Makaleler Bütün Yazılar Teori Zizek Dünyanın bütün dükkân hırsızları birleşin
 

Dünyanın bütün dükkân hırsızları birleşin Dünyanın bütün dükkân hırsızları birleşin Popüler

Dünyanın bütün dükkân hırsızları birleşin

Makale

Hegel’e göre ‘tekrar’ tarihte kritik bir rol oynar. Eğer bir şey yalnızca bir kez yaşanırsa, tesadüf olarak nitelenebilir, başka türlü tutum alınsa kaçınılabilecek bir hadise olarak tanımlanabilir; ama aynı olay tekrarlanırsa bu, daha derin bir tarihsel sürecin geliştiğine işaret eder.

Hegel’e göre ‘tekrar’ tarihte kritik bir rol oynar. Eğer bir şey yalnızca bir kez yaşanırsa, tesadüf olarak nitelenebilir, başka türlü tutum alınsa kaçınılabilecek bir hadise olarak tanımlanabilir; ama aynı olay tekrarlanırsa bu, daha derin bir tarihsel sürecin geliştiğine işaret eder. 1813’te Napolyon, Leipzig’de yenildiğinde, bu şanssızlık olarak değerlendirildi ama Waterloo’da da kaybettiğinde döneminin sona erdiği anlaşıldı. Aynı şey süregelen ekonomik kriz için de geçerli. Eylül 2008’de, bazıları krizi, daha iyi düzenlemeler vs. yapılsa tekrarlanmayacak bir anomali olarak sunmuştu. Şu aralar sinyallerini veren yeni mali çöküntüyse daha yapısal bir fenomenle karşı karşıya olduğumuzu netleştirdi.

Bize tekrar tekrar, bir borç krizinden geçtiğimizi ve bunun yükünü eşit olarak paylaşıp, kemerlerimizi sıkmamız gerektiği söyleniyor. Herkes bunu yapmalı, (çok) zenginler hariç. Onları daha çok vergilendirmek bir tabu: eğer öyle yaparsak, zenginler yatırım yapamayacak, daha az iş olanakları yaratılacak ve bunun ceremesini hepimiz ödeyeceğiz. Bu zor zamanlardan kendimizi korumanın tek yolu, yoksulun daha da yoksullaşması ve zenginin daha da zenginleşmesi. Yoksullar ne yapmalı? Yoksullar ne yapabilir?

İngiltere’deki isyanlar, Mark Duggan’ın vurulmasıyla patlak verse de herkes daha derin bir hoşnutsuzluğun olduğu konusunda hemfikir- ama ne çeşit bir hoşnutsuzluk? 2005’te Paris banliyölerindeki araba yakma eylemleri gibi İngiltereli isyancıların da iletecek hiçbir mesajı yoktu. (Şiddet eylemlerinin de yaşandığı Kasım 2010’daki kitlesel öğrenci eylemleriyle bu eylemler arasında açık bir fark var. Öğrenciler yüksek öğretime getirilmek istenen reformlara kesinlikle karşı çıkıyordu) Bu nedenle İngiltereli isyancıları, Marksist terimlere göre, devrimci bir öznenin doğuşu olarak düşünemeyiz; Hegelci ‘gürültücü kalabalık’ yani örgütlü bir toplumsal alanın dışında yer alıp hoşnutsuzluklarını ancak yıkıcı şiddetin ‘irrasyonel’ dışavurumları şeklinde gösterebilen ve Hegel’in ‘soyut olumsuzluk’ olarak tanımladığı kavrama çok daha yakınlar.

Hırsızlık yaptığından şüphelenilen bir işçiyle alakalı eski bir hikâye vardır. Bekçiler, her akşam, işçi fabrikayı terk ederken, taşıdığı el arabasını dikkatlice incelerler. Hiçbir şey bulamazlar, el arabası her zaman boştur. Sonunda anlarlar ki, işçinin çaldığı el arabasının kendisidir. Bekçiler, tıpkı isyanları değerlendiren yorumcular gibi, ayan beyan ortada olan gerçekliği kaçırıyordur. Bize, 90’ların başında komünist rejimlerin yıkılmasının ideolojinin sonuna işaret ettiğini söylediler. Totaliter felaketlerle sonuçlanan büyük çaplı ideolojik projelerin zamanının bittiğini artık rasyonel, pragmatik politikaların geçerli olduğu yeni bir döneme adım attığımızı dillendirip durdular. Eğer post-ideolojik bir dönemde yaşadığımız şeklindeki basmakalıp fikir doğruysa bu, son isyanlarda yaşanan şiddet olaylarında görülebilir. Yaşananlar hiçbir şey talep etmeyen şiddet eylemleridir. İsyandan çaresizce anlamlar çıkarmaya uğraşan sosyolog ve yazarların kafası ayaklanmaların temsil ettiği muammayla karışmıştır.

Protestocular, yoksul ve dışlanmış kesimden olsa da, açlığın kıyısında da yaşamıyordu. Bırakın çok daha baskıcı fiziksel ve ideolojik şartları, çok daha kötü maddi koşullar içerisinde yaşayan insanlar dahi kendilerini daha net gündemlere sahip politik güçler olarak örgütleyebilmişlerdir. Bu nedenle isyancıların hiçbir programının olmaması yorumlanması gereken bir gerçekliktir ve bizlere ideolojik-politik çıkmazımız ve nasıl bir toplumda – seçme hakkını göklere çıkaran ama demokratik konsensüse karşı sahip olunan tek alternatifin kör taklidi yapmak olduğu bir toplum - yaşadığımıza ilişkin önemli şeyler söylemektedir. Sisteme muhalefet artık kendisini gerçekçi bir alternatif hatta bir ütopik proje olarak dahi ifade edememekte, yalnızca anlamsız bir tepkinin şeklini alabilmektedir. Yapılabilecek tek seçim oyunu kurallarına göre oynamak ya da (kendi kendini)yıkıcı şiddet uygulamaksa seçme hakkı özgürlüğünü kutsamanın manası nedir ki?

Alain Badiou, gittikçe daha ‘dünyasız’laşan bir toplumsal alanda yaşadığımızı iddia eder, böyle bir toplumda, protestonun alabileceği tek form içeriksiz şiddettir. Belki de bu kapitalizmin ana tehlikelerinden biri, küresel olmanın ruhu gereği tüm dünyayı kapsasa da, insanların kendilerini anlamlandırma yollarından mahrum kaldığı ‘dünyasız’ bir ideolojik kümelenmeyi ayakta tutmasıdır. Küreselleşmenin asli iddiası, kapitalizmin kendisini Hıristiyanından, Hindusuna, doğusundan batısına tüm uygarlıklara uyarlayabileceğidir: küresel bir ‘kapitalist dünya görüşü, ‘kapitalist uygarlık’ yoktur. Kapitalizmin küresel boyutu anlamı olmayan bir gerçekliği temsil eder.

İsyanlardan çıkarılacak ilk sonuç, hoşnutsuzluğa karşı muhafazakâr ve liberal yaklaşımların tamamen yetersiz olduğudur. Muhafazakâr tepki tahmin edilebilirdi: “Bu tarz bir vandalizmin meşruiyeti yoktur, ne olursa olsun düzeni sağlamak için her şey yapılmalıdır; ilerideki patlamaları önlemek için daha çok tolerans ve toplumsal desteğe değil disipline, sıkı çalışmaya ve bir sorumluluk duygusuna ihtiyaç vardır.” Bu yaklaşımın temel sorunu yalnızca gençleri şiddet eylemlerine iten çaresiz toplumsal durumu görmezden gelmesi değil, belki de bundan önemlisi bu eylemlerin muhafazakâr ideolojinin gizli önermelerini de yankıladığını fark edememesi. Muhafazakârlar, 1990’larda, ‘Köklere dönüş’ kampanyasını başlattıklarında, onların muzır tamamlayıcısı Norman Tebbit tarafından ortaya çıkartılmıştı: “İnsan yalnızca sosyal değil ama bölgesel de bir hayvandır: Bizim, aynı zamanda onların kabileci ve bölgeci içgüdülerini de tatmin ediyor olmamız gerek.” ‘Köklere dönüş’ün asıl olarak imlediği buydu: Bizim uygar, burjuva toplumumuzun etrafında dolanan barbarı, barbarların temel içgüdülerini memnun ederek açığa çıkarma. 1960’larda Herbert Marcuse, ‘cinsel devrim’i açıklayabilmek için ‘baskıcı karşı-yüceltme’ terimini ortaya attı: insan güdüleri karşı-yüceltmeye tabi tutulup serbestleştikleri halde kapitalist kontrolün hâkimiyetinde olabilirler –porno endüstrisi aracılığıyla mesela-. İsyan sırasında İngiltere sokaklarında gördüklerimiz, canavara dönüştürülmüş insanlar değil, kapitalist ideolojinin ‘canavar’ formunda ürettiği insanlardı.

Bu sırada solcu liberaller de yine tahmin edileceği üzere toplumsal programlar ve entegrasyon projeleriyle alakalı mantralarına bağlı kalarak, ekonomik ve toplumsal umutlarından mahrum bırakılan ikinci ve üçüncü jenerasyon göçmenlerin memnuniyetsizliklerini ifade etmenin tek yolunun şiddetli eylemler olduğunu dile getirdi. İntikam fantezilerinden ziyade onların isyanlarının daha derin nedenlerini anlamak için çaba göstermeliydik. Yoksul, etnik olarak karışık, polis tarafından olağan şüpheli olarak görülen ve taciz edilen, sadece işsiz değil çoğunlukla vasıfsızlığından ötürü iş verilemeyecek durumda olan, gelecek için umutsuz bir genç adam olmanın ne demek olduğunu hayal edebilir miydik? Buradaki ima, bu insanların kendilerini içinde bulduğu koşulların onların sokaklara dökülmesini kaçınılmaz kıldığı şeklindedir. Bu yaklaşımla ilgili problem, bunun yalnızca isyanın nesnel koşullarını listelemesidir. İsyan etmek, öznel bir ifadedir, kişinin içinde bulunduğu nesnel koşulların tam olarak ilan edilmesidir.

Bu liberal ve muhafazakâr yaklaşımlardan hangisinin daha kötü olduğu üzerine kafa patlatmak anlamsızdır: Stalin’in diyeceği gibi, her ikisi de kötüdür, ve buna her iki tarafın da yaptığı asıl tehlikenin ‘sessiz çoğunluğun’ bu eylemlere gösterdiği tahmin edilebilir ırkçı tepkide yattığı şeklindeki uyarı da dahildir. Bu reaksiyonun aldığı formlardan biri yerel(Türk, Karayipli, Sih) toplulukların mülklerini korumak adına ‘kabileci’ bir anlayışla kendi koruma gruplarını oluşturmasıydı. Dükkân sahipleri, mülklerini gerçek ve şiddet içeren bir sistem karşıtı protestoya karşı koruyan küçük burjuvalar mıdır yoksa işçi sınıfının toplumsal parçalanmaya karşı savaşan üyeleri mi? Bu noktada taraf seçmeyi reddetmek gerekir. Gerçek şu ki, buradaki anlaşmazlık, biri sistem içerisinde tutunmayı başarmış diğeri bunu denemek için bile fazlasıyla yılgın olan, olanakları kıt iki grup arasındadır. İsyancıların ürettiği şiddet neredeyse yalnızca kendilerine yöneliktir. Yakılan araçlar ve yağmalanan mağazalar zenginlerin değil yoksulların mahallesindeydi. Anlaşmazlık, toplumun farklı kesimleri arasında değil, en radikal haliyle aynı toplum içerisinde kaybedecek çok şeyi olanlarla hiçbir şeyi olmayanlar arasındaydı.

Zygmunt Bauman, isyanları ‘yetersiz tüketici’lerin eylemleri şeklinde karakterize etti. Bu her şeyden çok kendisini uygun yollarla -yani alışveriş yaparak- gerçekleştiremeyen tüketici tutkunun şiddetle harekete geçişinin dışavurumuydu. Benzer olarak, tüketici ideolojiye karşı ironik bir tepkiyi içeren özgün bir anı da barındırdılar: “Bizi uygun yollarla tüketmenin koşullarından mahrum ederken aynı zamanda devamlı tüketmemizi istiyorsunuz. İşte biz de bunu yapabildiğimiz tek şekilde yapıyoruz!’İsyanlar, ideolojinin maddi gücünün bir temsilidir-post-ideolojik toplum buraya kadar herhalde-. Devrimci bir bakış açısından bakarsak, isyanlardaki sorun içerdiği şiddet değil, içerdiği şiddetin kendini gerçekten dayatmaktan yoksun olduğu gerçeğiydi. İsyanlar, yetersiz bir öfke ve umutsuzluğun bir güç gösterisiyle; gıptanın ise muzaffer bir şenlik şeklinde maskelenmesiydi.

İsyanlar, liberal çoğunluğun yaşam tarzımıza tehdit olarak algıladığı bir başka çeşit şiddet biçimiyle ilişkilendirilmeli: terörist saldırılar ve intihar bombalamaları. İki örnekte de şiddet ve karşı-şiddet muzır bir döngünün içerisine hapsolmakta ve bunların her biri savaşmaya çalıştıkları güçleri yeniden üretmekte. İki durumda da, şiddetin, güçsüzlüğün üstü kapalı bir itirafı olarak ifade edildiği kör bir cinnet haliyle karşı karşıyayız. Fark şu ki, Britanya ya da Paris’teki isyanların tersine terörist saldırılar dinin sağladığı mutlak mananın aracılığıyla gerçekleştirilir.

Ama Arap başkaldırışı, kendi kendini yok eden şiddet ve köktendinciliğin sağladığı sahte alternatiften kaçınan kolektif bir direniş eylemi değil miydi? Maalesef, 2011 Mısır yazı, Mısır devriminin özgürleştirici potansiyelinin boğulduğu ve devrimin sona erdiği tarih olarak hatırlanacak. Devrimin mezar kazıcıları ordu ve İslamcılar. Ordu(Mübarek’in ordusu) ve İslamcılar(isyanın ilk aylarında marjinaldiler ama şimdi çok daha güçlüler) arasındaki anlaşmanın içeriğiyse açık: İslamcılar, ordunun maddi ayrıcalıklarının korunmasını hoş görecek ve karşılığında ideolojik hegemonyayı elinde tutacak. Kaybedenler, Batı yanlısı liberaller olduğu kadar sendikalardan, feminist gruplara yeni bir kitle örgütü ağı kurmaya çalışan ve devrimin asıl kahramanları olan seküler sol olacak. Hızla kötüleşen ekonomik durum, eninde sonunda, protestolarda çoğunlukla ortalarda olmayan yoksulları da sokaklara taşıyacaktır. Yeni bir patlama olası gözüküyor ve Mısır’ın politik özneleri için zor soru, yoksulların öfkesini kimin yönlendireceği olacak. Kim bunu politik bir programa dönüştürebilecek, yeni seküler sol mu yoksa İslamcılar mı?

Batılı kamuoyunun İslamcılarla ordu arasındaki bu anlaşmaya yönelik baskın yaklaşımı kuşkusuz sinik bilgeliğin muzaffer yansıması şeklinde olacaktır: bize İran(Arap değildir) örneğinde olduğu gibi, Arap ülkelerindeki başkaldırıların her zaman için militan bir İslamcılıkla sonuçlanacağını söyleyeceklerdir. Mübarek, bir anda gözlere ehvenişer gözükecektir. Böylesi bir sinizme karşı, Mısır ayaklanmasının radikal özgürleştirici özüne karşı beslediğimiz şartsız güveni korumalıyız.

Ama ümitsiz bir vakanın narsist cezp ediciliğinden de kaçınılmalı: başarısız olmaya mahkûm isyanların görkemli güzelliğini takdir etmek çok kolaydır. Günümüz solu, ‘belirli olumsuzlama’ problemiyle karşı karşıya: o görkemli şevkin ilk anı ve ayaklanma sona erdikten sonra eski düzenin yerini ne almalıdır? Bu bağlamda, İspanya’daki Öfkeliler hareketinin, Mayıs ayındaki ilk eylemlerinden sonra yayınladığı manifestosu açıklayıcıdır. İlk farkına varılan şey kullanılan dildeki apolitik tondur :”Bazılarımız kendini ilerici, bazılarımız muhafazakâr olarak tanımlıyoruz. Bazılarımız inançlı, bazılarımız değil. Bazılarımızın net bir şekilde tanımladığı ideolojileri var, ötekiler apolitik, ama hepimiz çevremizde gördüğümüz politik, ekonomik ve toplumsal görüntüden endişeli ve öfkeliyiz: politikacılar, iş adamları ve bankerlerin içinde bulunduğu çürümüşlük bizi aciz ve sessiz kılıyor.” Protestolarını “toplumda herkesin kabul edeceği vazgeçilmez gerçekler” adına yapıyorlar: “barınma hakkı, iş, kültür, sağlık, eğitim, politik katılım, özgür bireysel gelişim, mutlu ve sağlıklı bir yaşam için tüketici hakları.” Şiddeti reddederek “etik bir devrim” istiyorlar. “Parayı insanların üzerine koymak yerine insanların hizmetine yatırmayı” istiyorlar. “Bizler insanız, ürün değil. Ben ne satın aldığımın değil, neden aldığımın ve kimden aldığımın ürünüyüm.” Peki bu devrimin özneleri kimler olacak? Öfkeliler, sağı, solu ve tüm politik sınıfları reddediyor, onları çürümüş olarak niteliyor, peki manifestolarında sıraladıklarını kimden talep ediyorlar o zaman? Kendilerinden değil. Öfkeliler, henüz talep ettiklerini onlar için kimsenin yapmayacağını ve bu değişimi ancak kendilerinin gerçekleştirebileceğini de iddia etmiyorlar. Ve işte bu, son dönemdeki protestoların hayati güçsüzlüğüdür: kendisini sosyo-politik bir değişimin programı haline getiremeyecek olan otantik bir öfkeyi dile getiriyorlar. Devrimsiz bir devrim ruhunu ifade ediyorlar.

Yunanistan’daki durum, yakın dönemdeki ilerici öz-örgütlenme deneyimleri (İspanya’da bunlar Franco rejiminin düşüşünden sonra kayboldu) sağolsun, daha umut verici görünüyor. Ama Yunanistan’da bile protesto hareketi, öz-örgütlenmenin limitlerini sergiliyor: protestocular hiçbir merkezi otoritenin denetiminde olmayan, herkesin eşit olarak söz söyleme hakkına sahip olduğu eşitlikçi bir özgürlük alanını muhafaza ediyor. Ama bir sonraki adımda ne yapmak gerektiğini, yalnızca protesto etmenin ötesinde nasıl hareket edilmesi gerektiğini tartıştıklarında çoğunluk devlet gücünü ele geçirmeye yönelik direkt bir atılım ya da yeni bir parti kurmak yönünde değil, halihazırdaki politik partilere baskı uygulayan bir hareket ortaya çıkarmak yönünde uzlaşıyorlar. Açıktır ki bu toplumsal yaşamın yeniden organize edilmesi için yeterli değidir. Bunu yapabilmek için, çabuk kararlar alabilen ve bunları tüm olası sertliklerine karşın uygulayabilecek güçlü bir gövdeye ihtiyaç vardır.

* London Review of Books'tan çeviren Mithat Fabian Sözmen / Evrensel

ANF NEWS AGENCY

Resim Galerisi

Dünyanın bütün dükkân hırsızları birleşin
Dünyanın bütün dükkân hırsızları birleşin
Dünyanın bütün dükkân hırsızları birleşin
Dünyanın bütün dükkân hırsızları birleşin

Üye eleştirileri

Toplam 1 üyeden ortalama puan:

Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0  (1)
Üslup 
 
10.0  (1)
Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Dünyanın bütün dükkân hırsızları birleşin 2011-08-25 22:19:18 Önder Kurt
Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0
Üslup 
 
10.0
Önder Kurt Eleştiren Önder Kurt    Ağustos 25, 2011
Son Güncelleme: Ağustos 25, 2011
#1 Eleştirmen  -   Bütün eleştirilerime bakın

Toplumsal Öznenin Yokluğunda

Zizek'in bu yazısı, solun bütün akımlarına bir "Kral Çıplak" anı yaşatıyor; "post-ideolojik" dünyada toplumsal özne kaybolmuştur, çıplaklığı herkes tarafından aslında görülüp de dile getirilemeyen kral, işte varsayılan ama artık çoktan mefta olmuş bu toplumsal faildir Görülemeyen veya görülmek istenmeyen ve ama her olasılıkta ona uygun tavır geliştirilmeyen durum da tam olarak budur. Markxismden, Anarşizme bütün sol akımlar, halihazırda kurulmuş bir toplumsal fail varsayımına dayanır, sistemin özel mülkiyete dayanan üretim tarzı bu faili deterministik bir süreçle zaten "kurmaktadır" (constitue etmektedir). Farklı sol akımlar arasındaki ayrım, bu zaten sistemin yapısal süreçleri ile otomatik olarak üretilen failin örgütlenme tarzlarının farklılığına yapılan vurgudan kaynaklanır..Yalnız burda bir detaya dikkat edelim; toplumsal fail yoktur derken, sistemin yoksullar, mülksüzler üretmediğini kastetmiyorum, bunu iddia etmek çok aptalca olurdu..Kastedilen daha çok bu yoksul, sistem dışında atılmış kitlelerin eylemleri üzerinde kontrola sahip Özne haline gelememeleridir.

Zizek'in yukarıdaki yazısında da aktardığı Hegel'in bir terimi var, ingilizce'de rabble diye karşiılanıyor, orjinali Pobel..Herhalde türkçeye de güruh diye çevirebilir. Hegel bu "rabble"ı şöyle betimliyor:

“Poverty in itself does not make men into a rabble; a rabble is created only when there is joined to poverty a disposition of mind, an inner indignation against the rich, against society, against the government…A further consequence of this attitude is that through their dependence on chance men become frivolous and idle…In this way, there is born in the rabble the evil of lacking self-respect enough to secure subsistence by its own labor and yet at the same time of claiming to receive subsistence as its right.” Hegel-Philosophy of Right (1820)

Yani bir başka deyişle; Zizek'in bu "isyanlar"ın niteliğine yönelik yukarıda yaptığı analizler işte.

Günümüzde, toplumsal çelişkiler kendi çıkarlarının bilincinde ve onları korumak için örgütlenen sınıflar arasındaki bir mücadele değil. Sistem tarafından, iktisadi açıdan tamamen işlevsiz hale getirilip, bir posa gibi atılmış dışlanmışların, Pobel'in, rabble'in, güruh'un, klasik marxist terminolojiye göre lümpen proleterya'nın sistemin çemberinin içine dahil olma hırsıyla belirlenen amaçsız, ülküsüz, farklı bir dünya kurgusu olmayanların , sisteme entegre olma mücadelesi..Bütün ütopyaları evlerine bir iPad çalıp götürmekle sınırlı..Bu isyanlar, kapitalizmin eleştirisini değil, onun güzelliklerine sahip olma arzusunu dile getirir..Bu ayaklanmalarda muhalif bir yükseliş görenler feci şekilde yanılıyor. Günümüz dünyasında Proleter olmak ayrıcalıklı sınıflardan birine dahil olmak anlamına gelir. Hiç unutamadığım bir saptama vardır, bir türk iktisatçısı TV'de dile getirmişti; Bugün sadece Çin ve Hindistan dünyanın bütün üretimini yapmak için yeterlidir. Dünyanın geri kalan bütün nufusu iktisadi açıdan gereksiz fazlalıktır aslına".

O yüzden sorulmayan soru şudur; böyle bir dünyada sol ne yapabilir?

Şimdiye kadar solun bütün akımlarının üzerinde duracağı bir zemin vardı..Artık o zemin kaybolmuştur. Zizek'in yazısındaki analizlerin ve aktardığı diğer çağdaş düşünürlerin belirttiği gibi:

Alain Badiou: "Gittikçe daha dünyasızlaşan bir toplumsal alan"
Zygmunt Bauman: ‘yetersiz tüketici’lerin eylemleri

Bunlara ben de İmmanuel Wallerstein'i ekleyeyim, birkaç yıl önce yayınlanan kitabının başlığıyla: Bildiğimiz Dünyanın Sonu.

Wallerstein, son büyük krizden ve tabii gelmekte olan bir diğerinden çok önce kapitalizmin bir toptan çöküşünden bahseder, hatta çok kesin bir tarih de verir: 2050. Ama ardından uyarır, "Yerine daha iyisinin geleceğini sanmayın".

Rosa Lüxemburg'a atfedilen ünlü sosyalist uyarının gerçekleşmesine doğru gidiyoruz: "Ya Sosyalizm ya barbarlık".

Fransa'da, İngiltere'de, Kuzey Afrika'daki yönsüz ayaklanmalar ilk değil ikinci şıkka doğru gitmekte olduğumuzun göstergeleridir. Bu duruma, kürsel ısınma ile kaçınılmaz olarak gündeme gelecek temiz su kaynaklarının azalışını, tarimın çöküşünü de ekleyin, tablo daha da kararır.

Kapitalizmin, en büyük tahribatı bedenleri değil zihinleri yoksullaştırmasından kaynaklanıyor; her koyunun kendi bacağından asılacağı vahşi, barbar bir uygarlık anlayışı, "insanlık durumu"olarak doğallaştırılmıştır.

Sosyalistler, sistemin ürettiği yoksulların birgün hidayete erip sınıf bilincine ulaşmasını , anarşistler de vitrin talanı isyanlarının bütün dünya sathına yayılmasını umadursunlar, hayatta kalma savaşı ve sonucundaki barbarlık insan varoluşunun normu haline gelmeye doğru hızla gidiyor.

Böyle bir dünyada, alternatif bir toplumsal varoluş perspektifi önce nasıl örneklenir, sonra barbarlığa karşı durması nasıl sağlanır?

Asli soru budur; devrimin kırdan mı şehirden mi başlayacağı, başladıktan sonra devlet iktidarını koruyacağı mı yoksa toptan kaldıracağı mı vs gibi ikincil futurıstik, ütopik olanlar değil. Zira bütün bu ütopik sorular, kurulmuş bir toplumsal özne varsayar: O özne vardır da programı ne olmalıdır, sevk ve idaresi nasıl yapılmalıdır, bütün perspektifleri işte bu tür yaşanan zaman değil, olası bir duruma yöneliktir..Oysa karşımızda duran seçim bu değildir, o korkunç uyarıdır : "Ya Uygarlık Ya Barbarlık".

Böyle bir Demokles kılıcı altında anarşizm, komunizm vs gibi ayrımlara gitmek, "Benim babam senin babanı döver" çocuksu inatlaşmasından öte hiçbir anlam ifade etmez..

Peki durum bu ise, yüzümüzü nereye çevirmeliyiz?

İnsanlar arası yeni bir bireysel/toplumsal varoluş kurmak mümkün mü?

Zizek'in aktardığı Muhafazakar "Back to Basics" / "Köklere Dönüş" tavrını, solun da kendi perspektifinden yapması ve en temel soruya cevap araması gerektiğini düşünüyorum; bütün siyasi analizlerin ötesinde -altında, berisinde, gerisinde- insan denilen biyolojik tür olarak varoluşumuzun ontolojisi nedir? Neler, hangi ilişkiler,hangi faaliyetler bizi bir insan öznesi olarak kurar?

İşte Spinoza'nın alanına girdiğimiz nokta burasıdır, işte bu yüzden Spinoza ve ondan esinlenen ardıllarının düşünceleri önem kazanıyor; homo economicus ya da homo politicus'dan önce homo sapiens olarak varoluşumuzun temel dokusu nedir?

Kendi bacağından asılmakla belirlenen bireyci, egoist varoluşa karşı, toplumsal bir varoluş ve onun serpileceği bir alan nasıl kurulur.? Kanımca cevabı bulunması gereken soru budur ve Spinoza ve ardılları, cevabı tamamen veremiyor olsalar da kapıyı aralıyorlar..

Öyleyse ünlü sosyalist uyarıyı günümüze uyarlayalım;

1. "Ya toplumsal alan, ya Barbarlık"
2. "Ya Baruch Spinoza, ya Ayn Rand"


Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
20
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (2)
  • Murat Müfettişoğlu  - Müfettiş

    Zizek bir ideolog olarak "dönüştürücü" toplumsal öznenin nesnel varlığı ve tanımı meselesinde bu tür atraksiyonları elbette ciddiye almıyor ama bir entelektüel olarak hepimizin yapması gerektiği gibi pek çok irrasyonal olgunun üretici mekanı diye bildiğimiz komple dekadansa uğramış bir zeminin tarif edilmesi işinde tüm marjinal ve örgütsüz hareketleri dikkate almamız gerektiğini söylüyor -du başkasına ait bir makalede gözüme çarpan bir alıntısında. zizek bağlamını ve kavrayışını sen elbette çok daha iyi biliyorsun. ancak marjinal kaotik "dejenere" hareketler konusundaki bir çözümlemeyi doğrusu kendi bağlamında mühim bir yere oturtmasını da beklerim zizek gibi bir politik filozoftan. "deşenere" lafını gerçek anlamından imtina ederek kullanıyorum zira politik felsefi çözümlemelerde başlı başına bir zenginlik sunuyor. barındırdığı sakatlık ölçüsünde belli moment potansiyeli taşır. klasik solun dar ve sabit parametreleriyle kavranması zor tabi. kavranmasındaki güçlük bile solun kronik meselelerini açmak ve aşmak için çağrışım potansiyeli taşır. burada da kritik kavram kronolojik olarak arkamızda bıraktığımız anakronik çözümlemeler ve parametreler değil, yaşadığımız an' a ve geleceğe dönük, bir yanıyla somut bir yanıyla soyut ama umutlu sezgisel çağrışımlardır. kapısında tüzük ve yönetmeliklerin asılı olduğu dernek ve partilerin çatısı altında değil; deniz kenarında dalga sesleri eşliğinde veya şehrin gürültüsüne gark olmuşken konuşmak lazım bunları. ama önce yüzün güneşe dönük veya uykusuz yıldızlara bakarken düşünmek lazım.

  • onder  - Solun "Öznel Dışavurumlarla" İşi Olmaz
    avatar

    Murat.

    Tam olarak neye dikkat çekmek istediğini pek anlayamıyorum; bu gibi durumlarda alıntı yapmakta fayda var. Kendi yorumunda dile getirdiklerine benzer şeyleri Zizek bu yazısının neresinde dikkat çekmiş alınıtılarsan yorum yapmamız daha kolay olacak.

    Benim bu yazıdan anladığım Zizek'in en küçük bir aralık bırakmadan bu tür eylemlere sol olarak kapıyı kapadığını, bu tür eylemlerden sol adına medet umulamayacağını, özgürleşme adına ortak bir projesi olan toplumsallıklar yakalamamız gerektiğinı vurgulamaya çalıştığıdır. İşte söylediklerinin bazıları:

    Alýntý:
    2005’te Paris banliyölerindeki araba yakma eylemleri gibi İngiltereli isyancıların da iletecek hiçbir mesajı yoktu. (...), Marksist terimlere göre, devrimci bir öznenin doğuşu olarak düşünemeyiz;
    Alýntý:
    Hegelci ‘gürültücü kalabalık’ yani örgütlü bir toplumsal alanın dışında yer alıp hoşnutsuzluklarını ancak yıkıcı şiddetin ‘irrasyonel’ dışavurumları şeklinde gösterebilen ve Hegel’in ‘soyut olumsuzluk’ olarak tanımladığı kavrama çok daha yakınlar.

    Ki bahsettiği "gürültücü kalabalık"/rabble hakkında Hegel'in ne kadar aşağılayıcı ifadeler kullandığını eleştirimde alıntıladım.

    Bak şimdi gelen daha önemli:

    Alýntý:
    Yaşananlar hiçbir şey talep etmeyen şiddet eylemleridir. İsyandan çaresizce anlamlar çıkarmaya uğraşan sosyolog ve yazarların kafası ayaklanmaların temsil ettiği muammayla karışmıştır.

    İkinci cümle daha açıklayıcı, ; bu eylemlerden bir anlam çıkarmaya çalışmayı "çaresizlik" olarak niteliyor. Dahası var:

    Alýntý:
    Sisteme muhalefet artık kendisini gerçekçi bir alternatif hatta bir ütopik proje olarak dahi ifade edememekte, yalnızca anlamsız bir tepkinin şeklini alabilmektedir
    Alýntý:
    Alain Badiou, gittikçe daha ‘dünyasız’laşan bir toplumsal alanda yaşadığımızı iddia eder, böyle bir toplumda, protestonun alabileceği tek form içeriksiz şiddettir. Belki de bu kapitalizmin ana tehlikelerinden biri, küresel olmanın ruhu gereği tüm dünyayı kapsasa da, insanların kendilerini anlamlandırma yollarından mahrum kaldığı ‘dünyasız’ bir ideolojik kümelenmeyi ayakta tutmasıdır.


    vs.vs.vs.vs

    Bunun gibi daha bir sürü pasaj var yazıda, hepsini bulup çıkarırsam, yorum çok uzar.

    Bütün bu gibi pasajlar yazının içinde duruyorken, Zizek'in bu gibi "içeriksiz şiddet" eylemlerini herhangi bir şekilde önemsediğini iddia etmek aşırı zorlama gibi görünüyor bana.

    Kaldı ki Zizek, sadece bu yazıda değil, felsefesinin bütününde öznel dışavurumlardan tiksinir..Benim Zizek'ten aldığım temel ders budur. Yazdıklarını okumamız bile gerekmez aslında bu sonuva varmak için, bazı temel genel olgular bile bu sonuca varmamız için yeterlidir..Nedir bu temel olgular mesala? Birincisi Zizek, Hegel'ci biridir. Peki.Hegelci olmak neyi ifade eder? Determinist felsefesinde herşey zorunlu olarak birbirinden çıkar, tesadüfe, olumsallığa, dolayısıyla "Öznel dışavurumlara" asla yer yoktur..Öznel dışavurum gibi görünen durumlar "mutlak aklın kurnazlığı" / "cunning of reason" diye niteler..Yani popüler tahayyülde, tarihi yapan "Büyük Adamlar" gibi algılanan kişilikler, mutlak aklın kullandığı birer kukladır sadece. Hegel'i de geçelim, Felsefe tanımı gereği "öznel dışavurumlar"ın ötesine geçip, nesnel yasaları, evrensel kuralları, kişilerin seçimlerinin ötesinde "mutlak"ları bulma çabasıdır..Her büyük düşünürde, "öznel dışavurum" ötesi, zaman ve mekandan bağımsız evrensel mutlakları dile getiren kavramlar vardır; En ünlüsü Plato'nun İdea'larıdır..Kant'ta kategorik imperatif ve zihnin, a priori öncülleridir, Marx'ta "sınıf"tır vs.vs..

    Öznel Dışavurumları ilk önemseyenler, parasını verip, istediğin düşünceleri söyletebildiğin Sofistlerdir..Ki bu yüzden Taraf ve çevresine günümüzün Sofistleri diyoruz. Ardından, öznelliği, göreceliği, "bana göreciliği" öne çıkaran kapitalizmin mucidi ve bugün en büyük icracısı olan Anglo-Sakson pragmatizmi ve liberalizmidir. Öznel dışavurumları önemsemek özgürlükçü hiçbir düşüncenin, hiçbir zaman çıkış noktasi,dikkate alınan bir öncülü olmamıştır. Öznel dışavurumları savunan, özgürleşme hareketleri değil, sistemin bekasını isteyen egemenlerdir, tam da bu yüzden öznel dışavurumların felsefe kisvesi altında öne sürülmesi kapitalizmin beşiği olan Anglo-sakson dünyanın yetiştirdiği "düşünürler" tarafından dile getirilir..Öznel dışavurumları önemsemek herhangi özgürlükçü bir düşünürün değil, Adam Smith, John Stuart Mill vs gibi hayatlarını kapitalizmin savunusuna adamış İngiliz/Amerikan yazarlarının işi olmuştur..

    Sol ise, öznel dışavurumların ötesine geçip, bir toplumsal güç haline gelebilmeyi hedefler..Bugün solun bütün renklerinin büyük bir açmaz içinde olması da, tamı tamına sistemin "öznel dışavurumların önemi" propagandasının çok etkili olması nedeniyledir..Siteye İlhan İrem'in bir röportajına koyduk..Bu güzel insanın pek çok kez dile getirdiği gibi, bugün içinde bulunduğumuz kokuşmuluk, tüketim çılgınlığı, toplumsal değerlerin tamamen yokedilip, yerine "öznel dışavurumların" geçirilmesi de tam da bunun yüzünden olmuştur..Öznel dışavurumlar, içinde debelenip durduğumuz bok çukurunun adıdır..Sistem, markalarıyla, tüketime sunduğu metalarıyla, futbol takımlarıyla özdeleşmemizi öznel dışavurumlar olarak lanse edip, insanları birbirinden kopuk, birbirlerinin düşüncelerine önem vermeyen, birlikte kareket edemeyen, izole atomlar haline getirerek bugün iktidarını sürdürmekıtedir, polisinden, ordusundan, hatta dininden önce..

    Dolayısıyla bugün solun en büyüj düşmanı burjuva bireyciliğidir..Aslında ifade sıfatta tekrar oldu; burjuva bireyciliği demek saçma, zira bireyciliğin her türü özü itibariyle burjuvadır, akıl dışı kapitalist özel mülkiyetçiliğin ve egoizmin kaynaklandığı ana kaynaktır, dünyayı bugün yokoluşun eşiğine getiren de, kendi bireyci çıkarlarından ve çekirdek ailesinden, şandan, şöhretten başka insanlığın genel durumunu zerre umursamayan, kendisi hayatta kaldığı, şanını, şöhretini, bireysel kültünü koruduğu sürece insanların yüzbinlerle telef olup gitmesini aldırış etmeyen, kendi bacağından asılmayı kabul etmiş bireyciler, öznel dışavurumculardır..O yüzden ne zaman birey hakları, öznel dışavurum vs gibi şeyleri hele hele de sol perspektif iddiasıyla dile getirildiğini duysam, benim sigortalarım atıyor...Zizek ise benden de fazla tiksiniyor..Bırak bu gibi içeriksiz şiddet çıkışlarını veya başsız tavuk gibi ordan oraya koşmayı önemsemeyi, bunlardan iliklerine kadar tiksinir..Bu tür spontan ayaklanmaları önemsemeyi geçelim, yıllardır düzenli bir şekilde mücadelesini veren, eskinin klasik devrimci hareketlerine günümüz koşullarında bir hayli benzeyen Marcos önderliğindeki Chiapas yerlilerinin hareketini bile kıyasıya eleştirir, post-modern bir kimlik hareketi olarak görür.

    Bunlara karşı gözden düşürülmüş "eski" temel öncüllere itibarlarını yeniden kazandırmayı vaaz eder; Lenin'i yeniden okumamız gerektiğini söyler ki, Türkçeye de çevrilmiş olan Lenin başlıklı bir kitabı da vardır..Kendisi hakkında yapılan, hani şu NTV'de de yayınlanmış olan belgeselde kapısı çalınır, açıldığında Zizek'in arkasında bir Stalin potresi karşılar seyirciyi..Muhabir hemen sorar tabii, bu ne arıyor burda , Stalinist misiniz diye? Tabii ki Zizek Stalinist olduğundan değil, bizim ortodokslar gibi naif br tapınma ile yaklaşmaz Zizek, Lenin'e ya da Stalin'e..Ama bireyci liboşların yüzsüce gözden düşürdüğü kimi toplumsal perspektifleri, organize hareketleri yeniden değerlendirmemiz gerektiğini söyler..

    Tabii bu tartışma doğası gereği uzar, ama seni kendi okumlarım ışığında temin ederim ne Zizek'de, ne herhangi bir özgürlükçü sol düşünürde "öznel dışavurumları" önemsemek gibi bir perspektif yoktur..Felsefede de yoktur..-Anglo-Sakson olanlar hariç, ki onlara da felsefe mi yoksa kapitalizm çığırtkanlığı mı denir bilemiyorum--

    Öznel perspektifi savunmuş olan, bugünkü solcu düşünürlerin önemli esin kaynağı olan bir tek Nietzsche var gibi görünüyor..Ama o bile liboşların bireyciliğini savunmaz..

    Öznel dışavurumlar, bireysel perspektifler özgürlükçü hareketlerin değil sistemin mantığını açığa vurur..


    Ha elbette, öznel dışavurumları ya da bireysel perspektifleri redetmek, ortodoks sekter solun hiyararşik perspektifine teslim olmak anlamına gelmez..Ortodoks hiyeraşik yapılarının kestirmeci, külli perspektifleri elbette çok sorunlu..Tamam bireysel değil toplumsal perspektifler ama gerçekten partinin üst kademe yöneticilerinin değil de, kollektivitenin iradesinin dile getirildiğini nasıl anlayacağız? Ha işte solun bugün önünde olan en büyük temel sorunsal da bu zaten..Mevcut Ortodoks yapıların, kendi kriterlerine göre başarılı olup devrim yapsalar bile, kitleleri pasif duruma iten, yeni bir despotik rejim kuracaklarından ve er ya da geç bu hiyerarşik yapının tıpkı Sovyetler gibi çökeceğinden kuşku duymuyorum..İnsanlık bir başka despotizm için mevcudunu aşma hevesi içinde olmayacaktır..Bu fasit daire elbette kırılmalı ve partinin/örgütn vs değil, tabanın kollektif iradesinin yansıtılabildiği yeni bir toplumsallık tipi elbette solun bugün en büyük arayışıdır..Deleuze, Negri, Badiou, Zizek gibi tüm çağdaş düşünürlerin yaptıkları ve yapageldikleri de bu arayışa katkıda bulunmaktır..Büyük bir fiyaskoyla sonuçlanmış hiyerarşik ortodoks modelden kaçmaya çalışırken, tutup burjuva bireyciliğinin ya da öznel dışavurum perspektifinin kucağına düşmenin de bir anlamı yok..Ya biri ya öteki türü bir seçimle karşı karşıya değiliz..İnsanlığın her ikisi dışında başka arayışları devam ediyor..Ama Zizek'in gösterdiği gibi vitrin hırsızları, TV talancıları o arayış içinde yeralan bir hareket falan değildir..Kalkışmalarının gizemli bir şekilde semptomu olduğu önemli bir toplumsal süreç falan da yoktur..Hiçbir gönderisi yoktur..Bizim Taksimde kadınların çantalarını kapıp-kaçanlar ne kadar özgürleşmeci bir harekete gönderme yapıyorsa bu dükkan hırsızları da o kadar yapar..Ha tamamen anlamsız. mı? Ha vardır bir anlamı, İbrahim Tatlıses'in vurulmasının da toplumsal bir analizi yapılabilir..Bu kalkışmlarının da ancak bu türden bir önemi vardır kanımca..Ben söylemiyorum, Zizek'in düşünceleri yukarıda duruyor..

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
+1 #2 Önder Kurt 05-09-2011 20:59
Murat.

Tam olarak neye dikkat çekmek istediğini pek anlayamıyorum; bu gibi durumlarda alıntı yapmakta fayda var. Kendi yorumunda dile getirdiklerine benzer şeyleri Zizek bu yazısının neresinde dikkat çekmiş alınıtılarsan yorum yapmamız daha kolay olacak.

Benim bu yazıdan anladığım Zizek'in en küçük bir aralık bırakmadan bu tür eylemlere sol olarak kapıyı kapadığını, bu tür eylemlerden sol adına medet umulamayacağını , özgürleşme adına ortak bir projesi olan toplumsallıklar yakalamamız gerektiğinı vurgulamaya çalıştığıdır. İşte söylediklerinin bazıları:

Alıntı:
2005’te Paris banliyölerindeki araba yakma eylemleri gibi İngiltereli isyancıların da iletecek hiçbir mesajı yoktu. (...), Marksist terimlere göre, devrimci bir öznenin doğuşu olarak düşünemeyiz;
Alıntı:
Hegelci ‘gürültücü kalabalık’ yani örgütlü bir toplumsal alanın dışında yer alıp hoşnutsuzluklarını ancak yıkıcı şiddetin ‘irrasyonel’ dışavurumları şeklinde gösterebilen ve Hegel’in ‘soyut olumsuzluk’ olarak tanımladığı kavrama çok daha yakınlar.
Ki bahsettiği "gürültücü kalabalık"/rabble hakkında Hegel'in ne kadar aşağılayıcı ifadeler kullandığını eleştirimde alıntıladım.

Bak şimdi gelen daha önemli:

Alıntı:
Yaşananlar hiçbir şey talep etmeyen şiddet eylemleridir. İsyandan çaresizce anlamlar çıkarmaya uğraşan sosyolog ve yazarların kafası ayaklanmaların temsil ettiği muammayla karışmıştır.
İkinci cümle daha açıklayıcı, ; bu eylemlerden bir anlam çıkarmaya çalışmayı "çaresizlik" olarak niteliyor. Dahası var:

Alıntı:
Sisteme muhalefet artık kendisini gerçekçi bir alternatif hatta bir ütopik proje olarak dahi ifade edememekte, yalnızca anlamsız bir tepkinin şeklini alabilmektedir
Alıntı:
Alain Badiou, gittikçe daha ‘dünyasız’laşan bir toplumsal alanda yaşadığımızı iddia eder, böyle bir toplumda, protestonun alabileceği tek form içeriksiz şiddettir. Belki de bu kapitalizmin ana tehlikelerinden biri, küresel olmanın ruhu gereği tüm dünyayı kapsasa da, insanların kendilerini anlamlandırma yollarından mahrum kaldığı ‘dünyasız’ bir ideolojik kümelenmeyi ayakta tutmasıdır.
vs.vs.vs.vs

Bunun gibi daha bir sürü pasaj var yazıda, hepsini bulup çıkarırsam, yorum çok uzar.

Bütün bu gibi pasajlar yazının içinde duruyorken, Zizek'in bu gibi "içeriksiz şiddet" eylemlerini herhangi bir şekilde önemsediğini iddia etmek aşırı zorlama gibi görünüyor bana.

Kaldı ki Zizek, sadece bu yazıda değil, felsefesinin bütününde öznel dışavurumlardan tiksinir..Benim Zizek'ten aldığım temel ders budur. Yazdıklarını okumamız bile gerekmez aslında bu sonuva varmak için, bazı temel genel olgular bile bu sonuca varmamız için yeterlidir..Ned ir bu temel olgular mesala? Birincisi Zizek, Hegel'ci biridir. Peki.Hegelci olmak neyi ifade eder? Determinist felsefesinde herşey zorunlu olarak birbirinden çıkar, tesadüfe, olumsallığa, dolayısıyla "Öznel dışavurumlara" asla yer yoktur..Öznel dışavurum gibi görünen durumlar "mutlak aklın kurnazlığı" / "cunning of reason" diye niteler..Yani popüler tahayyülde, tarihi yapan "Büyük Adamlar" gibi algılanan kişilikler, mutlak aklın kullandığı birer kukladır sadece. Hegel'i de geçelim, Felsefe tanımı gereği "öznel dışavurumlar"ın ötesine geçip, nesnel yasaları, evrensel kuralları, kişilerin seçimlerinin ötesinde "mutlak"ları bulma çabasıdır..Her büyük düşünürde, "öznel dışavurum" ötesi, zaman ve mekandan bağımsız evrensel mutlakları dile getiren kavramlar vardır; En ünlüsü Plato'nun İdea'larıdır..K ant'ta kategorik imperatif ve zihnin, a priori öncülleridir, Marx'ta "sınıf"tır vs.vs..

Öznel Dışavurumları ilk önemseyenler, parasını verip, istediğin düşünceleri söyletebildiğin Sofistlerdir..K i bu yüzden Taraf ve çevresine günümüzün Sofistleri diyoruz. Ardından, öznelliği, göreceliği, "bana göreciliği" öne çıkaran kapitalizmin mucidi ve bugün en büyük icracısı olan Anglo-Sakson pragmatizmi ve liberalizmidir. Öznel dışavurumları önemsemek özgürlükçü hiçbir düşüncenin, hiçbir zaman çıkış noktasi,dikkate alınan bir öncülü olmamıştır. Öznel dışavurumları savunan, özgürleşme hareketleri değil, sistemin bekasını isteyen egemenlerdir, tam da bu yüzden öznel dışavurumların felsefe kisvesi altında öne sürülmesi kapitalizmin beşiği olan Anglo-sakson dünyanın yetiştirdiği "düşünürler" tarafından dile getirilir..Özne l dışavurumları önemsemek herhangi özgürlükçü bir düşünürün değil, Adam Smith, John Stuart Mill vs gibi hayatlarını kapitalizmin savunusuna adamış İngiliz/Amerika n yazarlarının işi olmuştur..

Sol ise, öznel dışavurumların ötesine geçip, bir toplumsal güç haline gelebilmeyi hedefler..Bugün solun bütün renklerinin büyük bir açmaz içinde olması da, tamı tamına sistemin "öznel dışavurumların önemi" propagandasının çok etkili olması nedeniyledir..S iteye İlhan İrem'in bir röportajına koyduk..Bu güzel insanın pek çok kez dile getirdiği gibi, bugün içinde bulunduğumuz kokuşmuluk, tüketim çılgınlığı, toplumsal değerlerin tamamen yokedilip, yerine "öznel dışavurumların" geçirilmesi de tam da bunun yüzünden olmuştur..Öznel dışavurumlar, içinde debelenip durduğumuz bok çukurunun adıdır..Sistem, markalarıyla, tüketime sunduğu metalarıyla, futbol takımlarıyla özdeleşmemizi öznel dışavurumlar olarak lanse edip, insanları birbirinden kopuk, birbirlerinin düşüncelerine önem vermeyen, birlikte kareket edemeyen, izole atomlar haline getirerek bugün iktidarını sürdürmekıtedir , polisinden, ordusundan, hatta dininden önce..

Dolayısıyla bugün solun en büyüj düşmanı burjuva bireyciliğidir. .Aslında ifade sıfatta tekrar oldu; burjuva bireyciliği demek saçma, zira bireyciliğin her türü özü itibariyle burjuvadır, akıl dışı kapitalist özel mülkiyetçiliğin ve egoizmin kaynaklandığı ana kaynaktır, dünyayı bugün yokoluşun eşiğine getiren de, kendi bireyci çıkarlarından ve çekirdek ailesinden, şandan, şöhretten başka insanlığın genel durumunu zerre umursamayan, kendisi hayatta kaldığı, şanını, şöhretini, bireysel kültünü koruduğu sürece insanların yüzbinlerle telef olup gitmesini aldırış etmeyen, kendi bacağından asılmayı kabul etmiş bireyciler, öznel dışavurumculard ır..O yüzden ne zaman birey hakları, öznel dışavurum vs gibi şeyleri hele hele de sol perspektif iddiasıyla dile getirildiğini duysam, benim sigortalarım atıyor...Zizek ise benden de fazla tiksiniyor..Bır ak bu gibi içeriksiz şiddet çıkışlarını veya başsız tavuk gibi ordan oraya koşmayı önemsemeyi, bunlardan iliklerine kadar tiksinir..Bu tür spontan ayaklanmaları önemsemeyi geçelim, yıllardır düzenli bir şekilde mücadelesini veren, eskinin klasik devrimci hareketlerine günümüz koşullarında bir hayli benzeyen Marcos önderliğindeki Chiapas yerlilerinin hareketini bile kıyasıya eleştirir, post-modern bir kimlik hareketi olarak görür.

Bunlara karşı gözden düşürülmüş "eski" temel öncüllere itibarlarını yeniden kazandırmayı vaaz eder; Lenin'i yeniden okumamız gerektiğini söyler ki, Türkçeye de çevrilmiş olan Lenin başlıklı bir kitabı da vardır..Kendisi hakkında yapılan, hani şu NTV'de de yayınlanmış olan belgeselde kapısı çalınır, açıldığında Zizek'in arkasında bir Stalin potresi karşılar seyirciyi..Muha bir hemen sorar tabii, bu ne arıyor burda , Stalinist misiniz diye? Tabii ki Zizek Stalinist olduğundan değil, bizim ortodokslar gibi naif br tapınma ile yaklaşmaz Zizek, Lenin'e ya da Stalin'e..Ama bireyci liboşların yüzsüce gözden düşürdüğü kimi toplumsal perspektifleri, organize hareketleri yeniden değerlendirmemi z gerektiğini söyler..

Tabii bu tartışma doğası gereği uzar, ama seni kendi okumlarım ışığında temin ederim ne Zizek'de, ne herhangi bir özgürlükçü sol düşünürde "öznel dışavurumları" önemsemek gibi bir perspektif yoktur..Felsefe de de yoktur..-Anglo- Sakson olanlar hariç, ki onlara da felsefe mi yoksa kapitalizm çığırtkanlığı mı denir bilemiyorum--

Öznel perspektifi savunmuş olan, bugünkü solcu düşünürlerin önemli esin kaynağı olan bir tek Nietzsche var gibi görünüyor..Ama o bile liboşların bireyciliğini savunmaz..

Öznel dışavurumlar, bireysel perspektifler özgürlükçü hareketlerin değil sistemin mantığını açığa vurur..


Ha elbette, öznel dışavurumları ya da bireysel perspektifleri redetmek, ortodoks sekter solun hiyararşik perspektifine teslim olmak anlamına gelmez..Ortodok s hiyeraşik yapılarının kestirmeci, külli perspektifleri elbette çok sorunlu..Tamam bireysel değil toplumsal perspektifler ama gerçekten partinin üst kademe yöneticilerinin değil de, kollektivitenin iradesinin dile getirildiğini nasıl anlayacağız? Ha işte solun bugün önünde olan en büyük temel sorunsal da bu zaten..Mevcut Ortodoks yapıların, kendi kriterlerine göre başarılı olup devrim yapsalar bile, kitleleri pasif duruma iten, yeni bir despotik rejim kuracaklarından ve er ya da geç bu hiyerarşik yapının tıpkı Sovyetler gibi çökeceğinden kuşku duymuyorum..İns anlık bir başka despotizm için mevcudunu aşma hevesi içinde olmayacaktır..B u fasit daire elbette kırılmalı ve partinin/örgütn vs değil, tabanın kollektif iradesinin yansıtılabildiğ i yeni bir toplumsallık tipi elbette solun bugün en büyük arayışıdır..Del euze, Negri, Badiou, Zizek gibi tüm çağdaş düşünürlerin yaptıkları ve yapageldikleri de bu arayışa katkıda bulunmaktır..Bü yük bir fiyaskoyla sonuçlanmış hiyerarşik ortodoks modelden kaçmaya çalışırken, tutup burjuva bireyciliğinin ya da öznel dışavurum perspektifinin kucağına düşmenin de bir anlamı yok..Ya biri ya öteki türü bir seçimle karşı karşıya değiliz..İnsanl ığın her ikisi dışında başka arayışları devam ediyor..Ama Zizek'in gösterdiği gibi vitrin hırsızları, TV talancıları o arayış içinde yeralan bir hareket falan değildir..Kalkı şmalarının gizemli bir şekilde semptomu olduğu önemli bir toplumsal süreç falan da yoktur..Hiçbir gönderisi yoktur..Bizim Taksimde kadınların çantalarını kapıp-kaçanlar ne kadar özgürleşmeci bir harekete gönderme yapıyorsa bu dükkan hırsızları da o kadar yapar..Ha tamamen anlamsız. mı? Ha vardır bir anlamı, İbrahim Tatlıses'in vurulmasının da toplumsal bir analizi yapılabilir..Bu kalkışmlarının da ancak bu türden bir önemi vardır kanımca..Ben söylemiyorum, Zizek'in düşünceleri yukarıda duruyor..
Alıntı
 
 
0 #1 Murat Müfettişoğlu 05-09-2011 14:12
Zizek bir ideolog olarak "-)önüştür ücü" toplumsal öznenin nesnel varlığı ve tanımı meselesinde bu tür atraksiyonları elbette ciddiye almıyor ama bir entelektüel olarak hepimizin yapması gerektiği gibi pek çok irrasyonal olgunun üretici mekanı diye bildiğimiz komple dekadansa uğramış bir zeminin tarif edilmesi işinde tüm marjinal ve örgütsüz hareketleri dikkate almamız gerektiğini söylüyor -du başkasına ait bir makalede gözüme çarpan bir alıntısında. zizek bağlamını ve kavrayışını sen elbette çok daha iyi biliyorsun. ancak marjinal kaotik "-)ejenere " hareketler konusundaki bir çözümlemeyi doğrusu kendi bağlamında mühim bir yere oturtmasını da beklerim zizek gibi bir politik filozoftan. "-)eşenere " lafını gerçek anlamından imtina ederek kullanıyorum zira politik felsefi çözümlemelerde başlı başına bir zenginlik sunuyor. barındırdığı sakatlık ölçüsünde belli moment potansiyeli taşır. klasik solun dar ve sabit parametreleriyl e kavranması zor tabi. kavranmasındaki güçlük bile solun kronik meselelerini açmak ve aşmak için çağrışım potansiyeli taşır. burada da kritik kavram kronolojik olarak arkamızda bıraktığımız anakronik çözümlemeler ve parametreler değil, yaşadığımız an' a ve geleceğe dönük, bir yanıyla somut bir yanıyla soyut ama umutlu sezgisel çağrışımlardır. kapısında tüzük ve yönetmeliklerin asılı olduğu dernek ve partilerin çatısı altında değil; deniz kenarında dalga sesleri eşliğinde veya şehrin gürültüsüne gark olmuşken konuşmak lazım bunları. ama önce yüzün güneşe dönük veya uykusuz yıldızlara bakarken düşünmek lazım.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile