Makaleler Bütün Yazılar Teori Zizek (Lenin İle) "Ne Yapmalı?"
 

(Lenin İle) "Ne Yapmalı?" Popüler

Makale

(Lenin ile) “Ne Yapmalı?”

Vilademir İlyiç Lenin, 80 yıl önce 21 Ocak 1924’de öldü – ismi üzerine utanç içindeki sessizlik onun iki kere, kendisi kadar mirasının da öldüğü anlamına mı geliyor? Bireysel özgürlüklere karşı duyarsızlığı, onun Menşeviklere ve Sosyalist-Devrimcilere karşı dışlayıcı lafları için umursamaz bir tavır göstermeyecek bizim liberal-toleranslı kültürümüze efektif bir biçimde yabancı (mı)?


“ Menşevik ve SD’lerin hergün verdikleri vaaz aslında onların gerçek doğasını ele veriyor: ‘Devrim çok ileri gitti. Sizin şimdi söylediğinizi biz her zaman söylemekteydik, onları tekrar dile getirmemize izin verin.’ Ancak buna cevaben biz de diyoruz ki: “Bunun söylediğiniz için sizi infaz mangasının önüne dikmemize izin verin. Ya düşüncelerinizi açıklamaktan kaçınırsınız, ya da eğer Beyaz Muhafızların doğrudan bize saldırdıkları zamanlardan çok daha zor olan mevcut koşullarda politik görüşlerinizi kamuoyu önünde açıklamakta ısrar ederseniz, o zaman size en berbat ve en zararlı Beyaz Muhafız unsurları olarak muamele ettiğimizde ancak kendiniz suçlayabilirsiniz.”

Bu “liberal” özgürlük nosyonuna karşı dışlayıcı tavır, Lenin’in liberaller arasındaki kötü ününü açıklar. Liberallerin konumu büyük oranda Marksist-Leninist “biçimsel” ve “edimsel” özgürlük karşıtlığını redetmelerinden kaynaklanıyor, ancak Claude Lefort gibi sol-liberallerin bile vurguladığı gibi, özgürlük tam da kendi nosyonu gereği “biçimsel”dir, öyle ki “edimsel özgürlük” özgürlüğün yokluğuna tekabül eder. Lenin en çok o ünlü çıkışıyla hatırlanır; “Özgürlük- tamam da kimin için? Ne Yapmak İçin?”. Lenin için, yukarıda anlatılan Menşevikler durumunda ,  onların Bolşevik hükümeti eleştirme “özgürlüğü” etkin olarak karşı-devrimciler adına işçi ve köylü hükümetini yıpratmaya denktir.

Ancak bugün, Gerçekte Varolan Sosyalizm’in korkunç tecrübesinden sonra, bu akıl yürütmenin hatasının nerde olduğu bariz olmaktan da öte değil midir? İlkin, tarihsel bir kümeleşmeyi, kişinin eylemlerinin “nesnel” sonuçlarının tamamen belirlenmiş olduğu, kapanmış, tamamen bağlamsallıştırılmış bir duruma indirgemektedir (“niyetinizden bağımsız olarak, yapmakta olduğunuz şeyin nesnel olarak hizmet ettiği...”). İkinci olarak, bu tür ifadelerin sözceleme konumu, eylemlerinizin “nesnel olarak ne anlama geldiği”ne karar vermi hakkını gaspeder, öyle ki görünür “nesnelcilik”leri tam zıttının, tam bir “öznelcilik”in bir biçimidir: eylemlerinizin nesnel olarak ne anlama geldiğine ben karar veririm, çünkü bir durumun bağlamının ne olduğunu ben tanımlarım (diyelim, eğer kendi gücümü, çalışan sınıfın gücünün aynısı/ifadesi olarak kavrıyorsam, öyleyse bana karşı çıkan herkes “nesnel olarak” çalışan sınıfın düşmanıdır.)

Lakin, bu öykünün tamamı mıdır? Liberal demokrasilerde özgürlük efektif olarak nasıl işliyordur? Clinton’un başkanlığı, sağcı şantajlara boyun eğen günümüz (eski) solunun Üçüncü Yol’unu örnekliyor olmasına rağmen,  onun sağlık sigortası reformu yine de, en azından günümüz koşullarında,bir çeşit uygulamaya kadar gidebilirdi,  zira Büyük Devlet’in harcamalarını ve idaresini kısıtlama hegemonik nosyonun reddiyesine dayanıyor olacaktı – bir anlamda “imkansızı yapmayı” hedefledi.
Sonradan başarısız olması süpriz değil. Başarısızlığı - belki de ,negatif olmasına rağmen, Cinton’un başkanlığının kayda değer tek olayıyıdı – ideolojik “özgür tercih” nosyonun maddi gücüne tanıklık etti. Başka bir deyişle, şu “sıradan insanlar”ın büyük çoğunluğu reform programı hakkında gerektiği gibi bilgilendirilmemiş olmasına rağmen, ilaç lobisi (ki kötü şöhretli silah lobisinden iki kat daha güçlüdür) kamuoyuna, geniş kapsamlı sağlık sigortası ile (tıbbi hizmetlerle ilgili olan) “özgür tercih”in bir şekilde tehdit edileceği fikrini dayatmakta başarılı oldu – “özgür tercih”e bu katıksız kurgusal referanslara karşı, bütün “kesin olguların” sıralanması da (Kanada’da sağlık sigortası daha ucuz ve daha etkilidir, daha az özgür tercih de yoktur) fayda etmedi.

Burada liberal ideolojinin sinir ağının tam da merkezindeyiz; tercih özgürlüğü konusunda ısrar –Ulrich Beck gibi sosyologların “risk toplumu” dediği bir çağda öylesine acil- egemen ideolojinin tam da Refah Toplumunun çözündürülmesinden kaynaklanan güvenliksizliği yeni özgürlükler için fırsat olduğunu bize satmaya çalıştığında bile. İstikrarlı ve uzun vadeli atanmalar yerine, kısa vadeli kontratlara dayanarak her yıl işinizi değiştirmek zorunda mısınız? Neden bunu sabit bir işin sınırlamalarından bir özgürleşme, kendinizi tekrar tekrar yeniden keşfetme şansı, kişiliğinizin gizli potansiyellerinin farkına varma ve anlamak olarak görmeyesiniz ki? Artık standart sağlık ve emeklilik sigortalarına güvenemiyor , dolayısıyla bedelini ödemek zorunda olduğunuz ek sigortalar almak zorunda mı kalıyorsunuz? Neden bunu seçim yapmak için fazladan bir fırsat olarak algılmayasınız ki; ya hemen şimdi daha bir hayat ya da uzun vadeli güvenlik.? Eğer bu durum sizde tedirginlik yaratıyorsa, post-modern ya da “ikinci modernlik” ideologları sizi anında eksiksiz özgürlüğe uyum sağlayamamak ve “ögürlükten kaçmakla”, eski dengeli biçimlere olgunca olmayan bir tavırla takılıp kalmakla suçlayacaklardır. Hatta, bu durum özne ideolojisine doğal yetenekler ve eğilimlerle gebe psikolojik birey olarak kazınırsa, bütün bu değişiklikler otomatik olarak, bireyin Pazar güçleri tarafından itilip kakılmasının değil onun kişiliğinin sonuçları olarak kavranacaktır.

Bu tür fenomenler,  “biçimsel” ve “edimsel” özgürlük karşıtlığını, yeni ve kesin bir anlamda yeniden ileri sürmeyi daha da fazla gerekli kılıyor. Gelin Doğu Avrupa ülkelerinde, Gerçekte Varolan Sosyalizm’in çökmekte olduğu 1990 civarında olan durumu ele alalım: insanlar birden bire “politik tercih özgürlüğü” durumuna atıldılar- ancak, gerçekten nasıl bir yeni düzen istedikleri temel sorusu herhangi bir noktada onlara cidden soruldu mu? İlkin insanlara politik özgürlüğün vaadedilmiş topraklarına girmekte oldukları anlatıldı; derken, kısa bir süre sonra, bu özgürlüğün vahşi özelleştirmeleri, sosyal güvenliğin dağıtılmasını içerdiği söylendi,  vs.vs. Seçme özgürlüğüne hala sahiptiler, eğer beğenmiyorlarsa çıkıp gidebilirlerdi; ama hayır, bizim kahramanlar gibi Doğu Avrupalılarımız Batılı akıl hocalarını hayal kırıklığına uğratmak istemediler, Sotiklere özgü bir tavırla, özgürlüğün bir bedeli olduğunun farkında olan olgun özneler gibi davranmaları gerektiğine kendilerini ikna ederek, asla yapmadıkları bir tercihte sebat ettiler. Ve işte bu noktada Leninist “biçimsel” ve “edimsel” özgürlük karşıtlığını yeniden devreye sokmak göze alınmalı; Lenin’in Menşevik eleştirmenlerine sert cevabındaki doğruluk anı, gerçek özgür seçimin basitçe daha önceden verili bir koordinat seti içindeki iki ya da daha fazla opsiyondan birini seçmem değil,  bu tanımlı koordinat setinin kendisini değiştirmeyi seçebildiğim seçim olduğudur. Gerçekte Varolan Sosyalizmden kapitalizme “geçiş”deki numara, insanları bu geçişin ad quem’ini seçme şansına hiç sahip olmadıklarıdır – birden bire kendilerine verili seçeneklerin yeni bir setinin (katıksız liberalism, milliyetçi muhafazakarlık) sunulduğu yeni bir duruma (nerdeyse kelimesi kelimesine) “atıldılar”.

İşte bunlar Lenin’in “biçimsel” özgürlüğe karşı takıntılı tiradlarının ne hakkında olduğudur, işte bunlarda o tiradların korunmaya değer “rasyonel çekirdeği” yatar: “saf” demokrasinin olmadığının, sözkonusu özgürlüğün kime hizmet ettiğini, ve sınıf savaşındaki rolünün nerede olduğunu sormamız gerektiğinin altını çizdiğinde amacı kesin olarak gerçek radikal seçim olasılığını devam ettirmektir. İşte bu “biçimsel” ve “edimsel” özgürlük arasındaki ayrımın en sonunda vardığı yerdir; “biçimsel” özgürlük mevcut güç ilişkilerinin koordinatları içinde seçme özgürlüğüdür, buna karşın “edimsel” özgürlük tam da bu kordinatların altını oyan müdahalenin alanını gösterir. Kısacası, Lenin’in amacı seçme özgürlüğünü kısıtlamak değil, temel Seçim’in sürekliliğini devam ettirmektir – Lenin özgürlüğün sınıf savaşımı içindeki yerini sorduğunda, tam olarak  “Bu özgürlüğün temel devrimci Seçime katkı mı yaptığını yoksa kısıtladığını mı” sormaktadır.

Fransa’da son zamanlarda, kötü şöhretli “Big Brother” gösterisinden bile iki kat reytinge sahip en popüler TV programı,  her defasında konuklarının, bütün yaşam stillerini belirlemiş garip bir tercih yapmış sıradan (ya da istisnai olarak çok iyi tanınan) insanlar olduğu bir talk-show programı olan C’est mon choix (Bu Benim Tercihim) idi: bir tanesi asla iç çamaşır giymemeye karar vermişti, bir diğeri anne ve babasına durmadan daha uygun bir cinsel partner bulmaya çalışıyordu. Aşırılığa izin vardı, hatta isteniyordu ancak kamuoyunu rahatsız edebilecek tercihlerin kesin olarak dışlanması ile birlikte (diyelim, tercihi bir ırkçı olmak ve öyle davranmak olan biri a priori dışlanıyordu.). “Seçim özgürlüğünün” şu bizim liberal toplumumuzda hangi noktaya vardığını daha iyi gösteren bir durum hayal edilebilir mi? Seçimlerimizin sosyal ve ideolojik dengeleri ciddi biçimde rahatsız etmemesi kaydıyla “kendimiz tam olarak yeniden keşfederek” küçük tercihlerimizi yapmaya devam edebiliriz. C’est mon choix ile bağlamında, gerçek anlamda radikal tavır, tam da o “rahatsız edici” tercihlere odaklanmak olurdu: konuk olarak adanmış ırkçıları davet etmek, yani tercihleri (farkları) fark yaratan insanları. Bu da “demokrasi”nin bugün neden gittikçe artan bir şekilde yanlış bir mesele olduğunun gerekçelerinden biridir, kendi genelgeçer kullanımı tarafından o kadar geçersiz kılınan bir nosyon ki, belki de, onu düşmana terketme riski göze alınmalı.  Küresel sosyal meselelerle ilgili kilit kararlar nerede, nasıl, kimler tarafından alınıyor? Kamusal alanda, çoğunluğun angaje olmuş katılımı ile mi yapılıyorlar? Eğer cevap evet ise, devletin tek parti sistemi olması ikincil öneme sahiptir. Eğer hayır ise, parlementer sisteme ve kişisel seçim özgürlüğüne sahip olup olmadığımız ikincil önemdedir.

Devlet Sosyalizminin yirmi yıl önce çözülmesine dönersek;  aşağı yukarı aynı zamanda   kendisi de tutkulu bir kollektif izleyici kitlesi oluşturma işlevini kaybetmiş bulunan Batılı Sosyal Demokrat refah devleti ideolojisinin de sert bir darbe ile yüzyüze gelmiş olduğu unutulmamalıdır. “Refah devleti’nin zamanı geçmiştir” nosyonu bugün genel kabul gören bir hikmettir. Yenilgiye uğratılmış bu iki ideolojinin ortak noktası, kollektif bir özne olarak insanlığın, gayri-şahsi ve anonim sosyo-tarihsel gelişmeleri bir şekilde denetleyebilme ve istenilen yöne sevketme kapasitesinin olduğu nosyonudur. Bugün böyle bir nosyon “ideolojik” ve/veya “totaliter” diye dışlanıyor: sosyal süreç (process) tekrar, toplumsal kontrolün ötesinde anonim bir Kader tarafından domine ediliyomuş gibi algılanıyor. Küresel kapitalizmin yükselişi bize öyle bir  Kadermiş gibi sunuluyor ki,  kendisine karşı çıkılmaz, ya ona uyulur ya da aksi takdirde tarihin akışına ayak uyduramayıp ezilip gidilir. Yapılabilecek tek şey küresel kapitalizmi mümkün olduğu kadar insani yapabilmek, “insani yüzlü bir küresel kapitalizm” için mücadele etmektir.

ABD’deki politik tercihimiz – Demokrat ya da Cumhuriyetçi- Amerikan kafetaryasında yapay tatlandırıcı istediğimiz andaki güç durumumuzu anımsatıyor; her zamanki alternatifler  Equal ve  Sweet & Low, hemen herkesin hakkında bir tercihi bulunan mavi, kırmızı küçük poşetler (kırmızı paketlerde uzak dur, onlarda kanserojen maddeler var ya da tersi; mavi paketlerden uzak dur.), işte kişinin tercihine bu aptalca sarılışı sadece, alternatifin koca anlamsızlığını arttırmaya yarar. Aynı şey kolalı içecekler için de söylenemez mi: Coca-Cola ya da Pepsi? Herkes bilir ki nerdeyse bütün asansörlerdeki “Kapıyı Kapat” düğmesi, tamamen işlevsiz  bir placebo’dur; bireylere asansör yolculuğunun hızını saptamada bir şekilde  yer aldıkları, bir katkıları olduğu izlenimini vermek için oraya konmuştur – bu düğmeye bastığımızda kapı, sadece kat düğmesine basıp “Kapıyı Kapat”a basarak işlemi “hızlandırmadan” olduğuyla aynı hızla kapanır. Katılımda bulunmanın bu en uç sahte durumu, bireylerin “postmodern” politik süreçlere katılımının çok uygun bir metaforudur.

Bugün işte bu yüzden  Lenin’den kaçınmaya meyilli oluyoruz; “özgürlüğün düşmanı” olduğu için değil, aksine özgürlüklerimizin hayati kısıtlamalarını bize hatırlattığı için; bize hiçbir tercih sunmadığı için değil ama bizim “tercih toplumu”muzun her gerçek tercih dişarıda bıraktığını anımsattığı için.

“In These Times” dergisinde 21 Ocak 2004 tarihinde yayınlandı
Çeviren: Önder Kurt
Orjinal Yazı: http://www.lacan.com/zizeklenin34.htm

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile