Komunist Hipotezi Hala Gerekli Kılan Dört Antagonizma Seçki Popüler
Makale
Batılı Marksizmin en büyük (tanımlayıcı) sorunu devrimci hir özneden yoksun olmaktı: Nasılolur da işçi sınıfı kendinde olmaktan (in-itself) kendi için olmaya (for itself ) geçişi tamamlayamaz ve kendini devrimci bir fail olarak kuramaz? Bu sorun psikanalize başvurmanın asıl sebebini oluşturur, işçi sınıfının tam da varlığına (toplumsal durum) yazılmış sınıf bilincinin doğmasını önleyen bilinçdışı libidinal mekanizmaları açıklamak için uyandırılmıştı psikanaliz.
Bu şekilde, Marksist sosyoekonomik analizin doğruluğu korunmuştu, orta sınıfların yükselmesi, vs. gibi "revizyonist" kuramlara{sidebar id=6} alanı kaptırmaya hiç gerek yoktu. Aynı sebepten Batılı Marxism sürekli devrimci fail rolünü oynayabilecek başka sosyal aracıları da hastalıklı işçi sınıfının yerine dublör olarak arıyordu: Üçüncü Dünya köylüleri, öğrenciler ve entelektüeller, dışlanmışlar ...
Burada Peter Sloterdijk'in tezinin asıl gerçeği yatar, birikmiş borçların tamamının ödenmiş olacağı ve rayından çıkmış dünyanın nihayet yerine oturacağı Kıyamet Günü düşüncesi, laikleşmiş bir biçimi içinde modern Solcu bir proje olarak devralınmıştır, yargı aracı artık Tanrı değil halktır. Solcu politik hareketler "öfke bankaları" gibidir: Halktan öfke-yatırımları toplar ve büyükboyda intikamları, küresel adaletin yeniden-kurulmasını taahhüt ederler. Öfkenin devrimci patlamasından sonra tam bir tatmin asla {sidebar id=5}yerine gelmez ve eşitsizlik ve hiyerarşi tekrar doğar, ikinci -gerçek, içsel- devrim için bir itki daima gerekir ki bu hayal kırıklığına uğrayanları tatmin eder ve gerçekten kurtuluşçu çalışmayı bitirir: 1789'dan sonra 1792, Şubat'tan sonra Ekim ... Sorun asla yeterli öfke-sermayesi olmayışıdır. İşte bu sebepten diğer öfkelerden ödünç almak ya da birlik gerekir: Ulusal ya da kültürel. ( Tıpkı şimdilerde Türkiye'de yeteri kadar sosyalist öfke olmadığından, İslamcıların ya da Kürtlerin öfkesinden ödünç almaya heveslilerin çok olması gibi - onder kurt ) proleter/komunist Faşizmde ulusal öfke ağırlık basar; Mao'nun Komünizmi proleterlerin değil sömürülen fakir çifçilerin öfkesini harekete geçirir.
Bu küresel öfkenin kendi potansiyelini bitkin hale getirdiği şimdi bizim zamanımızda iki ana biçimde öfke kalmıştır: İslam (kapitalist küreselleşme kurbanlarının öfkesi) artı "irrasyonel" gençlik patlamaları ki buna Latin Amerikan popülizmini, çevrecileri, anti-tüketimcileri ve anti-küreselci karşı çıkışların diğer biçimlerini de katmak gerekir: Porto Allegre hareketi kendini bu öfkenin küresel bir bankası olarak ortaya koymayı başaramadı, çünkü onun olumlu alternatif bir vizyonu yoktu ( sadece mevcut durumu redetmeye, varolanı olumsuzlamaya dayanıyordu anlamında - onder)
Bugün, bu perspektiften tamamen vazgeçmek ve iktidarı ele geçirmek için kısa da olsa bir olanak yaratacak belirsiz bir toplumsal parçalanma fırsatını sabırla bekleme döngüsünü kırmak gerekir. (Oysa bizde tam tersi açık açık dile getirildi. Geçenlerde Metin Çulhaoğlu, bu durumda yapacak bişi yok oturup devrimci durumun olgunlaşmasını beklemekten başka demişti. Ki bunu diyerek ortodoks solun genelinin içinde bulunduğu ruh halini ifade etmişti; çelişkiler yeterince olgunlaşmadı, bekleyelim biraz daha pişsinler mantığı, yani Zizek'in burda mahkum ettiği "öfke faizinin" patlama yapacak kadar birikmediği . {sidebar id=3}düşüncesi - Önder Kurt) Belki, ama sadece belki, bu umutsuz bekleyiş ve devrimci failin aranması onun tam karşıtının ortaya çıkma biçimidir, onu bulmanın, halihazırda onun kıpırdanmaya başladığı yerde onu görmenin korkusudur. Dolayısıyla, uzun süredir özlenen radikal sosyal değişimi uygulayacak yeni devrimci faili çaresizce bekleyen Solcu entelektüellere verilecek tek bir cevap var o da, özden özneye varan mükemmel Hegelci bir diyalektik değişiklik içindeki eski bir Hopi deyişi:
" Bizim beklediğimiz biziz.,"
Bizim işimizi yapması için başkasını beklememiz atıllığımızı rasyonelleştirmenin bir yoludur. - Bu temelde Komünist düşüncenin yeniden ileri sürülmesi gerekir - Badiou'dan bir alıntı:
"Komünist hipotez hala iyi olandır, başka bir şey göremiyorum. Bu hipotezi terk etmek zorunda kalırsak, ardından bir daha kolektif eylem alanında her hangi bir şey yapmaya değmez. Komünizm ufku olmadan, bu idea olmadan tarihsel ve politik oluş içinde bir filozofun ilgisini çekecek hiç bir şey yoktur. Herkes kendi haline üzülsün, ve bu konuda konuşmayı bırakalım. Bu durumda fare-adam haklı (sanıyorum Freud analiz ettiği ünlü bir vakasına gönderme Önder Kurt ) , bu arada şimdiki haliyle bazı eski komünistlerin durumunda ise onlar ya heyecanla alacakları kıraları bekliyorlar ya da cesaretlerini yitirdiler. Fakat bu İdea'ya, hipotezin kendisine sahip çıkmak, onun Devlet ve mülk üzerine odaklanmış olan ilk biçimdeki temsilini korumamız gerektiği anlamına gelmez. Aslında felsefi zorunluluk olarak bile üzerimize düşen görev bu hipotezin yeni bir var oluş tarzının kendini ortaya çıkarmasına yardım etmektir."
Bu cümlelerin Kantçı bir şekilde okunmaması, Komünizmin bir "düzenleyici İdea" olarak, dolayısıyla içinde eşitliğin apriori norm-aksiom olduğu bir "etik sosyalizm"in hayaletinin uyandırılması olarak algılanmamasına dikkat etmek gerekir. Komünizme ihtiyacı üretecek bir sosyal antagonizma(lar) durumuna kesin bir bağ korunmalıdır - bir ideal olarak değil, fiili toplumsal antagonizmalara tepki veren bir hareket olarak Marx'ın o eski Komünizm düşüncesi hala tamamen geçerlidir.
(...)
Onlar ( kurtarıcı devrimci fail bekleyen solcular/akademisyenler - Önder Kurt) faaliyete geçmeyi içtenlikle isterler ama etkin olarak nasıl yapılması gerektiğini bilmedikleri için Kuramcıdan bir Cevap beklerler. .. Böyle bir tavır tabii ki kendi içinde bir yalan: Sanki Kuramcı büyüsel bir formül sunacak, bütün pratik çıkmazı ortadan kaldıracaktır. Buna verilecek tek doğru cevap: Eğer ne yapman gerektiğini bilmiyorsan kimse sana anlatamaz ve dolayısıyla Dava, tedavi edilemez bir şekilde kaybedilmiştir. ( Ortodoksların Bugüne kadar Marx'a yaklaşımları nasıl olduysa aynısını yeni kuramcılardan bekliyorlar; "bizi uğraştırma eğer kurtuluşun dört dörtlük formülünü bulduysan anlat, yoksa kapa çeneni ve otur oturduğun yerde. Onca değerli şeyler söylemelerine rağmen Negri'ye, Badiou'ya, Deleuze'e yaptıkları budur - Önder Kurt )
(...)
Bugün tek doğru soru şudur: Kapitalizmin hakim olan doğallaştırılmasını kabul mü edeceğiz, yoksa bugünün küresel kapitalizmi onun sonsuz üremesini önleyebilecek yeterince güçlü antagonizmalar içeriyor mu?
Böylesi dört antagonizma var: çevresel facianın belirmeye başlayan tehdidi, özel mülkiyetin sözde "entelektüel mülkiyet" için uygunsuzluğu, yeni tekno-bilimsel gelişmelerin (özellikle biyo-genetikde) sosyo-etik sonuçları ve son ama önemsiz olmayan ise ayrımcılığın yeni biçimleri, yeni Duvarlar ve gecekondular.
Dışlanmışları İçerdekilerden ayıran aralık olan bu sonuncu özellik ve diğer üçü arasında nitel bir fark var. İlk üçü, Hardt ve Negri'nin "ortaklıklar" olarak adlandırdığı şeyin, özelleştirilmeleri şiddete dayalı bir eylem olan ve buna direnişin de şiddet aracılığıyla olması gerekebilen toplumsal varlığımızın paylaşılan özü: Kültürün ortak varlıkları, ivedikle toplumsallaşmış olan "bilişsel" sermaye biçimleri, başlıca dil, iletişim ve eğitim araçlarımız, ve bir de bunlara ek olarak toplu taşımanın elektirik, posta vs. ortak alt yapısı.
(...)
{sidebar id=4}
Komünizm düşüncesinin canlandırılmasını haklı çıka ran şey bu "ortaklıklara" yapılan referanstır. Bu referans, kendi özlerinden dışlanmışların aynı zamanda sömürüyü de işaret eden proleterleştirilmesinin bir süreci olarak bu ortaklıkların gelişen "kapsamını" görmemizi sağlar. Bugün görev sömürünün politik ekonomisini yenilemektir - örneğin anonim "bilişsel işçilerin" şirketleri tarafından sömürülmesinin politik ekonomisi.
Fakat sadece dördüncü antagonizma yani Dışlanmışa referans Komünizm terimini haklı çıkarır. Dışlanmışları bir tehdit olarak algılayan ve onları doğru bir mesafede tutmak için endişe eden bir Devlet toplumundan hiç bir şey daha "özel" olamaz. Diğer deyişle, dört antagonizma serisinde İçerdekiler ve Dışlanmışlar arasındaki antagonizma en önemli olandır: O olmadan bütün ötekiler yıkıcı yanlarını kaybeder. Çevre kendi kendine yeterli büyüme sorununa dönüşür, entelektüel mülkiyet karmaşık bir yasal itiraza, biyogenetik ise etik bir soruna.
(...)
Kısacası, İçerdekiler ve Dışlanmışlar arasındaki antagonizma olmadan kendimizi rahatlıkla, Bill Gates'in fakirlik ve hastalıklara karşı savaşan en büyük yardımsever olduğu, medya imparatorluğunu kullanarak yüz milyonlarca(para)yı harekete geçiren Rupert Murdoch'un en büyük çevreci olduğu bir dünyada bulabiliriz.
Kantı aşarak burada eklenmesi gereken, toplumsal hiyerarşinin "özel" düzeninde belirli bir yerden yoksun olmasından dolayı direkt olarak evrenselliği temsil eden toplumsal grupların olduğudur; bu gruplar Jacques Ranciere'in toplumsal bedenin "kısımsız kısım" olarak adlandırdığı şeydir. Gerçekten kurtuluşçu politikaların hepsi "aklın kamuca kullanımı"nın evrenselliği ve "kısımsız kısım"ın evrenselliği arasındaki kısa devre tarafından üretilir - işte bu zaten genç Marx'ın Komünist rüyasıydı: Felsefenin evrenselliğiyle proletaryanın evrenselliğini biraraya getirmek. Sosyo-politik alan içine Dışlanmışların zorla girmelerine Antik Yunan'dan beri verdiğimiz bir ad var: Demokrasi.
Demokrasinin hakim liberal nosyonu da Dışlanmışlarla ilişkilenir ama radikal olarak farklı bir tarzda: O onların dahil edilmesine, bütün azınlık düşüncelerinin dahil edilmesine odaklanır. Bütün konumlar işitilmelidir, bütün herkesin çıkarları düşünülmelidir, herkes için insan hakları garantilenmeli, bütün yaşam biçimleri, kültürler ve pratiklere saygı duyulmalıdır, vs. - demokrasinin bu takımısı her türlü azınlıkların korunmasına ilişkindir: Kültürel, dini, cinsel, vs. İşte demokrasinin iksiri şudur: Sabırlı görüşme ve taviz. Burada kaybolan bir şey var ki o da proleter konum, Dışlanmış içinde cisimlenen evrensellik konumudur.
Yeni kurtuluşçu politika artık belirli bir toplumsal failin eylemi değil farklı faillerin patlayıcı bağdaşması olacaktır. Bizi birleştiren "zincirlerinden başka kaybedecek hiçbirşeyi" olmayan klasik proleter benzetmesinin aksine herşeyi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız: Bu tehdit soyut boş Kartezyen özneye indirgenebileceğimiz tehdididir, bütün elle tutulur içeriğimizden yoksun kalmış, simgesel özümüzden çıkarılmış, genetik temelimizle oynanmış, yaşanılmaz bir çevrede bitkisel yaşam süren özneye. Bütün varlığımıza karşı bu üçlü tehlike bir şekilde hepimizi proleter yapar, Marx'ın Grundrisse'de belirtiği gibi "özsüz öznelliğe" indirgenmiş olarak. "Kısımsız kısım" figürü bizi kendi konumumuzun gerçeğiyle yüzleştirir, ve etik-politik mücadele kendimizi bu figürde tanımaktır - bir şekilde hepimiz dışlandık, hem doğadan hem de simgesel özümüzden. Bugün hepimiz potansiyel "homo sacer" (Agamben'in "Kutsal İnsan" kitabında ele aldığı biyo-politik süreçlerin et parçaşına indirgediği insan tipi - Önder Kurt) sayılırız ve gerçekten bu duruma düşmek istemiyorsak önleyici davranmak zorundayız.
Slavoj Zizek - Önce Trajedi Sonra Komedi Ya Da 2008 Finansal Krizi,
78 -88 nolu sayfalar arasından parça parça alıntılanmıştır.
Encore Yayınları 2009
