Makaleler Bütün Yazılar Teori UlusBaker Dostoyevski ve Tarkovski
 

Dostoyevski ve Tarkovski Popüler

Makale

Dostoyevski'yi Tarkovski'ye bağlayan bağ, üzerinden onca tank, bombardıman, acı, hayal kırıklığı, devrim ve karşı devrim, hatta varoluş üstünde tepinen onca olumlu şey --bilim, sanat, ahkâm ve şeriat-- geçtiği halde nasıl yaşadı? Acaba neden Dostoyevski edebiyatın en yüksek noktasında yer alıyor? Ve bir asır sonra Tarkovski başka bir alanda sinemada, en yüksek filmleri yapabiliyor? Rusların edebiyatlarını yok etmek için ellerinden geleni yaptıklarını artik biliyoruz. Bunu filmlerini yeraltına gömdükleri Eisenstein, Vertov ve Dovjenko için de yaptılar. Ama birdenbire Tarkovski çıkıverdi ve sadece tek şeyin garantisiyle --hayatın ifadesini Dostoyevski'nin yaptığı gibi yaparsanız onu siz ifade etmekle uğraşmak zorunda kalmazsınız, o gelir sizin ifade araçlarını doldurur, taşar, ve kendini sizin aracılığınızla ifade eder. Dostoyevski-Tarkovski bağının sırrı işte budur.

 

 

Durumu biraz daha ciddiye almak da gerekir: hiçbir yazarı Dostoyevski ile karsılaştırmaya kolay kolay cesaret edemeyeceğimiz gerçeğiyle Dostoyevski okuyanlar --nihayetinde-- karşılaşırlar. Neredeyse İngiliz dilini yaratmış olan Shakespeare, Antik Yunan dilini bize topyekun veren Homeros, ve Fransızcayı kuranlar: Rabelais ile Montaigne... Ve sonra Cervantes... Bunlardan bazılarının gerçekten yaşamış olduklarından, giderek eserlerinin "edebi" manada otantik olup olmadığından bile çok emin değiliz. Bu anlamda Dostoyevski bir ilktir --onun orada, Saint-Petersburg'da yaşadığını, tutuklanıp kurşuna dizilmesine ramak kaldığını, sürüldüğünü --hep biliriz. Bazı iyi romanlarını salt para kazanmak için parça başı yazdığını da öğrenebiliriz kolayca. (ve bugün Orhan Pamuk, bir taraftan kendi kötü fantezi romanlarını pazarlamaya çalışırken, diğer taraftan nedendir bilmem oldukça kötü Dostoyevski tercümelerini İletişim Yayınlarında "sunmaktadır" --ve bu tercümelerde "merdivenin kenarında yere yuvarlandı ve kafasını halıya tok bir sesle çarptı" gibi bırakın Dostoyevski'yi, ortalama bir romancının bile asla telaffuz edemeyeceği bir cümleyi bulabiliyoruz...) O cümleyi bulup yeniden yazıyorum (tercüme etmiyorum, yeniden yazıyorum): "merdivenin kenarına eriştiğinde artık dayanamayıp koyuverdi. Tok bir ses geldi kafasıyla halıdan..."

Tarkovski'nin Dostoyevsi'yi bir "yakını" gibi gördüğü biliniyor –hayatı boyunca onun bir romanını çekmek istemiş ve anlaşılan buna ya fırsat bulamamış, ya da --bu daha doğru ve haklı bir neden herhalde-- cesaret edememiş... Ama benim gördüğüm her imajının içine Dostoyevski tamtamına işlemiştir. Gerçekten de, nasıl Dostoyevski okuyana her şeyi yazabilecek gibi görünüyorsa, bir Tarkovski görüntüsü de her şeyi gösterebilecek gibi gelir... Onun filmleriyle "barışamazsanız" ilk yirmi dakikanın sonunda terk etmenizin daha iyi olacağı gerçeği (bu çoğu kişinin deneyimidir)iyi bilinir... Ama Tarkovski de her şeyi "çekebilecek" gibi gelen bir filmcidir. Ve bunun nedeni belki de Dostoyevsiesk anlatımla göbekbağından çok, her ikisini birbirine bağlayan bağın oluşabildiği o dirençli zemindir.

Bu zemin bir coğrafya değil --Rusya coğrafya oluşturamayacak kadar geniş ve son tahlilde epeyce ıssızdır. Orada insan bir seyrelme içinde yaşar. Elbette modern batılı toplumlardaki o çok yoğun nüfus içinde, kentin kalabalığında yaşanan "seyrelme" --daha doğrusu "izolasyon"-- gibi değildir bu. Ama bir devir ya da "zaman" da değil. Daha doğrusu mekânın bir kasılmasıyla zamanın bir gevşemesi karşısındayız. Ya da, Tarkovski'de daha kolay olduğu ölçüde bunun tersiyle. Deleuze'un anlattığı ve örnek olarak Tarkovski'yi gösterdiği "kristal imaj" hem kasılma hem de gevşeme olmalıdır --kalp gibi çalışmalıdır. Bahtin Dostoyevski eserindeki bu ritmik "olayları" epeyce çözümledi. Ve orada dilin kasılıp gevşediğini de gösterdi. Dostoyevski "her şeyi yazabilir" -- Tarkovski "her şeyi gösterebilir". Demek ki esas mesele her şeyi yazıp durmak değil, her şeyin yazılabileceği ortamı, arkaplanı, fonu oluşturmak, inşa etmektir.

Ve işte, Dostoyevski edebiyatta, Tarkovski ise sinemada bunu en yetkin şekilde basarmış olanlardır. Ve Dostoyevski'den şöyle bir cümle duyabilirsiniz: "bir arabacının gölgesini gördüm, bir arabanın gölgesini bir fırçanın gölgesiyle temizliyordu."

Daha da gidersek şunu da: "il faut inventer" --nedense hep Fransızca telaffuz ediliyor esasında Rusça olan bir romanda. Herhalde bir vurgu kazandırmak için. Eğer tanrı yoksa onu "icat etmek gerekir". Adalet yoksa onu da. Ama Dostoyevski eserlerinde sürekli tekrarlanan bu talep romanın kahramanları tarafından nedense hep Fransızca olarak telaffuz edilir. Neden?

Dostoyevski'den hep alıntılanan bir cümle: "eğer Tanrı yoksa her şey mubah". Oysa bunun çok sayıda değişkenini de bulabilirsiniz orada: "eğer tanrı öldüyse benim yüzbaşılık apoletlerim ne işe yarayacak peki?" (Ecinniler) Dostoyevski'de ikinci tip sorgular ilkinden (ki sorgu değil önermedir bunlar) çok daha derin, dolayısıyla çok daha önemlidir. Nietzsche bize şunu gösterdiydi (ki sanıyorum Dostoyevski'den çok uzakta olmayan bir düşünme hali içinde başına geldi bu): Tanrı öldü. Ama ekledi. Onu siz öldürdünüz. Nasıl kalkacaksınız bakalım bu işin altından. Dostoyevski'nin "Tanrı yoksa her şey mubah" formülünün daha derininde "Tanrının öldürülmesi" yatıyor. Çünkü çok açık. Tanrı bir zamanlar varken şimdi yoksa ya olmuş olması, ya da öldürülmüş olması gerekir. Ama Ecinniler'de Tanrı'nın öldüğü düşüncesi ön plana çıkıyor --yokluğu değil. Tanrı hiç yoksa apoletlerim ve yüzbaşılık rütbem olmazdı. Ama Tanrı var idiyse ve şimdi artık öldüyse benim apoletlerim ve rütbem ne anlama gelir?

Bugün Dostoyevski ile başınızı ağrıtıyor, gözlerinizi yoruyorum ama bence buna değer: bu adamın toplumsal tipler yaratmakta Simmel'den bile daha başarılı olduğunu düşünüyorum artık. Ayrıca toplumsal tipler hem sosyolojik-psikolojik realiteler, hem de estetik-analitik kategoriler olduğu ölçüde benim epeydir uğraştığım Spinoza'nın esas antitezi olarak da ortaya çıkıyor. Ve bu antiteze gerçekten ihtiyaç duyuyorum. Heidegger "hala bir Tanrıya gücümüz yeter mi?" diye sormuştu. Spinoza felsefesi antidotsuz alınmaması gereken bir şey. Hiçbir özgürlük alanı bırakmıyor gibi görünüyor, ama salt felsefe yapmakta alabildiğine özgür. Oysa Dostoyevski'de bulacağınız hiçbir iddiayı önce Spinoza'da bulamaz değilsiniz. Dostoyevski (sonra belki de Simmel) --insan olarak sonluluğumuzdan kurtulamayacağımız konusunda ısrar ediyorlar; oysa Spinoza eğer felsefe yapacaksak her şeye Tanrının gözüyle bakmamız gerektiğini söyleyecek kadar umutluydu. Spinoza güç derecelerinin toplamını görmek istiyordu (bu Tanrıdır). Dostoyevski ve "modernlik" ise Tanrı yokken güç derecelerinin ne menem bir şey olabileceğini tartışıyor --ve bunu tartışmanın en iyi yolu edebiyattır artık, felsefe değil.

Lacan Dostoyevski'nin "eğer Tanrı yoksa her şey mubah"ını tersine çevirdi --"eğer Tanrı yoksa her şey yasak". Çünkü eğer bir "temel gösteren" artık yoksa o zaman dünyayı şöyle yaşamaya başlamanın önü açılıyor --kahve için ama sağlığa zararlı = kafeinsiz kafein... Seks yapın elbette, çünkü her şey mubah, ama dikkat edin, çünkü AIDS. Yiyin, ama dikkat edin, çünkü yağ ve kolesterol var.

Her şey Spinoza'nın doğal felsefesinden kurtulmak üzere modern çağların yediği haltların toplamını gösteriyor. Spinoza diyordu ki, ilkel olduğumuz ve çocuklar gibi kendi hallerimizi yönetmeye muktedir olmadığımız ölçüde emirlerle güdülürüz. Bu bir "performatifler yasasıdır". Adem elmayı yemenin kendine zarar vereceğini bilecek durumda değildir, bu yüzden Tanrı ona elmayı yemeyi "yasaklamak" zorunda kalır. Ama kapitalizmin "rasyonalitesi" para getirecek herhangi bir şeyi yasaklamak istemeyeceğinden, eğer kendime mazoşistik bir işkence çektirmek istersem, üzerinde "do not use for..." gibisinden bir etiket basılı bir kırbacı üretip bana satacaktır.

Dostoyevski, Spinoza, Nietzsche, Lacan hep aynı şeyleri söylüyorlar. Ve farklı dönemlerde, farklı anlarda dünyanın bu düşünme tarzlarını gerektirme tarzlarının o muazzam çeşitliliğinin bütün bu bakış açılarından çok daha önemli olduğunu düşünüyorum.

Sanırım şöyle bir durum var ultra-kapitalizmde. Richard Gere'in oynadığı şu bombok filmde olduğu gibi (affedersiniz) kıçınıza bir fare sokarsınız --çünkü sapkınsınızdır ve başka türlü olmanızın da pek imkanı yoktur. Ama o arada Richard Gere büyük bir hata yaparak, içini kemirmeye başlayan (bu bir süre zevk sonra da acı veren bir durumdur) fareyi acının ilk anında can havliyle dışarı çeker: sonuç --kuyruk kopar, fare içeride kalır (örneğin aşırılığı kendi gücünün parçasıdır, bu yüzden kusura bakmayın).

Ama derim ki "her şey mubah" ve "her şey yasak". İkisi aynı şey. Dostoyevski'nin "mubah"ı göstermek için Tanrının yokluğuna başvurduğu gibi, Lacan da "yasağın yokluğu"na başvuruyordu. Bir romancı değil bir göstergebilimci olduğu için --tıpkı Spinoza'nın bir zamanlar yaptığı gibi-- rahatça şunu diyebilirdi: yasak yok, her şey mubah, demek ki Tanrı yok. Tıpkı Godard'ın o eğlenceli ve tuhaf Cogito'su gibi: "demek ki ölmemişim, çünkü bütün hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmedi."

Leibniz denen adam ise biliyordu ki ister Tanrının yokluğuna, ister varlığına sığının aynı duruma düşersiniz: varsa şu, yoksa bu. Her iki durum da mubahtır. Biliyoruz şeyler var. Sezar Rubikon ırmağını geçti ve Galya'yi işgal etti. Bu olay hep var ve olacak --yani her tarih kitabında varsayılacak. Ama onun Rubikon ırmağını geçmemesi de mümkündü --ve bu durumda olmamış, harcanmış koskoca bir dünyalar sonsuzluğu var demektir. Bütün bunlar tek bir bireyde ancak bir Dostoyevski romanında birleştirilebilir. Sezar'ın Rubikon'u geçtiği rahatça kabul edilebilir --mümkündü, çünkü oldubitti. Ama daha derin bir soru doğmuyor mu bundan: Tanrı mümkün müdür? Ve bu soruya ayni tipten bir cevap verebilir miyiz?

Dostoyevski bence "Tanrı olmasaydı" sorusunu "her şey mubah olurdu" cevabını vermeden soramazdı. Başka bir deyişle cevap sorudan önce geliyor --ve biz o zaman buna soru değil, problem, sorun filan diyoruz. Sorun Şudur: her şeyin mubah olduğu bu dünya nedir? Hangi şartlarda tesis edilmiştir? . Ve biliriz ki mubah basitçe "yasaklanmamış olan şey" değildir. Yasağın henüz dokunmadığı şeydir. Ya da daha derinden, "yasaklamanın" da "yasaklanması" gereken bir hayat yoludur. Başka bir deyişle her şeyin mubah olduğu bir dünya Tanrıyı öldürmüş olmak zorundadır. Öldürmezse bazı şeylerin mubah olduğunu bize sürekli olarak hatırlatmak, vaaz etmek zorunda olan bir Tanrıya ihtiyaç duyuyoruz demektir. Tanrı dildeki emir kipinin ötesinde bir varlığa sahip olma ihtiyacında değil. Ve emir vermek için var olmak ihtiyacını bile duymuyor. O "transandantal" bir imaj ve görünmesi bile gerekmiyor. Yani Kant'ın dediği gibi onu ancak içinizden buyruk veren şey olarak tanıyorsunuz.

Ama bütün bunları birtakım toplumsal tiplere tartıştırmak işte tam da Dostoyevski'nin dehasıydı. Onun karşısında Spinoza'ya kendi nedenlerimle hak veririm --ama çok da karşıt olduklarını düşünmüyorum bazılarının aksine. "apoletlerim neye yarar o halde" diye soran bir adam orada mümkün kılınmıştır. Spinoza da hep bu tür şeyleri somut olarak sorup duruyordu: neden veya nasıl Tanrı kadar büyük bir kavram ile apolet kadar saçma sapan bir şey arasında bu kadar sıkı fıkı bir bağ oluyor?

Ek:

Dostoyevski'den bahsetmek zorunda kalmıştım --biraz daha ötesiyle devam ediyorum: (ve diyelim ki bu Rus insanını biraz da kaderini paylaşarak daha iyi tanıma şansım oldu) --bu mesele Fyodor Dostoyevski'nin Bratya Karamazovyi (Karamazovgiller) adlı romanında Dmitryi'ye söyletilen bir cümlede hazır bulunur: neden acaba bütün Ruslar filozofturlar, ve bu içlerine işlemiştir? Çok tuhaf bir durum, çünkü benim bildiğim Vladimir Solovyov dışında Rusya herhangi bir sistematik filozof yetiştirmemiştir --çünkü bence buna zaten ihtiyacı yoktur ve yazarları eleştirmenleri düşünme gücünün belli bir miktarını ayakta tutmaya yetip artmışlardır bile.

Ama şimdi inanırım artık --Ruslar yalnızca Dostoyevski'nin söylediği gibi filozof olmakla kalmadılar, aynı zamanda felsefi bir projeyi hayata geçirmeye kalkışan tek tarihsel uygarlığı oluşturdular. Projenin kendisinin önemi (Marksizm veya başka bir şey) apayrı bir konudur --mesele daha çok felsefeyi bu kadar ciddiye almaktır ve bu Rus Devrimine kadar varabilmiş bir süreçte gerçekleşmiş bulunuyor. Sonrasını hiç sormayın, çünkü buna cevap vermekle uğraşmak zorunda değilim...

Ama Sovyetler deneyimi totaliter değil (Hannah Arendt'in ve takipçilerinin sandığının aksine) bambaşka türden bir totallik ve saflık taşır. Marksizm okunur ve devrim "uygulanır" --ve bu Anglo-Sakson dünyadakinden çok farklı bir "pragmatizm" türüdür. Tarih bir "bakalım görelim" sürecine hemencecik dönüşebilir. Anglo-Sakson pragmatizmi ise bir nevi ikiyüzlülüğü hep korumuş olan burjuva ideolojisine denk düşer. O bir felsefedir ve her "doğrunun" faydaya ve iş görmeye dayanması gerektiğini kabul ederken de öyle kalır: yani bir felsefe. Kimse önerilmiş bir felsefeyi uygulamaya geçirmeye kalkışmayacaktır, çünkü İngiliz-Amerikan pragmatizminin doğası zaten yapılıp edilmekte olan işlerin bir dökümüyle, giderek meşrulaştırılmasıyla sınırlanmış bir haldedir. Yalnız Rus pragmatizmi böyle bir şeyi göze almıştır --bir felsefe mi var, tamam uygulayalım bakalım...

Karikatürize ettiğimi düşünebilirsiniz --asla öyle değil. Yalnızca Sovyetler Birliği'nde felsefe her türlü ekonomik, siyasi ve kültürel faaliyetin temeli ve yönlendirici ilkesi olarak kabul edilmiştir. Bu felsefenin oldukça özetlenmiş ve kötüye kullanılmış bir Marksizm-Leninizm olması bence burada tartışmakta olduğum konu açısından o kadar önemli değil. Daha doğrusu, 19. yüzyıldan beri Rusya'da yeşeren felsefi kültürün niteliğine uygun olan şeyleri Sovyetik deneyimden, baskılardan, perseküsyondan filan ayıklayıp bir kavram haline getirmeye çabaladığımızda orada işte bahsettiğim bu tuhaf pragmatizmin ta kendisini buluruz. Ve Dostoyevski'den Sokurov'a bu pragmatizm ilginç bir yaşam sürdürmüş, biricik bir deneyim oluşturmuş gibidir.

Rus aydını (ki "intelligentsia" terimine bir somutluk kazandırmıştır) Berdyayev'in gösterdiği gibi kendine mahsus bir insan türüdür --ve bu "kendine mahsusluk" bütün Ondokuzuncu yüzyıl Rus edebiyatının her köşesinde belirir. Mesela Solovyov anarşist-nihilist olarak başladığı felsefi hayatını mutlak ortodoks bir dindarlığın --yani argümanları en uca kadar götürülmüş bir dinselliğin-- doruğunda tamamlayacaktır. Ruslar önlerinde felsefenin Batılı bir versiyonunu görmeye dayanamıyorlardı: hep bir hic et nunc'un, burada ve şimdinin iğvasına kapılıyorlardı. Belki de bu yüzden "tamam artık Sovyetler faslını kapatıp şu kapitalizmi de deneyelim bakalım" tipinden bir davranışa girmelerinin nedeni de budur. Lenin'in yazıları ve eylemleri tam manasıyla bir "deneysel devrim teorisi" oluşturur. Bu yüzden onu yüzyıl sonra hala alıntılayıp duran bir "sol literatüre" ve "pratiğe" çok fazla burun kıvıramıyoruz. Neçayev'den Şestov'a Rus felsefesi (ki teknik bakımdan Batıdakinden çok geridedir) büyük Rus edebiyatının yanında biricik bir çizgi oluşturur; ince, kırılgan, ama bir bakıma çok güçlü, Mesianik bir çizgi. Descartesçı mısınız, o halde hemen gidip uygulayalım... Descartes'ın neyini uygulayacaksınız? Hemen ruhsal dünyayı cismani dünyadan koparalım, bakalım ne oluyor. Batıda yüzyıllardır okunan Descartes felsefesi asla böyle bir girişimi Fransa'da ya da başka bir yerde uygulamaya koymaya kalkmış değildir. Batı metafiziği söyler, uygulanır, ama uygulanmaya "adanmış" değildir. Yalnızca (Nietzsche'nin deyimiyle) bazı "kuyrukluyıldızlar", Spinoza ve Nietzsche felsefelerini hayatlarının bir ölçüsü ve ritmi haline getirmeyi başardılar --ki bunlar Deleuze'ün deyişiyle "kamusal" değil "özel" filozoflardı.

Bu aynı zamanda Dostoyevski'nin "her şey mübah" formülünün zorunlu bir uzantısıdır. Rus anarşizmi, "her şey mübah ise o halde yapalım" diyen bir tavırdır. Oysa hala bir Alman olan Nietzsche şu entellektüel-ahlaki anekdotu hala sürdürüyordu: Tanrı Öldü, Onu Siz öldürdünüz; nasıl arınacaksınız bu kandan bakalım.

Tarkovski veya Eisenstein seyredenler hemen hissedebilirler ki yukarıda bahsettiğim "somutlaştırıcı ruh" bir Poltergeist gibi her an iş başındadır ve izin verildikçe

yolunu bulur... Bu izin kurumsallaştığı andan itibaren --diyelim ki Stalin döneminde-- Sovyet projesi çöküşüne zaten girmişti. Benim bildiğim 1960'lı yıllarda o güzelim Leningrad'ın bile gri üstüne gri bir hayatı şenlendirmeyi başaramadığıdır. Ve bu şenlendirmeyi ancak (a) büyük Rus edebiyatı; (b) büyük Rus sineması başarabilmişti, ta ki yok edilene kadar. Bütün bunların Batıda alıştığımız "komünizm" projesiyle bir alakası yok. Olsa bile bambaşka bir tarzda ve bambaşka bir yoldan. Eisenstein'in tutkusal profili ancak komünist adanmışlığını hissedebildiğiniz ölçüde sizin için "şahane" bir eser haline gelebilir. Yoksa filmlerini anlamamışsınızdır. Dziga Vertov basitçe "makineler mi?" diye sormuştu --evet tamam, makineler, Taylorizm ve Stahanovizm: ama benim elimdeki kamera da bir makine --o halde ben de bir işçiyim, bir görüntü işçisi, bir iletişim işçisi. O halde "sinemanın özü" diye anlatılan şeyi hemen "uygulayalım".

Entegre kapitalizm bir uygulama değil ve Marx'ın bir asır önceki sözünü doğrulamaktan başka bir şey yapmıyor: "kapitalizm pratikte gerçekleşmiş idealizmdir". Pratikte gerçekleşmek. Rusların ruh haline başvurduğunuzda (ki Marx pek çok sayıda Rus devrimciyle tanışıktı, düşmanlıklar ve dostluklar kuruyordu onlarla) bu "pratikte gerçekleşmek" meselesinin oldukça karmaşık ve eş oranda hayati bir mesele olduğu anlaşılır. Kapitalizm bir idealizm ise demek ki bizimki değildir dersiniz hemen. Ama idealden önce gelen "pratik" pek dayanılabilecek bir durum değildir. İşte böyle bir şeye sadece ve sadece Rus filozofların, Solovyov'un, Lenin'in, Neçayev'in, Berdyayev'in, Kojeve'in katlanabildiklerini düşünüyorum...

Üstelik Kojeve gibi bir Rus, Almanya gibi soğuk nevale bir ülkede Husserl'den ders aldıktan sonra Hegel'in en iyi yorumcularından biri haline geldiği (diğeri de Rustu, yani Aleksandr Koyre) Fransa'da ikinci Dünya Savaşı ardından ve henüz Avrupa Birliği pek samimi bir şekilde telaffuz edilmezken bir Akdeniz Birliği önerebilmişti. Dünya entegrasyonu onun ütopyasıyla kurulsaydı elbette Wilson, Truman ve Marshall doktrinlerini takip ederek bugünkü hale gelemezdi. Belki daha az, belki daha çok acı çekiyor olurduk ama muhakkak ki bambaşka bir şey olurdu. Bu Rus düşünürlerini bütün Spinozacılığıma, onların bütün irrasyonelliğine rağmen kendime çok yakın buluyorum.

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (26)
  • erdem_ozcan
    avatar

    Sevgili Emrah;
    Evet haklısın. Her iki web adresinde makalenin linki kaldırılmış durumdadır.
    Google'a gir. /şükran kozalı, quantum/ anahtar sözcüklerinden araştır. İkinci sırada makale karşına çıkacaktır. Veya e-mail adresini bildir. Bu makaleyi sana göndereyim.
    Selamlar

  • erdem_ozcan
    avatar

    Günümüzde ingiltere çıkışlı satiric bir slogan var, tişörlerde bile taşınıyor. "God 'Probably' Doesn't Exist" Demek ki bir Probabilite hesabı yapılmış.

  • erdem_ozcan
    avatar

    D'deki tanrı problemi ilgili Sweig; "hem tanrı tanımazların en ateşli savuncusu, hem de ona inananların en önde gideni" demektedir. Birşeyi karşıt değiliyle birlikte düşünüp verebilmek, akla ilk önce "şey ile değili" arasında bir olasılık hesabını akla getiriyor. Ve Schrodenberg'den önce "kedi deneyini" D'nin yapmış olduğunu böylece anlıyoruz. Tavşan yahnisi yapmak için bir tavşan, tanrıya inanmak için de bir tanrının olması gerektiğini Şatov söylüyor. Stovragin, Şatov'u çıldırtacak biçimde şu soruyu soruyor "peki tavşanı yakalandın mı; Yoksa tavşan hala kaçıyor mu". Günümüzde yeni yeni yapılan bu düşünce cedelleşmelerini Bohr ile Einstein'da yapmış. Kaldi ki insanlık uzun bin yıllar daha tavşanı kovalamak için uğraşacağa benziyor.

    selamlar ve saygılar

  • emrahpolat
    avatar

    Erdem,
    http://vision1.eee.metu.edu.tr...uantum.htm adresi açılmıyor maalesef.

  • erdem_ozcan
    avatar

    Sevgili Emrah;
    Aşağıdaki web adresinde de bulabilirsin.
    selamlar
    http://www.sanatteorisi.com/Makaleler.asp?sayfa=Oku&id=84

  • erdem_ozcan
    avatar

    Baker'in bahsetmiş olduğu ritmle ilgili bir kaç yeni bulguyu bilgilerinize sunuyorum. İnternette Amazon'da D'ile ilgili bir yorum yapan yabancı okuyucunun yorumunda Baktin'in "Quantum Teorisi"ne hiç değinmemesini, büyük bir eksiklik olduğunu bize anlatmaya çalışan bildirimi mevcut. D'nin biçim ve içerik anlatımında bana quantum mekaniksel davranış benzerliklerini çağrıştırıp hissettirmesi gibi.
    Diğer taraftan Şükran Kozalı'nın; http://vision1.eee.metu.edu.tr/~metafor/yazi/11206sukranquantum.htm adresinde "Şiir Biliminde Quantum Sıçramalar" isimli incelemesi çok ilginç ve okunmaya değer. Kaldiki bir bildiri halinde Berlin'deki bir edebiyat etkinliğinde sunulduğu ifade ediliyor.
    Bu bulgu da doğru bir hissediş frekansında olduğumu gösteriyor.

    Baktin'nin de tespit ettiği üzere Dostoevski'nin (D.) yaratmış olduğu roman dili "çokseslilik" ilkesine dayanıyor.
    Daha da ilginç olanı aşağıdaki makale.
    Bohr atom modeli ile D'nin polifonik anlatımının analojisi üzerine araştırmalardan bahsediyor. Şükran Kozalı'nın incelemesi aynı bezerlikleri taşıyor.

    Selamlar ve saygılar

    http://www.springerlink.com/content/m4q283047p6j7863/fulltext.pdf?page=1MAMUKA G. DOLIDZE
    THE ANALOGY BETWEEN ‘‘ORTHODOX’’ QUANTUM
    THEORY AND POLYPHONY OF FICTION
    Edmund Husserl’s phenomenological theories have greatly influenced
    different spheres of contemporary thinking. Phenomenology establishes
    the polyphonic style of thinking in philosophy, science and art. Our
    objective is to investigate this way of thinking, particularly in literary
    works. However, besides the phenomenological method, it will also use
    several components of Bohr’s conception of quantum theory. Despite
    crucial differences, the same effects of the phenomenological approach
    have occurred through Bohr’s theories.
    Thus, the aim of our investigation is to use the phenomenological
    approach and Bohr’s quantum conception to explain the polyphonic style
    of literary works. Besides Joyce and Proust, we consider Dostoevsky’s
    novels and intend to research William Faulkner’s works. These great
    writers, in our opinion, developed polyphonic prose in modern literature.
    We assert that the occurrence of analogy between Bohr’s theories and
    the ‘‘polyphonic style’’ in literature was not coincidental, for this analogy
    had a philosophical ground: both areas use the same phenomenological
    approach – one deals with the construction of the object of science, and
    the other with the creation of an artistic form.
    The phenomenological approach shows that the reflections of premises
    of the mind anticipate the reflection of objects and events of the cognizable
    world. Premises of mind include the possibility of knowledge, i.e. the
    possibility of correspondence between external things and the nature of
    thinking. According to the correspondence theory, a physical object
    should be considered in integrity with conditions of cognition, which
    determine the possibility of a successful correspondence. Therefore, a
    physical object, taken in this integrity, is unique, since it is determined
    by irreversibly changing consciousness.
    Bohr’s understanding of quantum theory meets this phenomenological
    requirement. The famous scholar emphasized an indivisible coexistence
    of subject and object when speaking about the impossibility of considering
    atomic objects apart from their measurement conditions.
    Consequently, different from classical physics, we observe the subject’s
    penetration into the quantum area. Therefore, the description of the
    atomic world disintegrates into two independent (wave-particle) parts,

  • onder
    avatar

    Bohr deyince aklıma geçenlerde haberdar olduğum efsanevi Einstein - Bohr çekişmesi geldi.

    Bu çekişme günümüz için de çok ilginç. Özgürlükçü bir politika için tartışmada da bu ünlü çekişmenin bir paraleli var; herşeyi açıklayan bir mega meta-anlatı/büyük anlatı mı, yoksa perspektifsel, istatiksel, çok yönlü, çok katmanlı bir anlatılar çoğulluğu mu?

    İlkinin savunucu son büyük modernistlerden biri olan Einstein, ikincinin savunucusu Kuantum fiziğinin babalarından Niels Bohr. Bu iki dost öylesine çok atışırlarmış ki aralarında şu ünlü diyalog geçmiş;

    Einstein; Tanrı zar atmaz
    Bohr: Tanrı'ya ne yapması gerektiğini anlatmaktan vazgeç.

    Syrettiğim belgeselde roportaj yapılan çağdaş fizikçilerin hepsinin Einstein hakkındaki ortak gözlemi şu; Einstein'in son 20-30 yılı büyük bir kayıptı. Bu kaybın en büyük nedeni de onun çelik gibi önyargısıydı. Newton fiziğini altetmiş olmasına rağmen aslında Newton okulunun yılmaz bir takipçisiydi; bütün evrenin çelik gibi şaşmaz yaslarla, mutlak bir kesinlikle açıklanabileceğine inanıyordu. Evrensel olarak kesin bir neden-sonuç ilişkisi heryerde herşeye uygulanabilirdi. Ona giden yolu bizzat kendisi açmış olmasına rağmen Quantum fiziğinden bütün benliğiyle nefret ediyordu; evrende yüzde yüz kesinliği dışlayan, bazı şeylerin ancak istatiksel olarak koyutlanabileceğini savunan quantum fiziğinden tiksiniyordu, bir birleşik teori, bir herşeyin teorisi peşindeydi. Tanrı'nın zihnini, ve eserinin bütün yasalarını çıkarmaya çalışıyordu. Evren o kadar kusursuzdu ki, herşey mutlak bir kesinlikle olmalıydı. O yüzden ünlü "Tanrı zar atmaz" lafını etmişti. Bu saplantısı o kadar güçlüydü ki, koca kuantum fiziği alanını hayatının sonuna kadar yok saydı. İmkansız bir herşeyin teorisi saplantısı içinde ömrünün kalan kısmını heba etti.

    Kuantum fiziğinin şimdiki durumu ortada; pozitif fizik bilimi nerdeyse metafiziğe yaklaşmış durumda. Akıl almaz, idrak etmesi imkansız paradoksal sonuçları var.

    Gerçi şimdi "String Teori" ile kuantum ve Einstein fiziğini uzlaştıracak bir başka "herşeyin teorisi"/"unified teori" girişimi var, ancak kesin olan birşey var; doğayı eski Newtoncu/Einsteincı modernist kapsayıcı mantıkla açıklamanın imkanı yok..

    Bunun politikadaki izdüşümü nedir; Engels'in "Doğan'ın Diyalektiği"nde gösterdiği türden "Bilimsel Sosyalizm" mantığı artık geçerliliğini yitirmiştir. Engels'in bilimselliği doğayı 3-4 elementle -çoğunlukla ateş, toprak, su, rüzgar, ateş gibi- açıklamaya çalışan Antik Yunan'ın Anaksimandros, Thales vs filozoflarının bilimselliğinden daha fazla değildir.

    Kanımca kuantum fiziğinin toplumsal teorideki karşılığı Spinoza-Nietzsche-Deleuze-Negri çizgisidir. Bugün gerçek anlamda materyalist teorinin savunucusu bunlardır..

    Unutmadan son notu ekleyelim; Sevgili Ulus Baker bu çizginin Türkiye'deki en önemli, belki de tek temsilcisiydi. Aşırı mülayim kişiliği bu çizginin taşıdığı politik potansiyelleri açığa çıkaracak bir hareket oluşumu kurmasını engelledi. Egzantrik, esoterik, derin meselelerle ilgili biri gibi algılandı. Ama aslında işin politik yönünü öne çıkarmayı istiyordu gibi gelirdi bana..

  • erdem_ozcan
    avatar

    Aynı şeyleri düşünmek memnuniyet yaratıyor.
    Sorular çok vurucu, aydınlatıcı, kapsamlı ve cevaplarını kendi içinde barındırıyor.
    Richard Feynman'ın "Fizik Yasaları Üzerine" kitabı var. Bu kitapta; "Evet bir elektron, idrakin bildiği ve kavrayabileceğinin ve şimdiye kadar bildiğimiz hareketlerin dışında, hayal gücümüzün ötesinde davranarak hareket eder, ve bu nasıl olur dedirtecek kadar bize hayrete düşürür demektedir." Bu hareket tarzı "kuantum mekaniksel davranış" olarak tanımlanmaktadır.
    Özetle; bir elektronun belirli zamanda, belirli bir güzargahta ilerlerken, hem parçacık (ışınım hareketi) hem de "dalgacık hareketi" ritmleriye hareket ettiği ve konumunun, "Mümkün Olabilecek En İyi Haller Yasası" gereğince, bir olasılık hesabıyla, aslında simulatif (senaryo-vari) bir tahminle kesinlikten (belirsizlik) uzak bir şekilde tahmin edilebileceği şeklindedir. Tam olarak bende hala anlamaya çalışıyorum.

    Hayal gücümüzün ve çılgınlığın sınırı yok ama;
    Dostoyevski'nin edebi kurgusu ve biçemi konusunda Baker bir "ritmden" bahsediyor.
    D.'de kahrmanlarda eylemin düşünceden önce gelmesi, sonra idrakin oluşması (suç ve ceza, öldürme içgüdüsü, fedakarlık, pişmanlık, itiraf, sonsuz acıma, kefaret, nefret v.s) sürekli huzursuzluklar, öngörülemez yazgılar (belirsizlikler), acıdan manevi boyutta zevk duyma, kendi kaderine saflıkla ve itaatla inanç v.vs) "Kuantum mekaniksel ritm"e benzetiyorum.
    Saçmalıyormuyum bilmiyorum ama, uzun zamandan beri düşünüyorum. D.'de "Kaos teorisi ve kuantum mekaniksel ritm" tez konusu gibi.
    Külliyat hergün biraz daha genişlemektedir.
    selamlar ve saygılar

  • onder
    avatar

    Nietzsche üzerine yazılmış bir kitap var, adı "Edebiyat Olarak Hayat". Ayrıntı'dan çıktı. Okumuşmuydum hatırlamıyorum. Ama kitap, başlığı Nietzsche'nin "soğuk alman felsefesi"ne karşı duyduğu bilinen nefreti ile birleşip Erdem'in yorumunu okuyunca hemen aklıma geliverdi.

    Çok indirgemeci bir yaklaşım olacak galiba ama insanlığın düşünsel gelişimi bana iki ana çizgide gelişmiş gibi geliyor; hayır genel kabul gören materyalizm, idealizm okulları olarak değil, daha çok bütün varoluşu akılla, mantıkla açıklamaya çalışan rasyonalizm (idealist ve materyalist versiyonları ile birlikte) ve adlandırılması zor, perspektifsel, göreceli (Einstein'ın relativitesi anlamında ), aklın çelikten soğuk mantığını aşan, duyumsal, göstergelerin temsiliyetin zincirinin ötesine geçebilen, deneyimsel bir okul.

    İlk çizgi, aydınlanmaya kadar varmış, kuantum fiziğinin popüler düzeye kadar inmiş ünlü bulgularıyla kendi zorunlu mantığı uyarınca kendi üzerine çökmüş bir okul. Düşünün kuantum fiziğine "idealist", "irrasyonel", bilimdışı, spekülatif denebilir mi? Kuantum fiziğini doğuran, bilimsel/rasyonel uslamlamadır. İşte kendi ağırlığı altında kendi üzerine çöken de bu rasyonel uslamlama. Kuantum fiziği insan zihninin sağduyusuna, rasyonel mantığa meydan okuyor. Hadi gelin de Engels'in "Doğanın Diyalektiği" mantığıyla elektronların aynı anda iki ayrı yerde olmasını açıklayın.

    Sovyet enkazı altında kalanlardan biri de biraz da bu şaşmaz rasyonalist akıl, "soğuk" alman idealizmi, Hegel'dir.

    Sosyalist teorideki krizin kökeninde de aslında bu kendi üzerine çöken soğuk rasyonalist akıl yok mu?

    Boşuna değil, mekanik rasyonalist akıl felsefesini aşmaya çalışan çağdaş düşünürlerin çoğunun esin kaynağı Nietzsche'dir.

  • erdem_ozcan
    avatar

    Baker’in bizi hep üzecek kaybına atfen;
    Baker’in son cümlesi, dikkatlice okuduğumuzda farkına varacağımız önemli bir metaforik ayrıntıyla, her şeyi özetliyor gibi. “Bu RUS DÜŞÜNÜRLERİNİ bütün spinozacılığıma, onların bütün İRRASYONELLĞİNE rağmen kendime çok yakın buluyorum”cümlesi çok ilginç ve mistizim kokan hoş bir cümle. Hissediş planında bir doğruluğu belli belirsiz şekilde çağrıştırması nedeniyle hem düşündürücü ve hem de kuşkuyla karışık bir çekiciliği içinde barındırıyor. Saksının çalıştırılmasını değil, algının yeni araçlarla yeniden okunması ve oluşturulması tezini ileriye sunuyor her halde.
    Bunu daha açmak, genişletmek ve geliştirmek bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor. Keşke Baker hayattayken deniz enginliğindeki bilgi ve birikimiyle daha kapsamlı bir Dostoyevski (D..)monografisi yayınlayabilseydi diye aklımdan geçirmedim değil. Kendinden, hiçbir şekilde ip ucu vermemiş bu dev adamın sanatına yaklaşmanın, onu anlamanın ve çözümlemenin en iyi yolunun, bir çok disiplini içinde barındıran eklektik bir öğretiyi hatmenin de ötesinde bir şeyler olduğunu, Baker’in kendi ifadesiyle veriyorum, “bunu tartışmanın yolu edebiyattır artık, felsefe değil” . Demek felsefe yetmiyor, bir şeyler eksik kalıyor …. Oscar Wilde’in “ Tanrı hakkında kim ne söylerse söylesin , onu bir tarafa bırakıyorum, salt gerçeklik soğuk alman felsefesiyle değil, aşkla anlaşılabilir.” demektedir. Bu söz de Baker’e çok daha yakın gelecekti eminim. Gönül felsefesi , kalp gözü ve tasavvuf zırvalıklarını ve rituellerini kesinlikle kastetmiyorum. Bunlar farklılık yaratma adına bizim batıcı akıllı mistikler tarafından geliştirilen mevhumlar. Beş para da etmiyor.
    Daha farklı bir hissediş, veya daha farklı bir duyumsayışa, belki de burun kıvırarak küçümseyeceğimiz, medeniyet kuramamış bir aborjinin haberleşmede kullandığı, köklerimizden kopup toplumsallaşmak yoluyla çağlar ötesinde kaybettiğimiz telepatik bir iletişim yeteneğine ihtiyacımız var gibi bana geliyor. Yunan sanatının o çocukça saflıkta ve erişilmez güzellikte ortaya koyduğu eserlerin çağına uygun olmayan kendi tarihsel ve maddi koşullarıyla açıklanamayacağı gibi, hala insanlığa sesleniyor ve bizleri hayrete düşürüyor olması çok garip değil mi? Yani insan da, insandan daha fazla bir şeylerin hala olabileceğinin durumu…. Bakir ve keşfedilmemiş bir alan olarak hala karşımızda duran insan.
    Dikkat edersek, düşünürü olmayan bir millet olan rusların, Dimitri’nin “Niçin bütün Ruslar birer filozoftur” cümlesinden hareketle, Baker’in rus edebiyatçılarını, düşünürlerinin yerine paradoksal olarak koyup, rus edebiyatçılarını temsilen D’nin irrasyonalitesine yakınlık duymasını başka nasıl açıklayabiliriz.? Belki bir parça, mistizmle.
    Şunu hemen belirtmeliyim ki, Baker’in makalesinin kapsamı dar da olsa (D..)’nin sanatı ile ilgili dilimizde ve bizim insanımız tarafından yazılmış özgün bir makale olduğunu düşünüyorum. Diğer dikkati çeken diğer bir hususta, Baker’in başlangıçta makalesinde tasarladığına ilave olarak, daha fazla çözümlemeye EK’lerle niçin ihtiyaç duyduğu ve makaleyi genişletmek isteği yönündeki girişiminin, D..’nin edebiyattaki tartışılmaz büyüklükteki yerinin anlatılması ve sanatının anlaşılmasında daha fazla caba ve mesai harcanması meseli olduğundan ve zorunluluğundan kaynaklandığına inanıyorum. Bu kadar basit bir açıklama; çünkü karşınızda D. var . Zamanla eklerle genişletilerek her bir baskısında şişerek büyüyen, düzeltmelerle ve ekleler meydan gelen ciltler dolusu tefsir ve mealden sonra orijinal metinden uzaklaşılıp ilahi mesajın unutulması durumuyla benzer bir durum. D. ile ilgili kürsülerde ve serbest yazarlarca bu külliyat günbe gün büyütülmektedir.
    Gerçi, ölçülemeyen büyükler ile ilgili konuşmamamız gerektiği konusunu Heisenberg fiziği önümüze artık bir yasa olarak koyuyor. Diğer taraftan, Wittgenstein da bu yollu hiç de özgün olmayan aforizmalar dile getiriyor; “Kimsenin derinliği ile oynama” , “Ölçülemeyen büyükler konusunda susmak gerekir” gibi. Bu aforizmalar Heisenberg yasasını hatırlatıyor değil mi? Kronolojiye bakıldığında ikisinin de aynı çağın çocukları ve her ikisi de aklın kirini üzerine bulaştırmış olmanın çaresizliğini yaşayan, her şeyi yasalaştırma ve formulüze etme kolaycılığına kaçan aklımızın koyduğu formatif son nokta yanılgısının beraberinde getirdiği ve aslında bir şeyleri ileriye götürememenin ve tıkanmanın tezahürü olan bir yenilgi duygusunu yaşıyoruz.
    D’yi okurken hasta oluyoruz, tüm kahramanlarında olduğu gibi bizde huzursuzuz, mekan ve zaman kavramı yitiriyoruz, sıkıştırılıyoruz, acılar, acıma, umutsuzluk, hareketlilik, eylemin düşünceden önce gelmesi bağımlılık yaratıyor, Baktinin dediği gibi yeni roman dili yaratılıyor, çok sesli-monolojik roman, D’nin sanatının uzamı ölçülemeyecek bir büyüklük olarak karşımıza çıkıyor, kabına sığdırılamayan, spirtüel, tasarımını akıldan alan, ilhamını akıldan almayan, insan ruhunun derinliklerinden; bilinçaltının dağınık en ücra köşelerindeki karanlık katmalarından ilham alan bir sanat, gölge kendini oluşturan renklerden daha parlak bir ışık haline getiriliyor. Duygular alkol buharı gibi uçucu, hareketli, fikirler değişkendir, kararsız ve tutarsız, V.S. VS. Kaos teorisi gibi, (evrenin işleyiş düzenine en uygun düzen olduğu söyleniyor son 20 senedir) birbirinden bağımsızmış gibi görünen tüm unsurların, bir sıraya bağlı olmadan düğüm düğüm çözülüp aslında hem birbiriyle hem de bütünle ilişkili olduğunun gösterilmesinin sanatıdır D.’nin eserleri.. V.S V.S , Sizde genişletebilirsiniz. Buyrun. Sadece külliyat şişmesine hizmet etmiş olursunuz.
    Baker nobelli yazarımıza göndermelerde bulunuyor. Şuna getiriyor, bir söz vardır, Fuko’nun (Focoult); post modernite, moderniteye geliştirdiği üzerine kurulurken, ama diyor hiç birimiz Marks’tan ve Niçe’den ve Darvin’den tırnak içine hiçbir sözünü almadan konuşamıyoruz. Edebiyatta da referans noktası D., D’den referans göstereceğiniz bir cümle olmadı mı, ayaklar yere sağlam basamıyor demek ki. Bir tarafımız eksik kalıyor. Güvensiz hissediyoruz.
    Pamukta öyle. Nobel töreninde yaptığı “Babamın Bavulu” konuşmasında da D’nin doğu ve batı ikilemine atıfta bulunur. Büyük yazarlar kategorisinde ya. D’nin çevirilerini iletişim yayınlarında yaptığını Baker’den öğrenmiş bulunuyoruz.
    Diyaloglar aşağıdadır;
    INTERVIEWER ; How do you feel about giving interviews?
    ORHAN PAMUK; I sometimes feel nervous because I give stupid answers to certain pointless questions. It happens in Turkish as much as in English. I speak bad Turkish and utter stupid sentences. I have been attacked in Turkey more for my interviews than for my books. Political polemicists and columnists do not read novels there.
    http://www.theparisreview.org/viewmedia.php/prmMID/5587 adresinde nobelli yazarımızla yapılan bir röportaj var.
    Baker'in, Pamuk’un D.’den vermiş olduğu katlanılamaz ve tiksinti uyandıran çeviri örneğiyle her zaman karşılaşabileceğimiz ihtimaline karşılık yanımızda bir poşet taşımamız gerektiği tavsiyesinde bulunmayacak kadar ileriye götürmüyor ama, nobelli yazarımızın D.’den alıntılanan çeviri hatasını düzeltiyor.
    Mülakatta; konuşurken de kötü türkçe ve son derece aptalca cümleler kurduğunu kendisi ifade ediyor, yorumlarınızda bu memlekette niçin universal seviyede bir düşün adamı, bir sanatçının niçin yetişmediği konusunda tarihsel ve toplumsal zeminli nedenlerin ileri sürüldüğü okuyorum. Daha ne istiyoruz var işte hem de Nobellisi. Kim demişse demiş “20 yy. basitlik ve sıradanlıkların çağı olacak” Ya 21 yy. ne diyebiliriz. ??????

    Dilini bile düzgün konuşamayanın bir yazarın Nobelle ödüllendirildiğini, yazmış olduğu eserlerin kendi ülkesinde hiç okunmadığını biliyoruz, yapmış olduğu çevirilerinin lise öğrencilerinin bile yapmayacağı düzeyde hatalarla dolu olduğunu da Baker’den öğreniyoruz.
    James Joyce niçin Nobel ödülü verilmediği konusu hala tartışma konusu olup, Nobel teşkilatının künyesinde utanç verici ve yüz kızartıcı bir ahmaklık olarak taşınmaktadır. Bu enstitünün dinamitin keşfinden elde edilen muazzam paranın bir kırıntısıyla günah çıkarmak için kurulduğunu ve Alfred Nobel’in de “anne, beni doğduktan sonra hemen niye boğmadın” çığlığını bazılarına hatırlatmakta fayda var.

  • AsabiDEV
    avatar

    Canım Kardeşim Emrah! Gmail adresine bir mail attım. Görüşmek üzere…

  • emrahpolat
    avatar

    Belki de Almanya'da yaşayan G..... ya da E...., her neyse... sevgi ve saygı

  • emrahpolat
    avatar

    Önder,

    Senin de belirttiğin gibi soruyu tek bir faktörle açıklamak mümkün gözükmüyor.

    İslam kültürüne yakın biri değilim. İslam literatürüne de uzak sayılırım. Tek bir İslam olmadığı gibi sosyolojik bir gerçeği bir yana bırakırsak, İslam da her din gibi bireyin özgürlüklerini kısıtlayıcı bir özelliğe sahip, ama ona inananlara vicdan gibi önemli bir erdemi “aşılama” gücü var –ki çağımızda çok önemli bu. Gelgelelim Sivas katliamını düşününce insan ürperiyor. Orada da İslam harekete geçen güruh için motive edici bir güç oldu. Bence İslamcıların büyük çoğunluğu (hepsi yazmıştım, ama sildim) Sivas’ta olanları açık ya da örtülü olarak destekliyorlar. Bence bu, en hafif deyimle vicdansızlık.

    AsabiDEV,

    Kardeşim :-),
    Yorumun beni yarım saat güldürdü sabah sabah. Koynumuzda kimleri besliyormuşuz da haberimiz yokmuş. Gerçi hâlâ yok ya! Önder’in istediği türden varoluşsal bir cevap vermeni beklemiyorum. Adının ilk iki harfini vermen bile yeterli, “Who are you?” diye soracağım sana. Dur tahmin edeyim: “Ma… was here” yazısını kuru buz kutusunun sırtına yazan/kazıyan kişi mi?.. Aslında cevap falan aradığım da yok ha; iş olsun diye soruyorum.
    Harbiden sürat motoru deyince bişey sanılıyor, lodosa yakalanınca fındık kabuğuna dönerdi zavallılar. Bir de kaba dalgayı yandan yemeye gör!
    Bence sorumuzun yanıtı, her Allahın günü dondurma yemekten bıkmayan ve dondurmanın tadına hayatında hiç bakmamış gibi bir eda takınan Kartal3’ün kaptanına dondurma “vererek” teknesine yanaşma izni almamızda; ya da köfte, makarna ve salatadan oluşan öğle yemeklerinden bir tabak “kapabilmek” için (sanki bunu istemiyormuş gibi ama) açıkta beklememizde yatıyor… İskele deviren SE… vardı, onu değiştirerek yeni romanımda yazıyorum. Turunç’ta geçen bir epizod var yeni romanda, siteye girmeden önce sonlarını yazıyordum sabah, ama bizim yaşadıklarımızla ilgisi çok az, bütünüyle kurmaca.
    Vay be, neler var konuşacak ve nereden nereye…

  • AsabiDEV
    avatar

    „Turuncuhu“ deyince bazı şeylerden bahsetmeden geçmek olmazmış Emrah. Kartal Yuvası`ndan, Ay. Teyze`nin yağlı yemeklerinden ve Ab. Amca`dan gizli karşı markete alışverişe gitmekten… Sürat teknesi denildiğinde zihinde canlanan o „Visual Flash Effect“ `in de üzerinde dondurma dolabı ve biri kel iki ODTÜ`lü taşıyan bir 25`lik Yamaha motoru“ kat kat aştığı malummuş. „Harika“ adlı günlük teknesine neden yanaşılmadığı da aslında Türkiye`den neden filozof çıkmıyor sorusuna „çok kabaca“ bir yanıt olabilirmiş. Alg. tarihindeki en hızlı sürat teknesinin ilk Göcek açıklarında görüldüğü rivayet olunurmuş. 90`lık `Mercury ile Hamam Koyu`na doğru gaz vermenin çok az miçoya nasip olduğu söylenirmiş. O zamanlara dair anlatılacak „O“ kadar çok şey varmış ki….

    _ _ _ G, O, Y, O, Y, O, C, E, M, E......GIBI....G_ _ _ _ _

  • onder
    avatar

    Bir de Emrah, İslam dünyasında varoluş problemleri kendi nasıl gösterir örnekleyebilir misin? Benim aklıma gerçekten birşey gelmiyor. Belki sen söyleyince, ahh gerçekten bak bunu unutmuşum diyeceğim..

    Somut örneklerle ne demek istediğimi açayım:

    İslam ibadeti bireyin günlük yaşamında çok fazla yer kaplar. Düşün farz olan ibadet günde 5 defadır. Bu ibadet tarzı bireyin günlük hayatı üzerinde aşırı belirleyicidir. Buna karşın Hristiyanlıkta ibadet sadece pazar günleriyle sınırlıdır. Hayatın anlamı nedir diye sormaya bile vakit kalmaz.

    Örneklere geçeyim:

    Dikkat etmişsinizdir; Yakın zamanda ard ardına yapılan anketlerde Türkiye halkı kendisi için en önemli şeyin din olduğunu 60%, 70% oranında belirtmiştir. Hristiyan, ecnebi, islamı kurallara göre yaşamayan komşu istememektedir. Yine onca yoksulluğa, sefalete rağmen dünyanın en zengin ülkelerini bile geride bırakan bir şekilde mutlu olduğunu belirtmiştir.

    Sonra büyük gazetelerde yazılan okuyucu yorumlarını okumanızı öneririm. Evrim teorisi hakkında kendinden emin bir şekilde alaycı yorumları falan..Dünyanın en sağlam bilimsel kanıtını bile sunsanız, zeki türk genci sizi gerizekalılıkla suçlayabilecektir. Benim bu yorumlardan edindiğim izlenim kendinden çok emin, hala dünyanın en büyük devletinin üyesi olduğunu sanan bir gençliği olduğu..

    Sonra gençlik akımlarını bir düşünelim? Türkiye'den bütün dünyaya yayılan bir gençlik akımı çıkar mı? Ama batıdan heryıl bir tane çıkar nerdeyse..Gotik'ler, Metalciler, piercing'ciler, body modifier'lar vs..Bunların hepsi vahşi kapitalizmin anlamsızlaştırdığı varoluşa karşı yeni arayışlar değilse nedir? Bu akımlar bir halt olduğundan değil, ama kaynayan, huzursuz, dolayısıyla her türlü yaratıcılığı besleyen, karmaşık, kayıp ruh hallerine işaret etmez mi? Bizde çıkmıyor olması türk gencinin halinden çok memnun olduğunu göstermez mi? Bizim gencimizin tek ihtiyacı bir "aile kızı" bulup huzurlu bir aile kurmaktır. Muhafazakar ütopya bundan ibarettir.. Böyle bir dünyada varoluşsal problemlere bence yer yoktur..

  • onder
    avatar

    Emrah bu söylediklerinin kuşkusuz ben de farkındayım. oryantalizm eleştirisi denen şey değil mi söylediklerin?

    Rusya hakkında söylediklerini tabii ki ben de biliyorum. Deli Petro'nun (bizde büyük niye deli olmuştur o da ayrı konu) batılılaşma çabalarını da ben ekleyeyim.

    Bunları bile bile Rusya'yı batıya dahil etmiş olmam klasik oryantalizm eleştirisinden biraz farklı düşündüğümü gçstermez mi? Konumumu daha da netleştirmek adına, biraz da abartarak şunu ekleyeyim: benim anladığım anlamıyla Çin, Hint, Japon gibi büyük kültürler de batıya dahildir. Özellikle son 15-20 yıldır Çin ve Hindistan çok daha "batı" olmuştur.

    Herhalde ortaya çıkmış olmsaı lazım; bildik formatı dışında bir batı-doğu tartışması yapıyorum ben. Aslında belki modernite/pre-modernite/post-modernite bağlamında tartışıyorum ben. Gerçi bağlamı böyle tanımlamak konuyu daha az sorunlu kılmıyor. Modernite ne post-modernite ne gibi bir diğer bela bir konuya geçmiş oluyoruz. Bu kavramların bütün sorunlu yapısını kabul ediyorum. Bir şekilde konuyu bu kaçınılmaz kontrolden çıkışlara karşı sadeleştirmek lazım.

    Orjinal soruya dönelim: Türkiye'den neden evrensel anlamda bir filozof (bilim-adamı, heykeltraş, ressam, besteci vs çıkmamıştır diye ben konuyu biraz daha genişletiyorum, zira bence aynı soruyla alakalı) niye çıkmaz.?

    Nedenin ne olduğunu saptamadan önce belki neden olmadığını saptamak daha açıklayıcı olabilir..Sanırım uzlaşırız: neden biz Türkiyeli insanların aptallığı, iklim, yeme alışkanlıklarımız falan olamaz herhalde. Ha demek ki sorun tek tek kişilerin seçimlerini aşan birşey..Yani toplumsal/kültürel ve tarihsel bir nedeni olmak zorunda. Tarihsel olduğunun kanıtı, saptadığımız durumun dönemsel olmadığıyla gösterilebilir. Türkiye'den filozof/büyük yazar/büyük ressam vs son 60-70 yıldır değil 700 yıldır çıkmıyor. Boccaccio, Dante Alighieri düşün 12., 13.yüzyıl gibi çıkmıştır. Bizde kaliteden falan vazgeçtim, bir şekilde kurgusal (fiction dedikleri türden) herhangi bir metin ilk ne zaman yazılmıştır?

    Türklerin çok geç bir tarihe kadar göçebe olmasının etkisi olabilir mi? Bence faktörlerden biri de bu..Ama tek ve en önemli faktör olamaz. Zira o zaman Arap ve Fars gibi yerleşik derin kültürlerin yüzlerce yıldır neden entellektüel/bilimsel bir üretim içinde olmadıklarını açıklamamız gerekir.

    Farklı bütün kültürlere herkes kadar saygı duyuyorum. Ama kadim kültürlerin premodern otoriter, despot özelliklerinin bile bir otantiklik, bir özgünlük olarak sunulup kutsanmasını batının post-modern bir oyunu olduğunu düşünüyorum. "Oh Mon Cher ne kadar orjinal. Bunlar sizin değerleriniz. Korumalısınız. Bizim gibi olmaya çalışmayın, kendi değerlerinize sahip çıkın..İnsanlığın kültür çeşitliliğini korumalıyız" Adam tecavüz yaptı diye çarmıha geriliyor, iffetli olsun diye kadınların klitorisleri kesiliyor, zina yapanlara recm yapılıyor post-modernler "Ya yargılayıcı, kültür-centric olmayın..Bu o kültürün özelliği..Biz kimiz ki farklı kültürleri yargılıyoruz."

    Çok komplo teorisi gibi olacak ama yoz kültürel özelliklerin post-modern zamanlarda yüceltilmesi bence batının eşitsizliği sürdürmek için başvurduğu yeni oyunun adıdır. Ekonomi/bilim vs alanlarda 3.dünyanın yükselen güçleriyle başedemiyor artık. Tembelliğe alıştılar. Ayrıcalıklarını sürüdürebilmek için, başka toplumların moderniteden geçmesini istemiyorlar. Kültürel geriliği farklılıklara saygı altında sublime ederek, geri kalmışlığı ve sömürülebilirliği sürdürmek istiyorlar. Bugün bilinen kapsamıyla batının yeni modern toplumların çıkması en son isteyeceği şeydir. Sınırlı kaynaklar dünyasında, batı kendi varoluş tarzını sürdürebilmek için diğer toplumların modernite öncesinde kalması gerekir. Şu an batının en büyük problemi ve bence kendi adlarına yaptıkları en büyük hata, Hindistan Çin gibi uyuyuyan devleri kendi kültürlerine entegre etmiş olmalarıdır.

    Post-modern farklılıklara saygı, Oryantalizm eleştirisini de yapılan bu hatanın telafisi olarak piyasaya sunulan yaklaşımlar olarak görüyorum.

    Din açıklaması seni tatmin etmediyse, cevaba şöyle böyle yakın olan senin analizin nedir? Gerçekten çok merak ediyorum.

    Genel anlamda gerçekten çok merak ediyorum. Bu soruya din olgusuna başvurmadan nasıl cevap verilebilir dehşetli merak ediyorum..Önyargılı olmadan, tamamen öğrenmeye açık olarak okuyacağıma da söz veriyorum.

  • emrahpolat
    avatar

    Başka tartışmalara girmeden, Ortaçağ'ın neden ve nasıl “karartıldığını”, sözünü ettiğim kitabın (Ortaçağda Entelektüeller) çevirmeni ve kitaba önsöz yazan Mehmet Ali Kılıçbay’dan –hepimiz açısından bilgilendirici- bir alıntıyla geçmek istiyorum: “Rönesans oluşumu sırasında, kendi dönemlerinin farklılığını vurgulamak isteyen hümanistlerin, benzemek istedikleri antikite ile kendi aralarına bir günah keçisi koymaları gerekmiştir. İşte olumlu değerlerin yüklendiği antikite ile daha üst düzeyden yeni olumlu değerleri (Rönesans Dönemi) ayıran tarihsel süreye medio evo, ortaçağ adı verilmiş ve aşılmak istenen tüm olumsuz değerler buraya mal edilmiştir.” (s.9)

    Sanırım hepimiz oldukça sorunlu olan “doğu” “batı” ayrımının/kavramsallaştırmasının oryantalizm tartışmasındaki “yerini” hesaba katarak konuşuyoruz.

    Dostoyevski’nin tüm kitaplarının altında “batı” ile Rusya arasındaki fark sezilir. Tolstoy, “Savaş ve Barış”ta Napoleon’un Rusya’yı işgal’ini –hadi teşebbüsü diyelim- anlatırken aslında “batıyla” karşılaşan Rus toplumunun durumunu anlatır. Napoleon bir simgedir; modern toplumun (yeni doğan burjuva toplumunun) bir simgesi. Taa tepeye kadar çıkabilmiş bir temizlikçi çocuğudur. Romanda, bazıları gündüz düşlerinde, hatta açıkça onun gibi olmak ister. Saraylarda ve köşklerde çocuklarını Fransız mürebbiyelerinin kollarına atıp piyano çalan ve Fransızca konuşan insanlar (Recaizade Mahmut Ekrem’in “Araba Sevdası"nı ve Tanzimat Romanındaki Fransızca tutkusunu akla getiriyor hemen) bu durumdan rahatsız olurlar; ne de olsa bunların saltanatı asilliğe dayalıdır ve Napoleon’un temsil ettiği görüş Rusya’da yayılırsa yerlerinden olacaklarını biliyorlardır. Yine bazı asiller, Rusya’nun “batılılaşmasını” (umarım bu sözcük dikkatlerden kaçmamıştır) toprak reformunda görür ve bunu uygulamaya koyar. Sonuçta Rusya’nın Osmanlı gibi bir batılılaşma sorunu vardır. Ayrıca Japonya’nın, Hindistan’ın, Pakistan’ın, velhasıl “modern” olmak isteyen herkesin benzer bir sorunu vardır.
    Fakat “batılılaşmak” gibi göreli, içinde dereceler bulunan ve biraz belirsiz bir kavram toplumdan topluma değişiklikler taşıyor. Söylemek istediğimi “özgürlük” kavramının uygulanış farklarına ilişkin bir örnekle açıklamaya çalışacağım: Bir yaz, dört beş ODTÜ’lü Marmaris Turunç’ta çalışıyorduk (deniz üzerinde sürat teknesiyle dondurma satmak gibi oldukça zevkli bir işti.) Kıyının yakınında pansiyon benzeri, kıytırıktan bir yerde kalıyorduk. Bir arkadaşın (kulakları çınlasın) ablası gelmişti. O günlerde aczmendiler Erzurum’da Atatürk Üniversitesi Kampusün’de –gözlerine kestirdikleri- kız öğrencileri satırlıyorlardı. Tesadüf bu ya; arkadaşın ablası da aynı kampüste okumuştu.
    Hemen sorduk, “Sizin zamanınızda da oluyor muydu böyle şeyler?”
    Soruya şaşırdığını belli eden bir yüzle, “yoo,” dedi. “Bizim zamanımızda dondurma bile yenebilirdi kampüste!”
    ODTÜ kampüsünde yaşamış insanlar olarak gülümsemekten başka ne yapabilirdik!
    İşte, “batılılaşma” da “özgürlük” gibi bir kavram; farklı dereceleri var, ama bu derecelerin niceliksel olmadığını belirtmek için iki kavrama da kimi yönleriyle belirsiz demeliyiz.

    Rus romanlarına dönüp konuya başka bir yerden bakarsak, hiçbir Fransız, İngiliz ya da Alman romanında “batılılaşmak” gibi konu yoktur; çünkü böyle bir dertleri yoktur. Ne de olsa onlar (hiç sevmediğim Aristo mantığıyla konuşuyorum) A’dırlar. A’ların A’laşmak gibi bir derdi olmaz. Maalesef A olmayanlara, A’laşmak –çeşitli yollarla- dayatılmıştır ya da A olmayanlar –bir takım nedenlerle- A olmayı istemektedirler.

    Nuri Bilge Ceylan’ı, Tarkovski’yi –yerel farklılıklarla birlikte evrensel ölçütlerin varlığına inanan birisi olarak avrupamerkezci bir dille değerlendirmek istemem. Eminim senin istediğin de bu değildi.
    İslam ve varoluş meselesine gelince, bu konuda çok genel bir tespitle yetinebilirim ancak: İnsanın olduğu her yerde varoluşsal sorunlar vardır, fakat bunu yansıtma biçimleri değişebilir.

  • onder
    avatar

    Emrah,

    Ortaçağ konusunda söylediklerine katılıyorum. Karanlık sıfatını benim de kullanmış olmam ağız alışkanlığı diyelim.. Ancak feodaliteyle çakışması, ulus devletlerin ortaya çıkmamış olduğu için çok fazla yerel, çok fazla dinin boyunduruğu altında olması nedeniyle pek bir gelişme olmadığı da bir gerçek..Yalnız asıl mesele bu değil. Doğu batı meselesini konuşuyorduk.

    Doğu derken tabii ki İslam coğrafyasını kasediyorum sadece. Coğrafya tartışmıyoruz sonuçta..Konu toplumsal, yönler de toplumsal tabii ki.

    Rusya'yı ise şahsen sadece coğrafi olarak doğuda görüyorum. Rusları kültürel olarak da doğuda gören bence sadece şaşkındır. Hani şu genelde doğuya bağlanan otoriterlik vs dolayısıyla.

    Nuri Bilge Ceylan ise, sadece doğuda doğmuş olması anlamında doğuludur. Hem malum esin kaynakları, hem de işlediği temalar varoluşsal problemlerle ilgilidir, dolayısıyla fazlasıyla batının problemleri içinde üretir. Doğudaki bir bireyin varoluşsal problemler yaşadığını sanmıyorum. İslam varoluşsal problemler yaşanmasına bence izin vermez.

  • emrahpolat
    avatar

    Doğu deyince yalnızca İslam coğrafyası mı anlaşılıyor? Tolstoy, Çehov, Dostoyevski nereden çıktı acaba?

  • emrahpolat
    avatar

    Sorulara cevap bulma konusundaki başarından dolayı seni kutluyorum.

    Anlattıklarından sonra insanın en yakın kiliseye gidip vaftiz olası geliyor :-)

    Ortaçağ hiçbir zaman karanlık olmamıştır. Bu uydurmadır. Her yeni çağ -her yeni hükümet gibi- kendinden öncekini karalar ve karanlık yapar; yeni olmanın bir gereği de budur zaten. Bu, aynı zamanda ilerlemeci tarih anlayışının bir uzantısıdır. Tarihin "kötü"den "iyi"ye doğru evrildiğini kanıtlamak için Ortaçağ'ı karanlık bir çağ olarak göstermişlerdir. Oysa -zavallı Ortaçağ- her çağ kadar "karanlık" ve "aydınlık"tır. Maalesef konuşamadığı için bu gerçeği bir türlü söyleyemez. (Konuyla ilgili olarak Jacques Le Goff'un "Ortaçağda Entelektüeller" adlı kitabına yeniden bakılabilir.)

    Ayrıca belirtmeliyim ki senin gibi birinin, "Doğudan sinamacı neden çıkmadı?" diye sormasını mesai bitiminin getirdiği dikkatsizliğe yoruyorum. Tarkovski, Kiarostami, Nuri Bilge... nereden çıkmıştır? Yoksa dünya yuvarlak olduğundan herkes batıdan mı çıkıyor :-)

  • onder
    avatar

    İslamiyeti küçümsemiyorum.

    1500 yıllık bir tarihi küçümsemek benim haddim değil.

    Batıyı belli bir süre düşünsel olarak besleyenin İslamiyet olduğu saptamasının geleceğini de çok iyi biliyordum. :-)

    Klasik batı doğu tartışmasına girmenin sonu yok.

    Ancak senin dediğin "besleme", tereciye satılan tere ile besleme türünden olmuştur. Batı'yı besledikleri şey batı ortçağ karanlığında iken, Antik Yunan filozoflarını çevirmek ve endülüs üzerinden avrupalıların kendi kaynağını yeniden keşfetmesi şeklinde olmuştur.

    Kaldı ki bu besleme beslenme de konjuktürel birşeydir. 12.yy'a kadar Doğu batıyı beslemiş olsa bile sonraki 800 yüzyıl boyunca tamamen durmuş olması gerçeğini hafifletir mi?

    Meselenin Türkiye ile değil din ile ilgili olduğunun bence bariz kanıtı, Türkiye ile ilgili söylenebilecek herşeyin bütün İslam coğrafyası için de söylenenebileceğidir. Bizim dünyanın bildiği bir filozofumuz yok da, Arapların, İranlıların, Pakistanlıların, Endonezyalıların var mı? Aynı soru bilim adamı, yazar, ressam, sinemacı için de sorulabilir.

    Sana sorunun yanıtını bulmada başarılar ama ben kendi adıma bulmuş durumdayım.

    Düşünce, sanat, bilim vs kısaca her türlü sorgulama az çok sınıfsal yapıyla ilgili bence. Toplumun sınıfsal olarak bölündüğü, yani çelişik bir yapısı olduğu kavrayışı ve bunun sonucu başkaldırı iradesi de bana İslam kültüründe yok gibi geliyor. Buna karşı mesala İsa'nın yoksulların peygamberi olarak çıktığı çok dile getirilmiştir. En başından yerleşik düzene karşı bir başkaldırı olarak çıkmıştır denir.

    Ortadoğu tarihi hakkında aldığım bir derste, Hristiyanlığın bir iktidar yapısı olarak ortaya çıkışı sonradan olmuştur denir. Bir halk dini olmadan bir devlet dini olmaya sonradan evrilmiştir. Oysa İslamiyet kuruluşundan itibaren aynı zamanda bir devlet biçimi olmuştur. Hz.Muhammed'in bizzat kendisi aynı zamanda bir fatihtir, savaşları yönetmiş, fetihler yapmıştır. Yerine geçenler hemen ilk anda aynı zamanda halife olarak devlet başkanı olmuştur.

    Yani başından itibaren İslamiyet aynı zamanda bizzat devletin kendisi olmuştur. Dini lider aynı zamanda devlet başkanıdır. Oysa batıda en karanlık Ortaçağ'da bile dini liderin yanında kral da olmuştur.

    Şimdi bunlar hertrülü yaratıcı faaliyeti güdük bırakan çok belirleyici farklar değilse neler belirleyicidir bilemiyorum doğrusu.

    Merakımı giderecek yanıtlar gelir inşallah..

  • emrahpolat
    avatar

    Merhaba Önder,

    Evet yazını okudum, özellikle e-hayalET’in “"kurucu" bir faaliyet yürüttüğü tespitine katılıyorum. HayalET’in kültürel alanda zihinleri “dönüştürücü” bir etkisi varsa (ki bu dönüşüm benim için geçerli) ne mutlu bize!

    Yukarıdaki yorumuna gelirsek, bence İslamiyet'i çok fazla küçümsememek lazım. Sonuçta düşünürlerinden övgüyle sözettiğin (haklı olarak) "batı"yı düşünsel olarak besleyen 12.yy'a kadar İslamiyetti. O tarihe kadar İslam eserleri Yunancaya ve Latince’ye sürekli çevrilir ve okutulurdu. Bilim tarihinde bu böyle anlatılır (Harezmi, İbn-i Sina vb). Örneğin roma rakamları arasında “0” yoktur. Batı “0” rakamını Araplardan almıştır. Neden yoktu? Bu çok basit gözüken durum “doğu” ile "batı" arasındaki esaslı bir farka işaret ediyor aslında; yani batıda hiçlik bilincinin bulunmadığına, bunun çok sonra geliştiğine. Buna benzer çarpıcı örnekler geometri, astronomi, tıp, fizik, kimya gibi alanlarda da bulunabilir. Fakat bir gerçek var ki 12.yy’dan sonra bilim ve felsefe yapma bayrağını kapan batı, hızla bugüne doğru koşturdu.

    Yanıtını bulamadığım soru benim için hala ortada duruyor: Türkiye'nin neden dünyaca tanınmış bir filozofu yok? Hadi soruyu, senin yorumundan sonra –cumhuriyet ve osmanlıyı da katarak- biraz daha değiştireyim: Türkiye'nin neden dünyaca tanınmış bir filozofu olmadı?
    Belki geriye dönüp bakıldığında akla Mevlana gibi bir ad gelebilir, ama o da farsça yazmış; İran’lılar bizden daha çok sahipleniyorlar.

  • onder
    avatar

    Emrah Merhaba,

    Bilmiyorum son yazımı okudun mu, ben de tam olarak Türkiye'de herhangi bir felsefe/teori faaliyeti olmadığını dile getirdim.

    Neden böyle olduğuna dair ben din faktörünün çok etkili olduğunu düşünüyorum.

    Bir örnekle başlayayım:

    Geçenlerde Nobel ödüllü yazar Jose Saramago, "Dünya İncil olmasaydı çok daha güzel bir yer olurdu" demiş.

    http://www.heraldsun.com.au/news/world/nobel-prize-winner-jose-saramago-brews- biblical-war-over-book-cain/story-e6frf7lf-1225788598868

    Bu açıklama üzerine dünya yıkılmadı değil mi? Belki haberi çoğumuz duymadık bile.
    Peki aynı şey Türkiye'de söylenseydi ne olurdu?

    Kaldı ki Saramago'ya çok da katılmıyorum. İncil, bütün bir batı kültürünün zenginliklerini beslemiştir.

    Felsefeye dönersek; Batı felsefesi, Yunanı geçersek, nerde doğmuştur? Klisede.

    Batı felsefesi Yunan'dan sonra Skolastik Ortaçağ felsefesi ile tamamen teolojinden evrilmiştir. Yunan sonrası ilk filozoflar hep Tanrı'nın varlığını kanıtlamaya çalışan teologlar arasından çıkmıştır. Aquinolu Thomas vs.

    Aynı şey resim, müzik, heykel sanatları için de söylenemez mi? Klise duvarlarını süslemek ilk ressamların çıkmasını sağlamıştır. Michelengelo klisenin kadrolu elamanı değil miydi? Sonra klasik müziğin ilk ürünleri de klise için verilmedi mi?

    Aynı şeyleri bizim için söyleyebiliyor muyuz?

    İşte bunları düşündükçe Taraf'la birlikte moda olan muhafazakar güzellemesine sinir oldukça olmaya devam ediyorum.


    Şimdi bize Türkiye'den neden evrensel bir filozof, ressam, heykeltraş, besteci çıkmamıştır diye sordutan 700 yıllık kültürün sanki hiçbir etkisi olmadı da, bütün müsibetleri topu topu 80 yıllık Kemalizm yarattı.

    Kimse sormuyor. Mustafa Kemal 1881'de doğdu. Onun daha doğduğu yılda felsefe, sanat, edebiyat Batı'da ne durumdaydı? Buna karşın Türkiye'de hangi düzeydeydi?

    Spinoza, Descartes Tanrı'nın var olduğunu rasyonel olarak kanıtlamaya çalışmıştır. Spinoza, Tanrı'nın niteliklerini (atttributes) rasyonel bir uslamlama ile ortaya çıkarmaya çalışmı, böylece Tanrı'nın herşey olduğu anlamına gelen panteizmini kurmuştur. Hallacı Mansur'un "En el hak" demesinin Spinoza'nın panteizminden ne farkı var? Bugün Spinoza'yı herkes bilirken, felsefesi hala çağdaş filozofları beslemeye devam ederken, Mansur'u kim hatırlıyor?. Sadece derisinin yüzüldüğünü biliyoruz.

    Bence sorunun cevabını bu örnek çok iyi özetliyor.

  • emrahpolat
    avatar

    Ulus Baker, Fyodor Dostoyevski'den, "neden acaba bütün Ruslar filozofturlar, ve bu içlerine işlemiştir?" sorusunu alıntılıyor ve bir tespitte bulunarak ekliyor: "Çok tuhaf bir durum, çünkü benim bildiğim Vladimir Solovyov dışında Rusya herhangi bir sistematik filozof yetiştirmemiştir --çünkü bence buna zaten ihtiyacı yoktur ve yazarları eleştirmenleri düşünme gücünün belli bir miktarını ayakta tutmaya yetip artmışlardır bile."

    Aklıma Dostoveyski'nin sorusundan çağrışımla şöyle bir soru geldi: Türkiye'nin neden dünyaca tanınmış bir filozofu yok? (Aslında filozofunun olup olmadığı da tartışmalı ya, neyse.) Kimse memeleket yazar ve eleştirmenlerin bu görevi yerine getirdiğini iddia etmesin; yemezler.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #26 emrah polat 30-12-2009 14:11
söylediğin gibi bulunuyor Erdem, teşekkürler.
Alıntı
 
 
0 #25 YEWANDE 30-12-2009 13:06
Sevgili Emrah;
Evet haklısın. Her iki web adresinde makalenin linki kaldırılmış durumdadır.
Google'a gir. /şükran kozalı, quantum/ anahtar sözcüklerinden araştır. İkinci sırada makale karşına çıkacaktır. Veya e-mail adresini bildir. Bu makaleyi sana göndereyim.
Selamlar
Alıntı
 
 
0 #24 emrah polat 29-12-2009 20:36
Oradan da ulaşılmıyor, acaba ben mi ulaşamıyorum?
Alıntı
 
 
0 #23 YEWANDE 29-12-2009 17:37
Sevgili Emrah;
Aşağıdaki web adresinde de bulabilirsin.
selamlar
http://www.sanatteorisi.com/Makaleler.asp?sayfa=Oku&id=84
Alıntı
 
 
0 #22 emrah polat 29-12-2009 15:34
Erdem,
http://vision1.eee.metu.edu.tr...uantum.htm adresi açılmıyor maalesef.
Alıntı
 
 
0 #21 YEWANDE 28-12-2009 19:58
D'deki tanrı problemi ilgili Sweig; "hem tanrı tanımazların en ateşli savuncusu, hem de ona inananların en önde gideni" demektedir. Birşeyi karşıt değiliyle birlikte düşünüp verebilmek, akla ilk önce "şey ile değili" arasında bir olasılık hesabını akla getiriyor. Ve Schrodenberg'de n önce "kedi deneyini" D'nin yapmış olduğunu böylece anlıyoruz. Tavşan yahnisi yapmak için bir tavşan, tanrıya inanmak için de bir tanrının olması gerektiğini Şatov söylüyor. Stovragin, Şatov'u çıldırtacak biçimde şu soruyu soruyor "peki tavşanı yakalandın mı; Yoksa tavşan hala kaçıyor mu". Günümüzde yeni yeni yapılan bu düşünce cedelleşmelerin i Bohr ile Einstein'da yapmış. Kaldi ki insanlık uzun bin yıllar daha tavşanı kovalamak için uğraşacağa benziyor.

selamlar ve saygılar
Alıntı
 
 
0 #20 YEWANDE 28-12-2009 19:32
Günümüzde ingiltere çıkışlı satiric bir slogan var, tişörlerde bile taşınıyor. "God 'Probably' Doesn't Exist" Demek ki bir Probabilite hesabı yapılmış.
Alıntı
 
 
0 #19 Önder Kurt 28-12-2009 18:30
Bohr deyince aklıma geçenlerde haberdar olduğum efsanevi Einstein - Bohr çekişmesi geldi.

Bu çekişme günümüz için de çok ilginç. Özgürlükçü bir politika için tartışmada da bu ünlü çekişmenin bir paraleli var; herşeyi açıklayan bir mega meta-anlatı/büy ük anlatı mı, yoksa perspektifsel, istatiksel, çok yönlü, çok katmanlı bir anlatılar çoğulluğu mu?

İlkinin savunucu son büyük modernistlerden biri olan Einstein, ikincinin savunucusu Kuantum fiziğinin babalarından Niels Bohr. Bu iki dost öylesine çok atışırlarmış ki aralarında şu ünlü diyalog geçmiş;

Einstein; Tanrı zar atmaz
Bohr: Tanrı'ya ne yapması gerektiğini anlatmaktan vazgeç.

Syrettiğim belgeselde roportaj yapılan çağdaş fizikçilerin hepsinin Einstein hakkındaki ortak gözlemi şu; Einstein'in son 20-30 yılı büyük bir kayıptı. Bu kaybın en büyük nedeni de onun çelik gibi önyargısıydı. Newton fiziğini altetmiş olmasına rağmen aslında Newton okulunun yılmaz bir takipçisiydi; bütün evrenin çelik gibi şaşmaz yaslarla, mutlak bir kesinlikle açıklanabileceğ ine inanıyordu. Evrensel olarak kesin bir neden-sonuç ilişkisi heryerde herşeye uygulanabilirdi . Ona giden yolu bizzat kendisi açmış olmasına rağmen Quantum fiziğinden bütün benliğiyle nefret ediyordu; evrende yüzde yüz kesinliği dışlayan, bazı şeylerin ancak istatiksel olarak koyutlanabilece ğini savunan quantum fiziğinden tiksiniyordu, bir birleşik teori, bir herşeyin teorisi peşindeydi. Tanrı'nın zihnini, ve eserinin bütün yasalarını çıkarmaya çalışıyordu. Evren o kadar kusursuzdu ki, herşey mutlak bir kesinlikle olmalıydı. O yüzden ünlü "Tanrı zar atmaz" lafını etmişti. Bu saplantısı o kadar güçlüydü ki, koca kuantum fiziği alanını hayatının sonuna kadar yok saydı. İmkansız bir herşeyin teorisi saplantısı içinde ömrünün kalan kısmını heba etti.

Kuantum fiziğinin şimdiki durumu ortada; pozitif fizik bilimi nerdeyse metafiziğe yaklaşmış durumda. Akıl almaz, idrak etmesi imkansız paradoksal sonuçları var.

Gerçi şimdi "String Teori" ile kuantum ve Einstein fiziğini uzlaştıracak bir başka "herşeyin teorisi"/"unifi ed teori" girişimi var, ancak kesin olan birşey var; doğayı eski Newtoncu/Einste incı modernist kapsayıcı mantıkla açıklamanın imkanı yok..

Bunun politikadaki izdüşümü nedir; Engels'in "Doğan'ın Diyalektiği"nde gösterdiği türden "Bilimsel Sosyalizm" mantığı artık geçerliliğini yitirmiştir. Engels'in bilimselliği doğayı 3-4 elementle -çoğunlukla ateş, toprak, su, rüzgar, ateş gibi- açıklamaya çalışan Antik Yunan'ın Anaksimandros, Thales vs filozoflarının bilimselliğinde n daha fazla değildir.

Kanımca kuantum fiziğinin toplumsal teorideki karşılığı Spinoza-Nietzsc he-Deleuze-Negr i çizgisidir. Bugün gerçek anlamda materyalist teorinin savunucusu bunlardır..

Unutmadan son notu ekleyelim; Sevgili Ulus Baker bu çizginin Türkiye'deki en önemli, belki de tek temsilcisiydi. Aşırı mülayim kişiliği bu çizginin taşıdığı politik potansiyelleri açığa çıkaracak bir hareket oluşumu kurmasını engelledi. Egzantrik, esoterik, derin meselelerle ilgili biri gibi algılandı. Ama aslında işin politik yönünü öne çıkarmayı istiyordu gibi gelirdi bana..
Alıntı
 
 
0 #18 YEWANDE 28-12-2009 17:54
Baker'in bahsetmiş olduğu ritmle ilgili bir kaç yeni bulguyu bilgilerinize sunuyorum. İnternette Amazon'da D'ile ilgili bir yorum yapan yabancı okuyucunun yorumunda Baktin'in "Quantum Teorisi"ne hiç değinmemesini, büyük bir eksiklik olduğunu bize anlatmaya çalışan bildirimi mevcut. D'nin biçim ve içerik anlatımında bana quantum mekaniksel davranış benzerliklerini çağrıştırıp hissettirmesi gibi.
Diğer taraftan Şükran Kozalı'nın; http://vision1.eee.metu.edu.tr/~metafor/yazi/11206sukranquantum.htm adresinde "Şiir Biliminde Quantum Sıçramalar" isimli incelemesi çok ilginç ve okunmaya değer. Kaldiki bir bildiri halinde Berlin'deki bir edebiyat etkinliğinde sunulduğu ifade ediliyor.
Bu bulgu da doğru bir hissediş frekansında olduğumu gösteriyor.

Baktin'nin de tespit ettiği üzere Dostoevski'nin (D.) yaratmış olduğu roman dili "çokseslilik" ilkesine dayanıyor.
Daha da ilginç olanı aşağıdaki makale.
Bohr atom modeli ile D'nin polifonik anlatımının analojisi üzerine araştırmalardan bahsediyor. Şükran Kozalı'nın incelemesi aynı bezerlikleri taşıyor.

Selamlar ve saygılar

http://www.springerlink.com/content/m4q283047p6j7863/fulltext.pdf?page=1MAMUKA G. DOLIDZE
THE ANALOGY BETWEEN ‘‘ORTHODOX’’ QUANTUM
THEORY AND POLYPHONY OF FICTION
Edmund Husserl’s phenomenologica l theories have greatly influenced
different spheres of contemporary thinking. Phenomenology establishes
the polyphonic style of thinking in philosophy, science and art. Our
objective is to investigate this way of thinking, particularly in literary
works. However, besides the phenomenologica l method, it will also use
several components of Bohr’s conception of quantum theory. Despite
crucial differences, the same effects of the phenomenologica l approach
have occurred through Bohr’s theories.
Thus, the aim of our investigation is to use the phenomenologica l
approach and Bohr’s quantum conception to explain the polyphonic style
of literary works. Besides Joyce and Proust, we consider Dostoevsky’s
novels and intend to research William Faulkner’s works. These great
writers, in our opinion, developed polyphonic prose in modern literature.
We assert that the occurrence of analogy between Bohr’s theories and
the ‘‘polyphonic style’’ in literature was not coincidental, for this analogy
had a philosophical ground: both areas use the same phenomenologica l
approach – one deals with the construction of the object of science, and
the other with the creation of an artistic form.
The phenomenologica l approach shows that the reflections of premises
of the mind anticipate the reflection of objects and events of the cognizable
world. Premises of mind include the possibility of knowledge, i.e. the
possibility of correspondence between external things and the nature of
thinking. According to the correspondence theory, a physical object
should be considered in integrity with conditions of cognition, which
determine the possibility of a successful correspondence. Therefore, a
physical object, taken in this integrity, is unique, since it is determined
by irreversibly changing consciousness.
Bohr’s understanding of quantum theory meets this phenomenologica l
requirement. The famous scholar emphasized an indivisible coexistence
of subject and object when speaking about the impossibility of considering
atomic objects apart from their measurement conditions.
Consequently, different from classical physics, we observe the subject’s
penetration into the quantum area. Therefore, the description of the
atomic world disintegrates into two independent (wave-particle) parts,
Alıntı
 
 
0 #17 YEWANDE 26-11-2009 14:13
Aynı şeyleri düşünmek memnuniyet yaratıyor.
Sorular çok vurucu, aydınlatıcı, kapsamlı ve cevaplarını kendi içinde barındırıyor.
Richard Feynman'ın "Fizik Yasaları Üzerine" kitabı var. Bu kitapta; "Evet bir elektron, idrakin bildiği ve kavrayabileceği nin ve şimdiye kadar bildiğimiz hareketlerin dışında, hayal gücümüzün ötesinde davranarak hareket eder, ve bu nasıl olur dedirtecek kadar bize hayrete düşürür demektedir." Bu hareket tarzı "kuantum mekaniksel davranış" olarak tanımlanmaktadı r.
Özetle; bir elektronun belirli zamanda, belirli bir güzargahta ilerlerken, hem parçacık (ışınım hareketi) hem de "dalgacık hareketi" ritmleriye hareket ettiği ve konumunun, "Mümkün Olabilecek En İyi Haller Yasası" gereğince, bir olasılık hesabıyla, aslında simulatif (senaryo-vari) bir tahminle kesinlikten (belirsizlik) uzak bir şekilde tahmin edilebileceği şeklindedir. Tam olarak bende hala anlamaya çalışıyorum.

Hayal gücümüzün ve çılgınlığın sınırı yok ama;
Dostoyevski'nin edebi kurgusu ve biçemi konusunda Baker bir "ritmden" bahsediyor.
D.'de kahrmanlarda eylemin düşünceden önce gelmesi, sonra idrakin oluşması (suç ve ceza, öldürme içgüdüsü, fedakarlık, pişmanlık, itiraf, sonsuz acıma, kefaret, nefret v.s) sürekli huzursuzluklar, öngörülemez yazgılar (belirsizlikler ), acıdan manevi boyutta zevk duyma, kendi kaderine saflıkla ve itaatla inanç v.vs) "Kuantum mekaniksel ritm"e benzetiyorum.
Saçmalıyormuyum bilmiyorum ama, uzun zamandan beri düşünüyorum. D.'de "Kaos teorisi ve kuantum mekaniksel ritm" tez konusu gibi.
Külliyat hergün biraz daha genişlemektedir.
selamlar ve saygılar

Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile