum Ortodoks Marxism olmuştur..ODTÜ'de çıkardığımız Abra dergisi yıllarından beridir bu böyle..Ardından da farklı İnternet platformlarında yegane eleştiri konum hep bu olmuştur..Böyle biri olarak, bireyci edebiyata saldırdığım zaman toplumcu gerçekçi edebiyatı savunuyormuş gibi algılanmam, benim kişisel tarihimin bağlamının ilettiği anlamı gözardı etmektir..

    Daha iyi bir örnek vereyim;

    2000 yılında Negri ve Hardt "İmparatorluk" adlı kitaplarında Ulus-devlet'lerin sönümlenmekte olduğunu iddia ettiklerinde bizim aklı evveller nasıl çürütmüşlerdi biliyor musun; Ulan ulus-devletlerin çökmesi mi, tam aksine dünyada ulus-devlet sayısı artıyor bu adamlar ne diyor" şeklindeydi..

    Şimdi sormak lazım, bizim bu sığ kafalıların gördüğünü, yani ortada cascavlak duran bir olguyu, basit bir istatistiği bütün hayatı bilfiil mücadele içinde geçmiş ve aynı zamanda onlarca kitap yazıp çok etkili İtalyan Otonom marxist felsefeyi kurmuş, bu uğurda onlarca yıl içeride yatmıs bir felsefe profesörünün görmemiş olması mümkün mü? Ha demek ki adamın derdi başka..başka birşeyi anlatmaya çalışıyor ama ne? Hani eskiden pazar eklerinde noktaları birleştirin şeklinde bir bulmaca olurdu ya, bir düşünürün yazdıklarını anlamak da o bulmacaya benzer..Noktaları birleştirip şeklin ne olduğunu anlamaya çalışmak demektir..Her okuma kendi gerçekliğinle harmanladığın bir yeniden yazmadır, aktif bir eylemdir aslında..Ama bizimkiler ne bekler, bize birleştirecek noktalar sunma, doğrudan şekli çiz derler..Ortada kesin hatlar yoksa bizimkiler "Ulan bu ne biçim şekil, ortada çizgi falan yok sadece bir nokta yığını var" diye bağırmaya başlar.

    Negri bir roportajında bu sığ akıllılara tokat gibi bir cevap verir;

    "Marx da kapitalizmi analiz ettiğinde, kapitalizm baskın üretim biçimi eğildi, geleceğe yönelik bir eğilimdi. Biz de ulus-devlet bitti derken bunu gerçekleşmiş bir durum olarak değil, geleceğe yönelik eğilim olarak ortaya koyduk"

    Aradan geçen 10 yıl Negri ve Hardt'ın ne kadar haklı olduğunu göstermiyor mu? Hangi ülke, tek başına merkantalist ekonomiyi sürdürebilir bugün? Hangi ülke küresel güç odaklarını hiçe sayarak tam bağımsız kararlar alabilir?

    Neyse şimdiki tartışma bu değil elbette..Örneği vermemdeki amaç, düşünsel etkileşimin her türünün taraflarının tümünün -yazar, okur, anlatan, dinleyen- aktif katılımını gerektirdiğine, boşlukların doldurulmaya çalışılması gerektiğine vurgu yapmaktır..İleri sürülen düşüncelerin ne olduğu sorusu kadar, bunları söyleyen kim sorusu da çözümleyici bir araçtır..Bir ve aynı cümleyi al, cümlenin kendisi kadar öznesi de anlam iletir..Bunun kanıtlanması çok eğlenceli bir oyun olurdu..Adım gibi eminim Marx'ın Lenin'in az bilinen bir lafını al, kime ait olduğunu söylemeden bizim ortodokslara okut, "bunu bir liberal söylemiştir" dedirtebilirsin..Bir ve aynı kişi, bir ve aynı cümleye altındaki imzaya göre tamamen zıt anlamlar yükleyebilir..Ha bunu eleştirilecek bir durum olarak ileri sürmüyorum..Anlam oluşumu ve iletişiminin doğası gereği kaçınılmazdır bu..Anlam salt düşüncelerle değil, düşüncelerin genel bağlamı ve öznesiyle de iletilir..Kendinde ele alındığında son derece ters duran bir cümlenin Marx'a ait olduğu söylendiğinde -ya da kişi hangi düşünüre inanıyorsa artık- sorgulamaya başlarız; "Ya burda üstadın benim henüz göremediğim bir başka derdi olsa" gerek diyerek, ilk anda aklımıza gelenlerin ötesine geçmeye çalışırız, dönüp dönüp bağlamı tekrar okur, o bağlam içinden anlamı çıkarmaya çalışırız..

    Maalesef bu proaktif yaklaşımı sadece büyük üstatlara layık görüyoruz; dengimiz biri sözkonusu olduğunda saçmalamış der geçeriz..

    İşte beni deli eden de bu..Bütün içtenliğimle söylüyorum ki birinin benden farklı düşünüyor olmasına değil, daha çok benim söylediklerimi iyice düşünmeden tam da karşı çıktığım pozisyonun evrilip çevrilip bana atfedilmesine sinir olurum..

    Peter Handke'nin ünlü bir öyküsü vardır; "Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi".

    Bu öyküde anatılan durumu ben kişiler arasında sağlıklı bir iletişimin yöntemi olarak okurum..OLay malum;

    Penaltı anında kaleci aşağı yukarı şöyle düşünür; "Ulan bu adam benim genelde hep sola yattığımı biliyor, o yüzden ilk anda yine sola yatacağımı düşünecektir..Ama öte yandan kendisinin bu gerçeği bildiğini bildiğimi bildiği için, bu sefer onu yanıltmak için sağa yatacağımı hesap edip,topu yine de sola atacaktır..Ben iyisi mi onun bu ikinci düzeydeki hesabını boş çıkarmak için yine sola yatayım"

    Tartışmalarda birbirimize yönelik uygulamadığımız, çok katmanlı yöntem bu..Ya bu adam bunu diyor ama gerçekten benim anladığımı mı anlatmak istiyor;-)aha önce söylediklerinin bağlamına koyarsak oturur mu? Oturmuyorsa önceki söyledikleriyle çelişiyor mu yoksa çelişki sadece bana göre mi çelişki? Daha önce söyledikleriyle uyumlu başka birşey mi anlatmak istiyor..

    Yazılanların Böye çok katlı bir sorgulanması olmadan, karşımızdakine onda gerçekten olan özellikleri değil bizim onda görmek istediğimiz, ya da olması gerektiğini düşündüğümüz özellikleri atfeder..Bu durumda da malum, diyalog değil bir iç monolog doğurur..Bir başkası ile değil, kendi iç sesimizin ötekisi ile konuşur dururuz..

    Neyse bu girizgahtan sonra sorularına yönelik yorumlarımı aktarayım

  • onder
    avatar

    Murat,

    Öncelikle "Spinoza Üzerine 11 Ders"i okumuş olmana çok sevindiğimi belirtmek isterim..Benim okumam üzerinden çok uzun zaman geçti; hayal meyal hatırlıyorum..Ama yanımda getirdiğim birkaç kitaptan biridir..Tekrar okumayı şiddetle planlıyorum..Zira bu kitap bence çok önemli..Benim İçin Komunist Manifesto-Bölüm2'dir kendisi..Birinci manifesto Komunizmin geleceğini bildiriyordu..İkinci manifesto ise hangi yollarla geleceğini bildiriyor..Birincisi toplumun iktisadi/siyasi analizine bir girişti, ikincisi toplumsal failin kuruluşunun mekanizmaları üzerine bir analiz, kollektif çoklu öznenin kuruluşunun fiziği..

    Başlayalım;

    1. Ulus'un durumunun paradoksunu çok iyi yakalamışsın..Ulus'un varoluşunda benim de çözemediğim bir gizemdir..Kendi Spinoza'cı felsfesiyle bir tutarsızlık mı sözkonusuydu, yoksa tam da onun gereğini mi yaptı..Her ikisi de Spinozacı öncüllerle uyum içinde görünüyor..Standart herhangi biyografik bir metinde Spinoza'nın hayatı çok sevdiği, olumladığı -tıpkı Nietzsche gibi-, güzel giyinmesini çok sevdiği söylenir..Ulus da yaşamı sever, her gece mutlaka kalabalık bir masada içerdi, içi içmekten ne zaman vakit bulup da okuduğunu hep merak etmişimdir..Gerçi bizler gibi, yatağa uzanıp, yorganı üzerine çekme şeklinde uyumazdı..El etek çekildiğinde o okumaya başlar, sabaha karşı kitap üzerine düşer öyle bir iki saat uyurdu..Herhalde o esnada okuyordu..Giyinmesini çok seven Spinoza ve aynı pantalano üzerinden 5-6 yıl çıkarmayan Ulus..Kuşkusuz tezat gibi görünüyor..Ama öte yandan, karşı pozisyon da aynı ölçüde mantıklı görünüyor..Benim yorumladığım kadarıyla, Spinoza felsefesinde ölüm bir son değildir..Keza bir içki masasında ortak bir tanıdığımız Ulus'u gösterip "Bak mesala bu adam ölümsüz olduğuna inanır" demişti..Ulus da hassiktir ordan dememişti..11 Ders'i okuduysan çağrışım yapıyordur; tek bir töz vardır, hepimiz o tek tözün parçalarıyızdır..Her birimiz aynı tözün farklı ifadeleriyizdir..Öldüğümüzde bizi birey olarak oluşturan parçalar dağılır, yeni bir konfigurasyon meydana getirir, ama tek panteist töz değişmeden aynı kalır..Bana her ne kadar teselli edici gelmese de Ulus'un ölümsüzlüğü bu minvalde algıladığını sanıyorum..Spinoza'cı felsefede bir başka kilit perspektif ise sanıyorum "What a body can do?" / bir vücut neye muktedirdir" sorusunun ima ettiği durumdur..Bu bir kişisel muhasebe getirir, sahip olduğum konfigurasyonla neye etkide bulunabilirim, neler gücüm dahilindedir? Bu muhasebe sonucu istediğim etkiyi yaratmaya muktedir olmadığım ortaya çıkarsa, bu bir hayıflanma konusu olmaz..Ancak bunun Conatus ile yani her bireyin yaşam gücünü maksimize etmeye çalışması ile nasıl uyuşacağını bilmiyorum..Ulus conatus uyarınca davranmadı sanki, vücuduna çok hoyrat davrandı..Nerdeyse çakmak kullanmazdı..Sigaraları uca uca eklerdi..yemek yediğini nerdeyse hiç görmedim..Yaşamı olumlayan bir felsefenin takipçisi bir adam yaşamı niye hiç bu kadar önemsemedi bilmiyorum..Gerçi cevabı niye Ulus'ta arıyorum ki, bende onun kadar olmasa da sağlıma hiç dikkat etmiyorum..Fırsat buduğumda kendime sorayım..

    2. Burda çok ciddi bir yanlış anlama var; Spinoza felsefesi yaşam olumlayıcı felsefedir..Önceki yorumumda aktardığım gibi, Nietzche'nin olumladığı belki de yegane filozof Spinoza'dır..Toplumsalın bekası için yaşamın olumsuzlanması gibi bir formule üstelik 11 dersi okuduktan sonra nasıl ulaştın doğrusu çok şaşırdım..Yine birey/toplum bipolar mantığı içinde düşünüyorsun..Benim anladığım kadarıyla Spinoza felsefesinde böyle bir ayrım yoktur..Birey ve toplum aynı tözün farklı ifadeleridir..Bilmiyorum cesaret edip de girecek vaktin olur mu ama Deleuze bunu doktora tezinde çok iyi açıklar: "Spinoza: Felsefede Ekspresyonizm"..Naif bir analoji olacak ama sen birey olarak vücudunun tam olarak neresinde ortaya çıkıyorsun? Yani hangi organın seni birey yapıyor..Milyonlarca farklı hücreden, bazıları ayrı bireymiş gibi davranan hücrelerden oluşuyorsun..Senin bireyselliğinden ayrı olarak hücrelerinin bireyselliğinden bahsetmek mümkün mü? Senin kendi hücrelerinle olan ilişkinin aynısı değil midir toplumla olan ilişkin? Birey dediğimiz etki, vücudumuzun biyolojik varoluşunda ortaya çıkmaz..Öznelliğin biyolojik bir temeli yoktur..Öznelik durumu Lacan'cı felsefenin ünlü kavramını kullanacak olursak, Simgesel düzene dahil olman sonucunda ortaya çıkan bir etkidir..Paradoksal biçimde öznelliğimizin locus'u kendi bedenmizde biryerlerde değil, kendi dışımızda bir yelerdedir..Dil'dedir, simgesel düzendedir..Bu açıdan Zizek okumanı tavsiye ederim..Cevap olarak; Spinoza'nın felsefesi Nietzsche'nin yaşam olumlayıcı felsefesi ile asla çelişmez..Nietzsche bilakis Spinoza'nın devamıdır..Böyle ters bir sonuca nerden nasıl vardın doğrusu merak ettim..

    3. Bu sorunun cevabı açık değil mi? Hiç sahip değiliz..Politik/felsefi duruşumumuz ne olursa olsun hepimiz kendimizi kartezyen özneler gibi algılarız. Yani Descartes'ın "Cogito ergo sum" özneleri..Daha önce de yazmıştım, kartezyen öznelere iki yapı ihtiyaç duyar; dinler ve sınıflı toplumlar..Şahsen kendi adıma eğer birgün sınıfsız bir toplum mümkün olacaksa bu ancak kartezyen öznelliğin yenilgiye uğratılması ile mümkün olacaktır diye düşünüyorum..Kartezyen öznenin yerine Deleuze'cü rhizomatik özne geçmediği sürece sınıfsız bir toplum mümkün olamaz..Rhizomatik özne derken, yine standart biçimde yanlış anlaşılma riskini göze alarak klasik örneği verelim; bir karıncanın öznelliği nerdedir;tek başına ele alındığında bir beyni bile olmayan küçücük bir canlı, yuvasının rhizomatik kollektivitesi içinde nasıl köprüler, merdivenler, kompleks yapılar yapabiliyor? Karınca topluluğunun mühendislik zekası tek bir karıncada lokalize edilebilir mi?

    Kartezyen özne, bütün eylemerinin direk ve yegane ajanı olarak kendini görür..Üreten, yaratan kendisidir..Kartezyen özne kendi üzerine kapalıdır, tek, ayrık bir monda gibidir..Öznelliğinin lokali kendi içinde bir yerdedir..Rhizomatik özne ise, toplumsal etkileşimin yüzeyine dağılmıştır, çok merkezlidir..Kesin bir lokali olan fiziksel bir kendilikten ziyade, daha çok ilişkisel bir etkidir.

    4. Doğrusu bu soruya bir cevap verebilmek çok mümkün görünmüyor..Ulus kendi ölümünü seçti dememe çok önem atfetmişsin..Romantize ediyor olabilirim demiştim..Ulus'un iç dünyasında neler olup bittiğini bilmemiz mümkün değil..Ona daha yakın olanların söylediğine göre kendisinden hiç bahsetmezmiş..Özel dünyası hakkında çok az şey biliniyor..Şehir efsanesi midir bilinmez, aslında çok zengin olduğu, yüklü bir mirasa konduğu bile söylenir..Ama buna rağmen büyük bir sefalet içinde yaşadı..Sinoplu Diyojen gibi nerdeyse..Ancak şurası bence kesin; etrafındaki çok kalabalık çevreye rağmen, çok yalnızdı..Galiba istediği bir çevrede değildi, Türkiye gibi bir ülkede Spinozacı bir çevre kurmasının imkansız olduğunu belki çok önceden gördü..Düşünsene etrafında dolanan bir tıfıl, Elif, çıkıyor yazar oluyor, ortamlarda Deleuze'cü kesiliyor sen kimsenin tanımadğı bir egsantrik olarak kalıyorsun..Elif nere, Ulus nere..Ama bu dünya Elif'i alıyor üstünde tutuyor, seni bir köşeye atıyor..Elif'i yazar yapan Ulus'tan daha birikimli olması mıydı? kargalar bile güler..Hadi riskleri göze alıp söyleyeceğim; Elif çok güzel bir yaratıktı, Ulus ise çirkin, derbeder..Olay magazinel boyuta indi ama maalesef burjuva toplumunun bu gibi iğrençlikleri de bir etki yapmış olabilir..Bir de herkes kullandı galiba Ulus'u..Neyse bunlar dediğim gibi sadece spekülasyon..

    Hegel/Lacan/Freud/Zizek damarı ile Spinoza-Nietzsche-Deleuze damarı arasında bir uyumsuzluk var mı? Nietzsche, Deleuze ve Negri'ye sorarsan var..Bunlar için ideal kötülük simgesi Hegel'dir..İliklerine kadar tiksinirler..

    Ama Hegel'ci/Lacan'cı Zizek'e sorarsan bir uyumsuzluk yok..Deleuze Hegel'i yanlış anlıyor sadece..Aslında Hegel ve Deleuze aynı şeyi söylüyordur ona göre..Zizek'in Deleuze monografisi "Organ without Bodies" okunabilir bu bağlamda..

    Bu iki damar karşısında ben kendimi Nasreddin Hoca gibi hissediyorum; Negri okuyorum "Haklısın" diyorum, dönüp Zizek okuyorum "Sen de haklısın" diyorum..Şahsen her iki damarı kuvvetler ayrılığı prensibinin dengesi gibi algılıyorum..Zizek nerdeyse sekter ortodoks, hatta nerdeyse Stalinist bir pozisyondan Negri'yi post-modern liberallikle suçluyor..Haklı olduğu yerler var ama bence anlamak istemediği yerler de var..Zira Zizek'in liboş tiksintisi sınırsızdır..Nereye baksa paranoyakça liberal etki görür..O yüzden çok severim..Ama bir başka çok sevdiğim adamı da yerden yere vurunca iki arada bir derede kalıyorum..Böyle idare edeceğiz artık..Şahsen benim ikisinden de vazeçmeye niyetim yok..Sonuç olarak cevap; Ulus'u bilmiyorum ama ben tam olarak bu iki damarın kesistiği yerdeyim..

    5. Bence en güzel soru bu..Ancak kendi tavrımı açıklayabilirim, bu açıdan bana bu fırsatı verdiğin için teşekkürlerimi sunarım; kuşku en önemli yöntemsel araçtır, herkesten ve her söylenenden kuşku duyarım..İçtenliğimi ne kadar aktarırım bilemiyorum ama kendimden bile kuşku duyarım..Hatta motto'm; "Bana maval okuma, kendimden dolayı seni biliyorum" diye formule edilebilir..Kimseyle anlaşamıyor, şimdiye kadar tanıdığım herkesle kavgalı olmamın da nedeni bu galiba..Ve sanıyorum bu da şimdiye kadar tartıştığımız öznelliğin ilişkisel yapısından kaynaklanıyor..İlişkiler değişken olduğuna göre öznellik de değişkendir; öznellik son derece dengesiz, ingilizce tabirle precarious,kırılgan, stabil olmayan bir yapı, daha doğrusu belki süreç..Dolayısıyla kuşku kaçınılmaz..

    Konu konuyu açıyor; Kartezyen yöntemin aslında en başta varmak istediği nokta nedir, eğer kuşkuyu ortadan kaldırmak değilse..Düşün Descartes ne ile başlıyor; herşeyden kuşku duyarak..Ne ile bitiriyor; kuşkuyu defeden sağın bir bilgiyle..Herşeyden kuşku duysam bile şu anda düşünüyor olduğumdan kuşku duyamam, ergo varım, ben kuşkusuz bir özneyim..Daha önce kartezyen özneye iki yapı ihtiyaç duyar demiştim;-)inler ve kapitalizm..Din, dogmasından saptığı zaman cezalandırabilmek için kendisinden kuşku duyulamayan, yani cezai yeterliliği olan kesin kullar ister..Aksi takdirde iktidarını kuramaz, ahirette hesap sorulamaz..Kapitalizm ise, kendi eylemlerinin sorumlusu olarak kuşkusuz bireye ihtiyaç duyar; protestan etiği de bu yüzden kurulmuştur..Batı ne zaman kapitalist atılımını gerçekleştirdi, protestan devrimi ile değil mi? Peki protestan bireyin en belirleyici özelliği nedir? Tanrı'nın karşısına aracısı kesin bir birey olarak çıkar; kendi eylemlerinin kuşkusuz yegane failidir..Başarısının da başarısızlığının da yegane sorumlusu kendisidir..Bunun pratik sonucu nedir? Kapitalist miti biliyoruz; tamam toplumda eşitsizlik var ama eğer bir birey olur, çok çalışır ve kendi sorumluluklarını yerine getirirsen sen de sınıf atlayabilir ayrıcalılıklar sınıfına katılabilirsin..Kapitalizmin "rıza" ürettiği en büyük propaganda bu değil mi? Her koyun kendi bacağından asılır, başarı içinher yol mubah, başkları senin can düşmanındır, hayatta kalmak için ötekilerin üstüne bas vs.vs

    Yalnız çözemediğim bir durum var; malum kuşku Stalinist terörün de temel özelliğidir, gerçek devrimci benim diğer herkes hain mantığı..Dolayısıyla kuşku ile paranoya arasındaki çizginin nerde çekildiği sorusu ortada duruyor..Ancak en başta bolşevik hareket kendi liderlerinden bile kuşku duysaydı, hiçbir tek bireyin bütün gücü elinde tutmasına izin vermeseydi, Stalin felaketi de belki yaşanmazdı..Yani bolşeviklerin sorunu belki de yeterince birbirlerinden kuşku duymamaları sonucuydu..

    Edebiyat meselesi;

    Bu konuda da yanlış anlama devam ediyor; kimsenin sana edebiyat içinde arayışlarına son ver dediği yok..Bu ülkeden büyük bir edebiyatçı çıkmaz dedik de, büyük filozof, büyük müzisyen çıkar mı?

    Örnekler o yönde geldiği için, filozoftan çok edebiyatçı, şair iddiasına sahip insanlar çıktığı için ordan girdik..Aslı Erdoğan'a, Elif Şafak'a tekabul eden bir filozof bozuntusu çıktı da eleştirmedik mi? Daha çok edebiyatçı iddiasına sahip olan ortaya çıkar, zira foyanın meydana çıkması imkansızdır..Felsefe yapıyorum diye çıktığında, iki salakça iddiada bulunur, tutarsızlığı, mantıksızlığı gösteriliverilir, oturur oturduğu yere..Ama sözkonusu edebiyat olunca ne yazarsan gider, biri çıkıp burda tam olarak ne diyorsun diye soramaz, kendi iç dünyamda çıktığım bir iç yolculuğun imgesel anlatımı der paçayı sıyırıverirsin..Ortak bir ölçü yoktur..İstediğin kadar zırvala, devrik iki cümle ile ifade ettiğin zaman estetik olarak dile getirilmiş gizemli bir hikmet gibi satarsın..Aslında bir bok anlattığı yoktur..Aksine ne kadar zırvalarsan o kadar iyidir, gizemli bir hale yaratırsın etrafında..

    Beni deli eden "edebi" kokuşmuşluk bu..Bak bana sorarsan Stephan King bizdeki yazarlardan çok daha büyük bir edebiyatçıdır..Karakter yaratımı mı, var..Çok çeşitli karakter zenginliği görebilirsin? Hayal gücü mü, fantazi çeşitliliği mi? Alası var..Kurgu mu? Son derece zengin, süprizlerle dolu bir kurgu her zaman var..Peki ne yok King'te; büyük laflar, derin hikmetler dile getirme, iç dünyayı keşfetme rüküşlüğü yok, patetik egoist kompleksleri bir derinlikmiş gibi satma hevesi yok..Adam dürüst, ben bu işi insanları aydınlatmak, yol göstermek için yapmıyorum, para için yapıyorum, ama aldığım paranın karşılığını da veriyorum..King'ün senaryosunu yazdığı hiçbir filmi seyretmekten sıkılmadım; ama bizdeki süprüntüler filme uyarlansa kusmaktan kendimi alamam..

    Dürüst olun kardeşim, bütün söylediğim bu..Yapabiliyorsanız güzel eğlencelik birşeyler anlatın okuyalım, seyredelim..İyi bir kurgu koyun ortaya keyif alalım..Standart düz bir anlatının dışına çıkan, iç monologları gevelemein ötesine geçen sıradışı, linear olmayan, çok katmanlı bir kurguyla yazılmış bir eser var mı bizde?

    Sözde edebiyat istismara çok açık bir alan..Her depresyona giren edebi duygulanımlar yaşadığı yanılsmasına kendini kaptirabiliyor; her aşık olan Romeo Juliet türü bir trajik bir varoluşa sahip olduğunu sanıyor..

    Ben hiçbir zaman felsefi söylem edebi söylem ayrımı yapmadım..Bunlar da içiçedir..Kimisi felsefi dille kimisi şiirsel dille kimisi görsel dille anlatır derdini..ama hepsi de son tahlilde aynı şeyi anlatır; insanlık durumunu..

    Proust üzerine bir kitabı var Deleuze'ün; Proust ve Göstergeler.

    Bu kitabı okuduktan sonra Proust'un dehası karşısında insanın dehşete kapılmaması mümkün değil..Bunu okuduktan sonra Kayıp Zamanın Peşinde serisinin bizde algılandığı şekliyle romanın çok ötesinde bir metin olduğunu görüyorsun..,

    Joyce'un Ulyses'i 10 yıldır kitaplığımda durur; hem türkçesi hem ingilizcesi..Bir türlü okumaa cesaret edemedim..Zira ABD'de bir kitapçıda "A Guide to Reading Ulysess" diye yaklaşık 1000 sayfalık bir rehber kitap gördüm, tırstım..Bir insan niye 1000 sayfalık bir rehberi gerektiren bir roman yazma ihtiyacı duyar?

    Ha demek ki başından geçen anılardan ya da iç dünyasını aktarmaktan daha fazla materyal var adamın elinde..Böyle bir zenginliğe sahip olduktan sonra, aktarmak için felsefi, edebi ya da görsel bir dilin seçilmiş olmasının önemi yok..Asıl soru şu; kişi başkalarına anlatacak çok şeyi olması durumuna nasıl gelir? Benim ilgi alanım bu..

    Türkiye'den büyük yazar çıkmaz derken, kişileri başkalarına anlatacak çok şeyi olması durumuna getirecek bir ilişkiler ağı yok diyorum..Dolayısıyla yapmacık olmak, sahte olmak kaçınılmazdır..Hasan güzel yakalamıi Semih Kaplanoğlu'nun filmine yazdığı yorumda..

    Öyleyse mesele edebi dil mi felsefe dili mi sorusundan çok, anlatacak birşeyleri olan bireyler haline nasıl geliriz olmalı..Hele o hale bir gelelim, isteyen istediği formatta anlatsın derdini..Bizi anlatacak birşeyleri olan bireyler olmaktan alıkoyan nedir? İşte buda siyasetteki sorunsalımdır..87 yıllık Kemalizm olmadığı açık..Bir toplumun yaratıcı yetileri 87 yılda dumura uğratılmaz, asırlar gerekir..

  • onder
    avatar

    Erdem,

    Türkçeye çevirmeye terbiyem el vermiyor, Deleuze çok bilinen bir röportajında farklı filozofları incelemesini bir "buggery" olarak niteler:

    Alýntý:
    Deleuze characterized his reading of philosophers as guided by the tendency "to see the history of philosophy as a sort of buggery" or (it comes to the same thing) immaculate conception. I saw myself as taking an author from behind and giving him a child that would be his own offspring, yet monstrous. It was really important for it to be his own child, because the author had to actually say all I had him saying. But the child was bound to be monstrous too, because it resulted from all sorts of shifting, slipping, dislocations, and hidden emissions that I really enjoyed."



    Bu pasajda Deleuze, belli bir düşünürü ele almanın bence mükemmel bir formülünü sunar ki, bizde hiç olmayan bir özelliktir. Ne diyor Deleuze, ele aldığım düşünürle ters-ilişkiye girer ve bu livata sonucunda ona ucube bir çocuk ürettiririm diyor. Peki biz bir filozoftan ne bekleriz; bütün sorunlarımıza deva olmasını, İsviçre çakısı gibi kullananı zahmete sokmaksızın her işe yaramasını bekleriz. Kutsala yaklaşımımız da böyledir, Marx'a yaklaşımımız da. Tama Marx var ya, başka bir düşünüre gerek yok..

    Spinoza dediğimizde de sanki Marx yaşasın Spinoza diyormuş gibi algılanıyor..Marx'tan beklediğimiz kadiri Mutlaklığı dönüp bu sefer Spinoza'dan bekliyoruz, -tabi ikna olduysak-.

    Bizim anladığımız bu şekliyle Spinoza'cı değildir Deleuze..Ya da başa herhangi bir okulcu..Tamamen kendi felsefesini geliştirdiği ilk kitabı olan "Difference and Repetition"a kadar sadece monografi yazmıştır ve Spinoza bunlardan sadece biridir. Deleuze'ün diğer kaynakları arasında Bergson, Stoacılar, Hume, Lucretius, Proust, Nietzsche, Leibniz de vardır..Bunların hepsiyle livataya girer, onların düşüncelerini "eğer, büker, kaydırır, yerinden eder", onlardan ucube bir çocuk peydahlar ama "bu çocuk yine de o düşünüründür"..

    İşte bizim de bu topraklarda öğrenmemiz gereken bir düşünürle ilişki kurma tarzı budur.

    Spinoza'ya yönelik dile getirdiğin gözlemlerin çok yerinde; hemen hemen aynıları benim de aklıma geldi ve Ulus'u en son gördüğümde ona da bu soruları yönelmiştim, ama bir sarhoş muhabbeti olduğundan söylediklerini anlamamıştım..Daha uygun bir zamanda sorarım, şimdi kafay iyi deyip geçiştirmişim..O daha uygun zaman maalesef hiç gelmedi..Ulus bütün bildiklerini de beraberinde toprağa götürdü. Onun kafasındakileri yeterince kayda geçirememiş olmamız, onu konuşturacak bir platform yaratamamış olmamız büyük bir kayıp..Keşke E-hayalet o zamanlarda yayında olsaydı..

    Spinoza dediğin kimdir? Bir 17.yüzyıl düşünürü..21.yüzyılda bizim önümüzde duran problemler deva olabilir mi? Marx Bir 19.yüzyıl filozofu diyerek küçümseyip, ardından onun yerine bir 17.yüzyıl filozofunu piyasa sürmek terbiyesizlik olmaz mı?

    Spinoza'nın kendisinin söylediklerini benim doğrudan analiz etmem düşünülemez. Mesleğim felsefe değil..Spinoza'yı doğrudan ele almaya çalışmak havuz problemi düzeyinde lise fizik bilgisi olmadan Kantum fiziğine dalmaya benzer..Ha Etika'yı okudum, aynı senin gibi bende de büyük bir etki yaratmadı..Ama bir de Deleuze ve Negri nasıl okumuş ona bakmak lazım..İşte onlar üzerinden Spinoza'ya yaklaşınca gerçekten birşeyler çağrışım yapmaya başlıyor..Deleuze'ün "Spinoza: Felsefede Ekspresyonizm" ve "Spinoza, Pratik Bir Felsefe" kitaplarını, Negri'nin de Spinoza üzerine "Yaban Kuraldışlık" kitaplarını okumak gerekir..Ama bunların kendisi de çok zor kitaplardır..En ideali Deleuze'ün "Spinoza Üzerine 11 Ders" kitabını okumaktır..Bu seminer notları okunursa, kollektif bir özne'nin kuruluşu dinamikleri üzerine Spinoza çağrışım yapmaya benzer..Spinoza 4-5 yıllık doktora çalışması yapmayı gerektirecek bir düşünürdür..Hele hele Nietzsche, Negri, Deleuze bağlamı içinde Spinoza demek işi gücü bırakıp bu konuya odaklanmak demektir..Gel sen böyle muazzam bir çabayı benden bekleme..Altı üstü bir mühendisim ben..İşi gücü bırakıp yiyeceğim bir mirasım yok..Hem zaten öğrensen bile bizim ülkede bu düşüncelerini satabileceğin bir pazar yok..Deleuze'cü, Spinoza'cı, Nietzsche'ci Elif ve Aslı ablalar var ya, bizim millete onlar yetiyor.

  • erdem

    Son” sorum –ki farklı bir forumun konusudur aslında ama gene de sormak isterim: refleks/pratik algının ve spontane ifadelerin “yetersizliklerinden” ve neden olduğu tuzaklardan kaçınmak; en önemlisi, entellektüel etik ve “bilim” adına, tartıştığımız her konunun kuşku zemini ve kuşku skalası ne olmalıdır?
    ------------------------
    Kuşkuculuk yönünden descartesi hariç tutuyorum, tam da Kant'ın bulunduğu veya varmak istediği noktadasın. Çünkü metafiziği eleştirel felsefesiyle altetmeye çalışırken hem de metafiziği bir bilim haline getirme iddasıyla. Bilgi teminini iki önemli kaynaktan karşılama yoluna başvurdu. "Duyular dünyası" ve "düşünceler dünyası" olmak üzere. Gerçi düşünceler dünyasından elde edilen bilgilerin akılcılar tarafından daha güvenilir ve itibarlı olduğunu tüm felsefe tarihi bize hala birşeyler söylüyor olmasına rağmen, Kant "duyular dünyasından" elde edilen bilgilerin salt/mutlak formları olduğuna yönelik bir ispatla "sentetik apriori yargılardan" elde edilebilen bilgilerin de olabileceği yönüdeki tezi felsefe tarihinde bir ilktir. Bilgi oluşum mekanizmasını "duyarlık, anlık ve akıl"ı biraraya getirerek oluşturuyor. Zaman ve mekan kantta hem çok önemlidir ama düşüncenin bilgisiyle elde edilemeyen bir kategori değil bir görüdürler. "Sağ veya sol eli" tarif edemeyiz sadece gösterebiliriz demesi de bundandır. Bununla niye ilgileniyorum Sevgili dostum; üst yaratının şiir, sanat ve edebiyatın üretildiği katman işte burasıdır gibi bana geliyor. Kaldi ki Spinoza'da ne kuşku, ne fenomoloji, ne beliriş ne de belirişin koşullarının hiçbirisi yok. Bir akış ve bir oluş var hepsi bol bol kanıtlama ve ispat. Duygulanışların geometrisinden bir soru daha "sevinç nedir, varoluş çabamızı artıran dışımızdaki bir nedenden kaynaklan bir duygu. Spinoza sekansından şimdi tersini düşünelim önermenin tersi yani değili de "keder" olur. Kant'dan bir önermeyle devam edelim "perki bize mutluluk verecek mutsuzluklarımızın" olması durumunda Spinozanın hangi duygulanışın tarifinin olacağı kendi geometrisinin kesinliğiyle verilemez ya da karşılığı kendi ifadesiyle bir nötraliteyle açıklanamaz. Çünkü çok olumlu bir adam. Herhalde "sentetik apriori yargı"nın gücü bu olsa gerek. Haksızmıyım.

  • hasever
    avatar

    Önder,
    Her ne kadar gönlüm Marx'a "toz kondurmama" taraftarı da olsa meseleyi ortaya koyuş biçimin çok nefis. Sağ ol Önder; sabaha sabah kahve uyarıcılığında ve tadında oldu.

  • onder
    avatar

    Hasan,

    Sözkonusu Marx'a toz kondurmamak olduğunda hiç merak etme seni yalnız bırakmam..Kapitalizmin gelişimini analiz etme sözkonusu olduğunda üstad nerdeyse bir Nostradamus klasmanındadır..Hangi öngörüsü doğru çıkmadı? Kürselleşme sanki 20-30 yılın meselesi..Koca Marx 150 yıl öncesinden kürselleşmeyi görüp analiz etmiş..

    Ancak özne/fail oluşumu bambaşka bir alan; günlük ingilizcedeki bir deyimle "completely different animal". İşin içinde iktisattan çok başka dinamikler var; insan psikolojisi, psişik süreçler, nöronar, vücut kimyası, idealojik hegemonya, kültür, tarih. Marx'ın bütün bu alanların devrimci fail oluşumuna etkisini hesap etmesi mümkün müydü? Kaldı ki bir de senin geçen dile getirdiğin bir gerçek var; Das Kapitali burjuvalar bizlerden daha çok okumuştur..Post-Fordizm boşuna icat edilmedi..Paradoksal bir biçimde Marx'ın öğretilerden kapitalistler en çok faydalanmış ve kendilerini bekleyen tehlikelere karşı önlemlerini almışlardır.

    Şehirleşmenin ideolojik tasarımı olur mu? David Harvey okuyana kadar benim aklımın ucuna gelmezdi..Adamlar şehir design ederken bile, fail oluşturucu alanları yokedecek şekilde ince ince yapıyorlar tasarımlarını..Heryerde mantar gibi biten Alışveriş merkezleri, "masum" kapitalist işletmeler midir sadece..Böyle agılamak son derece naif kaçar..Alış veriş merkezleri, Althusser'in deyimiye nerdeyse DİA, Devletin İdeolojik Aygıtlarından biridir..Çok spesifik bir varoluş kipi tanımlar..O varoluş kipi de toplumsal fail olmaya izin vermez..Hep derim, sol 80 öncesinde güçlüydü zira mahalle kahvehaneleri vardır..O dönemdeki en yaygın faşist saldırı tipinin kahvehane tarama olması da bir tasarımın ürünüdür..

    Peki Taylorism, iş yerindeki örgütlenmenin en rafine kapitalist tarzı da sadece üretkenliği arttırmaya mı yöneliktir? Böyle algılamak da çok naif kaçar..Taylorism de çalışanların en son öznelik kırınıtılarını yoketmeye yönelik bir tasarımdır..Bunu da Richard Sennet'in kitapları çok güzel ortaya koyar..

    Marxismin bir tek Achilles Topuğu vardı; toplumsal failin kuruluş süreçleri..Kapitalizm de okunu tam oraya attı işte..

    Eğer bu söylediklerimde bir haklılık payı varsa, canalıcı soru toplumsal fail kurucu dinamiklerin post-modern koşullarda yeniden çalışmasını sağlayacak karşı hamleler ne olur sorusu değil midir?

    Toplumsal fail kurucu bir kamusal olan olarak mahalle kahvehanelerini yeniden açacak halimiz yok, ya da Parti lokallerini, halkevlerini vs..Ben de komplo teoriciliğine bir meyletme me vardır nedir, iğrenç trafiğin bile ideolojik bir tasarımın ürünü olduğunu düşünmeye başladım..Adeta ulaşım modeli kasıtlı olarak öyle tasarlanıyor ki, işten çıkıp semtine geldiğinde insanın pestili çıksın ve yemeğini yiyip zıbarıp yatmaktan başka brişey yapmak için bir takati kalmasın diye tasarlanmış gibi..Adeta insanlar eşlerinden başka kimseyle sosyal bir varoluşu olmasın diye ince ince kurgulanmış gibi..AKP'in bir ara içkili mekanları sehir dışına atma girişimini bile bu yönde okuyabiliriz, salt dinsel gerekçelerle değil..İçmek bir sosyal faaliyettir insanlar birlikte güzelleşir..Dikkat bütün yazarlarımızın şairlerimizin müdavimi oldukları salaş bir meyhaneleri vardı..Artık kaldı mı o mahallenin meyhaneleri? Bir iki tanesi hala duruyor olsa bile, onların eskiden olduğu gibi günlük hayatın merkezinde olduğunu söyleyebilir miyiz?
    ü
    Kısacası kapitalistler ince ince tasarlayarak her türlü toplumsal fail oluşturucu kamusal alanları, ortak mekanları birbir yokettiler..Mahalle diye bir durum nerdeyse kalmadı artık -muhafazakarlarınki ve gecekondular hariç-- Güvenlikli süper lüks sitelere resmen hapsettiler orta sınıf insanları..O sitelerde insanlar ancak egsersiz salonunda yan yana gelebilir.

    Bunlar üzerine düşünmek Marx'a toz kondurmak değil bilakis onun kaldığı yerden devam etmektir..Marx'a en büyük ihaneti yapanlar onun papağan gibi tekrarlayanlardır..

  • erdem

    Sevgili önder;

    Arap-İslam coğrafyasından çıkmış ve Araplardan başka diğer halkların da ilgisini çekmiş bir yazar var mı? Kısa süreli İslam Rönesansı sırasında büyük filozoflar, bilim adamları çıkmış..Ama ondan sonra büyük bir karanlık dönem başlıyor ve Avrupa'nın yükselişi ile birlikte 14., 15.yüzyıldan itibaren İslam çoğrafyasında yaprak kımıldamıyor. Son 6-7 yüzyıldır Arap-İslam coğrafyasının insanlığın evrensel birikimine yaptığı bir katkıyı görebiliyor muyuz? Hangi icatlar yapılmıştır, hangi kaşifler, ressamlar, heykeltraşlar, filozoflar çıkmıştır.?
    ----------------------------
    Ben demiyorum ki Süleymen Demirel gibi, "ege denizi sadece bir türk gölü değildir, bir yunan gölü de değildir, binaenaley ege denizi bir göl de değildir".

    Çok merak ediyorum gerçi işim de değil, ama genel hatlarıyla sorarak dokunmak istiyorum. Şimdi de soruyorum "Deleuze ve/veya Baker" acaba "İbni Arabi"den bir şeyler okudu mu? Madem Spinoza'yı haklı gerekçelerle gündem haline getirmek istiyoruz, daha özgün çalışmalar yapmamız gerekmez mi, batı-doğu ikilemi arasında sıkışıp kalan, hangi noktada duracağına ve hangi hedefe gideceğine aşağılık komplesi nedeniyle bir türlü karar veremeyen doğu halklarının mutsuz ve huzursuz çocukları olarak İsmail Fenni Efendi'nin eserleri kaç kişi okumuştur bu topraklarda. Sevgili Önder sosyal konularda doktora yapmak istiyordun al işte doktora konusu. Spinoza’ya sevgin ona bağlılığın varsa bu borcu böylece ödemelisin bu topraklara . Aleviler bile "İbni Arabi"nin "vahdedi vucut" ilkesini bilmeden yaşıyorlar utanıyorum. Çünkü adam kandan türk değil o bir endülüslü Arapya at gitsin çöpe. Bizim solculara Şeyh Bedrettin kimdir dersem, Nazım Destanında adı geçen zattır derler. Yahu adam sunni bir şeyh, hem bir kadı ve kazasker diyorum bana siktir çekiyorlar. İnsanın olduğu yerde hiç bir şey bitmez, bu topraklarda Spinoza dersen sadece seni dinlerler, İbni Arabi veya Spinoza dersen sana kulak kesilirler sormaya başlarlar. Hem de her kesimden…
    Türkiye'de özellikle maddiyun okuluna mensup bir zat "Spinoza ve İbni Arabi” karşılaştırmasını bir inceleme, bir monografi, bir kitap veya bir tez konusu halinde çalıştı mı? Bilginin özgürlük veren ışıltılı parıltısına kucak açan devrimciler yapmayacak da kim yapacak ?
    Spinoza'da beni rahatsız eden yön, tek çıkış noktasıyla kurmaya çalıştığı varlığın birliği-çokluğun birliği kavramıyla ulaşmak istediği noktadaki "Geometrik düzendir". Tek düzedir. Heyecan vermiyor. Nedir geometri uzayın bilimidir. Zaman ve mekan yoktur bu düzende. Ne tarih vardır ne de gelecek. Zaman ve mekan olduğu yerde öznel yanılgılar olacağından bir sistem, bir düzen kurmak zor olduğu için herhalde. Spinozanın işi kolaydı. Zaten Hegel’de diyor yanılma payı yok çünkü, yadsınacak hiçbir şey bulamıyorsunuz bu adam da”. Tanrı tanrı deyip durup-haklısızlık yapmadan bu sistemden tanrıyı çıkarttığınızda çırılçıplak bir maddeci olacağınızı görüyorsunuz. Böylece öncesizlik ve sonrasızlık sorununu bir hamlede çözdüğünden, geriye neden ve sonuca dayalı bir tek “oluş” kaldığından yani sürekli bir tekrar ve döngüyü hatırlatmasının neresinde keramet var anlayamıyorum.

    Bir önceki yorumumda “iç huzuru” bile akla bağlaması ve onu aklın en yüce nesnesi haline getirmesi son noktadaki mutlak akıl/tanrıya ulaşma ve bütünleşme arayışındaki felsefesine uygun düşüyor. .
    Ancak benim yine bir sorum olacak gerçekten bir OLUŞUN filozofu ise “OLUŞUN” dinamiğinde bir huzurun olmayacağını göremeyecek kadar büyük bir filozof muydu? Yoksa bizmi haksızız bilemiyorum.

  • Murattı
    avatar

    Önder, bence meseleyi güzelce derleyip toparlamışsın, hepimiz için faydalı olduğunu düşünüyorum. Son yorumunu henüz okuyamadım + yorumlarınızı geriden takip ediyorum dolayısıyla filmi biraz geriye sarmak gibi olacak ama...

    Geçenki tartışmalarımızdan birinde (ego ve özne konulu) “benzer motivasyonla” benzer bir üsluptan seslenmiştim, sen -normal olarak- doğrudan sana yazdığımı düşünerek içerlemiştin çünkü seni “kaba saba karikatür” bir kimliğe soktuğumu düşünmüştün. Kendi adıma şunu söylememde fayda var: Aslında ortaya yazıyorum ve temel kavramlara kendimce özgürce vurgu yapmanın çabasına giriyorum. Benim açımdan konunun özeti budur, bilmeni isterim.

    Baker ve Spinoza meselesine gelince; aklıma takılan birkaç soru var, cevaplarını gerçekten merak ediyorum:

    1) Senin tavsiyenle ve büyük bir keyifle okuduğum, önsözünü de Ulus Baker’ in yazdığı, Deleuze’ ün, ‘Spinoza üzerine 11 ders’ adlı kitabına atfen; Baker, ‘burjuva-liberal toplumun yabancılaşmış bireyi’ olmamak adına, uzun süreli bir intiharı bilinçli olarak tercih etti; yani, kendini yok edecek bağıntıların kendi bağıntılarıyla birleşmesine “göz yumdu”. Tersi; bağıntılarını “uygun” bağıntılarla birleştirerek kudretini artırmak ve Spinoza’ nın -temel bir kavrayışla- positivist felsefesini içselleştirmenin pratiğinden ödün vermemek konusunda “paradoks” bir bilinç ortaya koydu: kendi “ironik” kaderini tayin etti, diyebilir miyiz?

    2) Toplumsalın/çokluğun bekası için, hem pratik hem ilkesel düzlemde olumsuzladığın yaşama karşı bedenen/ruhen cepheden uzun süreli ve yüksek yoğunluklu tavır almak yerine, kısa süreli tavır almak/uzun süreli yok olmayı tercih etmek… Yoksa, Spinoza’ nın Etiği, Nietzche’ nin yaşam olumlayıcı felsefesiyle çelişen öznel/otonom/nihilist bir tavırdan mı söz etmeliyiz?

    3) Yabancılaşmış/yabancılaşmakta olan bir toplumun küçük burjuva “Birey/özne” leri olarak kendimiz hakkında bütüncül net bir tanımlamanın felsefi referanslarına ve araçlarına ne derece sahibiz? Bu soruyu mistik/gizemli yaratıklar olmadığımızı bilerek soruyorum.

    Bağlantılı olarak;

    4) Baker, takip ettiği felsefi damar üzerinden nesnel bir bilinç olarak kuşkusuz tanımlanabilir, peki burjuva-liberal toplumun averaj bireyine gore çok daha kompleks öznelliğe sahip biri ve kendi ölümünün faili olarak derinden kavranabilir mi? Kavranamaz ise, kavrayamadığımız yapısal alanın felsefi/psişik karşılığı neye tekabül eder? Spinoza, Nietzche, Deleuze damarını -Erdemin çok iyi bildiği- bir diskordans gibi kestiğini düşündüğüm Freud Lacan damarını da işin içine sokmak gerekir mi? Ulus Baker, her düşünür ve herkes gibi, bu iki damarın kesiştiği noktada mı tanımlanmalıdır?

    5) “Son” sorum –ki farklı bir forumun konusudur aslında ama gene de sormak isterim: refleks/pratik algının ve spontane ifadelerin “yetersizliklerinden” ve neden olduğu tuzaklardan kaçınmak; en önemlisi, entellektüel etik ve “bilim” adına, tartıştığımız her konunun kuşku zemini ve kuşku skalası ne olmalıdır?

    (Not: Bu konuda kendi adıma yaşadığım hassasiyetin okudukça arttığını söylemem lazım. Sezgisel aklın ve muhayyile kabiliyetimin belirleyici hegamonik bir güç olarak kol gezdiği mecralara yönlenimim benim açımdan makul olduğu kadar, bundan böyle bu mecralardan seslenmem de kaçınılmaz görünüyor. Açıkçası edebiyattan başka seçenek aklıma gelmiyor –ortak kültürel tarihimizin sınırlayıcı etkilerine rağmen…)

    Selamlar

  • onder
    avatar

    "Spinoza'ya bağlılığımız"ın gerekçelerini de kendimce şöyle açayım Erdem;

    Önce belirtmeliyim ki, Etika'yı okuduğum zaman edindiğim izlenimler seninkinden farklı değildi..Herhalde Felsefe tarihinin en konsantre, en yoğun eserlerinden biridir..Ele aldığı konuların derinliği düşünülünce, skandal ölçülerde "ince" bir kitaptır. Spinoza'nın önemi benim için salt kendinden kaynaklanmıyor..Spinoza'yı kendinde ele almak, işi felsefe olanların hakkıyla altından kalkabileceği bir iştir..Dikkat edersen alt başlıkda "Geometrik Yöntemle" diye bir ibare geçer..Felsefenin sorunlarını geometrik uslamlamanın kesinliğiyle ele alma iddiasıdır bu..Mesala Tanrı'nın varlığı da böyle geometrik bir kesinlikle "kanıtlanır"..Bunları aktarmamdaki amaç, Spinoza'yı kendi başına ele almanın başlı başına bir uğraş olduğunu göstermektir..Spinoza felsefe okuyanlar için Doktora konusudur, ki Deleuze de doktorasını Spinoza monografisi ile vermiştir..Bizim gibi işi felsefe olmayanlar için bir hayli advanced bir çalışma alanıdır Spinoza..

    Dolayısıyla Spinoza'ya diğerlerinin tercümesiyle ulaşabiliriz ancak. Dolayısıyla Spinoza'nın önemi Deleuze ve Negri'den kaynaklanıyor..

    Peki Deleuze ve Negri gibi 20.yüzyıl filozofları neden bir 17.yüzyıl düşünürünü keşfetmilerdir durduk yerde.? Özellikle Negri Spinoza'yı reel politik düzleme çekme yoluna gidecek kadar önem verir. Ünlü kavramı "çokluk"un patenti aslında Spinoza'dadır..

    Peki Negri ve Deleuze açısından Spinoza'nın önemi nerden kaynaklanıyor? Benim anlayabildiğim, yorumlayabildiğim kadarıyla tam da tartışmakta olduğumuz konudan dolayı; yani özel olarak birey genel olarak devrimci özne/fail problemi..Peki sağlam bir Marxist olan Negri, marxismde bir özne/fail teorisi yok mu da alternatif arayışlarına giriyor? Bence evet klasik marxismde post-modern zamanlarla birlikte ciddi bir fail sorunu çıkmıştır..

    Marxismdeki fail sorunsalıyla başlayalım, marxismde devrimci fail kimdir? Malum sınıf, daha spesifik olarak proleterya..

    Peki proleteryanın suyu mu çıktı da yeni bir fail bulmak gerekiyor, proleteryanın neyi eksik? Benim yorumlayabildiğim kadarıyla, proleteryadaki en temel ontolojik sorun homojenliği..Bildik liberal "elveda prolterya" söylemlerinden hiç hoşlanmam..Amaç o değil..Ancak sol artık kabul etmek durumunda, insanlık proleterya gibi devasa homojen bir fail bir daha göremeyecek..Bunun detaylarına girersek çıkamayız, daha önce de yazı yazmıştık konu hakkında..Ancak kaba hatlarıyla yineleyelim;

    Marx neden proleteryayı devrimci fail olarak atamıştır? Bugün proleteryanın hala devrimci fail olup olmadığını sorgulamak için bu sorudan başlamalıyız..Marx'ın seçiminin gerekçesi bence kapitalizme yönelik ünlü saptamasında dile getirilir; "Kapitalizm kendi mezar kazıcılarını üretir". Bence proleteryanın devrimci fail olarak seçilmesinin temel gerekçesi bu sözde saklıdır..Bu saptama "Kapital"deki üretim süreçleri analizinin doğrudan bir sonucudur..Yani temelsiz, ajitatif bir slogan değil tutarlı teorik gerekçesi olan bir saptamadır..Temelinde de "azalan karlar" yasası ve "relatif artı-değer" yatar bence..Acımasız rekabet koşullarında mutlak artı değer sürekli bir azalma eğilimindedir, bu eğilimi dengelemek için kapitalist üretim araçlarını devrimcileştirmek ve mutlak artı değerden kaybettiğini teknoloik gelişmeler sayesinde gündeme gelen relatif artı değerle kapatma yoluna gider..Ancak relatif artı değeri arttırma yoluna gitmek üretimin ölçeğini büyütmek, yeni sektörleri kapitalist ilişkilere dahil etme gibi önlemleri gerektirir ki bu proleter sınıfın sürekli bir nicel artışını doğurur..Köylerinden edilen, Hasan'ın bir ara işlediği "çit"leme sayesinde tarlalarından uzaklaştırılan, o ana dek birbirinden göreceli bağımsız çalışan köylülerin kapitalist sisteme proleter olarak katılışı sürecini düşünelim; proleteryanın nicel artışının en ideal örneğidir..Göreceli olarak birbirinden bağımsız yaşayan köylüler, birbirinin karbon kopyası "bireyler" olarak büyük fabrika çatısı altında toplanmaya başlar; aynı üretim süreci içinde, hatta ardından fabrika etrafındaki gettolarda işten sonra da kıç kıça dip dibe yaşayan devasa bir kitle ortaya çıkar..Yaşamları 7 gün 24 saat iç içe geçmiş, çıkarları, yaşam tarzları, kaderleri birbirine bağlanmış devasa homojen bir kitle..İşte bu süreç kapitalizmin kendi mezar kazıcılarını yaratma sürecinin dinamiğidir..Yanlış mı? Marx'tan sonra dahi epey bir süre işlediğini gördük..Ancak devrim bu sürecin sonucunda gelmedi..İşçi kitlesinin en yoğun olduğu İngiltere, ABD, Fransa vs değil görece geri kalmış bir ülkede oldu ilk devrim..Ardından gelenler de aynı yolu izledi..Yani insanlık Marx'ın öngördüğü gibi kapitalizmin kendi eliyle yarattığı mezar kazıcılarından gelen bir devrim görmedi insanlık..

    Marx'ın Kapitalizm çözümlemeleri hayranlık uyandıracak kadar mükemmel olmasına rağmen, özne/fail konusunda eksikliği olduğu ortaya çıktı..Öznenin kurulmasının salt üretim süreçleri içinde otomatik/zorunlu işleyen bir dinamik olmadığı ortaya çıktı..Psikoloji, kültürel hegemonya ve manipulasyon, kitle kültürü, eğlence kültürü vs vs "de" özne kuruluşunda önemli dinamikler olarak belirdi..İletişim devrimi ile birlikte özne/birey/fail kuruluşu üretim dışı alanlara iyice kaydı..Bir de buna üretim sürecinin kendisinin de dağışılışını ekleyelim, devrimci failin kesin bir veri olarak alınması artık iyi imkansız hale gelmiştir..özne kuruluşu artık kapitalizmin yapısal çelişkilerine bağlı değildir..Kapitalizmin devrimci özne kurucu çelişkilerinin daha ne kadar artması gerekiyor..Kapitalizm belki tarihinde olmadığı kadar açmazlarla karşı karşıya..İçine doğru genişleyeceği bir dışarısı kalmadı..Ancak yeni bakir pazarlar yaratmak Kapitalizmin aşırı üretimden kaynaklanan periyodik krizlerini aşmada can simidi görevi görmüştü..Ama şimdi hangi kapitalistleşmemiş pazar kaldı ki? Amazon ya da Yeni Gine yerlililerini mi kapitalistleştirecekler? Kapitalizmin kaçınılmaz periyodik krizleri her geçen yıl artık daha da yıkıcılaşıyor, sonuçları çok kalıcı oluyor..

    Peki bütün bu artan çelişkilere rağmen neden ortada devrimci bir fail göremiyoruz? İşte bu devrimci failin kurulmasının zorunlu maddi süreçler sonucu olamayacağını göstermez mi?

    İşte Spinoza'nın önemi, üretim faaliyetleri dışında iradi birlikteliklerle özne kurucu etkileşimler yaratma ihtiyacından kaynaklanıyor..Spinoza'nın felsefesi işte bunun olası yöntemlerini ortaya koyuyor..Soru ortada; üretim süreçlerinin fail yaratamadığı bir dünyada, yeni bir dünyanın kuruluşuna öncülük edecek toplumsal fail hangi etkileşimlerle, hangi süreçler sonucunda kurulur? Negri'nin, Deleuze'un Spinoza esiniyle cevap aradıkları soru asli olarak budur..

    Ve bu çok önemli bir sorudur..Bu soruya bir cevap bulunmadıkça Proleteryayı beklemenin Godot'yu beklemekten farkı yoktur..

  • onder
    avatar

    Erdem,

    Lukacs'tan yaptığın alıntıların benim tezimi çürüttüğünü sanmıyorum. Zira Lukacs geri kalmış ya da genç devletlerden çok iyi yazarlar çıkmıştır diyor ki ben aksini iddia etmedim. Benim tezim gelişmişlik ya da büyük/küçük ulus olmakla ile ilgili değildi..Tarihsel Kültür bağlamında ileri sürmüştüm tezimi..Lukacs'ın tezini desteklemek açısından ben de birkaç örnek vereyim;

    20.yüzyılın belki de en büyük romancısı Marquez Kolombiya'dan çıkmıştır.

    Slavoj Zizek, ufacık bir ülke olan "genç" Slovenya'dan çıkmıştır.

    Avrupalıların kürtleri sayılan İrlandalılar pek çok büyük yazar çıkarmıştır; James Joyce, Samuel Beckett, Oscar Wilde gibi..

    Sömürge latin amerika başlı başına kendi edebiyat okulunu kurmuş gibidir; Jose Luis Borges, Vargas LLosa, Carlos Fuentes, Julio Cortazar vs..

    Bu açıdan Lukacs tabii ki haklı..

    Ancak gözden kaçırdığın bir nokta var; metninin tamamını sen biliyorsun belki başka yerde bahsediyordur ama dikkat ettin mi verdiği örnekler arasında tek bir tane müslüman yazar yok..

    Var da Lukacs mı bilmiyordu? Cahilliğim bağışlansın ama Arap-İslam coğrafyasından bir yazar söyle deseler benim hemen aklıma bir çırpıda kimse gelmiyor; bir Amin Maalouf geliyor..Başka varsa aydınlatılmak isterim..Çok iyi bir edebiyat okuyucus olmasam da, az çok hangi ülkeden hangi yazar çıkmıştır bilirim..En azından belli başlılarını bilirim..

    Arap-İslam coğrafyasından çıkmış ve Araplardan başka diğer halkların da ilgisini çekmiş bir yazar var mı? Kısa süreli İslam Rönesansı sırasında büyük filozoflar, bilim adamları çıkmış..Ama ondan sonra büyük bir karanlık dönem başlıyor ve Avrupa'nın yükselişi ile birlikte 14., 15.yüzyıldan itibaren İslam çoğrafyasında yaprak kımıldamıyor. Son 6-7 yüzyıldır Arap-İslam coğrafyasının insanlığın evrensel birikimine yaptığı bir katkıyı görebiliyor muyuz? Hangi icatlar yapılmıştır, hangi kaşifler, ressamlar, heykeltraşlar, filozoflar çıkmıştır.?

    Ben iddiamı ileri sürerken bunları gözönünde bulundurmuştum..Yukarıdaki asıl yazımda bol bol örnek verdim; dinin batı kültürü üzerindeki muazzam etkisini örnekledim..

    Batı'da din nerdeyse deneysel sanat arayışına girmiştir..Bizde Camilerimizi zanaatkarların hatları, çinileri süslerken, batı Michalengelo'nun İncilden tasvirleri ile donatmıştır klise duvarlarını..

    Bizde dini müzik adına hafızların mevlitleri varken, batı ayinlerini J.S.Bach'a, Vivaldi'nin vs müzikleri ile yapmıştır..Benzer şekilde afrikalı-amerikalıların kliselerini gospel müziklerinin zamanlar Caz, Soul,Blues vs türü popüler türleri çıkardığı bile söylenebilir..

    Kısacası, başka bütün dinler ibadetlerini sanatın her türüyle genişletmeye, güzelleştirmeye çalışmışken bir tek İslam ibadeti kayıtsız şartsız bir itaat olarak yaşamıştır..

    Batının bütün şahaserleri, felsefe, müzik, resim, heykeltraş, mimari hep klise sayesinde doğmuştur..İlk filozoflar, besteciler aynı zamanda rahiptiler..

    Bütün bunların ötesinde, yukarıdaki yazıda dile getirdiğim gibi başka bütün dinler sıradan insanların yaşamlarında ulaşılabilir, anlaşılabilir bir yerdedir..Günlük hayatlarında insanlar din üzerinden sanatla, felsefe ile direk ilişki içine girer..Felsefeyle dinin bu içiçeliği karmaşık ruhların serpilmesine olanak vermiştir..Söylemeye gerek yok, sanatın her türlüsü ve felsefe, huzursuz, karmaşık ruhlardan doğar..Bir insan huzurlu ise yaratıcı olamaz..

    Oysa İslam kültüründe en büyük değer Huzur'dur..Bunu daha önce işledim..

    Huzur, iktidar ile çok yakından ilişkilidir..Devlet büyüklerimizin "Halkın huzur ve güvenliğini bozanlar" deyişini bu kadar sevmesi boşuna değil..

    Ancak bu huzur öyle birşey ki herşey tarafından bozulabiliyor..Biri yeni bir icat yapsa, yüzlerce yıldır uygulanan günlük hayat üzerinde değişiklik yapacağı için huzuru bozar..Biri çıkıp hayatın anlamı ne diye sorgulamaya başlasa, yine çevresindikelerin huzurunu kaçıracaktır tehlikeli sorularla..

    Bu Huzur öyle kırılgan birşey ki, bozulmaması için her türlü değişkiliğin mutlak bir şekilde dışlanmasını gerektiriyor..

    Bütün bunları gözönüne alınca, iddiamda ısrarcıyım..Bizden büyük eser çıkmaz..Sözlü folklorun devamı olan öykü anlatıcılığı olur sadece..Kıssadan hisse olayı yani..Karmaşık ruhların karmaşık ürünlerine yer yoktur..Bunu başarmaya çalışan yapmacık olur..Bu ülkede tek bir ruh Raskolnikov'in derin iç hesaplaşmalarını yaşayamaz, Oblomov'un içine düştüğü duruma düşmez..Toplumda böyle karakterler yoksa, onların romanı da olmaz..

  • onder
    avatar

    Sevgili Erdem,

    Yazdıklarımı kişisel bulmayıp, entellektüel soğukkanlılık içinde ele almandan dolayı öncelikle teşekkür ederim. Keşke bütün tartışmalarımız böyle olsa.

    "Beni bir tek sen anladın, ama sen de yanlış anladın" ekinden hiç rahatsızlık duymadım. Başka türlüsü oalamzdı zaten.

    Reel politikayı, makro fiziğe ya da astrofiziğe, yani büyük gökcisimleri arasındaki ilişkiyi ele alan fiziğe benzetirsek, birey sorunsalını da atom altı parçacık fiziğine yani kuantum fiziğine benzetebiliriz. Analoji pekçok açıdan uygun ama ben asıl olarak aşırı kompleksliğine vurgu yapmak istiyorum. Birey sorunsalı kuantum fiziği kadar zordur. Dolayısıyla yanlış anlamalar, düzeltmeler vs kaçınılmazdır. Felsefenin doğuşunda beri tartışılan ana bir mesele üzerinde birkaç yazı sonucunda bireyler arası tam bir anlama elbette mümkün olamaz.

    Ben senin burjuva-liberal birey nosyonuna angaje olduğunu zaten düşünmedim; itirazım yazdıklarının böyle bir etki yaratmaya hizmet edebilecek olmasınaydı, zira içinde bulunduğumuz post-modern kokuşmuşluk zamanları böyle bir çarpıtmaya çok uygun. Senin özgün niyetin ne olursa olsun, içinde bulunduğumuz "zeitgeist" söylediklerini alıp genelgeçer yürürlükteki birey mitine angaje eecektir. Zira ellerindeki sınırsız idealojik manipulasyon aygıtları ile en "radikal" göstergeleri bile kendilerine mal edebiliyorlar.

    Çok değil 10-15 yıl öncesini düşünelim, 141-142 yasalarının yürülükte olduğu zamanları. Komunizm lafını ulu orta ağzımıza almaya çekinirdik. Oysa bugün Che silueti bir moda ikonu haline geldi. Sistem herşeyi ehlileştirip kendisine yamayabiliyor. Bu cepheden karşılamaya kıyasla çok daha etkin bir ideaolojik hegemonya kurar..

    Sistem dört koldan birey kültünü pompalıyor; klasik kültür endüstrisi yanında çok daha etkili yeni kanallar ürettiler. Role Playing oyunlarını vs düşün..Gerçek hayatta hiçbir baltaya sap olamayan insanlar, sanal alemde kendi karakterleri etrafında bir kült kurabiliyorlar..Bu yeni bir kültürel fenomendir..Birey/ego, dolayısıyla egoizm sistemin ideolojik hegemonyasının "modus operandi"sidir; mimariden bir analoji kuracak olursak, büyük kemerdeki kilit-taşıdır..O kilit-taşını çıkar, o görkemli kemer çöküverir.

    Doğru ya da yanlış, benim içinde bulunduğumuz zamanlara yönelik kavrayışımın ana matrisi bu..Bu perspektiften yazıyorum.. Dolayısıyla Ulus Baker'in yazısını kullanarak bireyi öne çıkarmana itiraz etmem kaçınılmazdı; hangi gerekçe ile, hangi birey kavrayışı ile yazmış olursan ol, sistemin idealojik koordinatları içinde yeri kesin belirlenmiş olan "birey" kültüne hizmet edecektir..Elindeki çok sınırlı imkanlarla, sistemin ideolojik aygıtlarına alternatif yaratamazsın..İçinde bulunduğumuz zamanlarda, karşıtlık totalitarizm/birey kutupluluğu üzerinde kuruluyor, birey kavramın anlamı bu koordinatlar içinde kesin kodlanmıştır..Kollektiviteye en küçük bir vurgu yap liboşlardan "Teoride güzel duruyor da, uygulamada her kollektivite totalitarizme varacaktır" nidaları yükseliverir..Eğer derdimiz "başka bir dünya" hayalinin herşeye rağmen canlı tutmaksa bunu birey vurgusu üzerinden yapamayız, zira "birey" kapitalizmin tescilli markasıdır, kendi şahsi çıkarlarını herşeyin üstünde tutmanın "mutlak" gösterenidir. Birey'i toplumcu bir perspektife hegemonize etmeye çalışmak, bir kapitalistin Komunist Biraderler türü bir ticari marka yaratmaya çalışması kadar abes olur..

    Elbette reel komunizmler birey konusunda tarihi, vahim hatalar aptılar..Tarihin önümüze koyduğu bu dersi kuşkusuz asla unutamalıyız. Ancak bir ekstrem ayna imajı karşı ekstreme de dönüştürülmemeli..Ne yazık ki içinde bulunduğumuz zamanlar, bu bi uçtan diğerine savrulmaya çok müsait. Sırf politik pragmatizm gereği için bile olsa birey yerine kollektiviteye vurgu yapmalıyız.

    Benim derdim buydu..
    Bir sonraki yorumda, Türkiye'den neden büyük yazar çıkmayacağı görüşüme yönelik eleştirilerine cevap vereceğim..Ardından Spinoza'nın neden en azından benim için önemli olduğuna.

  • erdem

    Her zaman ki gibi çok acele ve düşüncesizce oldu. Aceleyle yapılan işler tamamlanamadığı gibi, düşüncesizce yapılan işler de duyarlık ve incelikten yoksunluğa neden oluyorlar. Affınızna sığınarak, bu yorumun yerinin Sevgili Önder'in yazısının değil de Sevgili Hasanın "Kürt Davası" başlıklı makalesindeki yorumlara konulmasını önerirsem abartılı bir nezaket gösterisinde bulunmam umarım.

  • erdem_ozcan
    avatar

    "Ben Türkiye'den büyük yazar çıkmaz zira büyük yazarı çıkaracak toplumsal bir hayat yok dediğimde, bu saptamam da klasik "toplumcu / bireyci" klişesi ile algılanmıştı"

    Konu konuyu açıyor…
    Bunun hükmünü verebilmek, bu katılıkla ve israrla geleceğin önceden kestirilebileceğine bizleri inandırman konusunda bir yanılgıya düşebileceğin endişesini taşıyorum. Çünkü bu iddianla çeşitli yazılarında da sıklıkla karşılaşıyorum.

    Ancak George Lukacs 1949 tarihli "Dostoyevski" monografisi var. İngilizce metnini "Marxism and Human Liberation: Essays on History, Culture and Revolution by Georg Lukacs" isimli kaynaktan temin edilebilir.

    Zaman buldukça bu metni tercüme etmeye çalışıyorum. Açık kaynak kollektif redaksiyon veya tercüme katkısına da açığım. Gerçi günügününe uymayan ruhsal durumum ve ingilizce yeteneğim buna izin verir mi bilmiyorum ama bu monografinin türkçe çevirilmesi güzel bir iş olacaktır.

    İki üç paragrafta ilerlemiştim. Buraya koyuyorum.

    It is a strange, but often repeated fact that the literary embodiment of a new human type with all its problems comes to the civilized world from a young nation. Thus in the eighteenth century Werther came from Germany and prevailed in England and France: thus in the second half of the nineteenth century Raskolnikov came from far-off, unknown, almost legendary Russia to speak for the whole civilized West.
    -------------
    Genç bir ulustan tüm problemleriyle uygar dünyaya getirilen yeni bir insan tipinin edebiyatta yaratılması ve bu gerçeğin sıklıkla tekrarlanması gariptir. 18 yüzyılda İngiltere ve Fransa’da yaygın olarak kabul edildiği şekliyle Werther Almanya’dan gelmiş olup, çok uzaklarda bilinmeyen ve bütünüyle efsanevi bir ülke olan Rusya’dan 19. yüzyılın ikinci yarısında tüm batı dünyası adına konuşan ise Roskolnikov olmuştur.
    ------------------------
    There is nothing unusual in the fact that a backward country produces powerful works.
    ------------------------------
    Gelişmemiş bir ülkenin çok güçlü işler yaratması gerçeğinde olağandışı bir yan bulunmamaktadır.
    --------------------------------------
    The historical sense developed in the nineteenth century has accustomed us to enjoy the literature and art of the whole globe and the whole past.
    --------------------
    19.yüzyılın tarihsel brikimi bizleri tüm geçmişin ve tüm dünyanın sanat ve edebiyatına hayran bırakmasına artık alıştırmıştır. ----------------------
    Works of art that have influenced the entire world originated in the remotest countries and ages: from Negro sculpture to Chinese woodcuts, from the Kalevala to Rabindranath Tagore.
    ---------------------------------------
    Yerli heykelciliklerden Çin tahta oymacılığına Kalevala’dan Rabindransth Tagore kadar en uzak ülkelerden ve yüzyıllardan gelen sanat ürünleri tüm dünyayı etkisi altına almıştır.
    --------------------------------
    But the cases of Werther and Raskolnikov are very different. Their effect is not touched in the slightest by a craving for the exotic, “Suddenly” there appeared from an underdeveloped country, where the troubles and conflicts of contemporary civilization could not yet have been fully unfolded, works that stated – imaginatively – all the problems of human culture at its highest point, stirred up ultimate depths, and presented a totality hitherto never achieved and never since surpassed, embracing the spiritual, moral, and philosophical questions of that age.
    ---------------------------
    Fakat Werther ile Roskolnikov’un durumları çok farklıdır. Etkileri egzotik küçük bir özlemin sinei yaresine dokunmaz. Çağdaş uygarlığın sorunları ve çatışmalarının henüz bütünüyle artarak katlanmadığı, asla bu zamana kadar çağın ruhsal, ahlaki ve felsefi problemlerine bu derecede yaklaşılarak aşılmadığı ve şimdiye kadar belirli bir bütünlükte başarılmayan derinliklerden gelen bir etkiyle uyandırılan ve insan kültürünün tüm problemlerinin hayalgücüyle ifade edilen işleri, yarı gelişmiş bir ülkeden aniden ortaya çıkmıştır.
    ---------------------
    The word question must be underscored and must be supplemented by the assertion that it is a poetic, creative question and not a question put in philosophical terms.
    ------------------------------
    “Sormak” sözcüğüne dikkat çekmek zorundayız ve felsefi kavramlarla bir soru ortaya koymaksızın, bu “sözcüğü” yaratıcı bir soru ve şiirsel olan bir iddiayla desteklemek zorundayız....

    ----------------
    İşte bu noktada sevgili Hasan ile söyleşilerinde, kimsenin toeri arama derdinde değil, bunu fizikçilere bırakılması yönündeki tespitin son paragrafta söylenenleri çağrıştırıyor.
    ---------------------
    Spinoza'ya olan bağlılığınızı ve sevginizi hiç anlayamıyorum. Yanılmıyorsam Etika 4 kitap 42 önermedeki "iç huzur"un akıl ile olan irtibatı ve ilişkisi konusunda endişelerim var, Hilmi Ziya Ülken ethika kitabındaki kanıtlama ve scolilere katlanamıyorum. Sanki ayet okuyorsunuz. Bir yerlere not etmiştim. Contentement de soi/self-approval/İç huzur ile ilgili ek kanıtlamada; İnsan arzusunun/aklının "yüce" isteği diye bir tercüme verilmiş. Transandantal bir meselenin akıl ile bir araya getirilmesinin zıtlığı soru işaretleri yaratıyor. Latince'de summum/ yüksek, zirve, ingilizce karşılığı THE HUGHEST/en yüksek, H.Z. Ülken çevirisinde "yüce" olarak veriliyor. İç huzurun bence akıl/bilinçle ile değil akılsızlıkla ve cehaletle bir ilgisi var. Yoksa delilerin bizden daha mutlu, hayvanların bilinçsiz kayıtsızlıkları ile daha sakin, çocukların ise göreceli bir bilgisizlikle daha huzurlu oldukları da bunun ispatı olabilir mi?

  • hasever
    avatar

    Önder,

    Bunu, edebiyle bir ara ifade edeyim diye düşünüyordum senin yazın vesile olmuş olsun. Ben, Ulus’un bu kadar “kafa dengi bir insan” olduğunu bilmiyordum. Bilebilmem için elimde bir veri yoktu zira kendisini okumamıştım (suçun bir kısmı yine de Ulus’a ait). Halbuki iki bina ötemde ve üstelik Beşeri’deki arkadaşların dilinden hiç düşmeyen bir hocaydı. Yalnız, konuşulan, Ulus’un düşün dünyası değil, zekası ve yaşam biçimiydi. Doğrusunu söylemek gerekirse öyle bir insandan Yılmaz Güney sinemasını beğenmesini ve Orhan Pamuk güncelliğiyle ilgilenmiş olmasını beklemiyordum; kendi adıma çok sevindim.

    E-Hayalet’teki, Ulus yazılarını koyanlar sağ olsunlar, bu yazılar sayesinde kendisinden haberim oldu; ne kötü. Ulus’un ölüm haberi de, en az kendisi kadar ilginçti. Özdem’in tatil vesilesiyle Ankara’da, ODTÜ’de olduğu bir zamandı. “Arkadaşlarla İdariye yürüyor, tesadüfe bak ki Ulus’tan bahsediyorduk, İdari giriş kapısına asılmış ölüm ilanı haberini gördük, şok olduk” dedi. Birden bire ve usulca ayrılıyorsun hayat izleğindeni Yine de Kıvılcımlı’nın “Can dediğin kamu malı” sözünü tekrarlamak istiyorum.

    Şiddetle karşı olduğum bir şeyi, “niyeti,” bir seferlik destek yapmak istiyorum. Ben, Erdem’in, Kürt Davası yazısına Ulus’tan katkı sunmuş olmasında bir “sorun” görmedim; belki yerleri değiştirmek gerekirdi (yazı-yorum) ama Ulus’un bunu sorun edeceğini sanmıyorum.

    Ulus’un düşün dünyasını yorumlayacak kadar o alana hakim değilim. Sezgilerimle ulaştığım “doğa birey yaratır”ın felsefi alt yapısını ve derinliğini irdeleyebilecek kadar kendimi yetkin hissetmiyorum daha ziyade senin üzerinden bilgileniyorum; bu asalaklığımı maruz göreceğini düşünüyorum.

    Önder,

    E-hayalet’e gelmeden önce bir ik seferliğine siteyi dolaşmış ve sen olduğunu bilmeden yazılarını okumuştum. En sinir olduğum tespitin “edebi üretkenliği kasaba şehir hayatına bağlamandı” çok arogant bulmuştum; bu da bendeki sol hastalık. Sonra seninle aynı şeyleri yazdığımı fark ettim. Sadece senin kadar cesur ifade edemiyordum.

    Birey ulus bağlamında, ben daha bir eli kolu bağlu duruyorum; siyasetçinin özgürü olmaz demişti ya Kusturica, işte benim ki, onun bir alt yansıması. Ali Osman bir yorumda “hayat sadece teoriden ibaret değil” yollu bir “hafif” eleiştiri göndermişti bana, doğru, ben de bunu sana yansıtacağım. Seni anlamakla birlikte, yine de elimizde elimizi yakan bir kor var. Bunu bir an önce bir yere koymak gerekecek zira etimiz yanıyor. Bu acelecilikten olsa gerek bir sürü şeyi kırıp dökebiliyoruz. Bizim gibi bireysel gelişmenin yerlerde süründüğü topraklarda, galiba, ulus, cemaat şarki kurnazlıklarımıza denk geliyor; işi yukarıdan bağlamak istiyoruz, kısa yoldan!

    Kürtlerin, Türkler gibi bir ulus devlet kurmalarının bana heyecan vermeyeceğini sanırım yazmıştım. Her iki kanı da taşıyan biri olarak, sanırım, olgunun tam geçiş noktasında duruyorum. Ve benim için bütün dava “dil”de başlıyor orda da bitiyor. Sanıyorum bu, doğanın birey yaratmasıyla çelişmiyor. Ve ne acıdır ki, ve hem üzerinde düşünmeye değerdir, Kürtler, dört başı mamur eylemlerini; ana dil(de eğitim) talebi, mücadelenin 2010 imli sayfasında yaptılar; Kürtlerle önceliklerim farklı (galiba)...

    Ulus’u bana taşıdığın için teşekkür ediyorum.

    Sağ ol arkadaşım!

    Hasan

  • onder
    avatar

    Hasan,

    İtirazım Erdem'in Kürt Davası başlıklı yazıya Ulus'tan katkısunmasına değildi kuşkusuz..Katkının hangi formatta yapıldığının ise hiç önemi yok, profesyonel bir yayın organı değiliz, insanların nasıl kolayına geliyorsa o yolla yapar katkısını..

    “hayat sadece teoriden ibaret değil” eleştirisini de ne olur bana yöneltme, aşırı derecede rahatsız oluyorum..Bütün yazdıklarımın boşa gittiğini düşünüyorum.."Teori" son derece yanlış bir içerikle doldurulan bir kategori..Çok açık ifade edeceğim, teoricilik suçlaması sağdaki "vatan haini", "dış mihrak" kabilinden ifadelerle aynı klansmanda yer alır..

    Teori diye birşey yoktur, varsa da fizik bilimlerinde vardır..Bizim uğraştığımız alanda teori değil "hayat" üzerine düşünmek vardır..Sürekli aktardığım Spinoza-Nietzsche-Deleuze-Negri çizgisi, bizim solcuların anladığı anlamıyla en ideal teoricilerden nefret ederler...Nietzsche ve Deleuze için teoricilerin arketipi Hegel en nefret edilen kişiliktir, iliklerine kadar tiksinirler..Deleuze'e teori yaptığını söyle anında bulunduğun yerden kaçar..Ulus'ta öyleydi, teori yapmazdı..Enfes sohbetlerdi yaptığı..Hayat üzerine geyik yapmaktı..

    Düşünme üzerine Deleuze'ün nefis bir çözümlemesi vardır; Proust üzerine olan kitabında ele alır..Düşünme yaşamsal bir zorunluluktan, sevgilinin yaydığı göstergeleri çözme dürtüsünden doğar der..Aşık olunca içinde bulunduğumuz durumu düşün; acaba sevgilinin saçını öyle atması ne anlama geliyor, parmağını niye öyle kaldırdır vs vs gibi kodları çözmeye çalışırız..Yaşam üzerine düşünme budur..Bu teori falan değildir..

    Ulus'un o enfes saptamasını bir kez de bu bağlama uyarlayayım;

    Alýntý:
    Kimsenin (teori) filan aradığı yoktur, varolduğunca yaşamak, yemek içmek, çalışmak, spor yapmak, müzik dinlemek (ve bunlar üzerine düşünmek, merakla sorgulamak) istiyordur sadece."
  • hasever
    avatar

    peki :-)
    [Seni kıracağıma dişimi kırarım :-)]

  • onder
    avatar

    Eyvalla sağol Hasan..

    Kırılmak değil de Hayal Kırıklığına uğruyorum; derdimin oturup büyük düşünürlerin yazdıklarını harıl harıl okumak olmadığını anlatmak için çok fazla çaba harcıyorum, bana inanmıyorsanız buyrun kaynaklar bunlar diyorum..Nietzsche felsefenin öldüğünü ilan eden, Bati Metafizik geleneğinden ve Hrıstıyanlıktan nefret eden bir adamdır..Klasik anlamda yazılmış felsefi bir metni yoktur..Şiire daha yakın durur..Bütün felfefi külliyatı yaşamın olumlaması üzerine kuruludur..Negri iddia ediyorum en pratikçi marxist düşünürdür..Kaynakları bunlar olan biri "teorici" olamaz..Eşyanın tabiatına aykırı..

    Yapısal bir handikapımız var; kelime dağarcığımız en birikimli olanımızda bile sanmıyorum ki 2-3000'ini geçsin..Çok eskiden okuduğum bir makaleye göre, ortalama bir Türk 2500 kelimeyle konuşurken bir yine ortalama bir Alman 15000 sözcük kullanırmış... "Ve benim için bütün dava “dil”de başlıyor orda da bitiyor." demişsin ya, al sana işte davaların en büyüğü..

    2500 kelimeyle "düşünmeye" çalışan bir kültür..Eeh nasıl olacak bu işler.? İnsanlığın en rafine, en futurist toplumsal projesinin 2500 kelimelik dağarcığı ile mi neferleri olacağız..

    ABD'deki günlük hayatımda, ofis ortamında düz bir mühendisin kullandığı kelimeleri duyuyor ve duydukça kendi kültürümüze kızgınlığım artıyor..O "aptal" denen amerikalılar, bizde felsefe sözlüklerinde yer alan kelimeleri ayak üstü sohbetlerde, çay molalarında kullanıyorlar..

    Sorunun bütün kaynağı da bu aslında..Eskiden felsefeden çok korkardım, ualaşılmaz gelirdi..Ama sonraları ürkütücülüğün kavram eksikliğimden kaynaklandığını farkettim..Aslında düşüncelerin kendisi değil ulaşılmaz olan..Ortada bir dil bariyeri var..Diller arasında uçurum var..Bir tarafta 2500 yıldır felsefe ile yoğrulmuş bir batı dilleri grubu var, buna karşın sen 80 yıllık cumhuriyet sayesinde az biraz kendini bulmaya başlamış bir dille düşünmek zorundasın..Aradaki bu uçurumdan dolayı, batılının sıradan bir günük konuşması bile bizim kulaklarımızda "teori" gibi çınlıyor..2500'ün üzerine çıkan her akımdan gıcık alıyoruz o yüzden..

  • erdem

    Sevgili Önder;
    Kabul etmem gerekir ki, Sevgili Hasan'ın "Kürt Davası" başlıklı makalesine getirdiğim yorumlarıma böylece itiraz etmediğini bir kez daha görüyorum. Her ne kadar yanlış yorumladığımı söylesen de, aslında "yanlışa" işaret etmekten çok, “ birey”in tanımına “çokluk temeli üzerine inşa edilen” “kollektif birey” tanımını vermenle bir büyük bir "eksikliği" böylece tamamlamış oluyorsun. Hayret verici şekilde ve şu meşhum kimlik arayışı meselesi nedeniyle herkesin artık birbirinin düşmanı olduğu bu dünyada, ulusal ve uluslararası ölçekteki politikada "arzunun en yüce nesnesi" haline getirilen ve sevgili Baker'in muhteşem tespitiyle ifade ettiği üzere, “üstüne üstelik bir de "bunalımı" olan "kimlik arayışı” ile ilgili olarak bu geniş makalende doğrudan Spinoza ve Niçe'nin felsefi kavramlarıyla açıklıyor olmanı benim olduğum kadar, bir o kadar da turkiyedeki kelli felli sosyalistlerin de bıktırıcı bir ezberle “kürt davası-sorunu” ile konuşmaya başlayanların eksikliğini tamamlayan ve benim düşüncelerimi destekleyen deliller olarak kabul ediyorum. Sezgisel olarak doğru yoldamışım demektir.

    Eğer biricik sorunumuza “Kürt davası-sorunu” adını koyarsanız 1500 tane oğlağın kesilerek ve 10 ton prinçle yerde yenerek kutlandığı İKİ KÜRT AŞİRETİNİN 15 bin kişilik o manidar “Barış” yemeğine katılanların feodal bir sürünün kollektif üyeleri mi yoksa kendi iradeleri o yemeğe katılan “bireyler” olup olmadığı yönünde tarihi, sosyolojik ve felsefi tartışmalarına devam edip dururuz.

    Kaldı ki Ulusun “Birey” tanımını yanlış anladığım yönündeki itirazına cevap olarak zımnen de olsa Sevgili Hasanın makalesine verdiğim yorumlarda içerik olarak “kollektif failin/birey” gönderimlerimden senin algıladığın üzere en çıplak anlamda gökten mucizevi bir şekilde insanlığa hediye edilmiş bir “birey” olmadığını sezmiş olman gerekir. Dikkat edersem yorumumda şu bizim Kürdün derdinin Buruklin’de yaşayan evsiz zencinin sorunlarıyla artık aynı anda düşünülmesi gerektiği hususu ile Yetkin/kollektif bireylerin EMEP’in çatısı altında CHP ittifakıyla, nicelik olarak azda olsa sosyalizm söylemleriyle nasıl referandumda Tunceli gibi bir ilin oyunun rengini tam bir tezatla hayıra çevirdiğine işaret etmemden bahsediyorum. İtiraz ettiğin nokta eksik bir tanımla verdiğim “BİREY” ise varsın yanlış yorumlanmış olayım.
    Alınganlık gösterecek yaşları artık geride bıraktım, bazen anlamak değil, anlamadan ritmi kavramak ve ona uymak anlamayı kolaylaştırır gibi bana geliyor. Anlamadığımız bir müzik ile ona ayak uydurmaya çalıştığımız ritmlerin sonucunda dansın ortaya çıkması gibi bir şeyden bahsediyorum.

    Hayatta bir tek beni sen alnadın sen de yanlış anladını buraya koymanın tam zamanı herhalde.
    Sevgiler sevgiler sevgiler

  • hasever
    avatar

    Ne diyeyim sana çocuk; sağ ol demekten yoruldum! Huzursuzluklarından yaşama sevinci alıyorum; beni bağışla!

  • erdem

    Sevgili Önder;
    Bu güne kadar yazdıklarının içinde bundan daha içten bir yazını okumadım. Sevgili Ulusla ilgili aktardıkların içimi titretti ve ürperiyorum. Yetersiz de olsa Ulus Baker monografisidir. Zweig içtenliğini daha doğrusu empatisini hatırlatıyor. Sevgili Murat'ın yakalamış olduğu Ulus'un kendi conatusu ile kendi bedeni arasındaki bilinçli tahribatla ilgili paradoksal durum ayrı bir inceleme konusu gibi bana geliyor. Daha genişletilmesi ve geliştirilmesi ithiyacı olduğunu hissini bize duyuruyorsun. Tekrar teşekkürler ve minnetle selamlar......

  • Murattı
    avatar

    Önder, cevap verme hassasiyetini ve pratiğini bildiğimden yazdıklarını "olağan" karşıladım ve hızlı bir okumayla ne kadar faydalanabildiysem faydalandım ancak bir kez daha okumaya ihtiyacım var, malum mesaideyiz ve benim açımdan yoğun bir gün.

    2. sorumda anlam kayması olmuş ya da benim ifade eksikliğim veya kadim yanlış anlaşılma meselesi vs diyeyim:

    "Toplumsalın/çokluğun bekası için, hem pratik hem ilkesel düzlemde olumsuzladığın yaşama karşı bedenen/ruhen cepheden uzun süreli ve yüksek yoğunluklu tavır almak yerine, kısa süreli tavır almak/uzun süreli yok olmayı tercih etmek…"

    Burada yaşamı olumsuzladığını gördüğüm özne Ulus; Spinoza değil elbette. Emin ol Deleuze' ün derslerini ön sıradan ve not alarak takip ettim:-) Dolayısıyla ve ilave olarak, Spinoza ile -esastan olmasa da- pratik bir uyumsuzluğun ilk ama en temel sinyalini Ulusun belirleyici temel hayat pratiğine bakarak alıyoruz: içkiye ve sigaraya gark olmuş ve gıdadan kesilmiş fiziksel bir süreç... Hangi yaşamı olumsuzluyor? Hem öznel hem nesnel anlamda sırtını döndüğü malum burjuva-liberal yaşamı(kapsayıcı bir tanımlama değil bana kalırsa ama ayrıntısına girmeyeyim, hem gereksiz hem içinden çıkamayabilirim). Olumsuzladığı yaşamla arasındaki organik bağ bana kalırsa sorularımın cevaplarını da barındırıyor ve derin bir psikanalist çözümlemeyi hak ediyor. Bizim işimiz değil, benim işim hiç değil, ayrı konu. Peki haklı olarak bu denli olumsuzladığı –en genel kavrayışla- reel yaşamın zihnindeki ve bilincindeki negatifi ne? Kendi bireyliğini başkalarıyla eşdeğer düzlemde ve birbirlerini besleyen uyumluluk ilişkisi içinde yaşayabileceği, varoluş olanaklarını aktif kılabilmenin potansiyeline sahip ve potansiyeli sürekli üretir durumdaki ideal toplumsal yapının kendisi...

    Spinoza' dan derinden etkilenen birinin 'etik' adına ve (post)modern zamanların muhalif bir ferdi olarak en temel mücadele aracını, yani bedenini ve eyleme kudretinin devamlılığını hesaba katması ve önemsemesi gerekmez miydi?.. Diğer sorularıma paralel olarak demek istediğim kısaca buydu.

    Aslında Bakeri kavrayabildiğim kadarıyla sorumun cevabını sorumun son kademesiyle kısmen verdim gibi: Bana kalırsa öznel/otonom/nihilist bir tavırdan söz ediyoruz(Ahış şahım bir tespit değil aslında)

    Özne; son tahlilde tarihi arkasına almış, yaşadığı kültürün ve fiziksel koşulların kucağından konuşan hisseden bileşke bir tavır ve ifadedir. Bilinç düzeyinde içerden ve dışardan sınırlandırılma potansiyeli taşısa da pratik iç/dış müdahele vektörlerinin doğrultusu şaşabilir. Herkes için böyledir demiyorum, en azından Baker gibi zihni kıpır kıpır bir adam için böyle olduğunu düşünüyorum. Onun dinamik bir özne ve içsel anlamda aktif bir birey olarak, gerçekte kesintisiz tepkisel bir hareketin çekim alanında yaşadığını seziyorum, ancak uygun bağıntıların kokusunu beklemekten sıkılmış ve reel yaşamdan umudunu kesmiş bir nihilist gibi algılıyorum. Evet, Spinozayla arasında -iradi biçimde- yaşam sönümlendiren temel bir çelişki varsa nihilizm de vardır gibime geliyor. Etik bir yanlışa düşmemek adına bir kez daha tekrar etmek de fayda var: Baker reel yaşamı olumsuzlamaktadır; felsefi anlamda ve/veya ideal düzlemde düşlenilen yaşamı değil. Aksi halde o kadar metni üretip paylaşıma sunmaz, orda burda çene çalmazdı. Bu da Spinoza ile arasındaki bağın önemli bir lifinin düşünce tarihi süresince kopmayacağının garantisidir kanımca. Nihilizmle arasında mesafe varsa da metrajı bu noktadan ölçülebilir.

    Şimdilik diyeceklerim bunlar. Yazmak istediğim çok şey var ancak ciddi zaman ayırmam gerekiyor. Erdem’ e de birşeyler yazacaktım. Nasıl yapmalı bilmiyorum.

  • erdem

    “Difference and Repetition” ile başlamak gerekiyor belki de. Tam olarak okumadım Google Bookta hafif yollu bir önsöz okumuşluğum da oldu bu arada. İtiraf etmem gerekirse tamamını okuma gücüm de yok; Ama birkaç daha soru sormak istiyorum.

    Deleuze ve Nitçe niçin Hegelcilikten ve diyalektikten büyük ölçüde nefret ederlerdi ve tiksinirlerdi? Kaldı ki, Deleuze’ün hocası Fransa'da Hegel okumalarını başlatan üstadı HYPPOLITE ve KOJEVE gibi bir adamlar yanındayken ve Deleuze felsefe işine felsefe tarihiyle başlamasına rağmen niçin Hume, Bergson, Kant , Spinoza ve Nitçe üzerine yoğunlaştı da, soğuk alman idealizminin en muhkem kalesini inşa eden Hegel’e karşı bu kadar ilgisiz kaldı? Niye hep kendi nezdinde Hegeli dışarıda tutarak dışladı? Veya Hegel aynı derecede Spinoza'dan uzak durarak ona hiç bir kıymet vermezdi? Niçin Önderin ifadesiyle Zizek Hegel’e karşı ilgi ve yakınlık duyar?

    Özelikle bir fark yaratacak kadar ortak bir kesişim kümesinde onları buluşturamayacağımıza göre, birbirlerinden çok uzak durmayacak mesafelerde aralarına doğru bir çizgi çekerek onları iki gruba ayırabilme imkanın olabileceğini ileri sürüyorum.

    Hakan Yücefer “Deleuze ve Hegelcilik” enfes incelemesinde bu ayrımın cevabını aramaya çalışıyor ve buluyor da. (http://yasamisaretleri.blogspot.com)- Etkileyici Delueze yorumcusu olarak karşımıza çıkıyor H. Yücefer – “Bergsonculuk-Deleuze” kitabının çevirmenidir okuyacağımda - Deleuze’ün bu ayrımı içkinlik ve aşkınlık düzleminde yaptığını iddia ediyor, felsefe tarihçiliği ile felsefe işine başlayan Deleuze’ün filozofların düşünceleri arasında sürekli saf değiştirerek (doğru olanı kabul et, eksik olanı tamamla, tamamen yanlış olanı çöpe at) diğer filozofların birbirleriyle, daha sonra da varsa kendi düşünceleri arasındaki çatlak, boşluk ve kanalları “karşıtlıklar (ANTİ TEZ, benzerlikler (TEZ)- diziler, esneklik ve bağlamlayıcılık-MEDIATION” temelinde doldurarak düşüncesini ilerlettiğini ve kendi mimarisini oluşturduğunu söylüyor. Bu diziliş bile DİYALEKTİK YÖNTEMİN TA KENDİSİ DEĞİLMİDİR?

    Benim ise ayrımım daha doğrusu sınıflamam daha basit ve daha anlaşılır gibi bana geliyor. O da YÖNTEM’den yana olarak ilerleyip konuşanlar; geriye yöntemle ilgili hiçbir boşluk bırakmamış olanlar ile YÖNTEME başvurmadan, ancak ondan uzaklaşma niyetlerini gizleyerek konuşmak ihtiyacı duyanlar diye.

    Çizginin iki tarafında birbirine yüzlerini çevirmiş şekilde yakın duranların bir seçim yapma zorunluluğundan kaynaklanmıyor bu durum. Sadece bir tercih meselesi-ihtiyari ve keyfi bir özgünlük/otonomi, belki de farklı olma adına ile bu noktada vermiş olduğunuz karar artık bir YÖNTEM’e başvurmak bir zorunluluğunun ortaya çıkmasının istenilmediği, düşüncenin yaşamdan/oluştan koparıldığı savıyla içkinliği ön plana çıkaran ve artık herkesin “Dostoyevski’nin Roskolnikov’un ağzından bildirdiği üzere -bunu yumuşatmak gerekiyor- “Zırvala ama kendi zırvanla konuş” mantığıyla felsefe yapıyor olmamız gerektiği yönünde, Baker’in “kimsenin teori falan aradığı yoktur” deyişiyle, artık yöntemden tiksinti duyulduğunu anlıyoruz.

    (Kendi düşüncem şudur; Deleuze & Guttari= Felsefe Nedir? kitabında; tüm yaptığımız iş “Kaosa bir nebze düzen getirmek ise” veya Baker’in dediği gibi kimse teori arama derdinde değilse bunu neyle, hangi araçlarla, hangi yöntemlerle yapacağımızdır. Bu kadar basit çünkü gözümüzün içine batıyor. Ama konuşmak istiyorsanız, Deleuze’ün dediği gibi “Dostça” konuşmak-kaldi ki Sevgili Baker de Dostluk kavramına çok önem verir - biz de dostça konuşarak; Spinoza’da, Nitçehe’ de ve Deleuz’de bir yöntemin olmadığını, Deleuze kendi ifadesiyle, kavram imalatının artık yöntemin yerini aldığını anlıyoruz. Bir kolaycılık var, yaşamın büyüklüğü ve coşkusu içinde düşüncenin büyüklüğü nedir ki?

    Yine de ana kaynağa bağlı, özgün, birbiriyle az olsa çelişmeyen ve bir yan dal; bir difference-farklar üzerinde gezinerek ve bu farklarla geliştirilen repetitionlar-tekrarlardan başka kedisine ne yazık ki başka hiç bir alan bırakılmadığını söylüyoruz.

    Ancak integral hesabının mucidi Leibniez’den şunu öğreniyoruz. Kavram sonsuz analizle işletilse bile sonsuzluğa yine yaklaşılamadan onunla temas kurabileceğimiz en yakın- limit bir noktada durabiliyoruz. Klasik felsefenin asli uğraşısı olan bu durumu mutlağı–gerçeğin asla ele geçirilemeyeceği gerçeğini bile bile ona yakın noktada bulunarak onun huzuruna çıkmanın huzursuzluk veren bir kesinliği diyebiliyoruz. Kesinlikler bizi avutuyor. Tavşan hala yakalanamamış durumda - Dostoyevski hangi romanında hatırlayamıyorum, “doğrunun canı cehenneme ben gerçeğin peşindeyim” diyor. Kesinlikle mutlak arasındaki mesafe, o küçücük boşluk belirsizliğin ve ihtimallerin dünyası oluyor herhalde. Bu kadar küçük bir cehennemde düşünce savaşları vererek ilerliyorsunuz ve asla sona erdirilemeyecek bir savaş için de buluyorsunuz kendinizi, kaçınılmaz bir şekilde başladığınız noktaya döneceğiniz bir çemberin etrafında böylece sadece tur atıyorsunuz. Örnek yanlış mıdır bilmem ama; 1 ile 10 arasında sonsuz sayı var, 1 ile 5 arasında da sonsuz sayı var, ne bileyim 2,4 – 3,5 arasında da sonsuz sayı var. Sanki 1 ila 10 arasındaki sonsuz size daha büyük gelmiyor mu? Yoo hayır! Hangi sonsuz birbirinden daha büyüktür veya küçüktür? 1 ila 10 arasındaki mi, yoksa 0 ile 1 arasındaki mi? Kant neumenon kavramıyla söylediğini ve Leibnez integral hesabıyla matematikle söylüyor. Deleuze’de kavramlarla konuşalım derken dediği sakın bu olmasın? Kavram üretmek basit olmamakla birlikte- yeni bir şey söylememiş olduğuna tüm kalbimle inanarak- işte o küçük alanda yine yeni bakir sonsuzlukların kalabileceğini ve düşüncenin sınırlarını hukuki, politik ve felsefi alanda en yetkin, en inandırıcı ve en akılcı ama yine de yetersiz diyalektik yöntemle en fazla daralttığını iddia ettiği Hegel’den uzak kalmasının nedeni bu olabilirmi? Deleuze oluşun bir anının şiirini yakalamayı istiyor, hayali olarak kurmuş olduğu içkinlik düzleminin şemasını verdiği Felsefe Nedir kitabında koyduğu şema gibi. Hegelyan düşünce daha aç gözlü daha bir idealist ve aşkınsal, küstah ve haddini bilmez şekilde her şeyi kavramak isteyen, sonsuzluğa asla sahip olunamayacağını bile bile en azından buna cesaret edebilmiş kişilerin uğraşısıdır. Farkın çelişkiye indirgenemeyeceği ve çelişkinin her zaman farktan küçük olabileceğini söylediği için midir bilemem, o küçük alanındaki yer alan bir cehennemdeki o büyük muharebeden kaçarak Deleuze bunu yapmak istiyor. Oldum bittim en zayıflardan taraf tutarım. Henry Lefebvre’nin diyalektik materyalizm kitabında, “düşünce toplam hareketten nihayetinde bir parçayı kopartarak kaçınılmaz bir şekilde soyutlamayla izole ederek indirger, eğer bunu tekrar somuta- yani totaliteye aktarmadığınız sürece düşüncenin ilerlemesi böylece durdurursunuz ve düşünce sadece düşünce olarak saf biçimde korunur ve bu durumda Deleuz’ün dediği gibi fark çelişkiden her zaman büyük olacağından bir yanılsama ortaya çıkacaktır. Çıktığı durumlar da elbette vardır. İŞTE YÖNTEMSİZLİĞE KARŞI YÖNTEMİN ALENGİRLİ CİNASI. Deleuze’in yaptığı gibi belki de, kendi seçimin de iradi bir durum vardır ve akıl da zaman zaman kurnazlık ve sinsiliğe başvurur. Tercihte ise keyfilik ve dolayısıyla özgürlük durumu daha baskın değil midir? Kaldı ki kendi kayıtsızlığının büyüklüğüne dayanarak doğa bize hiçbir zaman seçim şansı vermez, sadece ve sadece biz bir tercihte bulunabiliyoruz. Bu durumda Deleuze haklılık payı vardır. Baker’in bile bile kendi sonunu hazırlarken yaptığı gibi. Bu da güzeldir. Hatta daha güzeldir. O, kendisi, keyfi ve kahyasıyla yaşayacak kadar özgür bir adamdır. Buna Baker’in ifadesiyle “otonomi” de diyebiliyoruz. Yani keyfilik. Diğer anlamı da yarı-özerklik.
    Koca Marks 1844 Elyazmalarında Hegel Felsefesinin en büyük eleştirisinin Feuerbach’ın yaptığını söylüyor. Aynen aktarıyorum….
    The establishment of true materialism and of REAL SCIENCE, by making the social relationship of “MAN TO MAN” the basic principle of the THEORY.
    Bu cümlede benim dikkatimi çeken deyim “basic principle of the theory” ile “real science”dır. Deleuzunkini çeken de “man to man” olması gerekir. Evet bir TEORİNİN temel prensibinin insanın-insanla olan ilişkileri olması gerektiğini söylüyor Feuerbach. Deluzun dediği gibi anlamın- anlamla olan ilişkisi değil- buna birinci basamaktaki diyalektik diyorum- ; o zaman içkinliğin içinde olmazsınız. Ama bir şey atlanıyor yine de, işin içinde evet teori olmadan postülatlarla bile bir bilim/yarım bilim kurulabilir ama yöntemsiz bir ne bir bilim ne de bir teori ortaya konabilir.
    Sorun şu Walter Benjamin ile Heideger’in şu soruya cevap aramalarında yatıyor belki de. “İnsan, maddenin arızi hatası olması durumundan nasıl kurtulabilir” Cevap kurtulmaz ve kurtulmamalıdır da.
    Nitçe “anlaşılmaz olmadıktan sonra yazmak anlamsızdır ve Zerdüşt’te işte insanlığa 200 sene yetecek bir görev yükledim” diyor. Deleuze ise içkinliğe dönerek “aşkınlık düşüncenin yaşamdan koparılmasıdır” diyor.
    Eğer hatalıysam Nitçe’nin anlaşılamaz olmadıktan sonra yazmak anlamsızdır deyişini lütfen hatırlayınız.

  • onder
    avatar

    Hasan, Erdem dosthane, güzel sözeriniz için teşekkürler.

    Murat, evet galiba yanlış anlamışım. Yazılanları anlamak için daha özenli olmalıyız derken kendim fazla dikkat etmemişim anlaşılan.

    Doğru söylüyorsun 1:

    Alýntý:

    . Peki haklı olarak bu denli olumsuzladığı –en genel kavrayışla- reel yaşamın zihnindeki ve bilincindeki negatifi ne? Kendi bireyliğini başkalarıyla eşdeğer düzlemde ve birbirlerini besleyen uyumluluk ilişkisi içinde yaşayabileceği, varoluş olanaklarını aktif kılabilmenin potansiyeline sahip ve potansiyeli sürekli üretir durumdaki ideal toplumsal yapının kendisi...



    Sadece "ideal toplumsal yapı" tanımlamasına çekince koymak lazım.. Ulus böyle aşkın tanımlamalar yapmazdı, genel olarak bahsettiğimiz Spinoza-Nietzsche-Deleuze çizgisi yapmaz..Hegel çizgisiyle taban tabana zıt oldukları konulardan biridir.."İdeal toplum" gibi bir tanım tipik Hegelci bir perspektifle aşkın, teleolojik, eskatolojik bir son noktaya gönderme yapar..Bu tanım kaçınılmaz olarak reaktif, nihilist bir bilinç doğurur..Sadece ara bir not olarak düştüm..yoksa genel olarak Ulus'un yaşam perspektifini gayet iyi özetlemişsin..


    Alýntý:

    Spinoza' dan derinden etkilenen birinin 'etik' adına ve (post)modern zamanların muhalif bir ferdi olarak en temel mücadele aracını, yani bedenini ve eyleme kudretinin devamlılığını hesaba katması ve önemsemesi gerekmez miydi?



    Ulus öylesine kalender biriydi ki, herhalde kişiliğinde bulunan tek kusur, ona kızılabilecek tek yöne buydu..Hasan sanırım Kıvılcımlı'dan aktarmıştı geçen; "Bedeniniz kamu malıdır, koruyun" gibi..Herkese ait olan bedenine hoyrat davrandı, hayatında birilerine karşı ettiği tek haksızlık da budur..Ancak ben çok daha önemli bir şeye hayıflanıyorum; beynini yeteri kadar paylaşmadı bizimle, o ince, çok değerli, çok önemli düşüncelerini beraberinde götürdü, kaya geçmedi..Ardında skandal ölçülerde az metin bıraktı..
    Emin olun Uus'u mitleştirmek değil derdim; içinde bulunduğu düşünsel alan çok ama çok önemliydi..İnanın abartmıyorum solun kurtuluş sürecini başlatacak bir kaynağı araştırıyordu..Adeta elinde büyük bir definenin yerini gösteren çok karmaşık bir harita vardı, o haritayı çözmek için uğraşıyordu ama bulgularının notlarını titiz bir şekilde tutmamış olduğu için bizi haritayla ve birkaç bölük pörçük notla başbaşa bıraktı..Elimizde sadece aynı ölçüde karmaşık bekleyen harita var şimdi..

    Niye böyle yaptı, bilerek mi? Biraz sanki bilerek yaptı..Demiştim ya, bir Spinozacı "What a body can do?" diye sorarak başlar, verili kudret ile verili durumda, verili zamanda etkide bulunamayacağını görüp,aktif olarak kendini dağıtmayı seçebilir..Bunu sen de güzel yakalamıştın zaten, "kendini yok edecek bağıntıların kendi bağıntılarıyla birleşmesine “göz yumdu”"..

    Çevresindeki geniş bir seçkin, genç kuşaktan akademisyenle -ki bunların pekçoğu ABD'in son derece prestijli, seçkin Ivy League üniversitelerinde kariyerlerine devam ettiler bildiğim kadarıyla- www.korotonomedya.net adlı bir oluşumu kurmuştu..Bunun e-mail listesine ben de çok sonraları üye oldum ve uzunca bir süre üye kaldım..Anlatılanlara göre başlangıçda Ulus çok aktifmiş, çok yazarmış ama sonraları çok uzun bir süre sesi soluğu hiç çıkmamış, çok az, çok ender yazar olmuş..Bu bana Ulus'un içinde bulunduğu yalnızlığın bir ipucu gibi gelmişti..Kendisini o dönemde yalnız Ivy League adayı parlak genç akadamisyenler anlayabilirdi, o yüzden belki mecbur kaldı..Ama benim yorumlayışıma göre Spinozacı biri akademi içinde soluk alamaz..Gerçi hiçbir radikal felsefe akademide barınamaz..Zizek de çok vurgu yapar buna..Yapısal olarak mümkün değil..Akademi, Nietzsche'nin Apollonik, Dionysiak ayrımına göre mükemmel ölçülerde Apollonik bir "yapı"dır, istediği kadar devrimci düşünceleri ele alsın devrimci olamaz..Hegel'den nefret etmelerinin bir tezahürü de budur denebilir; Hegel Baş Akademisyen'dir, baş Teorisyendir, devletin bir memurudur..Nietzsche'nin egemen deevlet felsefesi olarak metafiziğe nefret kustuğu düşüncelerini hatırlayalım..Bir yaşam felsefesi dağıtmaya çalıştığı kurumsal yapılardan birinin içinde yaşayamaz..Ulus belki son zamanlarında bunu gördü, belki umudu o yüzden tükendi..Asıl ulaşmak istediği kesimler kendini anlamıyor, acayip egzantrik bir tip olarak algılıyor, düşüncelerinden çok tatlı geyik sohbetlerine, ilginç yaşam biçimine önem veriyor, magazinleştiriyor..Ne kadar Spinozacı da olsa sonuçta fani bir yaratık, bir tahammül sınırı var herkes gibi..Bir noktadan sonra bu dünyada bu zamanda hiçbir etkide bulunamayacağına kanaat getirmiş olabilir..Aslında bu durum Ulus'un ardından da hala geçerli olan tehlikeyi gösteriyr..Eğer bu yorumlarımda bir haklılık payı varsa, Ulus'u zaman içinde gittikçe kendi içine daha fazla kapayan tehlike hala devam ediyor; Birgün Kitap ekinde geçen hafta sonu Ulus Baker dosyası açılmş..Yazılara şurdan erişilebilir;
    <br />http://istifhanem.com/

    Emeği geçenlere karşı terbiyesizlik etmek istemem, sonuçta Halkın gaztesinde yayınlanmış bir çaba..Ama sanıyorum Ulus hakkında yazanların hepsi akademisyen..Bana sorarsanız Ulus'a karşı yapılabilecek en büyük yanlış onu akademinin ağdalı diline, teknik jargonuna terk etmektir..Ulus'u ve kaynaklarını politize etmemiz, günlük dilde konuşulabilir hale getirmemiz gerekiyor..Birileri için iyi bir tez konusu olarak bırakılmamalı..Yaşaraken Akdemiye hiç yüz vermemişti..Ama galiba öldükten sonra onu akademi kadrosuna almayı başaracaklar..Karşı durmak, alternatif bir alan yaratmak lazım diyeceğim ama Ulus'un yaşarken müzdarip olduğu durum bizimde başımızda..Ne zaman Ulus'un ele aldığı konulara yönelsen bizim solculara "teori yapmayın, sokağa inin" diye bağırmaya başlar..Maalesef elden birşey gelmiyor, başçavuşun eşekleriyiz..Gücümüz çok az..Sesimiz çok cılız..Bunları söyleyince Ulus'un tükenişi seçmiş olmasına şaşırmıyorum o kadar da..

    Son olarak bir saptamana daha katılarak bitireyim;

    Alýntý:

    Baker reel yaşamı olumsuzlamaktadır; felsefi anlamda ve/veya ideal düzlemde düşlenilen yaşamı değil.



    Ulus'un veya genel olarak yaşam-olumlayıcı felsefenin olumladığı, bedensel zevkler, hedonizm, maddi güç vs değildir elbette..Ha bu vurguyu yapmaya hiç gerek yok aslında ama piyasada okadar yüzsüz liboş asalaklar var ki allem edip gullem edip Ulus'un yaşam olumlayıcı perspektifini burjuva-liberal bireyin mal, mülk, kariyer peşinde koşması olarak yansıtabilirler..Bkz Elif Şafak'ın "Edebiyatçıların Para Kazanması Suç mu" başlıklı yazısı..

    Ulus'un Spinozacılığını kastettiği yaşam-olumlama kişinin yaşama yönelik duyargalarını açması ve çoğaltmasıdır; "affect"lerini, hayattan etkilenebilme "gücü"nü arttırmasıdır..Bunun yöntemi de hedonist zevkler, mal, mülk, kariyer vs değil, kollektif yaratıcılıktır, birlikte üretebilmektir, Dionysos ve Bakkhalarının şölenine katılmaktır..

  • onder
    avatar

    Erdem,

    Sorularına yönelik kendi yorumlarımı aktarayım;

    HEGEL

    Öncellikle belirteyim, Zizek'in ne zaman bir Hegel savunusuna denk gelsem ikna oluyorum..Zizek okuduktan sonra Hegel'in çok vulgarize bir kavranışının hüküm sürdüğüne inanıyorum; Ama Hegel'de Hegel'den öte tekin olmayan bir öz mü vardır dersin, lanetli mi dersin bilmem ama Zizek Hegel konusunda sonuna kadar haklı bile olsa, yaşanan Hegel Zizek'in Hegel'i değil "reel" dolayısıyla belki vulgarize Hegel..

    Peki nedir egemen vulgarize Hegelcilik; tek cümleyle özetlersek tarihin bir son amacı vardır. Bütün olanlar her ne şekilde cerayan ederse etsin, son tahlilde yüce bir amacın gerçekleşmesine hizmet ediyordur..Bütün Tarih, "Mutlak Tin"in kendisini açımlamasıdır, ya da tersten aynı anlama gelmek üzere herşey Mutlak Tin'in kendisini realize etmesi için vuku bulur..

    Hegel deyip geçmeyelim, bana sorarsanız iktidar olmuş tek felsefe Hegelinkidir..Sovyetlerde Marx mı İktidardı Hegel mi? Ben kuşkusuz Hegel diyorum..Peki bizim tipik Ortodoks Marxist midir yoksa Hegelci mi? Yine bence hiç farkında olmasalar dahi Marx'tan çok fazla Hegelcidir..Vulgarize Hegel mi değil mi sorusunu Zizek'e bırakalım..

    Nedir tipik bir Ortodoks'un felsefesi? Toplum bir tez -Burjuva-, ve bir anti-tez -Proleterya- arasındaki "dialektik" mücadelenin alanıdır..Bu ikisi arasındak ortak kesişim kümesi yoktur, tamamn homojen ve birbirine dışsal yapılardır..Tarihin sonal amacı karşıtların bu mücadelesinin bir sentezle çözüme bağlanmasıdır..Hegel'in "Mutlak Tin"ini kaldır yerine "Komunizm"i koy, bir ortodoks marxistin söylemiyle hegelci söylemi birbirinden ayırmak imkansız hale gelir..

    Deleuze'ün, Nietzche'nin Hegel nefretine yönelik benim görebildiğim ikinci neden, Hegelin ortodoks marxist kavranışında Deleuze'cü felsefenin çok önemli bir bileşeni olan içkinlik/immanent boyutu yoktur..Siteye koymuştum, yetkin bir ortodoks olan Metin Çulhaoğlu'nun bir yazısı var ; "Ağacın Kurdu"..O yazıda Çulhaoğlu sorar, Ağacın kurdu kendi özünden midir diye? Deleuze ve Negri felsefesinin en önemli yanıdır; evet ağacı yiyip bitiren kurt ağacın kendi özündendir..Bu içkinlik boyutu kavranmada Negri'yi anlamak mümkün değildir..Özetle ve indirgeyerek diyebiliriz ki Negri, her kapitalist yeniliği burjuva diye dışlamayın..Kapitalizm karını maksimize etmeye çalışırken kendini aşacak ilişkilerin zemini de hazırlar..En ideal örneği İnternet'tir..Kapitalistler İnternet'i babamızın hayrı için icat etmedi; artık biliniyor dünya kapitalizmin ezici büyüklükte bir bölümü İnternet üzerinden yürütülüyor..Ama bu temelde kapitalist araç, biz alt sınıflara tarihlerinden görülmemiş ölçülerde kitlesel ve bedava iletişim olanağı sunuyor..İnternet, kapitalist ağacın kurdudur ve ağacın kendi özündendir..Bu içkinlik boyutudur..Çulhaoğlu'nun yazısı okunsun, bu durumdan hayıflandığı görülür..Zira bir ortodoks, safların net olmasını ister, bulaşıklığı sevmez -bu arada pek akıllarına gelmez ama daha önce aktardığım "kapitalizm kendi mezar kazıcılarını yaratır" sözünde dile geldiği gibi Marx'ın kendisi de farklı bir anlamda içkincidir..Zaten Zizek bu yüzden Negri'yi ultramarxist olmakla eleştirir- ..Bir ortodoks saf bir proleter ve saf bir burjuvanın cepheden karşılaştığı armageddon tarzı, dışsal bir mücadele ister..Oysa içkinciler için, her bir birey farklı güçlerin -Nietzscheci tanımıyla aktif ve reaktif güçlerin savaş alanıdır..Bu bağlamda Hardt'ın "Deleuze Felsefede Bir Çıraklık" ve Deleuze'ün "Nietzsche" monografileri muhakkak okunmalıdır..İkisi de türkçeye çevrildi..

    Şimdilik benim aklıma gelen üçüncü neden ise bence en önemli olan; yani şimdiye kadar tartıştığımız özne/fail ve kuruluşu meselesi..

    Kendimce iddia edebilirim ki, Hegelci bir ortodoks marxistin özne/fail kavrayışı Descartes'çıdır..Öznelik sabit, olmuş bitmiş kesin bir yapı olarak kavranır..Oysa şimdiye kadar tartıştığımız satırlarda anlatıldığı gibi Deleuzcü özne rhizomatiktir, yani çoklu, yatay, dağılmış, merkezsiz ya da çok merkezli bir ilişkiler ağında kesişim noktalarıdır, node'lardır...

    Biliyorum çok yetersiz kaldı söylediklerim ama aylardır tek satır okumamış biri olarak aklıma ancak bunlar geliyor..

    DİYALEKTİK

    Diyalektik deyince benim aklıma, tabi kendine marxist diyen pekçoklarının aklına 3 şey gelir; tez, antitez, sentez.. Yani iki karşıt güç arasındaki mücadelenin bir üst seviyede, sentezde çözümlenmesi..Zincir orda durmaz; sentez bir üst seviyenin tezi olur ve zamanla kendi antitezini yaratır..Bu yeni tez ve antitez ikinci bir sentez yaratır vs..Diyalektik güçler mekaniği böyledir..

    Oysa Nietzsche, Deleuze, Negri güçler mekaniğinde sonsuz sayıdaki yaşam güçlerinin -iyi ya da kötü, aktif (yaşam kapasitesini arttırıcı) ya da reaktif (yaşam kapasitesini köreltici)- indirgenemez kompleks bir etkileşimi sözkonusudur..Herbirimiz yüzlerce binerce gücün etkisinde değil miyizdir? Cinsel güçler, yaratıcı güçler, yıkıcı güçler, çoğaltıcı güçler,azaltıcı güçler, rekabetçi güçler vs.vs. Bireyliğimiz tüm bu güçler etkileşiminin bir bileşeni değil midir? Bir emekçi olmam kadar, bir erkek ya da kadın olmam, bir mühendis olmam, yazıyor olmam, fotoğraf çekiyor olmam, müzik dinliyor olmam vs beni belirler..Oysa Hegelci bir ortodoksa sorsan beni sadece bir emekçi olmam belirliyordur..Zizek olsa rezil ederdi beni..Hegel elbette bu kadar basit değil..Ama acı gerçek o ki, algılanan Hegel Zizek'inki değil, somut bireylerde bıraktığı etki itibariyle reel Hegel'dir..

    Alýntý:
    (Kendi düşüncem şudur; Deleuze & Guttari= Felsefe Nedir? kitabında; tüm yaptığımız iş “Kaosa bir nebze düzen getirmek ise” veya Baker’in dediği gibi kimse teori arama derdinde değilse bunu neyle, hangi araçlarla, hangi yöntemlerle yapacağımızdır.



    Çok klişe olacak ama buna şöyle cevap verebilirim; yaşamın sesine kulak verdiğimizde yönteme falan gerek yoktur..Ulus şu satırlarında tam da bunu dile getirir;

    "Kimsenin kimlik filan aradığı yoktur, varolduğunca yaşamak, yemek içmek, çalışmak, spor yapmak, müzik dinlemek istiyordur."

    Hukuk modeli eleştirisinde tam da bu perspektiften uzaklaşmamız saldırır; bir solcu partinin asli amacı nedir, yaşam güçleri üzerindeki kapitalist boyunduruğun kaldırılması; peki herhangi bir sol parti toplantısında bu asli amaca doğrudan hizmet eden bir faaliyet görür müyüz? Devasa kurumsal bir yapının kurumsal angaryaları ile uğraşmak yaşamsal amacı unutturur..Ya biz en başta bu parti içinde niye biraraya gelmiştik ki? Klasik bir araçın amacın yerine geçmesi ile kendini belli eden yabancılaşma..
    Öyleyse "yöntem" -tırnak içinde yöntem- gerçekten şu anda ne istiyoruz, sonra her ne istiyorsak onu gerçekleştirmek için hemen şimdi ne yapabiliriz sorusunu sormak ve cevaplandırmak değil midir?

    Ama Hegelci bir ortodoksun yaklaşımı nedir; hayır burjuva toplumu içinde yaşamla etkileşime girmenin yolu yoktur; önce kitlesel hiyerarşik bir örgüt kurup kapitaizmi yokedelim, sonra yaşamaya başlarız..Dolayısıyla herkesten mevcut yaşamlarını feda edip, gelecek kusakların rahata ermesi için mücadeleye çağırır..İnsanın biyolojik varoluşna aykırı bir çağrıdır bu; Spinoza'nın Conatus dediği, her yaşam formunun kendi varlığını sürekli kılmaya çalışma gücüyle çelişir..Siz kankasını kurtarmak için kendini feda eden bir aslan, kaplan, fil vs tasavvur edebiliyor musunuz?

    Paradoksal biçimde bizim ortodoks aslında falanjistler gibi "Viva la Muerte" diyordur, yandaşlarını kendi hayatlarından vazgeçirmeye çalışıyordur..Peki, insanların kendi yaşamlarından vageçmelerini istemeden keyifli kollektiviteler kurmak mümkün değil mi? Bu türlü keyifli ve yaşam olumlayıcı birlikteliklerin devrimci bir güce dönüşmesi mümkün değil midir? Mümkünlüğünü bırakalım yegane kollektif fail kurucu yöntem bence budur..Kapitalizm sömürüden dolayı iğrenç değildir..Kapitalizm insan denen yaşam formunun biyolojik varoluşuna aykırı olduğu için iğrençtir..Marx'ın adını duymamış,kapitalizmi yegane toplumsal gerçeklik olarak algılayan birinin bile yabancılaşmayı tamamen kendi deneyimleriyle çıarması mümkündür...

    Devrimi falan unutalım biran..Şu anda şu sitede tartışan 5-6 kişi olarak bizim derdimiz ne? Neyin eksikliğini hissediyoruz? Hayatımızda nelerin olmasını isterdik? Bu sorulara cevap vermek için teoriye ya da yönteme ihtiyaç var mı? Bu sorulara olası cevapar arasında, Bodrum'da bir yazlık, çocuklarımın geleceği için bankada para, lüks bir araba gibi şeyler var mıdır? Az çok bu tür şeylere hepimiz belli ölçülerde sahibiz..Peki öyleyse derdimiz ne? Niye tuzumuz kuru olmasına rağmen hala bu kadar yazışıyor, birşeyler arıyoruz..Hepimizde eksik olan tek şey toplumsallık değil mi? Aylar geçiyor, aile ve iş çevremiz dışında kimlerle birlikte olabiliyoruz, birarya gelince ne yapabiliyoruz?

    Bu tür sorgulamalar yapmak için Hegel'in kusursuz felsefi sistemine ihtiyacımız var mı?

    KAVRAM

    Alýntý:
    Kavram üretmek basit olmamakla birlikte- yeni bir şey söylememiş olduğuna tüm kalbimle inanarak-



    Bence o kadar olma.."Felsefe Nedir?"i okumadım ama orda Deleuze'un cevabının kavram üretmek olduğunu biliyorum..

    Spekulasyon yaparak yorumlayacağım..Deleuze kavram üretmeyi bence felsefi sorgulamaya yeni bir alet kazandırmak için istemiyordur..

    Yeni bir kavram üretmek yeni bir deneyim üretmektir..Ne kadar çok kavramın varsa o kadar çok kişisel deneyimin vardır; dolayısıyla yaşamla kurduğun etkileşim o kadar çoktur..Spinoza'nın -11 derste anlatlan- beni en çok etkilemiş olan perspektifi "etkilenebilme kapasitesidir"..Burdaki edilgen çatıya dikkat..Yaşam güçlerim, algı duyargalarım ne kadar çeşitliyse hayat üzerimde o kadar etkide bulunur, ondan çok daha fazla şey alabilirim..Üretilen her kavram yaşamla aramızda yeni bir bağ kurar, Spinoza'cı anlamda bir affect oluşturur..

    Kavram üretmek o yüzden yeni bir müzisyen ya da yeni bir yönetmen keşfetmek gibidir..Onu keşfedene denk bende yaratacağı zevkten bihaber yaşarım;yaşam gücüm olası potansiyelinden yoksundur..Ancak keşfettiğimde o müzisyen üzerinden yaşamı hissedebileceğim bir başka affect açılır..

    bugün yoruldum..burda keseyim..devam etmek üzere..

  • erdem

    ORGANS WITHOUT BODIES-GILLES DELEUZE
    BY
    S. ZIZEK
    -------------------------------------
    5- QUASİ-CAUSE
    So, on the one hand, Manuel DeLanda, in his excellent compte-rendu of Deleuze's ontology, affirms the logic of the "disappearance of process under product," the logic which relies on a long (also Hegelian-Marxist!) tradition of reification. "This theme of the disguising of process under product is key to Deleuze's philosophy since his philosophical method is, at least in part, designed to overcome the objective illusion fostered by this concealment.
    ---------------
    Dostoyevski "herkes kendi teorisine aşıktır; bu yüzden hep kendi çözümlerini dayatırlar" diyor.
    Zizek'in dili ve ifade gücü o kadar alaycı ki, dolayımlama tekniğiyle güçlendirilmiş rasyonel bir bir çözümleme yeteneği ve küçümseyici bir alaycılığın içine gizlenmiş netlikteki savlarıyla Deleuze eleştirmiyor onu mahkum ediyor.
    QUASİ-CAUSE “yapmacık neden veya neden-miş gibi” olarak dilimize aktarabileceğimiz bu başlıkta sanki Deleuzyan sistemini eleştiren koca bir özet yatıyor. Daha ağır ifadeler var “Pseudo-Causality” gibi…. “Neden-miş gibi” başlıklı ilk paragrafını okuduğumda bir önceki yorumlarımın ayaklarının yere bastığını görecek kadar kendi teorime aşık biri olduğumun diğer bir ifadesi paragrafı buraya koyuyorum....

  • erdem

    Sevgili Dostum;
    İtiraf etmem gerekir ki, Zizek’in “Organs without Bodies-Deleuze” incelemesi çok katmanlı, karışık ve çok gönderimli ve bir o kadarda felsefi çapraz okuma ve sorgulamayı gerektiren, deniz enginliğinde bir birikimle yaklaşılması zorunluluğu olan kaynağı bize bildirmenle öylesine hayırlı bir iş yaptın ki, şimdiden iki günümü, belki de günlerce zamanımı heba edeceğim ve beni kendi programımdan uzaklaştırmana neden olacak bir belayı başıma sarman konusunda sana teşekkür mü etmeliyim yoksa kızmalıyım mı bilemiyorum?

    Kendi cahilliğimde o kadar huzursuzken, Zizek tarafından atılan zehirli hiciv oklarını böylece de kendime de batırmış oldum, yetmezmiş gibi huzursuzluğum birkaç kat daha da artı. Bu kendini beğenen adamın her cümlesi kendi içinde o kadar yoğun ki ve tutarlı olup olmadığını bilecek birikimde olmadığımın farkına vararak, o takdirde doğru olduğunu kabul etmekten başka bir çarem olmadığını duyumsatıyorlar bana. Zizek’in bu kinayeli anlatımı başka bir yerde okuduğum “….. çok tuhaf halbuki ben, babannemizin bile anlayacağı dille bunu sizlere” anlatmaya çalıştım derken ki böbürlenmesini hatırlatıyor. Bir karmaşa çılgınlığa kendinizi kaptırarak, kafanızın içindeki düşünceleriniz habire sizi kemirip dururken hangi yerden başlayacağınıza bir türlü karar veremiyorsunuz.

    Bu duygularla uyuşuk uyuşuk metni okurken Zizek’ten bir cümlenin altını çiziyordum 1-Reality of Virtuel; …… The reference to the notion of TIME is crucial here. Let us recall how Deleuze (with Guattari), in his description of becoming in/of philosophy, explicitly opposes becoming and history:….

    şimşek hızıyla birden daha önce okuduğum Ulus Baker’in ironilerle dolu belleğimde tuttuğum en sevdiğim yazısının bir cümlesine beni yönlendirdi. Aynen aktarıyorum ” User; The space is real. But the time is not real” Jabberwacky: Now is the time.”

    Bunun üzerinde düşünürsek, “anı yakalamak, anın şiirini aramak” belki de Ulusun derdi buydu diyebiliyoruz. Çok basit ve hafife kaçan bir açıklama mı oldu? Hayır felsefi bir sorunsala tam da yakanızı kaptırdığınız bir noktada buluyorsunuz kendinizi.

    Spinoza’da zaman yoktur; Etika'da geometrik bir düzenle verdiği bilgilerin ideal bütünüde, zamana başvurulmaksızın hakikatin kabul edilmesini bizden istiyor. Çünkü geometri uzayın bilimidir. Sevgili Ulus’un User ağzından aktardığı üzere “the Space is real”dir. Kosmoz da zaman’da real olmadığı için, geometride zaten zaman görüsüne ihtiyaç duyulmaz.

    Aslında spinozist yaşam tarzının en mutluluk verici tarafıdır zamansızlık. Böylece zamanı alt ederek başınızdan defederseniz işte hiçbir derdiniz kalmaz demenin en iyi yoludur. Gothe’nin bir anekdotunu hatırlatmak gerekiyor, “kayıtsızlıkla bütün işlerin üstesinden gelebilirsiniz” Hele hele Zamanı yaşamınızdan çıkardığınızda “Time” Ulus’un dediği gibi “şimdinin bir (an)ı” olur. Derler ya “çünkü geçmiş, gitmiş ve bitmiştir, gelecekte zaten belirsizdir” “Anı yaşa carpe-diem”.
    İşte 47 yıllık yaşamın en güzel özeti.

    Kendinden bahsetmeyi sevmeyen Sevgili Ulus Baker’in çocuksu ruhunun içine girebileceğimiz ve gezinebileceğimiz en önemli yazısının “Jabberwacky Diyalogları” olduğunu ileri sürüyorum ve kendi kendisiyle eğlenen bir adamın kaleminden çıkan ve konuyla ilgili kısımları kesip aşağıya yapıştırıyorum. Konumuzla ilgili önemli işaretler ve bağlamlar var. User burada herhalde bir bilgisayar yani “virtual gerçeklik” ve Jabberwacky de çok hazin ve metaforik şekilde tanımlayabileceğimiz üzere sevgili Ulusumuz olmalı.
    User: Spinoza is a philosopher.
    Jabberwacky: That is hard to do when we don't share the same real space.
    User: The space is real. But the time is not real.
    Jabberwacky: Now is the time.
    User: Who is Spinoza?
    Jabberwacky: Spinoza is a great philosopher.

    Bu ciddi diyaloglardan hem Spinoza’nın hem de Ulus için primo-causa olmayacak nitelikte bir parametre olarak ZAMAN mevhumunun önemini onlar için sorgulamalıyız sorusunu çekinceyle buraya koymuyorum artık. Onların zaman mevhumun önemini bilmediklerini ileri sürersem ahmaklıkla ve budalalıkla suçlanacağım da doğrudur?

    Murat Müfettişoğlu’nun E-Hayalette yayınlanan “Zaman” isimli küçük öyküsünde kahramanların diyaloglarından bizlere aşağıdakileri aktarıyor.

    “Tamirci başını işinden kaldırmadan, ne düşündüğümü sordu. Bir şey düşünmüyorum, saate bakıyorum, dedim. Farkındayım, baktığın saat hakkında ne düşündüğünü sordum, dedi. Saniye çubuğu özellikle yalnız bırakılmış, dedim. Doğru dedi, devam etmemi bekliyordu. Zaman diye bir şeyin olmadığını, onu rakamların var ettiğini anlıyorum, dedim. Gülümsedi, açıklama yapacak zannettim, yapmadı; kendi düşüncesini keşfetmemi istediği açıktı. Göstergenin boş boş dönmesi zamanı hiçleştiriyor, diye devam ettim. Demek ki zaman karşılığı olan bir şeymiş, deyip kahkaha attı. Ne demek istediğini anlamadığım halde, evet belki, dedim. Dükkanın gerçekliğinden bir an için koptum; boşlukta asılı gibiydim“

    Algıdan bir anlığına bile “zamanın” uzaklaştırılması durumunda başımıza hangi işlerin açılacağını M.Müfettişoğlu “Dükkanın gerçekliğinden kopulması” şeklinde bize anlatıyor. “GERÇEKLİKTEN KOPUŞ-yani “ESCAPE FROM REALITY”. Bunun Kant terimleriyle diğer bir anlatımı da şudur. Kavram ve zaman ilişkisini muhteşemle bir tespitle Kant’ın verdiği üzere, bilgi ister yanılsama isterse doğru temelinde gerçeklik üzerinde kurulsun öncesiz ve sonrasız olan kavramın zamanla ilişkisinin bir ürünüdür. Yani zaman yoksa bilgi de yoktur, zamansız bir bilgi bir kavramda oluşturulmaz . Bilgi yoksa varlıkta yoktur demenin diğer bir ifadesidir. Kojeve’nin bildirdiği üzere, Kant’ta benim çok dikkat ettiğim ve felsefe tarihinin üzerinde kafa patlatmadığı en önemli sav şudur. “Görüsüz kavram bir hiçtir; kavramsız bir görü ise kördür” Deleuze acaba bu önermeye ne derdi? Kant terimleriyle “Görüyü” anlamak ve tanımını vermek gerekiyor herhalde: Şimdi tam sırası.. Kavramın bir bilgi kurabilmesi için kendinden başka bir şeye gönderme yapması, onunla birleşmesi gerekiyor ve kavramın sadece kendinden başka bir şeyle kurduğu ilişkiler zinciri olduğunu öğreniyoruz. Bu başka şey ise dedüksiyona uğratılamayan “zamansallık ve mekansallıktır” yani bir ampirisizm. Amprisizim ise tamamen deneyime dayalı “zamanın ve mekanın içinde kurulan” ilişkilerin varlıkta beliren görüler olduğunu anlayabiliyoruz. Veya en azından, bilgi zamanla olan ilişkinin bir ürünü ise, zamanı işin içinde tutmadan kavram oluşturulamayacağını Kant’tan öğreniyoruz. Dikkat edersek daha zamanın tarihsellik boyutunu Felsefesinin içine katamıyoruz, çünkü bu koronoloji de ilk önce Kant’ın dünyaya gelmesi gerekiyor, daha sonra da HEGEL gibi koca bir devin...
    Spinoza, Kant ve Ulustaki kavram - zaman mevhumlarını şimdilik bir tarafa bırakırsak, bu durumu Zizek’in Deleuze okumaları üzerinden ZAMAN mevhumuna, dolayısıyla bu felsefi çizgiyi takip edenlerin gözüyle nasıl baktığını anlayabilir miyiz? Bir önceki yorumumda “oluşta” “an” önemlidir, anın şirini yakalama çabasından bahsetmiştim. Zizek, Deleuze’deki sonsuzluk kavramının “gerçekçi olarak ve bütünüyle zamanı dışlamadığını, sadece stratagrafik dizilimde üst-üste binmiş tabakalar/katmanlar şekilde yığılmadığını ileri sürerken, zamanın time’ın sadece yaşadığımız anla ilgili olduğunu, zamanın sonsuzluğun dışında yer aldığını dolayısıyla her şeyin tarihsel bir zorunlulukla gelişmediğini ve oluşmadığını, sevgili Ulusun “Tarih mi? Talih mi?” makalesinde paradoksal bir şekilde ima ettiği üzere işlerin olması gerektiği şekliyle bir yasaya dayanarak akmadığını sonucunu çıkarabilir miyiz? Zizek’in getirdiği yorum aşağıdadır.
    ----------------
    The paradox is thus that transcendental becoming inscribes itself into the order of positive being, of constituted reality, in the guise of its very opposite, of a static superimposition, of a crystallized freeze of historical development. This Deleuzian eternity is, of course, not simply outside time; rather, in the "stratigraphic" superimposition, in this moment of stasis, it is TIME ITSELF which we experience, time as opposed to the evolutionary flow of things WITHIN time. It was Schelling who, following Plato, wrote that time is the image of eternity - a statement more paradoxical than it may appear. Is time, temporal existence, not the very opposite of eternity, the domain of decay, of generation and corruption? How then can time be the image of eternity? Does this not involve two contradictory claims, namely, that time is the fall from eternity into corruption AND its very opposite, the striving for eternity? The only solution is to bring this paradox to its radical conclusion: time is the striving of eternity to REACH ITSELF. What this means is that eternity is not outside time, but the pure structure of time "as such": as Deleuze put it, the moment of stratigraphic superimposition which suspends temporal succession is time as such. In short, one should oppose here development WITHIN TIME to the explosion of TIME ITSELF:time itself (the infinite virtuality of the transcendental field of Becoming) appears WITHIN the intra-temporal evolution in the guise of ETERNITY. The moments of the emergence of the New are precisely the moments of Eternity in time. The emergence of the New occurs when a work overcomes its historical context. And, on the opposite side, if there is a true image of fundamental ontological immobility, it is the evolutionary image of the universe as a complex network of endless transformations and developments in which plus ça change, plus ça reste le même:
    ------------------------------------------------------------
    Peki gerçek değilse nedir ZAMAN? Bir hiç olsa bile, bir araçtır, sadece bir peryodu ölçer, bir safhayı anlatır, ona göre şeylerin kaydını tutarız, izafidir ve hayatımızdaki her şeyi ona göre düzenler (Sema Kaygusuz’un Yere Düşen Dualar kitabında da bu cümle yinelenir) ona ayak uydurduğumuz bir takvimdir. Uydurulmuş bir mevhum mudur, yoksa Kant’ın ileri sürdürdüğü üzere “Kavramlar kategorisine indirgenemediğinden yani düşünceyle elde edilemediklerinden Zaman ve Mekan sadece bir “görümü müdür? Neticede ne hareketi onsuz açıklayabiliyoruz ne de ne geçmişi onsuz kavrayamıyoruz ve anlayamıyoruz.

    İşte şimdi Hegel devreye giriyor. Zamanı felsefi bir söylem olarak felsefenin içine sokuyor. Zamanı dikkate almayan tüm sistemler bir teoloji oluyor çünkü. Buna çok dikkat etmemiz gerekiyor. ZAMANI felsefi söylemin KAVRAMI haline getirmediğimizde ne insanı ne de hakikati anlamamız mümkün olabiliyor. ZAMAN ve KAVRAM özdeşliğini kuran Hegel böylece gerçek bir antropolojinin kurucusu oluyor… Çünkü insansıl zaman ve tarihsel zaman olmadan değişim anlaşılamıyor ve diyalektik bir mantık kurgulanamıyor.
    Gerisini zaten siz de biliyorsunuz....

  • erdem

    Tekrar okuduğumda en önemli ve vurucu yeri atlamışım. Tekrar okuduğumda en önemli ve vurucu yeri atlamışım. M.Müfettişoğlu'nun ZAMAN isimli küçük öyküsünde bildirdiği üzere "BOŞLUKTA ASILI GİBİ DURMAK" önemli bir cümle. Zaman yoksa Boşlukta asılı gibi dururuz.. Edebi açıdan umurumda olmayan felsefi bir gerçekliğe dokunması yönüyle değil elbette. Hayattayken, canlı canlı yaşıyorken ve nefes alıyorken "Zaman" içerisinde "zamanın dışına" çıkılarak böyle "anlık boşluk durakları" yaratmanın nasıl mümkün kılacağımız sorusuna artık tüm insanlığın cevap araması gerektiğinin bilincine varmam nedeniyle önemli bir cümle. Varın içini siz doldurun. Uçarak değil ama yeni bir matrix yaratarak hiç değil..Felsefeyle hiç değil…….

  • Murattı
    avatar

    Ehayaleti şimdiye değin hakkını vererek veya arzu ettiğim yoğunlukta ve düzende takip edemedim, “katkıda” bulunamadım. “Entellektüel” gündemimi göz önüne alacak olursam benim açımdan büyük bir eksikliktir bu. Ancak hep zaman sorunum vardı, hala var… Sayfayı takip edebildiğim kadarıyla beni en çok ilgilendiren forum platformu şu an gerçekleşmektedir. Yazacak şeyler var, ama okunacak daha çok şey var…

    Gayrı meşru sistemin “meşru” çocuğu reel politik bütün organlarıyla ve araçlarıyla çözüm iddiasında bulunurken -algısı açıklara- bir büyük paradoksu içinde taşıdığını "beyan etmektedir".

    Paradoksun deşifre edilmesinin yöntemi ve dili reel politiğin ve popular kültürün yöntemi ve dili üzerinden geliştirilemez ancak bir yudum su bir nefes hava gibi ihtiyaç duyduğumuz “mutlak” ideoloji, reel politiğin ve popular kültürün de hayat bulduğu çöplüğün içindedir…

    Önder’ in “Şu anda şu sitede tartışan 5-6 kişi olarak bizim derdimiz ne?” sorusu önemli bir sorudur ve doğal dinamiklerine ve simetrisine müdahale edilerek her türlü anomalinin oluştu(ruldu)ğu bu patalojik yaşamda çözüm olacak konsantre ideolojiyi -barınmak zorunda olduğu çöplüğünden- açığa çıkarma çabasının içkin karşılığıdır.

  • erdem

    Önder’ in “Şu anda şu sitede tartışan 5-6 kişi olarak bizim derdimiz ne?” sorusu önemli bir sorudur ve doğal dinamiklerine ve simetrisine müdahale edilerek her türlü anomalinin oluştu(ruldu)ğu bu patalojik yaşamda çözüm olacak konsantre ideolojiyi -barınmak zorunda olduğu çöplüğünden- açığa çıkarma çabasının içkin karşılığıdır.
    ----------------------------------------------
    Sevgili Murat;
    Derdimiz ne?… Derdimiz ne?
    Örneğin “Vasat Bir Zamane Gerçeği” şiirinin “son sözü”nden anlayabiliyoruz derdimizi. “Neden yalnızca neden” sorusunu sorar olduk kendimize. Düşmanlarımızla bile barıştık ve afettik ve üstelik seviyoruz da onları; bu arada, çocuklarımıza ne kadar bağlıysak o kadar tahammül gösteriyoruz dostlarımıza… Sadece kendi kendimizle baş başa kaldık, bir türlü uzlaşamıyoruz kendimizle; üstelik sevmiyoruz da kendimizi. Dostoyevski’nin dediği gibi “İnançlarımızda epeyce ilerledik ve artık yadsıyacak o kadar çok şeyimiz olmasındandır” belki de… Arıyoruz kimbilir senin de dediğin gibi çare olsun diye bizlere “yitik kutsanmış birkaç cümleyi”
    Neden olmasın….
    Son söz:
    Sesinin pusu yırtılmadan hayalimde
    Nesirlerin nasırlarım olmadan demek istediğim
    Prangalarımı yalayarak çoğaltacağım esirliğimi
    Ve kutsadığım birkaç yitik cümle için
    Fısıldayacağım yine yeni yeni
    Neden yalnızca neden
    M. Müfettişoğlu

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #30 erdem 12-11-2010 12:04
Önder’ in “Şu anda şu sitede tartışan 5-6 kişi olarak bizim derdimiz ne?” sorusu önemli bir sorudur ve doğal dinamiklerine ve simetrisine müdahale edilerek her türlü anomalinin oluştu(ruldu)ğu bu patalojik yaşamda çözüm olacak konsantre ideolojiyi -barınmak zorunda olduğu çöplüğünden- açığa çıkarma çabasının içkin karşılığıdır.
----------------------------------------------
Sevgili Murat;
Derdimiz ne?… Derdimiz ne?
Örneğin “Vasat Bir Zamane Gerçeği” şiirinin “son sözü”nden anlayabiliyoruz derdimizi. “Neden yalnızca neden” sorusunu sorar olduk kendimize. Düşmanlarımızla bile barıştık ve afettik ve üstelik seviyoruz da onları; bu arada, çocuklarımıza ne kadar bağlıysak o kadar tahammül gösteriyoruz dostlarımıza… Sadece kendi kendimizle baş başa kaldık, bir türlü uzlaşamıyoruz kendimizle; üstelik sevmiyoruz da kendimizi. Dostoyevski’nin dediği gibi “İnançlarımızda epeyce ilerledik ve artık yadsıyacak o kadar çok şeyimiz olmasındandır” belki de… Arıyoruz kimbilir senin de dediğin gibi çare olsun diye bizlere “yitik kutsanmış birkaç cümleyi”
Neden olmasın….
Son söz:
Sesinin pusu yırtılmadan hayalimde
Nesirlerin nasırlarım olmadan demek istediğim
Prangalarımı yalayarak çoğaltacağım esirliğimi
Ve kutsadığım birkaç yitik cümle için
Fısıldayacağım yine yeni yeni
Neden yalnızca neden
M. Müfettişoğlu
Alıntı
 
 
0 #29 Murat Müfettişoğlu 11-11-2010 13:32
Ehayaleti şimdiye değin hakkını vererek veya arzu ettiğim yoğunlukta ve düzende takip edemedim, “katkıda” bulunamadım. “Entellektüel” gündemimi göz önüne alacak olursam benim açımdan büyük bir eksikliktir bu. Ancak hep zaman sorunum vardı, hala var… Sayfayı takip edebildiğim kadarıyla beni en çok ilgilendiren forum platformu şu an gerçekleşmekted ir. Yazacak şeyler var, ama okunacak daha çok şey var…

Gayrı meşru sistemin “meşru” çocuğu reel politik bütün organlarıyla ve araçlarıyla çözüm iddiasında bulunurken -algısı açıklara- bir büyük paradoksu içinde taşıdığını "beyan etmektedir".

Paradoksun deşifre edilmesinin yöntemi ve dili reel politiğin ve popular kültürün yöntemi ve dili üzerinden geliştirilemez ancak bir yudum su bir nefes hava gibi ihtiyaç duyduğumuz “mutlak” ideoloji, reel politiğin ve popular kültürün de hayat bulduğu çöplüğün içindedir…

Önder’ in “Şu anda şu sitede tartışan 5-6 kişi olarak bizim derdimiz ne?” sorusu önemli bir sorudur ve doğal dinamiklerine ve simetrisine müdahale edilerek her türlü anomalinin oluştu(ruldu)ğu bu patalojik yaşamda çözüm olacak konsantre ideolojiyi -barınmak zorunda olduğu çöplüğünden- açığa çıkarma çabasının içkin karşılığıdır.
Alıntı
 
 
0 #28 erdem 09-11-2010 15:59
Tekrar okuduğumda en önemli ve vurucu yeri atlamışım. Tekrar okuduğumda en önemli ve vurucu yeri atlamışım. M.Müfettişoğlu' nun ZAMAN isimli küçük öyküsünde bildirdiği üzere "BOŞLUKTA ASILI GİBİ DURMAK" önemli bir cümle. Zaman yoksa Boşlukta asılı gibi dururuz.. Edebi açıdan umurumda olmayan felsefi bir gerçekliğe dokunması yönüyle değil elbette. Hayattayken, canlı canlı yaşıyorken ve nefes alıyorken "Zaman" içerisinde "zamanın dışına" çıkılarak böyle "anlık boşluk durakları" yaratmanın nasıl mümkün kılacağımız sorusuna artık tüm insanlığın cevap araması gerektiğinin bilincine varmam nedeniyle önemli bir cümle. Varın içini siz doldurun. Uçarak değil ama yeni bir matrix yaratarak hiç değil..Felsefey le hiç değil…….
Alıntı
 
 
0 #27 erdem 09-11-2010 13:38
Sevgili Dostum;
İtiraf etmem gerekir ki, Zizek’in “Organs without Bodies-Deleuze” incelemesi çok katmanlı, karışık ve çok gönderimli ve bir o kadarda felsefi çapraz okuma ve sorgulamayı gerektiren, deniz enginliğinde bir birikimle yaklaşılması zorunluluğu olan kaynağı bize bildirmenle öylesine hayırlı bir iş yaptın ki, şimdiden iki günümü, belki de günlerce zamanımı heba edeceğim ve beni kendi programımdan uzaklaştırmana neden olacak bir belayı başıma sarman konusunda sana teşekkür mü etmeliyim yoksa kızmalıyım mı bilemiyorum?

Kendi cahilliğimde o kadar huzursuzken, Zizek tarafından atılan zehirli hiciv oklarını böylece de kendime de batırmış oldum, yetmezmiş gibi huzursuzluğum birkaç kat daha da artı. Bu kendini beğenen adamın her cümlesi kendi içinde o kadar yoğun ki ve tutarlı olup olmadığını bilecek birikimde olmadığımın farkına vararak, o takdirde doğru olduğunu kabul etmekten başka bir çarem olmadığını duyumsatıyorlar bana. Zizek’in bu kinayeli anlatımı başka bir yerde okuduğum “….. çok tuhaf halbuki ben, babannemizin bile anlayacağı dille bunu sizlere” anlatmaya çalıştım derken ki böbürlenmesini hatırlatıyor. Bir karmaşa çılgınlığa kendinizi kaptırarak, kafanızın içindeki düşünceleriniz habire sizi kemirip dururken hangi yerden başlayacağınıza bir türlü karar veremiyorsunuz.

Bu duygularla uyuşuk uyuşuk metni okurken Zizek’ten bir cümlenin altını çiziyordum 1-Reality of Virtuel; …… The reference to the notion of TIME is crucial here. Let us recall how Deleuze (with Guattari), in his description of becoming in/of philosophy, explicitly opposes becoming and history:….

şimşek hızıyla birden daha önce okuduğum Ulus Baker’in ironilerle dolu belleğimde tuttuğum en sevdiğim yazısının bir cümlesine beni yönlendirdi. Aynen aktarıyorum ” User; The space is real. But the time is not real” Jabberwacky: Now is the time.”

Bunun üzerinde düşünürsek, “anı yakalamak, anın şiirini aramak” belki de Ulusun derdi buydu diyebiliyoruz. Çok basit ve hafife kaçan bir açıklama mı oldu? Hayır felsefi bir sorunsala tam da yakanızı kaptırdığınız bir noktada buluyorsunuz kendinizi.

Spinoza’da zaman yoktur; Etika'da geometrik bir düzenle verdiği bilgilerin ideal bütünüde, zamana başvurulmaksızı n hakikatin kabul edilmesini bizden istiyor. Çünkü geometri uzayın bilimidir. Sevgili Ulus’un User ağzından aktardığı üzere “the Space is real”dir. Kosmoz da zaman’da real olmadığı için, geometride zaten zaman görüsüne ihtiyaç duyulmaz.

Aslında spinozist yaşam tarzının en mutluluk verici tarafıdır zamansızlık. Böylece zamanı alt ederek başınızdan defederseniz işte hiçbir derdiniz kalmaz demenin en iyi yoludur. Gothe’nin bir anekdotunu hatırlatmak gerekiyor, “kayıtsızlıkla bütün işlerin üstesinden gelebilirsiniz” Hele hele Zamanı yaşamınızdan çıkardığınızda “Time” Ulus’un dediği gibi “şimdinin bir (an)ı” olur. Derler ya “çünkü geçmiş, gitmiş ve bitmiştir, gelecekte zaten belirsizdir” “Anı yaşa carpe-diem”.
İşte 47 yıllık yaşamın en güzel özeti.

Kendinden bahsetmeyi sevmeyen Sevgili Ulus Baker’in çocuksu ruhunun içine girebileceğimiz ve gezinebileceğim iz en önemli yazısının “Jabberwacky Diyalogları” olduğunu ileri sürüyorum ve kendi kendisiyle eğlenen bir adamın kaleminden çıkan ve konuyla ilgili kısımları kesip aşağıya yapıştırıyorum. Konumuzla ilgili önemli işaretler ve bağlamlar var. User burada herhalde bir bilgisayar yani “virtual gerçeklik” ve Jabberwacky de çok hazin ve metaforik şekilde tanımlayabilece ğimiz üzere sevgili Ulusumuz olmalı.
User: Spinoza is a philosopher.
Jabberwacky: That is hard to do when we don't share the same real space.
User: The space is real. But the time is not real.
Jabberwacky: Now is the time.
User: Who is Spinoza?
Jabberwacky: Spinoza is a great philosopher.

Bu ciddi diyaloglardan hem Spinoza’nın hem de Ulus için primo-causa olmayacak nitelikte bir parametre olarak ZAMAN mevhumunun önemini onlar için sorgulamalıyız sorusunu çekinceyle buraya koymuyorum artık. Onların zaman mevhumun önemini bilmediklerini ileri sürersem ahmaklıkla ve budalalıkla suçlanacağım da doğrudur?

Murat Müfettişoğlu’nu n E-Hayalette yayınlanan “Zaman” isimli küçük öyküsünde kahramanların diyaloglarından bizlere aşağıdakileri aktarıyor.

“Tamirci başını işinden kaldırmadan, ne düşündüğümü sordu. Bir şey düşünmüyorum, saate bakıyorum, dedim. Farkındayım, baktığın saat hakkında ne düşündüğünü sordum, dedi. Saniye çubuğu özellikle yalnız bırakılmış, dedim. Doğru dedi, devam etmemi bekliyordu. Zaman diye bir şeyin olmadığını, onu rakamların var ettiğini anlıyorum, dedim. Gülümsedi, açıklama yapacak zannettim, yapmadı; kendi düşüncesini keşfetmemi istediği açıktı. Göstergenin boş boş dönmesi zamanı hiçleştiriyor, diye devam ettim. Demek ki zaman karşılığı olan bir şeymiş, deyip kahkaha attı. Ne demek istediğini anlamadığım halde, evet belki, dedim. Dükkanın gerçekliğinden bir an için koptum; boşlukta asılı gibiydim“

Algıdan bir anlığına bile “zamanın” uzaklaştırılmas ı durumunda başımıza hangi işlerin açılacağını M.Müfettişoğlu “Dükkanın gerçekliğinden kopulması” şeklinde bize anlatıyor. “GERÇEKLİKTEN KOPUŞ-yani “ESCAPE FROM REALITY”. Bunun Kant terimleriyle diğer bir anlatımı da şudur. Kavram ve zaman ilişkisini muhteşemle bir tespitle Kant’ın verdiği üzere, bilgi ister yanılsama isterse doğru temelinde gerçeklik üzerinde kurulsun öncesiz ve sonrasız olan kavramın zamanla ilişkisinin bir ürünüdür. Yani zaman yoksa bilgi de yoktur, zamansız bir bilgi bir kavramda oluşturulmaz . Bilgi yoksa varlıkta yoktur demenin diğer bir ifadesidir. Kojeve’nin bildirdiği üzere, Kant’ta benim çok dikkat ettiğim ve felsefe tarihinin üzerinde kafa patlatmadığı en önemli sav şudur. “Görüsüz kavram bir hiçtir; kavramsız bir görü ise kördür” Deleuze acaba bu önermeye ne derdi? Kant terimleriyle “Görüyü” anlamak ve tanımını vermek gerekiyor herhalde: Şimdi tam sırası.. Kavramın bir bilgi kurabilmesi için kendinden başka bir şeye gönderme yapması, onunla birleşmesi gerekiyor ve kavramın sadece kendinden başka bir şeyle kurduğu ilişkiler zinciri olduğunu öğreniyoruz. Bu başka şey ise dedüksiyona uğratılamayan “zamansallık ve mekansallıktır” yani bir ampirisizm. Amprisizim ise tamamen deneyime dayalı “zamanın ve mekanın içinde kurulan” ilişkilerin varlıkta beliren görüler olduğunu anlayabiliyoruz . Veya en azından, bilgi zamanla olan ilişkinin bir ürünü ise, zamanı işin içinde tutmadan kavram oluşturulamayac ağını Kant’tan öğreniyoruz. Dikkat edersek daha zamanın tarihsellik boyutunu Felsefesinin içine katamıyoruz, çünkü bu koronoloji de ilk önce Kant’ın dünyaya gelmesi gerekiyor, daha sonra da HEGEL gibi koca bir devin...
Spinoza, Kant ve Ulustaki kavram - zaman mevhumlarını şimdilik bir tarafa bırakırsak, bu durumu Zizek’in Deleuze okumaları üzerinden ZAMAN mevhumuna, dolayısıyla bu felsefi çizgiyi takip edenlerin gözüyle nasıl baktığını anlayabilir miyiz? Bir önceki yorumumda “oluşta” “an” önemlidir, anın şirini yakalama çabasından bahsetmiştim. Zizek, Deleuze’deki sonsuzluk kavramının “gerçekçi olarak ve bütünüyle zamanı dışlamadığını, sadece stratagrafik dizilimde üst-üste binmiş tabakalar/katma nlar şekilde yığılmadığını ileri sürerken, zamanın time’ın sadece yaşadığımız anla ilgili olduğunu, zamanın sonsuzluğun dışında yer aldığını dolayısıyla her şeyin tarihsel bir zorunlulukla gelişmediğini ve oluşmadığını, sevgili Ulusun “Tarih mi? Talih mi?” makalesinde paradoksal bir şekilde ima ettiği üzere işlerin olması gerektiği şekliyle bir yasaya dayanarak akmadığını sonucunu çıkarabilir miyiz? Zizek’in getirdiği yorum aşağıdadır.
----------------
The paradox is thus that transcendental becoming inscribes itself into the order of positive being, of constituted reality, in the guise of its very opposite, of a static superimposition , of a crystallized freeze of historical development. This Deleuzian eternity is, of course, not simply outside time; rather, in the "stratigraphic" superimposition , in this moment of stasis, it is TIME ITSELF which we experience, time as opposed to the evolutionary flow of things WITHIN time. It was Schelling who, following Plato, wrote that time is the image of eternity - a statement more paradoxical than it may appear. Is time, temporal existence, not the very opposite of eternity, the domain of decay, of generation and corruption? How then can time be the image of eternity? Does this not involve two contradictory claims, namely, that time is the fall from eternity into corruption AND its very opposite, the striving for eternity? The only solution is to bring this paradox to its radical conclusion: time is the striving of eternity to REACH ITSELF. What this means is that eternity is not outside time, but the pure structure of time "as such": as Deleuze put it, the moment of stratigraphic superimposition which suspends temporal succession is time as such. In short, one should oppose here development WITHIN TIME to the explosion of TIME ITSELF:time itself (the infinite virtuality of the transcendental field of Becoming) appears WITHIN the intra-temporal evolution in the guise of ETERNITY. The moments of the emergence of the New are precisely the moments of Eternity in time. The emergence of the New occurs when a work overcomes its historical context. And, on the opposite side, if there is a true image of fundamental ontological immobility, it is the evolutionary image of the universe as a complex network of endless transformations and developments in which plus ça change, plus ça reste le même:
------------------------------------------------------------
Peki gerçek değilse nedir ZAMAN? Bir hiç olsa bile, bir araçtır, sadece bir peryodu ölçer, bir safhayı anlatır, ona göre şeylerin kaydını tutarız, izafidir ve hayatımızdaki her şeyi ona göre düzenler (Sema Kaygusuz’un Yere Düşen Dualar kitabında da bu cümle yinelenir) ona ayak uydurduğumuz bir takvimdir. Uydurulmuş bir mevhum mudur, yoksa Kant’ın ileri sürdürdüğü üzere “Kavramlar kategorisine indirgenemediği nden yani düşünceyle elde edilemediklerin den Zaman ve Mekan sadece bir “görümü müdür? Neticede ne hareketi onsuz açıklayabiliyor uz ne de ne geçmişi onsuz kavrayamıyoruz ve anlayamıyoruz.

İşte şimdi Hegel devreye giriyor. Zamanı felsefi bir söylem olarak felsefenin içine sokuyor. Zamanı dikkate almayan tüm sistemler bir teoloji oluyor çünkü. Buna çok dikkat etmemiz gerekiyor. ZAMANI felsefi söylemin KAVRAMI haline getirmediğimizd e ne insanı ne de hakikati anlamamız mümkün olabiliyor. ZAMAN ve KAVRAM özdeşliğini kuran Hegel böylece gerçek bir antropolojinin kurucusu oluyor… Çünkü insansıl zaman ve tarihsel zaman olmadan değişim anlaşılamıyor ve diyalektik bir mantık kurgulanamıyor.
Gerisini zaten siz de biliyorsunuz... .
Alıntı
 
 
0 #26 erdem 05-11-2010 16:29
ORGANS WITHOUT BODIES-GILLES DELEUZE
BY
S. ZIZEK
-------------------------------------
5- QUASİ-CAUSE
So, on the one hand, Manuel DeLanda, in his excellent compte-rendu of Deleuze's ontology, affirms the logic of the "disappearance of process under product," the logic which relies on a long (also Hegelian-Marxis t!) tradition of reification. "This theme of the disguising of process under product is key to Deleuze's philosophy since his philosophical method is, at least in part, designed to overcome the objective illusion fostered by this concealment.
---------------
Dostoyevski "herkes kendi teorisine aşıktır; bu yüzden hep kendi çözümlerini dayatırlar" diyor.
Zizek'in dili ve ifade gücü o kadar alaycı ki, dolayımlama tekniğiyle güçlendirilmiş rasyonel bir bir çözümleme yeteneği ve küçümseyici bir alaycılığın içine gizlenmiş netlikteki savlarıyla Deleuze eleştirmiyor onu mahkum ediyor.
QUASİ-CAUSE “yapmacık neden veya neden-miş gibi” olarak dilimize aktarabileceğim iz bu başlıkta sanki Deleuzyan sistemini eleştiren koca bir özet yatıyor. Daha ağır ifadeler var “Pseudo-Causali ty” gibi…. “Neden-miş gibi” başlıklı ilk paragrafını okuduğumda bir önceki yorumlarımın ayaklarının yere bastığını görecek kadar kendi teorime aşık biri olduğumun diğer bir ifadesi paragrafı buraya koyuyorum....
Alıntı
 
 
0 #25 Önder Kurt 05-11-2010 07:38
Erdem,

Sorularına yönelik kendi yorumlarımı aktarayım;

HEGEL

Öncellikle belirteyim, Zizek'in ne zaman bir Hegel savunusuna denk gelsem ikna oluyorum..Zizek okuduktan sonra Hegel'in çok vulgarize bir kavranışının hüküm sürdüğüne inanıyorum; Ama Hegel'de Hegel'den öte tekin olmayan bir öz mü vardır dersin, lanetli mi dersin bilmem ama Zizek Hegel konusunda sonuna kadar haklı bile olsa, yaşanan Hegel Zizek'in Hegel'i değil "reel" dolayısıyla belki vulgarize Hegel..

Peki nedir egemen vulgarize Hegelcilik; tek cümleyle özetlersek tarihin bir son amacı vardır. Bütün olanlar her ne şekilde cerayan ederse etsin, son tahlilde yüce bir amacın gerçekleşmesine hizmet ediyordur..Bütü n Tarih, "Mutlak Tin"in kendisini açımlamasıdır, ya da tersten aynı anlama gelmek üzere herşey Mutlak Tin'in kendisini realize etmesi için vuku bulur..

Hegel deyip geçmeyelim, bana sorarsanız iktidar olmuş tek felsefe Hegelinkidir..S ovyetlerde Marx mı İktidardı Hegel mi? Ben kuşkusuz Hegel diyorum..Peki bizim tipik Ortodoks Marxist midir yoksa Hegelci mi? Yine bence hiç farkında olmasalar dahi Marx'tan çok fazla Hegelcidir..Vul garize Hegel mi değil mi sorusunu Zizek'e bırakalım..

Nedir tipik bir Ortodoks'un felsefesi? Toplum bir tez -Burjuva-, ve bir anti-tez -Proleterya- arasındaki "dialektik" mücadelenin alanıdır..Bu ikisi arasındak ortak kesişim kümesi yoktur, tamamn homojen ve birbirine dışsal yapılardır..Tar ihin sonal amacı karşıtların bu mücadelesinin bir sentezle çözüme bağlanmasıdır.. Hegel'in "Mutlak Tin"ini kaldır yerine "Komunizm"i koy, bir ortodoks marxistin söylemiyle hegelci söylemi birbirinden ayırmak imkansız hale gelir..

Deleuze'ün, Nietzche'nin Hegel nefretine yönelik benim görebildiğim ikinci neden, Hegelin ortodoks marxist kavranışında Deleuze'cü felsefenin çok önemli bir bileşeni olan içkinlik/immane nt boyutu yoktur..Siteye koymuştum, yetkin bir ortodoks olan Metin Çulhaoğlu'nun bir yazısı var ; "Ağacın Kurdu"..O yazıda Çulhaoğlu sorar, Ağacın kurdu kendi özünden midir diye? Deleuze ve Negri felsefesinin en önemli yanıdır; evet ağacı yiyip bitiren kurt ağacın kendi özündendir..Bu içkinlik boyutu kavranmada Negri'yi anlamak mümkün değildir..Özetl e ve indirgeyerek diyebiliriz ki Negri, her kapitalist yeniliği burjuva diye dışlamayın..Kap italizm karını maksimize etmeye çalışırken kendini aşacak ilişkilerin zemini de hazırlar..En ideal örneği İnternet'tir..K apitalistler İnternet'i babamızın hayrı için icat etmedi; artık biliniyor dünya kapitalizmin ezici büyüklükte bir bölümü İnternet üzerinden yürütülüyor..Am a bu temelde kapitalist araç, biz alt sınıflara tarihlerinden görülmemiş ölçülerde kitlesel ve bedava iletişim olanağı sunuyor..İntern et, kapitalist ağacın kurdudur ve ağacın kendi özündendir..Bu içkinlik boyutudur..Çulh aoğlu'nun yazısı okunsun, bu durumdan hayıflandığı görülür..Zira bir ortodoks, safların net olmasını ister, bulaşıklığı sevmez -bu arada pek akıllarına gelmez ama daha önce aktardığım "kapitalizm kendi mezar kazıcılarını yaratır" sözünde dile geldiği gibi Marx'ın kendisi de farklı bir anlamda içkincidir..Zat en Zizek bu yüzden Negri'yi ultramarxist olmakla eleştirir- ..Bir ortodoks saf bir proleter ve saf bir burjuvanın cepheden karşılaştığı armageddon tarzı, dışsal bir mücadele ister..Oysa içkinciler için, her bir birey farklı güçlerin -Nietzscheci tanımıyla aktif ve reaktif güçlerin savaş alanıdır..Bu bağlamda Hardt'ın "Deleuze Felsefede Bir Çıraklık" ve Deleuze'ün "Nietzsche" monografileri muhakkak okunmalıdır..İk isi de türkçeye çevrildi..

Şimdilik benim aklıma gelen üçüncü neden ise bence en önemli olan; yani şimdiye kadar tartıştığımız özne/fail ve kuruluşu meselesi..

Kendimce iddia edebilirim ki, Hegelci bir ortodoks marxistin özne/fail kavrayışı Descartes'çıdır ..Öznelik sabit, olmuş bitmiş kesin bir yapı olarak kavranır..Oysa şimdiye kadar tartıştığımız satırlarda anlatıldığı gibi Deleuzcü özne rhizomatiktir, yani çoklu, yatay, dağılmış, merkezsiz ya da çok merkezli bir ilişkiler ağında kesişim noktalarıdır, node'lardır...

Biliyorum çok yetersiz kaldı söylediklerim ama aylardır tek satır okumamış biri olarak aklıma ancak bunlar geliyor..

DİYALEKTİK

Diyalektik deyince benim aklıma, tabi kendine marxist diyen pekçoklarının aklına 3 şey gelir; tez, antitez, sentez.. Yani iki karşıt güç arasındaki mücadelenin bir üst seviyede, sentezde çözümlenmesi..Z incir orda durmaz; sentez bir üst seviyenin tezi olur ve zamanla kendi antitezini yaratır..Bu yeni tez ve antitez ikinci bir sentez yaratır vs..Diyalektik güçler mekaniği böyledir..

Oysa Nietzsche, Deleuze, Negri güçler mekaniğinde sonsuz sayıdaki yaşam güçlerinin -iyi ya da kötü, aktif (yaşam kapasitesini arttırıcı) ya da reaktif (yaşam kapasitesini köreltici)- indirgenemez kompleks bir etkileşimi sözkonusudur..H erbirimiz yüzlerce binerce gücün etkisinde değil miyizdir? Cinsel güçler, yaratıcı güçler, yıkıcı güçler, çoğaltıcı güçler,azaltıcı güçler, rekabetçi güçler vs.vs. Bireyliğimiz tüm bu güçler etkileşiminin bir bileşeni değil midir? Bir emekçi olmam kadar, bir erkek ya da kadın olmam, bir mühendis olmam, yazıyor olmam, fotoğraf çekiyor olmam, müzik dinliyor olmam vs beni belirler..Oysa Hegelci bir ortodoksa sorsan beni sadece bir emekçi olmam belirliyordur.. Zizek olsa rezil ederdi beni..Hegel elbette bu kadar basit değil..Ama acı gerçek o ki, algılanan Hegel Zizek'inki değil, somut bireylerde bıraktığı etki itibariyle reel Hegel'dir..

Alıntı:
(Kendi düşüncem şudur; Deleuze & Guttari= Felsefe Nedir? kitabında; tüm yaptığımız iş “Kaosa bir nebze düzen getirmek ise” veya Baker’in dediği gibi kimse teori arama derdinde değilse bunu neyle, hangi araçlarla, hangi yöntemlerle yapacağımızdır.
Çok klişe olacak ama buna şöyle cevap verebilirim; yaşamın sesine kulak verdiğimizde yönteme falan gerek yoktur..Ulus şu satırlarında tam da bunu dile getirir;

"Kimsenin kimlik filan aradığı yoktur, varolduğunca yaşamak, yemek içmek, çalışmak, spor yapmak, müzik dinlemek istiyordur."

Hukuk modeli eleştirisinde tam da bu perspektiften uzaklaşmamız saldırır; bir solcu partinin asli amacı nedir, yaşam güçleri üzerindeki kapitalist boyunduruğun kaldırılması; peki herhangi bir sol parti toplantısında bu asli amaca doğrudan hizmet eden bir faaliyet görür müyüz? Devasa kurumsal bir yapının kurumsal angaryaları ile uğraşmak yaşamsal amacı unutturur..Ya biz en başta bu parti içinde niye biraraya gelmiştik ki? Klasik bir araçın amacın yerine geçmesi ile kendini belli eden yabancılaşma..
Öyleyse "yöntem" -tırnak içinde yöntem- gerçekten şu anda ne istiyoruz, sonra her ne istiyorsak onu gerçekleştirmek için hemen şimdi ne yapabiliriz sorusunu sormak ve cevaplandırmak değil midir?

Ama Hegelci bir ortodoksun yaklaşımı nedir; hayır burjuva toplumu içinde yaşamla etkileşime girmenin yolu yoktur; önce kitlesel hiyerarşik bir örgüt kurup kapitaizmi yokedelim, sonra yaşamaya başlarız..Dolayısıyla herkesten mevcut yaşamlarını feda edip, gelecek kusakların rahata ermesi için mücadeleye çağırır..İnsanın biyolojik varoluşna aykırı bir çağrıdır bu; Spinoza'nın Conatus dediği, her yaşam formunun kendi varlığını sürekli kılmaya çalışma gücüyle çelişir..Siz kankasını kurtarmak için kendini feda eden bir aslan, kaplan, fil vs tasavvur edebiliyor musunuz?

Paradoksal biçimde bizim ortodoks aslında falanjistler gibi "Viva la Muerte" diyordur, yandaşlarını kendi hayatlarından vazgeçirmeye çalışıyordur..Peki, insanların kendi yaşamlarından vageçmelerini istemeden keyifli kollektiviteler kurmak mümkün değil mi? Bu türlü keyifli ve yaşam olumlayıcı birlikteliklerin devrimci bir güce dönüşmesi mümkün değil midir? Mümkünlüğünü bırakalım yegane kollektif fail kurucu yöntem bence budur..Kapitalizm sömürüden dolayı iğrenç değildir..Kapitalizm insan denen yaşam formunun biyolojik varoluşuna aykırı olduğu için iğrençtir..Marx'ın adını duymamış,kapitalizmi yegane toplumsal gerçeklik olarak algılayan birinin bile yabancılaşmayı tamamen kendi deneyimleriyle çıarması mümkündür...

Devrimi falan unutalım biran..Şu anda şu sitede tartışan 5-6 kişi olarak bizim derdimiz ne? Neyin eksikliğini hissediyoruz? Hayatımızda nelerin olmasını isterdik? Bu sorulara cevap vermek için teoriye ya da yönteme ihtiyaç var mı? Bu sorulara olası cevapar arasında, Bodrum'da bir yazlık, çocuklarımın geleceği için bankada para, lüks bir araba gibi şeyler var mıdır? Az çok bu tür şeylere hepimiz belli ölçülerde sahibiz..Peki öyleyse derdimiz ne? Niye tuzumuz kuru olmasına rağmen hala bu kadar yazışıyor, birşeyler arıyoruz..Hepimizde eksik olan tek şey toplumsallık değil mi? Aylar geçiyor, aile ve iş çevremiz dışında kimlerle birlikte olabiliyoruz, birarya gelince ne yapabiliyoruz?

Bu tür sorgulamalar yapmak için Hegel'in kusursuz felsefi sistemine ihtiyacımız var mı?

KAVRAM

Alıntı:
Kavram üretmek basit olmamakla birlikte- yeni bir şey söylememiş olduğuna tüm kalbimle inanarak-
Bence o kadar olma.."Felsefe Nedir?"i okumadım ama orda Deleuze'un cevabının kavram üretmek olduğunu biliyorum..

Spekulasyon yaparak yorumlayacağım. .Deleuze kavram üretmeyi bence felsefi sorgulamaya yeni bir alet kazandırmak için istemiyordur..

Yeni bir kavram üretmek yeni bir deneyim üretmektir..Ne kadar çok kavramın varsa o kadar çok kişisel deneyimin vardır; dolayısıyla yaşamla kurduğun etkileşim o kadar çoktur..Spinoza 'nın -11 derste anlatlan- beni en çok etkilemiş olan perspektifi "etkilenebilme kapasitesidir". .Burdaki edilgen çatıya dikkat..Yaşam güçlerim, algı duyargalarım ne kadar çeşitliyse hayat üzerimde o kadar etkide bulunur, ondan çok daha fazla şey alabilirim..Üre tilen her kavram yaşamla aramızda yeni bir bağ kurar, Spinoza'cı anlamda bir affect oluşturur..

Kavram üretmek o yüzden yeni bir müzisyen ya da yeni bir yönetmen keşfetmek gibidir..Onu keşfedene denk bende yaratacağı zevkten bihaber yaşarım;yaşam gücüm olası potansiyelinden yoksundur..Anca k keşfettiğimde o müzisyen üzerinden yaşamı hissedebileceği m bir başka affect açılır..

bugün yoruldum..burda keseyim..devam etmek üzere..
Alıntı
 
 
0 #24 Önder Kurt 05-11-2010 05:36
Hasan, Erdem dosthane, güzel sözeriniz için teşekkürler.

Murat, evet galiba yanlış anlamışım. Yazılanları anlamak için daha özenli olmalıyız derken kendim fazla dikkat etmemişim anlaşılan.

Doğru söylüyorsun 1:
Alıntı:

. Peki haklı olarak bu denli olumsuzladığı –en genel kavrayışla- reel yaşamın zihnindeki ve bilincindeki negatifi ne? Kendi bireyliğini başkalarıyla eşdeğer düzlemde ve birbirlerini besleyen uyumluluk ilişkisi içinde yaşayabileceği, varoluş olanaklarını aktif kılabilmenin potansiyeline sahip ve potansiyeli sürekli üretir durumdaki ideal toplumsal yapının kendisi...


Sadece "ideal toplumsal yapı" tanımlamasına çekince koymak lazım.. Ulus böyle aşkın tanımlamalar yapmazdı, genel olarak bahsettiğimiz Spinoza-Nietzsche-Deleuze çizgisi yapmaz..Hegel çizgisiyle taban tabana zıt oldukları konulardan biridir.."İdeal toplum" gibi bir tanım tipik Hegelci bir perspektifle aşkın, teleolojik, eskatolojik bir son noktaya gönderme yapar..Bu tanım kaçınılmaz olarak reaktif, nihilist bir bilinç doğurur..Sadece ara bir not olarak düştüm..yoksa genel olarak Ulus'un yaşam perspektifini gayet iyi özetlemişsin..


Alıntı:

Spinoza' dan derinden etkilenen birinin 'etik' adına ve (post)modern zamanların muhalif bir ferdi olarak en temel mücadele aracını, yani bedenini ve eyleme kudretinin devamlılığını hesaba katması ve önemsemesi gerekmez miydi?
Ulus öylesine kalender biriydi ki, herhalde kişiliğinde bulunan tek kusur, ona kızılabilecek tek yöne buydu..Hasan sanırım Kıvılcımlı'dan aktarmıştı geçen; "Bedeniniz kamu malıdır, koruyun" gibi..Herkese ait olan bedenine hoyrat davrandı, hayatında birilerine karşı ettiği tek haksızlık da budur..Ancak ben çok daha önemli bir şeye hayıflanıyorum; beynini yeteri kadar paylaşmadı bizimle, o ince, çok değerli, çok önemli düşüncelerini beraberinde götürdü, kaya geçmedi..Ardında skandal ölçülerde az metin bıraktı..
Emin olun Uus'u mitleştirmek değil derdim; içinde bulunduğu düşünsel alan çok ama çok önemliydi..İnanın abartmıyorum solun kurtuluş sürecini başlatacak bir kaynağı araştırıyordu..Adeta elinde büyük bir definenin yerini gösteren çok karmaşık bir harita vardı, o haritayı çözmek için uğraşıyordu ama bulgularının notlarını titiz bir şekilde tutmamış olduğu için bizi haritayla ve birkaç bölük pörçük notla başbaşa bıraktı..Elimizde sadece aynı ölçüde karmaşık bekleyen harita var şimdi..

Niye böyle yaptı, bilerek mi? Biraz sanki bilerek yaptı..Demiştim ya, bir Spinozacı "What a body can do?" diye sorarak başlar, verili kudret ile verili durumda, verili zamanda etkide bulunamayacağını görüp,aktif olarak kendini dağıtmayı seçebilir..Bunu sen de güzel yakalamıştın zaten, "kendini yok edecek bağıntıların kendi bağıntılarıyla birleşmesine “göz yumdu”"..

Çevresindeki geniş bir seçkin, genç kuşaktan akademisyenle -ki bunların pekçoğu ABD'in son derece prestijli, seçkin Ivy League üniversitelerinde kariyerlerine devam ettiler bildiğim kadarıyla- www.korotonomedya.net adlı bir oluşumu kurmuştu..Bunun e-mail listesine ben de çok sonraları üye oldum ve uzunca bir süre üye kaldım..Anlatılanlara göre başlangıçda Ulus çok aktifmiş, çok yazarmış ama sonraları çok uzun bir süre sesi soluğu hiç çıkmamış, çok az, çok ender yazar olmuş..Bu bana Ulus'un içinde bulunduğu yalnızlığın bir ipucu gibi gelmişti..Kendisini o dönemde yalnız Ivy League adayı parlak genç akadamisyenler anlayabilirdi, o yüzden belki mecbur kaldı..Ama benim yorumlayışıma göre Spinozacı biri akademi içinde soluk alamaz..Gerçi hiçbir radikal felsefe akademide barınamaz..Zizek de çok vurgu yapar buna..Yapısal olarak mümkün değil..Akademi, Nietzsche'nin Apollonik, Dionysiak ayrımına göre mükemmel ölçülerde Apollonik bir "yapı"dır, istediği kadar devrimci düşünceleri ele alsın devrimci olamaz..Hegel'den nefret etmelerinin bir tezahürü de budur denebilir; Hegel Baş Akademisyen'dir, baş Teorisyendir, devletin bir memurudur..Nietzsche'nin egemen deevlet felsefesi olarak metafiziğe nefret kustuğu düşüncelerini hatırlayalım..Bir yaşam felsefesi dağıtmaya çalıştığı kurumsal yapılardan birinin içinde yaşayamaz..Ulus belki son zamanlarında bunu gördü, belki umudu o yüzden tükendi..Asıl ulaşmak istediği kesimler kendini anlamıyor, acayip egzantrik bir tip olarak algılıyor, düşüncelerinden çok tatlı geyik sohbetlerine, ilginç yaşam biçimine önem veriyor, magazinleştiriyor..Ne kadar Spinozacı da olsa sonuçta fani bir yaratık, bir tahammül sınırı var herkes gibi..Bir noktadan sonra bu dünyada bu zamanda hiçbir etkide bulunamayacağına kanaat getirmiş olabilir..Aslında bu durum Ulus'un ardından da hala geçerli olan tehlikeyi gösteriyr..Eğer bu yorumlarımda bir haklılık payı varsa, Ulus'u zaman içinde gittikçe kendi içine daha fazla kapayan tehlike hala devam ediyor; Birgün Kitap ekinde geçen hafta sonu Ulus Baker dosyası açılmş..Yazılara şurdan erişilebilir;

http://istifhanem.com/

Emeği geçenlere karşı terbiyesizlik etmek istemem, sonuçta Halkın gaztesinde yayınlanmış bir çaba..Ama sanıyorum Ulus hakkında yazanların hepsi akademisyen..Bana sorarsanız Ulus'a karşı yapılabilecek en büyük yanlış onu akademinin ağdalı diline, teknik jargonuna terk etmektir..Ulus'u ve kaynaklarını politize etmemiz, günlük dilde konuşulabilir hale getirmemiz gerekiyor..Birileri için iyi bir tez konusu olarak bırakılmamalı..Yaşaraken Akdemiye hiç yüz vermemişti..Ama galiba öldükten sonra onu akademi kadrosuna almayı başaracaklar..Karşı durmak, alternatif bir alan yaratmak lazım diyeceğim ama Ulus'un yaşarken müzdarip olduğu durum bizimde başımızda..Ne zaman Ulus'un ele aldığı konulara yönelsen bizim solculara "teori yapmayın, sokağa inin" diye bağırmaya başlar..Maalesef elden birşey gelmiyor, başçavuşun eşekleriyiz..Gücümüz çok az..Sesimiz çok cılız..Bunları söyleyince Ulus'un tükenişi seçmiş olmasına şaşırmıyorum o kadar da..

Son olarak bir saptamana daha katılarak bitireyim;

Alıntı:

Baker reel yaşamı olumsuzlamaktadır; felsefi anlamda ve/veya ideal düzlemde düşlenilen yaşamı değil.
Ulus'un veya genel olarak yaşam-olumlayıc ı felsefenin olumladığı, bedensel zevkler, hedonizm, maddi güç vs değildir elbette..Ha bu vurguyu yapmaya hiç gerek yok aslında ama piyasada okadar yüzsüz liboş asalaklar var ki allem edip gullem edip Ulus'un yaşam olumlayıcı perspektifini burjuva-liberal bireyin mal, mülk, kariyer peşinde koşması olarak yansıtabilirler ..Bkz Elif Şafak'ın "Edebiyatçıları n Para Kazanması Suç mu" başlıklı yazısı..

Ulus'un Spinozacılığını kastettiği yaşam-olumlama kişinin yaşama yönelik duyargalarını açması ve çoğaltmasıdır; "affect"lerini, hayattan etkilenebilme "gücü"nü arttırmasıdır.. Bunun yöntemi de hedonist zevkler, mal, mülk, kariyer vs değil, kollektif yaratıcılıktır, birlikte üretebilmektir, Dionysos ve Bakkhalarının şölenine katılmaktır..
Alıntı
 
 
0 #23 erdem 04-11-2010 15:23
“Difference and Repetition” ile başlamak gerekiyor belki de. Tam olarak okumadım Google Bookta hafif yollu bir önsöz okumuşluğum da oldu bu arada. İtiraf etmem gerekirse tamamını okuma gücüm de yok; Ama birkaç daha soru sormak istiyorum.

Deleuze ve Nitçe niçin Hegelcilikten ve diyalektikten büyük ölçüde nefret ederlerdi ve tiksinirlerdi? Kaldı ki, Deleuze’ün hocası Fransa'da Hegel okumalarını başlatan üstadı HYPPOLITE ve KOJEVE gibi bir adamlar yanındayken ve Deleuze felsefe işine felsefe tarihiyle başlamasına rağmen niçin Hume, Bergson, Kant , Spinoza ve Nitçe üzerine yoğunlaştı da, soğuk alman idealizminin en muhkem kalesini inşa eden Hegel’e karşı bu kadar ilgisiz kaldı? Niye hep kendi nezdinde Hegeli dışarıda tutarak dışladı? Veya Hegel aynı derecede Spinoza'dan uzak durarak ona hiç bir kıymet vermezdi? Niçin Önderin ifadesiyle Zizek Hegel’e karşı ilgi ve yakınlık duyar?

Özelikle bir fark yaratacak kadar ortak bir kesişim kümesinde onları buluşturamayaca ğımıza göre, birbirlerinden çok uzak durmayacak mesafelerde aralarına doğru bir çizgi çekerek onları iki gruba ayırabilme imkanın olabileceğini ileri sürüyorum.

Hakan Yücefer “Deleuze ve Hegelcilik” enfes incelemesinde bu ayrımın cevabını aramaya çalışıyor ve buluyor da. (http://yasamisaretleri.blogspot.com)- Etkileyici Delueze yorumcusu olarak karşımıza çıkıyor H. Yücefer – “Bergsonculuk-D eleuze” kitabının çevirmenidir okuyacağımda - Deleuze’ün bu ayrımı içkinlik ve aşkınlık düzleminde yaptığını iddia ediyor, felsefe tarihçiliği ile felsefe işine başlayan Deleuze’ün filozofların düşünceleri arasında sürekli saf değiştirerek (doğru olanı kabul et, eksik olanı tamamla, tamamen yanlış olanı çöpe at) diğer filozofların birbirleriyle, daha sonra da varsa kendi düşünceleri arasındaki çatlak, boşluk ve kanalları “karşıtlıklar (ANTİ TEZ, benzerlikler (TEZ)- diziler, esneklik ve bağlamlayıcılık -MEDIATION” temelinde doldurarak düşüncesini ilerlettiğini ve kendi mimarisini oluşturduğunu söylüyor. Bu diziliş bile DİYALEKTİK YÖNTEMİN TA KENDİSİ DEĞİLMİDİR?

Benim ise ayrımım daha doğrusu sınıflamam daha basit ve daha anlaşılır gibi bana geliyor. O da YÖNTEM’den yana olarak ilerleyip konuşanlar; geriye yöntemle ilgili hiçbir boşluk bırakmamış olanlar ile YÖNTEME başvurmadan, ancak ondan uzaklaşma niyetlerini gizleyerek konuşmak ihtiyacı duyanlar diye.

Çizginin iki tarafında birbirine yüzlerini çevirmiş şekilde yakın duranların bir seçim yapma zorunluluğundan kaynaklanmıyor bu durum. Sadece bir tercih meselesi-ihtiya ri ve keyfi bir özgünlük/otonom i, belki de farklı olma adına ile bu noktada vermiş olduğunuz karar artık bir YÖNTEM’e başvurmak bir zorunluluğunun ortaya çıkmasının istenilmediği, düşüncenin yaşamdan/oluşta n koparıldığı savıyla içkinliği ön plana çıkaran ve artık herkesin “Dostoyevski’ni n Roskolnikov’un ağzından bildirdiği üzere -bunu yumuşatmak gerekiyor- “Zırvala ama kendi zırvanla konuş” mantığıyla felsefe yapıyor olmamız gerektiği yönünde, Baker’in “kimsenin teori falan aradığı yoktur” deyişiyle, artık yöntemden tiksinti duyulduğunu anlıyoruz.

(Kendi düşüncem şudur; Deleuze & Guttari= Felsefe Nedir? kitabında; tüm yaptığımız iş “Kaosa bir nebze düzen getirmek ise” veya Baker’in dediği gibi kimse teori arama derdinde değilse bunu neyle, hangi araçlarla, hangi yöntemlerle yapacağımızdır. Bu kadar basit çünkü gözümüzün içine batıyor. Ama konuşmak istiyorsanız, Deleuze’ün dediği gibi “Dostça” konuşmak-kaldi ki Sevgili Baker de Dostluk kavramına çok önem verir - biz de dostça konuşarak; Spinoza’da, Nitçehe’ de ve Deleuz’de bir yöntemin olmadığını, Deleuze kendi ifadesiyle, kavram imalatının artık yöntemin yerini aldığını anlıyoruz. Bir kolaycılık var, yaşamın büyüklüğü ve coşkusu içinde düşüncenin büyüklüğü nedir ki?

Yine de ana kaynağa bağlı, özgün, birbiriyle az olsa çelişmeyen ve bir yan dal; bir difference-fark lar üzerinde gezinerek ve bu farklarla geliştirilen repetitionlar-t ekrarlardan başka kedisine ne yazık ki başka hiç bir alan bırakılmadığını söylüyoruz.

Ancak integral hesabının mucidi Leibniez’den şunu öğreniyoruz. Kavram sonsuz analizle işletilse bile sonsuzluğa yine yaklaşılamadan onunla temas kurabileceğimiz en yakın- limit bir noktada durabiliyoruz. Klasik felsefenin asli uğraşısı olan bu durumu mutlağı–gerçeği n asla ele geçirilemeyeceğ i gerçeğini bile bile ona yakın noktada bulunarak onun huzuruna çıkmanın huzursuzluk veren bir kesinliği diyebiliyoruz. Kesinlikler bizi avutuyor. Tavşan hala yakalanamamış durumda - Dostoyevski hangi romanında hatırlayamıyoru m, “doğrunun canı cehenneme ben gerçeğin peşindeyim” diyor. Kesinlikle mutlak arasındaki mesafe, o küçücük boşluk belirsizliğin ve ihtimallerin dünyası oluyor herhalde. Bu kadar küçük bir cehennemde düşünce savaşları vererek ilerliyorsunuz ve asla sona erdirilemeyecek bir savaş için de buluyorsunuz kendinizi, kaçınılmaz bir şekilde başladığınız noktaya döneceğiniz bir çemberin etrafında böylece sadece tur atıyorsunuz. Örnek yanlış mıdır bilmem ama; 1 ile 10 arasında sonsuz sayı var, 1 ile 5 arasında da sonsuz sayı var, ne bileyim 2,4 – 3,5 arasında da sonsuz sayı var. Sanki 1 ila 10 arasındaki sonsuz size daha büyük gelmiyor mu? Yoo hayır! Hangi sonsuz birbirinden daha büyüktür veya küçüktür? 1 ila 10 arasındaki mi, yoksa 0 ile 1 arasındaki mi? Kant neumenon kavramıyla söylediğini ve Leibnez integral hesabıyla matematikle söylüyor. Deleuze’de kavramlarla konuşalım derken dediği sakın bu olmasın? Kavram üretmek basit olmamakla birlikte- yeni bir şey söylememiş olduğuna tüm kalbimle inanarak- işte o küçük alanda yine yeni bakir sonsuzlukların kalabileceğini ve düşüncenin sınırlarını hukuki, politik ve felsefi alanda en yetkin, en inandırıcı ve en akılcı ama yine de yetersiz diyalektik yöntemle en fazla daralttığını iddia ettiği Hegel’den uzak kalmasının nedeni bu olabilirmi? Deleuze oluşun bir anının şiirini yakalamayı istiyor, hayali olarak kurmuş olduğu içkinlik düzleminin şemasını verdiği Felsefe Nedir kitabında koyduğu şema gibi. Hegelyan düşünce daha aç gözlü daha bir idealist ve aşkınsal, küstah ve haddini bilmez şekilde her şeyi kavramak isteyen, sonsuzluğa asla sahip olunamayacağını bile bile en azından buna cesaret edebilmiş kişilerin uğraşısıdır. Farkın çelişkiye indirgenemeyece ği ve çelişkinin her zaman farktan küçük olabileceğini söylediği için midir bilemem, o küçük alanındaki yer alan bir cehennemdeki o büyük muharebeden kaçarak Deleuze bunu yapmak istiyor. Oldum bittim en zayıflardan taraf tutarım. Henry Lefebvre’nin diyalektik materyalizm kitabında, “düşünce toplam hareketten nihayetinde bir parçayı kopartarak kaçınılmaz bir şekilde soyutlamayla izole ederek indirger, eğer bunu tekrar somuta- yani totaliteye aktarmadığınız sürece düşüncenin ilerlemesi böylece durdurursunuz ve düşünce sadece düşünce olarak saf biçimde korunur ve bu durumda Deleuz’ün dediği gibi fark çelişkiden her zaman büyük olacağından bir yanılsama ortaya çıkacaktır. Çıktığı durumlar da elbette vardır. İŞTE YÖNTEMSİZLİĞE KARŞI YÖNTEMİN ALENGİRLİ CİNASI. Deleuze’in yaptığı gibi belki de, kendi seçimin de iradi bir durum vardır ve akıl da zaman zaman kurnazlık ve sinsiliğe başvurur. Tercihte ise keyfilik ve dolayısıyla özgürlük durumu daha baskın değil midir? Kaldı ki kendi kayıtsızlığının büyüklüğüne dayanarak doğa bize hiçbir zaman seçim şansı vermez, sadece ve sadece biz bir tercihte bulunabiliyoruz . Bu durumda Deleuze haklılık payı vardır. Baker’in bile bile kendi sonunu hazırlarken yaptığı gibi. Bu da güzeldir. Hatta daha güzeldir. O, kendisi, keyfi ve kahyasıyla yaşayacak kadar özgür bir adamdır. Buna Baker’in ifadesiyle “otonomi” de diyebiliyoruz. Yani keyfilik. Diğer anlamı da yarı-özerklik.
Koca Marks 1844 Elyazmalarında Hegel Felsefesinin en büyük eleştirisinin Feuerbach’ın yaptığını söylüyor. Aynen aktarıyorum….
The establishment of true materialism and of REAL SCIENCE, by making the social relationship of “MAN TO MAN” the basic principle of the THEORY.
Bu cümlede benim dikkatimi çeken deyim “basic principle of the theory” ile “real science”dır. Deleuzunkini çeken de “man to man” olması gerekir. Evet bir TEORİNİN temel prensibinin insanın-insanla olan ilişkileri olması gerektiğini söylüyor Feuerbach. Deluzun dediği gibi anlamın- anlamla olan ilişkisi değil- buna birinci basamaktaki diyalektik diyorum- ; o zaman içkinliğin içinde olmazsınız. Ama bir şey atlanıyor yine de, işin içinde evet teori olmadan postülatlarla bile bir bilim/yarım bilim kurulabilir ama yöntemsiz bir ne bir bilim ne de bir teori ortaya konabilir.
Sorun şu Walter Benjamin ile Heideger’in şu soruya cevap aramalarında yatıyor belki de. “İnsan, maddenin arızi hatası olması durumundan nasıl kurtulabilir” Cevap kurtulmaz ve kurtulmamalıdır da.
Nitçe “anlaşılmaz olmadıktan sonra yazmak anlamsızdır ve Zerdüşt’te işte insanlığa 200 sene yetecek bir görev yükledim” diyor. Deleuze ise içkinliğe dönerek “aşkınlık düşüncenin yaşamdan koparılmasıdır” diyor.
Eğer hatalıysam Nitçe’nin anlaşılamaz olmadıktan sonra yazmak anlamsızdır deyişini lütfen hatırlayınız.
Alıntı
 
 
0 #22 Murat Müfettişoğlu 03-11-2010 13:53
Önder, cevap verme hassasiyetini ve pratiğini bildiğimden yazdıklarını "olağan" karşıladım ve hızlı bir okumayla ne kadar faydalanabildiy sem faydalandım ancak bir kez daha okumaya ihtiyacım var, malum mesaideyiz ve benim açımdan yoğun bir gün.

2. sorumda anlam kayması olmuş ya da benim ifade eksikliğim veya kadim yanlış anlaşılma meselesi vs diyeyim:

"Toplumsalın/ço kluğun bekası için, hem pratik hem ilkesel düzlemde olumsuzladığın yaşama karşı bedenen/ruhen cepheden uzun süreli ve yüksek yoğunluklu tavır almak yerine, kısa süreli tavır almak/uzun süreli yok olmayı tercih etmek…"

Burada yaşamı olumsuzladığını gördüğüm özne Ulus; Spinoza değil elbette. Emin ol Deleuze' ün derslerini ön sıradan ve not alarak takip ettim:-) Dolayısıyla ve ilave olarak, Spinoza ile -esastan olmasa da- pratik bir uyumsuzluğun ilk ama en temel sinyalini Ulusun belirleyici temel hayat pratiğine bakarak alıyoruz: içkiye ve sigaraya gark olmuş ve gıdadan kesilmiş fiziksel bir süreç... Hangi yaşamı olumsuzluyor? Hem öznel hem nesnel anlamda sırtını döndüğü malum burjuva-liberal yaşamı(kapsayıc ı bir tanımlama değil bana kalırsa ama ayrıntısına girmeyeyim, hem gereksiz hem içinden çıkamayabilirim ). Olumsuzladığı yaşamla arasındaki organik bağ bana kalırsa sorularımın cevaplarını da barındırıyor ve derin bir psikanalist çözümlemeyi hak ediyor. Bizim işimiz değil, benim işim hiç değil, ayrı konu. Peki haklı olarak bu denli olumsuzladığı –en genel kavrayışla- reel yaşamın zihnindeki ve bilincindeki negatifi ne? Kendi bireyliğini başkalarıyla eşdeğer düzlemde ve birbirlerini besleyen uyumluluk ilişkisi içinde yaşayabileceği, varoluş olanaklarını aktif kılabilmenin potansiyeline sahip ve potansiyeli sürekli üretir durumdaki ideal toplumsal yapının kendisi...

Spinoza' dan derinden etkilenen birinin 'etik' adına ve (post)modern zamanların muhalif bir ferdi olarak en temel mücadele aracını, yani bedenini ve eyleme kudretinin devamlılığını hesaba katması ve önemsemesi gerekmez miydi?.. Diğer sorularıma paralel olarak demek istediğim kısaca buydu.

Aslında Bakeri kavrayabildiğim kadarıyla sorumun cevabını sorumun son kademesiyle kısmen verdim gibi: Bana kalırsa öznel/otonom/ni hilist bir tavırdan söz ediyoruz(Ahış şahım bir tespit değil aslında)

Özne; son tahlilde tarihi arkasına almış, yaşadığı kültürün ve fiziksel koşulların kucağından konuşan hisseden bileşke bir tavır ve ifadedir. Bilinç düzeyinde içerden ve dışardan sınırlandırılma potansiyeli taşısa da pratik iç/dış müdahele vektörlerinin doğrultusu şaşabilir. Herkes için böyledir demiyorum, en azından Baker gibi zihni kıpır kıpır bir adam için böyle olduğunu düşünüyorum. Onun dinamik bir özne ve içsel anlamda aktif bir birey olarak, gerçekte kesintisiz tepkisel bir hareketin çekim alanında yaşadığını seziyorum, ancak uygun bağıntıların kokusunu beklemekten sıkılmış ve reel yaşamdan umudunu kesmiş bir nihilist gibi algılıyorum. Evet, Spinozayla arasında -iradi biçimde- yaşam sönümlendiren temel bir çelişki varsa nihilizm de vardır gibime geliyor. Etik bir yanlışa düşmemek adına bir kez daha tekrar etmek de fayda var: Baker reel yaşamı olumsuzlamaktad ır; felsefi anlamda ve/veya ideal düzlemde düşlenilen yaşamı değil. Aksi halde o kadar metni üretip paylaşıma sunmaz, orda burda çene çalmazdı. Bu da Spinoza ile arasındaki bağın önemli bir lifinin düşünce tarihi süresince kopmayacağının garantisidir kanımca. Nihilizmle arasında mesafe varsa da metrajı bu noktadan ölçülebilir.

Şimdilik diyeceklerim bunlar. Yazmak istediğim çok şey var ancak ciddi zaman ayırmam gerekiyor. Erdem’ e de birşeyler yazacaktım. Nasıl yapmalı bilmiyorum.
Alıntı
 
 
0 #21 erdem 03-11-2010 11:13
Sevgili Önder;
Bu güne kadar yazdıklarının içinde bundan daha içten bir yazını okumadım. Sevgili Ulusla ilgili aktardıkların içimi titretti ve ürperiyorum. Yetersiz de olsa Ulus Baker monografisidir. Zweig içtenliğini daha doğrusu empatisini hatırlatıyor. Sevgili Murat'ın yakalamış olduğu Ulus'un kendi conatusu ile kendi bedeni arasındaki bilinçli tahribatla ilgili paradoksal durum ayrı bir inceleme konusu gibi bana geliyor. Daha genişletilmesi ve geliştirilmesi ithiyacı olduğunu hissini bize duyuruyorsun. Tekrar teşekkürler ve minnetle selamlar......
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile