"Vicdan Solculuğu", Orta Sınıf, "Sorumluluk Etiği" "Imagine" ve diğerleri
Popüler
Makale
Kuzey Afrika'da yaşanan kalkışmalar üzerine kaleme alınmış pekçok yazı yayınlandı geçtiğimiz günlerde. At izinin it izine karıştığı şu zamanlarda, her köşe sahibinin değil sadece net bir şekilde solda olduğunu bildiğimiz insanların yazdıklarını dikkate almak durumundayız artık. Bu yazıda da tam olarak bunu yapacağız, lakin Kuzey Afrika'da yaşananlarla sınırlı kalmayıp doğrudan bağlantılı olmasa da genel bağlamıyla çok ilintili, -biri de bizim sitemizde aktarılmış- başka birkaç yazıya daha bakacağız.
"Sınıf" Ve Liderlik ya da Nesne ve Öznel Boyut
Bahsi geçen yazılarda temel vurgu bekleneceği üzre, örgütlülüğe ve liderliğin önemine yönelik; Tunus ve Mısır'da yaşananların, halkların çıkarları yönünde sonuçlandırılamaması, bu iki öğenin eksikliğinden dolayıdır; ele alacağımız yazılara göre çıkarılması gereken ders budur. Sol içinde bu dersi zaten çok önceleri almamış olan var mıdır bilemeyiz ama bizim için bu malumun ifadesidir sadece. Solumuz, zaten ortada olan temel tezleri yinelemenin ötesine geçerek sorunun asli kökenine inmeye bir türlü başlayamıyor. Konumuz bağlamında bu durumu örnekleyerek açıklayalım;
Deniyor ki "sınıf bilinciyle yapılanmış örgütsel liderlik olmadığı için yoksul halkın patlayan tepkisi akacak bir mecra bulamamıştır, dolayısıyla örgütlülük önemlidir". Önemsizdir diyen mi var? "Örgütsel liderlik gerekli mi değil mi?" sorusundan ziyade asıl cevap bekleyen soru halkın en derin dokularına kadar yayılmış bir örgütlülüğün neden kurulamadığı değil midir? Türkiye solu, meselenin asıl kaynağına inecek analitik soruları sormaktansa yüzey fenomenleri üzerine malumları ifade etmeyi neden tercih eder?
Bizce bunun temel nedeni solumuzdaki yaygın sınıf kavrayışında yatmaktadır; sınıf monolotik, homojen, statik bir kesinlik olarak algılanır. Bu algılayışa göre sınıflardan adeta elementler gibi, belli fiziksel koşullarda belli tepkimeleri vermeleri beklenir. Bu kavrayışta, örgütsel liderliğin oynadığı rol ise bir kimyagerinki gibidir. Kimyagerin hangi elementin hangi koşullarda hangi tepkimeyi vereceğini bilmesi gibi, liderin de sınıfların hangi toplumsal koşullarda hangi davranışları sergileyeceğini bilmesi beklenir. Dolayısıyla sorunun adı kolaylıkla konulabilir; kimyagerlerimiz laboratuarda fazla zaman geçirmiyorlar, kaytarıyorlar.
Bu "abartı" ile gündeme getirmeye çalıştığımız bize görünen muhtemel yanılsama şu; sınıfın nesneliği -kitlesel hareketlilik, günlük varoluş- ile öznellik -örgütsel liderlik- dışsal bir ilişki içindedir. Bu ikisi birbirine kapalı kendiliklerdir, aralarındaki etkileşim bir kimyagerle elementler arasındaki gibidir. Bu yaklaşıma karşı biz "içkinliği", yani nesnel ile öznel boyutun aynı madalyonun iki yüzü olduğu fikriini öne sürmek isteriz; bir başka ifadeyle ortada göreve çağrılacak kinik bir aylaklık içinde yaşayan kimyagerlerin olmadığı fikrini. "Sınıf ve liderlik", ya da "nesnel ve öznel boyut" ayrımı bizce, ancak mekanik bir materyalizm çerçevesi içinde geçerliliği olan kutuplardır. Bu ikisi karşılıklı olarak birbirini belirler. Ağır bir felsefi sorunun içinden çıkamayacağımız derinliklerinde kaybolmamak için derdimizi en iyisi ilgili yazılardan örneklerle açalım;
Alıntı-1:
(...) gündemde gelmesi gereken soru “belirsizliklerle dolu bir nesnellik (kitlesel hareketlenme) ile özneler ve öznellikler (kitlesel hareketlenmeye yönelen örgütlülükler) arasındaki ilişkinin nasıl kurgulanabileceği” ile ilgilidir.
***
Belirli bir soyutlama düzeyinde bakıldığında iki yol görünmektedir.
Birincisi, özne ve öznellik, kitlesel olanın hep içindedir; kitlesel olanla birlikte büyüyüp gelişir. Kitlesel olan, harekete, gerçek anlamda toplumsal muhalefete dönüşürken de bu dönüşüme şekil ve yön verir.
Kısaca, “hareket modeli” denebilir.
İkincisi, özne ve öznellik, kitlesel olana tam nüfuz edememiştir; ancak salt merkezi anlamda değil toplumun kritik noktalarında da örgütlüdür. Hareketi bizzat kendisi yaratmasa bile, oluşan bir hareketliliği etkileyip yönlendirecek örgütlülüğe, kanallara, araçlara ve kadrolara sahiptir.
Özetle, örgüt + hareket modeli denebilir.
Eğer meraklısı varsa, Bolşevizm ağırlıklı olarak bunlardan ikincisidir. - Metin Çulhaoğlu (1)
Belki şimdiye kadar yazdıklarımızdan zaten açığa çıkmıştır ama yine de belirtelim; bizim savunduğumuz Metin ağabeyin "birinci yol"u ile parallelik içindedir. Tercihimizin neden bu yönde olduğunun gerekçelendirilmesi başlı başına bir yazı, hatta başlı başına bir konu, hatta ve hatta başlı başına koca bir külliyatı gerektireceği için, bu yazıda ikinci yola yönelik çekincelerimizi dile getirelim şimdilik; lakin kendi düşüncelerimizi dile getirmeden önce, Metin ağabeyde gördüğümüz yaklaşımın başka örneklerini de verelim de, hangi teorik duruşu eleştirdiğimizin daha net bir resmi çıksın ortaya;
İlk olarak geçenlerde Birgün'de yayınlanan son derece ilginç bir yazıyı ele alacağız. Ancak eleştirilerimize geçmeden önce sözkonusu yazının pekçok fikrine katıldığımızı belirtmeliyiz; kanımızca bu yazı gerçekten de Türkiye'deki somut bir karakteri iyi analiz etmektedir. Ülkemizde bu karakter tipi gerçekten vardır ve itiraf etmek gerekirse bizler de onlardan biriyiz, ve bu yazı kendimizi sorgulamamızı da sağlamıştır. Lakin bizim de "vicdan solcusu" olarak karşı eleştirimiz olacaktır;
İkinci olarak, bir başka değerli ağabeyimiz Melih Pekdemir'den bir alıntıyı ele alacağız;
Vicdan Solculuğu vs. Örgüt Solculuğu
Alıntı-2
Hasılı bu ülkede hayatın her alanına sinmiş bariz bir adaletsizlik vardır. Bunu görür vicdan solcusu, bunun için samimi bir şekilde üzülür ve değişmesini ister, daha adil bir dünyaya inanır; ama daha adil bir dünyanın örselenmiş vicdanların değil örgütlenmiş mağdurların mücadelesiyle kurulabileceği gerçeğini ya görmez ya da görse bile subjektif veya objektif sebeplerle o mücadeleye dahil olamaz. Sınırdadır, sınırda olmak kendisini mutsuz eder. Sınırda olduğu için solun eksikleri, yanlışları olduğundan daha büyük gözükmeye başlar. Kanayan vicdan can havliyle bu "hatalara" sarılır ve hataları sınırda durma halinin kişisel meşruiyet aracı haline getirir. Böylece hem adaletsizliğe karşı çıkılmış, hem de diğer “hatalı” karşı çıkışlara dahil olunmayarak “kirlenilmemiş” olunur. (2) Umut Üstün
Alıntı-3
Öte yandan iktidar mahallesindeki Mısır korkusu elbette mesnetsiz değil. Çünkü Türkiye de (henüz) dikensiz gül bahçesi değil. Torba yasasına emekçi direnişi dahi derhal gazla bastırılmadı mı? Hele bir de Öcalan Diyarbakır için Tahrir Meydanı anıştırması yapınca...
Demek ki, yaşadığımız coğrafyada her türlü örgütlülük emekçiler için büyük bir kazançtır, mesela 15 yaşında henüz bir “ergen” olan ÖDP için bile, isyan rüzgârlarında devrimci bilincin ve eylemin taşıyıcısı olacağından ötürü, “iyi ki varmış” diyebileceğiz. Ama bunun için şimdiden (Metin Çulhaoğlu’nun sözlerini tekrarlarsam) “Hareketi bizzat kendisi yaratmasa bile, oluşan bir hareketliliği etkileyip yönlendirecek örgütlülüğe, kanallara, araçlara ve kadrolara sahip” olmaya başlamalı, öyle değil mi? (3) Melih Pekdemir.
Eleştirilerimize Metin ağabeyin 2.yolu ile başlayalım; öncelikle bunun bir "yol" olduğuna itirazımız yok. Kendisinin de belirttiği gibi bu Bolşevik yoldur ve eğer hedef iktidar aygıtını ele geçirmek ise son derece de etkili bir yoldur, zira devrimci müdahaleler tarihi, birinci yol üzerinden, yani bir "hareket", başka bir ifadeyle Marxist literatürde öngörüldüğü,şekliyle sınıfsal çelişkilerin olgunlaşması sonucu varılan sosyalist bir devrim henüz görmemişken, bütün 20.yüzyıl devrimlerine ikinci yol üzerinden ulaşılmıştır. Sistemin artık iyice kaçınılmaz ve daha sık olarak görülmesi beklenecek yönetim krizleri esnasında iyi pozisyon almış bir örgüt, geçmişte olduğu gibi gelecekte de yükselen tepkiyi devrime doğru yöneltebilir, son derece mümkündür. Ancak istenilen bu mudur, halk tarafından içseleştirilmemiş devrimlerle alınan iktidarların bir bir gerisin geriye verilmiş olmaları tarihsel olgusu üzerimize bütün ağırlığıyla binmişken? Hadi "en kötü devrim, en iyi kapitalizme yeğdir" iddiasını da kabul edelim; ancak o zaman da şu soru ortaya çıkıyor; Halihazırda, sol politika adına yapılan yegane mücadele tarzı tam da Metin ağabeyin ikinci yolu üzerinde yürümüyor mu? Mevcut bütün solcular -vicdan solcuları hariç- zaten bir örgütlülük içinde değil mi? Öyleyse çağrı kime? Ha demek ki, mevcut örgütlülük yürümeye başlamak için dahi yeteri düzeyde değil ki, bir dışarısına doğru, Umut Üstün'ün Murathan Mungan'a referansla dile getirdiği gibi "çemberin dışında" varolduğu kabul edilen mitik bir özne konumuna doğru yapılıyor çağrı; Umut Üstün'ün "çemberinin dışında" olduğumuzu söylemiş ve böyle bir karakter tipinin varlığını da kabul etmiştik. Ancak Marxism analizlerini tikel karakter tipolojileriine dayandırmaz, Yıldırım Türker ya da Sezen Aksu gibi tikel bireylerin üzerinde ise hiç durmaz, zira böylesi bir yaklaşım Sofist bir spekülasyon yöntemini aşamaz, edebiyatın işidir teorinin değil; Umut Üstün "Vicdan Solculuğu" gibi bir karakterizasyonla çıkabilir, toplumsal karşılığı da vardır ancak bir başkası da "Arabesk Solculuk", "Romantik Solculuk" vs. gibi kategorizasyonlar yapabilir ve onların da karşılığı olabilir ama bunlar mücadelenin asli yapısal sorunlarının analizine yönelik bir ışık tutar mı? Kanımızca bu tür karakterizasyonlar altta yatan asli ontolojik sorunun farklı, rastlantısal tezahürlerinden öte bir anlam ifade etmez, o asli sorunun ortaya çıkarılmasna hizmet de etmez. Öyleyse önce doğru soruyu sormayı biz kendi adımıza bir deneyelim;
Kendilerinden örgütlü mücadele içinde olması beklenen -şu ya da bu tikel karakter değil- toplumsal özne kimdir ve neden çemberin içinde değil de dışında kalmayı yeğler?
Aktardığımız üç alıntıda bu soruya bir cevap mı aranıyor yoksa sadece bir temenni mi dile getiriliyor?
Melih Ağabeyimizin, örgütlülüğün önemine yönelik vurgusuna katılmamak mümkün mü? Peki öyleyse biz çemberin dışındaki vicdan solcuları neden çemberin içine dahil olmuyoruz? Cevap aslında son derece bariz; mesele bizim gibi bir avuç vicdan solcusunun örgütlenmesi değil, toplumsal bir eğilimin, maddi bir gücün, önce eğer yoksa "kurulması", sonra da örgütlenmesidir. Basitçe şunu soralım, köşede bucakta kalmış biz "vicdan solcuları" hemen yarın bir bir örgütlensek değişen birşey olur mu?
İşte itirazlarımız da bu noktada başlıyor; mevcut sol algılayış, salt bir örgüt içinde olmakla "kendisi bizzat yaratmamış" olsa da, "hareket"i yönlendirebilecek Marxist anlamda bir özne konumunu varsayıyor. Bizse diyoruz ki, böyle bir özne konumu bir mittir, bir yanılsamadır, herhangi bir örgüte çağrılmadan önce böyle bir özne konumu "kurulmalıdır"; Yıldırım Türker, Sezen Aksu gibi ya da bizler gibi üç beş tikel şahsın çemberin içine dahil edilmesi, maddi bir gücün örgütlenmesi anlamına gelmez. Aksayan dişli çok daha derinlerde. Mevcut sol algılayışın çağrısı, Çin'in lüksüne kapılıp benliğini kaybeden soydaşlarına Bilge Kağan yaptığı "Türk budun, ertin ökün"/"Ey Türk titre ve kendine dön" çağrısına benziyor. Lütfen yanlış anlaşlmasın, Türkiye sol mücadelesine bütün hayatlarını adamış büyüklerimizin söylediklerini, Türk milliyetçiliğinin sloganıyla eşitleyerek saygısızlık yapmak değil derdimiz; teorik itirazmızın hangi noktaya yöneldiğini gösterebilmek için kullanıyoruz bu yakışıksız benzetmeyi. Bilge Kağan'ın çağrısının maddi bir karşılığı vardır, zira fethettikleri Çin'in lüksüne kapılıp asimile olmaya başlamış bir takım Göktürkler hakikaten bulunuyordu, lakin solcu ağabeylerimizin çağrısına uyup "titreyerek kendine dönecek solcular" yoktur, daha doğrusu tikel karakterler olmanın ötesinde, sol mücadele için bir anlam ifade edecek toplumsal bir kimlik olarak yoktur. Solumuz 80 sonrası 30 yıl boyunca bu "uygunsuz gerçeği" bir türlü sineye çekemedi, oysa kanımızca realite budur ve bunun artık kabul edilme vakti gelmiştir. Böyle bir kabul ediş, yenilginin teorisini yapmak değildir, bilakis sorunun kökenine inip, ontolojik düzeyde çözüm arayışını başlatma iradesini göstermektir. Böyle bir irade, perspektifi hali hazırda kurulmuş olarak bekleyen bir takım solcu karakter tiplerini örgütlü mücadeleye kazandırmaya çalışmaktan, maddi varoluşu gereği örgütlü mücadele içinde yeralma ihtiyacı duyması gerekecek "toplumsal karakterleri-kurucu" pratiklere kaydırmak anlamına gelir. Devam etmeden önce vurgulayalım, buraya kadar sınıfın örgütlenmesinden bahsetmiyoruz, Metin ağabeyin "ikinci yolu"na göre, "Hareketi bizzat kendisi yaratmasa bile, oluşan bir hareketliliği etkileyip yönlendirecek" olanların serpileceği koşulların, toplumsal etkileşim alanlarının kurulması noktasindayız henüz. Ve diyoruz ki, ikinci yolu bile seçseniz, o yolda yürümeye aday olanların varlığını bir önkabul olarak öne süremezsiniz.
Peki öyleyse bizim önerimiz nedir? Bu soruya cevap vermeden önce, ikinci yolu seçseniz bile, o yolu yürüyecek olanların yetişebileceği toprağın ve iklim koşullarının neler olduğunu sormak durumundayız..Tamam, madem birinci yol, yani "özne ve öznelliğin, kitlesel olanla, (yani nesnel olanla) içiçe geçtiği "hareket yolu" kapalı, ikinci yolu seçelim o zaman, ancak o ikinci yolda yürüyecek olanlar nerde ve nasıl yetişir sorusu ortada duruyor; biz işte herşeyden önce bu soru üzerinde durulmalı diyoruz. Mevcut sol algılayışın bu soru üzerinde durmaya gerek duymaması bizce sorunların temel kaynağıdır ve bu isteksizliğin temel nedeni de sahip olunan sınıf kavrayışının katılığıdır. Şimdi de buna bakalım;
"Orta Sınıf"
Mevcut sol algılayışımıza göre, sınıf kesin hatlarla çizilmiş mutlak bir yapı, gerektiği gibi işlenirse hep aynı ürünü verecek bir hammaddedir, evrenin değişmez yapıtaşlarından biridir. Birtakım ikincil yerel farklılıklara rağmen, her ülkede aynı olan temel özdür. Mevcut sol algılayışın sınıfa bakışının böyle olduğunu söylemenin aşırı bir basitleştirme olduğu itirazı yükselebilir; o yüzden alıntılara bakalım:
"Kapitalist toplumda burjuvazinin ve proletaryanın “temel sınıflar” sayılması boşuna değildir. Nedeni, bu iki sınıfın üretim sürecindeki konumlarının netliği, en karmaşık ve geniş katılımlı süreçlerde bile asıl karşı karşıya gelenin son tahlilde bu iki sınıf olması, ayrıca her ikisinin de deney biriktirebilmesi ve sınıf olarak toplu harekete yatkınlığıdır.
Orta sınıfta bu özellikler yoktur." Metin Çulhaoğlu (4)
Bu iki temel sınıf, o kadar temeldir ki, sınıfsal tepkileri 19.yüzyıla kıyasla tamamen değişmiş olsa bile özü temelde değişmemiştir, aslında kendi farkında olmasa da aynıdır;
maddi üretimi silikleştiren, orta sınıfı yeniden ve yeniden üretmenin yanı sıra “orta sınıftan olma” yanılsamasını da toplumun alt kesimlerine yayabilen günümüz kapitalizmi ortaya daha farklı bir tablo çıkarmaktadır. Metin Çulhaoğlu (4)
Yani, orta sınıfın kimi üyeleri altlarına yerli de olsa bir araba çekebilmelerine, her yıl bir cep telefonu değiştirebilmelerine ve bilumun elektronik oyuncaklara sahip olabilmelerine, daha da önemlisi kendini orta sınıfa dahil hissetmelerine rağmen aslında işçidirler, kendini orta sınıf gibi algılamaları sadece bir yanılsama içinde olduklarını gösterir. Kanımızca sınıf, sınırları bu kadar net çizilebilecek bir öznellik değildir ama bu konu da başlı başına ayrı bir tartışma gerektirdiğinden, bu yazı bağlamında sınıflar arasındaki hatların bu kadar net çizilebileceğini kabul edeceğiz, zira bu yazıda derdimiz başka; burda daha çok Metin ve Melih ağabeyleriimizin ikinci yolu seçilmek durumunda kalındığında, o yolu yürüyeceklerin hangi toprakta ve iklim koşullarında yetiştiğini sorgulamaya çalışacağız. Bizim kanımız odur ki, o toprak ve iklim koşulları orta sınıftır, proleter doğmuş olsalar da orta sınıflaşmış olanlardır.
Bu bağlamda sorunlu bulduğumuz nokta şu; mevcut sol geleneğimiz, bir taraftan klasik sınıf algılayışından zerre taviz vermeksizin, dönüşümün asli unsuru olarak işçi sınıfını görüp, orta sınıfı "işe yaramaz, sağı solu belli olmaz, vıcdan solcusu vs." diye mahkum ederken, öte taraftan devrimci durumun olmadığı aşikar saptaması yüzünden,"Hareketi bizzat kendisi yaratmasa bile, oluşan bir hareketliliği etkileyip yönlendirecek örgütlülük" adına, belki farkında olmadan yüzünü aynı orta sınıfa çeviriyor. Elimizde gerekli arşiv bilgileri olsaydı da, Türkiye solunun 60-70 yıllık tarihi boyunca aktif görev almış olan tek tek her bireyin sınıfsal kökenlerini çıkarma olanağımız bulunsaydı, karşımıza ne gibi bir işçi sınıfı ve orta sınıf dağılımı çıkardı? Böyle bir şansımız yok, o zaman mevcut duruma bakalım; kendini sosyalist solda görenlerin sınıfsal dağılımı nedir? İşçi sınıfının mevcut sosyalist sol içindeki yüzdesi nedir? Kuşkusuz bunlar retorik sorular, cevap alınmak için sorulmadı, zira hepimiz cevabı biliyoruz; bütün sol hareketleri alıp götürmüş olanlar dünyanın heryerinde orta sınıftan çıkan aydınlanmış bireylerdir. Dolayısıyla, örgütlü mücadele eksenli Bolşevik "ikinci yol" çağrısı örtük olarak orta sınıfa yönelik bir çağrıdır.
Lakin, denize düşüp "orta sınıfa" sarılmak durumunda kaldıysanız, mevcut örgütlenme anlayışınızı baştan aşağı gözden geçirmeniz gerekir. Zira, "orta sınıf" işçi sınıfı gibi maddi zorunluluklar sonucu değil, ideolojik süreçlerle, daha doğrusu egemen hegemonik yapılanmayla hareket eder. Aslında Metin Ağabeyin kendisi de bu durumu dile getirmiş;
Eğer gelişmelere sol adına ve soldan bakmaya devam edeceksek, bundan sonrası için bir iki önemli noktanın mutlaka dikkate alınması gerekir. Bunlardan biri, bugün dünyanın nasıl, hangi “ruhu” taşıyan bir dönemden geçtiğiyle ilgilidir. İkincisi ise, belirsizliklerle dolu bir nesnellik (kitlesel hareketlenme) ile özneler ve öznellikler (kitlesel hareketlenmeye yönelen örgütlülükler) arasındaki ilişkinin günümüzde nasıl kurgulanabileceği konusunu gündeme getirmektedir. Metin Çulhaoğlu (1)
Burdaki kilit kavram bizce çağın "ruhu"; literatürde popüler internet filmine de esin veren "Zeitgeist" diye geçen durumdur. İşte yeni mücadele alanımız, "öncelikle", yani birinci yola gelene kadar takip edilecek "ikinci yol"da karşımıza çıkacak olan bu "Zeitgeist"tır. Bu saptamayı yapmak, eksenin nesnel boyuttan öznel boyuta kaydığını kabul etmektir. Burda kendiliğinden oluşacak bir bilinç yoktur; burası "icracı" politikaların değil "kurucu" pratiklerin alanıdır, burada determinizm değil iradecilik iş görür. Aslında burda Metin ağabeyin kendisi de durumu çok iyi dile getiriyor;
"Özetle, işçi sınıfı toplu bir canlılık, hareketlilik ve mücadele içinde olmadıkça, “üretim süreci içindeki konumu” para etmemekte, orta sınıfa özgü eğilim ve yönelimlerin alıcısı ve kabullenicisi olmaktan öteye geçememektedir.
***
Durum böyleyse ne yapmak gerekir?
Bir yol, bir köşede Godot’yu bekler gibi sınıf hareketinin yükseleceği günleri beklemektir.
Sınıfa “dışarıdan bilinç götürme” ve giderek “yeni bir sınıf hareketi yaratma” bir başka yoldur.
Birinci yol, yol değildir. Siyasal uğraşta bir öznenin kendi dışındaki ve ne zaman ortaya çıkacağı belli olmayan bir dinamiğe bel bağlaması, oturup bunu beklemesi, yedek kulübesine mahkûmiyet demektir. Fenerbahçeli Semih oyuna 82. dakikada girip golünü atabilir; ama bir köşede bekleyip sınıf hareketi yükseldiğinde arzı endam eden biri hiçbir şey beceremez." Metin Çulhaoğlu (4)
Sonuna kadar katıldığımız bir pasajdır bu; ancak farklılık şu soruda çıkıyor; “dışarıdan bilinç götürmek”, “yeni bir sınıf hareketi yaratmak ” için yüzlerin çevrileceği sınıf hangisidir? Geleneksel sol hareketlerimizde sınıf somut bir içeriğe gönderme pek yapmayan yüzer-gezer bir göstergedir; her durumda çıkarılıp sürülebilecek bir Joker'dir sol tartışmalarda. İçinde bulunduğumuz "zamanın ruhunda" bu Joker'in işçi sınıfı olarak doldurulması pek mümkün görünmüyor. Zira içinde bulunduğumuz dönem şudur:
"Sistem içi ekonomik-siyasal krize ve çatırdama seslerine karşın, dünya bugün devrimci bir dönemden geçmemektedir; “zamanın ruhu” 1848’lerin, 1900’lerin ilk çeyreğinin, hatta 1960’ların ruhu değildir. Dünya ölçeğinde bakıldığında, içinden geçtiğimiz dönem, krizin ve çatırdamaların her yönde çekiştirmelere yol verebileceği, “teklif gönderen” özne sayısının radikal sağ da dahil arttığı bir belirsizlikler dönemidir." Metin Çulhaoğlu (1)
Eğer, “Hareketi bizzat kendisi yaratmasa bile, oluşan bir hareketliliği etkileyip yönlendirecek örgütlülük" ise amaç, sınıfa “dışarıdan bilinç götürecek” olanlara “dışarıdan bilinç götürmek”gerekmektedir. Bu sistem, yani sınıfsal durumu dolayısıyla zorunlu olmasa bile, devrimciliğe soyunanların çıkmasını sağlayan sistem, eski zamanların "ruhu" elverişli olduğu için işliyordu. Ancak postmodern "Zeitgeist" kinizmle belirlenmiştir; Zizek'in aktardığı gibi devir "Yapıyorlar ama bilmiyorlar" değil "Biliyorlar ama yine de yapıyorlar" devridir; ortada düzeltilmesi gereken yanlış/ters bir bilinç falan yok eskisi gibi. İnsanların en azından okul görmüş olanları, kapitalizmin yarattığı tahribatın gayet de iyi farkındalar, bu tahribatı herkes için düzeltmektense, kendileri ve aileleri için en az tahribatla atlatma derdindeler; Zira postmodern "Zeitgeist" özgeciliği, fedakarlığı, kolletiviteyi değil, kesif bir bireyciliği pompalıyor sahip olduğu bütün kanallar ile.
Bunlara vurgu yapmak, sol mücadelenin daha önce hiç olmadığı kadar determinizmden uzaklaşıp, bir etik etrafında yapılanması gerektiğine vurguyu arttırır. Sınıfsal çözümlemeler kadar artık etik çözümlemelerle işimizi görmek durumundayız. İşte bu konuda iki alıntıyla, ne demek istediğimizi açalım;
"İMAGINE" - "SORUMLULUK ETİĞİ"
Bu konuda ilk alıntılarımız, sitemiz üyelerinden Erdem'in bir yorumuyla haberdar olduğumuz Murathan Mungan'ın "IMAGİNE" başlıklı şiirinden; bu güzel şiirden bizi haberdar ettiği için kendisine teşekkür ederiz. Mungan'ın IMAGİNE başlıklı şiirinin kendisi kadar Erdem'in aktardığı bağlam da karşı karşıya olduğumuz sorunun anlaşılması için önemli. O bağlama şurdan ulaşılabilir;
Bu şiirden şu güzel mısralara bakalım;
hadi çıkaralım geçmişimizde suç ortağı ne varsa
Herkesin düşmanına benzediği bu dünyada
ne eksik bizde, ne fazla
ne arıyoruz şimdi şu kundaklanmış yılların başında
"Hepimizin düşmanlarımıza benzediğimiz" yargısı, ciltler dolusu bir teorik çözümlemin konsantre halidir desek abartı olmaz. Bu saptama, sınıfların artık sadece dışımızda biryerlerde değil kendi içimizde de kurulduğunu ima eder herşeyden önce.
Ne kadar işçi sınıfından, ya da orta sınıftan olsak da aslında hepimiz ideolojik olarak birer kapitalistiz de.
Ne zaman karşılaşsak gözlerimizi kaçırıyoruz birbirimizden
Kaçamak sözler ediyoruz. Ayaküstü.
Ne zaman karşılaşsak unutmak istediğimiz ne varsa karşımızda
Gençliğimiz! Kimsenin olmayan gençliğimiz!
"Birbirlerinden gözlerini kaçıran" insanlardan kurulu bir aydın/orta sınıf varlığı ile, en sağlam örgütlerde bile biraraya gelsek birşeyler değişebilir mi?
Bu güzel şiirin her mısrası üzerinde uzun uzun düşünülmeyi gerektiriyor. Erdem'in dediği gibi neden aşılamamış olduğu anlaşılıyor; Mungan'ın dile getirdiği durum aşılmadan da örgütlü mücadelenin herhangi bir etkisi olamaz.
Peki nerden başlamalı?
Onun için de gelin geçenlerde kaybettiğimiz bir başka güzel insana Ünal Nalbantoğlu'na kulak verelim, Emrah Göker aktarıyor;
"Ünal Hoca mecâli kalmayana dek fikirlerle yaşadı. 1997’de, kendi sorumluluk etiğimizi kurmaya çalışmamızı, “tekinsizliğin sürekli kol gezdiği yeryüzünde” yuvayı geçmişte beyhude aramak yerine, benliğimizde yeniden üretmeye çalışmamızı salık vermişti." Emrah Göker (5).
Kendi "sorumluluk etiğini kuramamış" insanların herhangi bir kollektif yapı kurması da mümkün değildir. Eğer gerçekten bir başlangıç noktası arıyorsak, Ünal Hoca'nınkinden daha iyisini düşünebilmek bir hayli zor görünüyor; kanımızca sorunun ilk kaynakandığı kötülük pınarı budur; etiksizlik, "yuvayı geçmişte beyhude aramak", yani içeriksiz bir romantizm, mevcut varoluşlarımızın günahını geçmişin hoş anılarıyla örtbas etmek.
ALINTILAR:
(1) Kitlesel Hareketlenme Ve Sol , Metin Çulhaoğlu, Birgün 09.02.2011
(2) Vicdan solculuğu yapmak, Umut Üstün, BirGün Eleştirel Kültür, Birgün 07.02.2011
(3) Yılmak yok, yola devam!, Melih Pekdemir, Birgün, 07.02.2011
(4) Orta sınıflaşma, Metin Çulhaoğlu, Birgün, 31.01.2010
(5) Ünal Hoca’nın Can Hânesi , Emrah Göker, istifhanem.com, 22.01.2011
Üye eleştirileri
-

Yok be ya, ben de çok temel bir ayrılık var demedim ki zaten; tam da senin de belirttiğin gibi bazı konulara ayrı düşmek iyidir dedim.
En belirgin gibi görünen Modernizm/Muhafazakarlık, Kemalizm/Yoksul Dindarlara ulaşabilmek konusunda bile aslında ilkesel düzeyde değil araçlar ve yöntemler düzeyinde bir ayrım var.
Benim en temel siyasi beklentimi tek bir formulle dile getir deseler, içi çok boşaltıldı ve liberalleştirildi ama yine de "Yeni Sol" derim. Benim için aslında sadece tek bir saptama var; Solun, bugüne kadar kullandığı yöntemler, teori ve pratikle içinde bulunduğumuz zamanlarda dönüşümü idare etme yeteneği artık kalmamıştır. Yeni bir dile, yeni bir retoriğe yeni bir eylem repertuarına ihtiyacı vardır. Daha bir iki gün önce Birgün'de Marxismin ulu çınarlarından Eric Hobsbawm'ın bir röportajı vardı. Orda der ki, "Marx'ın Politik bir programı yoktur". İşin daha ilginci arkadan geliyor; büyük usta der ki, Marx ütopik yaklaşımlara olan antipatisi nedeniyle bir politik program sunma çabasına girmemiştir..Dikkat; Marx'ın bir politik programı olduğunu iddia etmek dolaylı yoldan bir ütopik yaklaşım olarak mahkum ediliyor burda..Bunu söylemek Marx'ın büyüklüğünden birşeyler eksiltir mi? Tabii ki hayır..Marx şu allak bullak olmuş dünyaya iyi gelebilecek politik bir programı 19.yüzyılda nasıl kurabilsindi.. Anlamadıkları şu; Marx kapitalizmin üretim yasalarının mükemmel bir analizini yapmıştır, politik bir program sunmamıştır, o programı yaratma görevi bizdedir. İşçi sınıfını öncü olarak klasifiye etmesi, kendi zamanın koşullarına uygun reel politik çözümlemedir. Marx'ın kapitalizmi analizi işçi sınıfınının öncülüğünü mutlak evrensel bir sonuç olarak ortaya koymaz..Neyse dağılmayalım yine..Demek istediğim şu; solun politik programını kurma işi önünde, gelecekte durur, arkasında ya da gemğişte değil..Solun bildik örgütlenme, eylem repertuarı, genel retoriği vs ile artık değişimin öncüsü olabileceğini hiç sanmıyorum..Öznellik/kollektif fail bugün en büyük teorik sorunsaldır..İşçi sınıfı hala yegane öncüdür tezi iflas etmiştir..Hobsbawm'ın da röportajında belirttiği gibi işçi sınıfı artık etkili olan bir özenellik değildir..Önümüzde keşfedilmeyi bekleyen hala bilinmezlerle dolu karanık bir kıta var, Marx bize bir kroki sundu ama koca kıtanın keşfi için yeterli değil.
İşte senin dindarlarla iletişim kurma isteğin benim bu en temel derdimle çok iyi uyuşuyor..
Fark şurda; bu tür ittifakların sol kalınarak yapılabilmesi için solun öncelikle kollektif bir aktör olarak, bir hareket olarak ortaya çıkması gerekir..Senin beklediğin yaklaşım sağlam bir politik fail olarak ortada durmuyorsak uygulanamz, bireysel olarak yürütülemez diyorum, bunda israr edilirse Ufuk Uras'ın durumuna düşülür, ya da bilimum Taraf kurbanlarının..Kütle çekim yasası ile bir analoji kurayım; evrende küçük kütleli gezegenler, büyük kütleli olanın yörüngesine girmek zorundadır..Benzer şekilde eğer sen gereken, en azından dengeleyici olabilecek bir kütleye sahip olmadan büyük kütlelerle ittifak aramaya kalkarsan onun yörüngesine girmekten başka şansın kalmaz..O yüzden senden farklı olarak ben dikkatimi öncelikle solun kendi doğal tabanı, yani orta sınıf içinde kitleselleşmesine yöneltiyorum..Dindar halkımıza ulaşma bana solun bir güç olarak çıkmasından sonra ancak mümkün olabilir gibi geliyor..
Yoksa dindarlar hiç uğraşmamalıyız, onları değişmeye zorlamalıyız dediğimden değil..
Bu ülkede kaç tane "potansiyel" solcu var; diyelim 5697 tane..Benim için hedef öncelikle bu 5697 kişi ile biraraya gelmek ve yeni bir eylem repartuarı, yeni bir retorik, yeni bir öznellik yaratabilmektir..Bir de solun kitleselleşme uzun yolculuğunda Kemalist orta sınıf, muhazakar alt sınıflardan daha önceki bir duraktır..Dindar yoksul halkla buluşacağımız durağa daha çok var.
-

Genel hatları ile haklısın ama bazı şeyleri eşzamanlı götürmek daha doğru diye düşünüyorum. Ben tüm konsanrasyonumuzu islamcı kesim üzerine ayıralım demiyorum. Zaten kendi hayatımda da yaptığım o değil. Lakin geçmişe dönüp baktığımda hatırı sayılır bir grup solcu arkadaşın aile çevresinin ziyadesi ile muhafazakar olduğunu biliyorum. Sonra bir şekli ile sol ile tanışıp, dönüşebilmişler. Şahsi görüşüm şu : Şu anda Allah-Muhammedi ağzından düşürmeyen bir genç, aklın almayacağı kadar kısa zamanda dönüşüm yaşayabilir. Ve zincirin en sağlam halkalarından biri oluverir. O yüzden önce siyaseti solcu-solumsular içinde yapalım sonra çemberi genişletiriz fikrine katılmıyorum.
Kütle çekimi ise senin ideolojik-politik olarak ne kadar sağlam durduğun ile ilgili birey. Kara delikte küçük ama koca bir "güneşi" yutabiliyor.
-

Kara Delik örneği güzel oturmuş..Ama benim dediğim de o zaten..Şöyle;
Ben sol içinde bir birleşmeden falan bahsetmiyorum..Önce sol içinde bir netleşelim, ortaya tek büyük bir hareket çıksın değil derdim...Bana sorarsan, sosyalist solun mevcut bütün yapıları tek bir çatı altında toplansa bile hiçbir değişiklik olmaz..
Ben de aslında tam bir kara delik diyorum..
Zaytung adlı site sadece tek bir ekşi sözlük yazarı tarafından kurulmuş..ardından 5 kişi olmuşlar..Şu an geldiği nokta malum..Sadece 2 yılda..
Ben yüzbinlerden oluşan bir sol birleşmeden falan değil, bir marketing tabiri ile vizyonu olan, yeni zamanlara uygun bir iletişim anlayışı kurabilen, eylem portföyünu zenginleştirebilen -1 Mayıs'ta toplanmanın ötesinede birşeyler yapabilen-, gündem oluşturabilen, ses getirebilen, herkes giderken mersine tersine gidebilen, çatlak ses olabilen bir yapıyı kastediyorum..Bunun için de emek veren, yaratıcı olabilen bir avuç insan yeterlidir..
Ben genele yönelik makro stratejiler belirlemeden önce ortaya bir kadro çıkarmaya odaklanmalı diyorum..Yani stratejui geliştirip etkili bir biçimde uygulamaya sokabilemen için öncelikle biz olmayı başarmış, uyumlu hareket edebilen, hepsinden önemlisi sistemin popüler kanallarında da yaratıcı olabilen bir kador gerekir..Çok net bir şekilde şöyle örnekleyeyim; benim için "şu anda" uygulanabilir somut tek bir politik hedef vardır; e-hayalet'e düzenli katılan kişi sayısını önce 10, sonra 50, sonra 100 yapmak..Bunun ötesini hedefleyen her projeksiyon şimdilik sadece bir ütopyadır bence..Dünya ve Türkiye elbette e-hayalet etrafında dönmüyor..Derdim anlaşılsın diye kasıtlı olarak abarttım..Ama genel olarak formüle etmek gerekirse, Türkiye'de beraber çalışan ve alternatif pratik üreten bir sol kadro yok..Herkes sadece yazıyor ve 1 Mayıs vesair günlerde miting düzenliyor..Bir vizyona sahip kadro yok ortada, üretilen proje yok..Dükkan açmışız bekliyoruz; ama herifler hemen köşe başına 3M migros açıyorlar, nasl rekabet etceen..
-

Önder,
Eline beynine sağlık. Gündemi gün ve dünle birleştirmiş; önümüze, yesek pişman yemesek pişman bir yemek koymuş bulunuyorsun. Ne yapayım, madem pişmanlık baki bari tadını çıkarmaya çalışayım.
Yazının tümüne sinmiş sol-örgütlenme, dün-bugün farkı ve “artık yeni bir şey deneyelim” çığlığına katılıyorum. Yeniyi aramak benim kuşağımın omuzlarına binmiş bir yük gibi dursa da aslında bu her kuşağın omuzundaki yük.
(Bu arada Ali Osman’a yazdığın yorum-cevabı okudum)
Şans bu ya, kafamda buna benzer bir şeyler yuvarlanıp duruyordu. “Marx’ın politik bir programı yoktur” Bilemiyorum, çok da şaşırtıcı gelmedi. Program daha ziyade “iradi-siyasetin” bir enstrümanı olsa gerek. Marx’ın buna uzak durması hatta bundan uzak olması, durduğu, ürettiği, düşündüğü yere uygundur...
Kuzey Afrika ile ilgili dönen cümlelerimizin vaziyeti dediğin gibi olabilir. Şahsen, daha önce üstün körü belirttim, hiçbir heyecan duymadan meseleye bakıyorum. El-Tahrir meydanını canlı yayında izleme şansımız var. Sağ olsun büyük büyük medya, meseleye ilgisini esirgemiyor. Ve hatta sağ olsun Obama, ve hatta hatta Erdoğan; sağ olsun Mısır halkının mesajını almış görünüyorlar. Anlamayan bir kişi var o da (ben ve) Mübarek.
Önder,
Yazdığım cümlelerin hepsini aklımla yazmıyorum; işin içinde sezgilerimin önemli bir rolü var. Hani ne derece “sol” olur bilmiyorum ama içimde bir huzursuzluk var. Kuzey Afrika’da sanki kötü şeyler olacakmış gibi bir his var içimde...
Umut Üstün’ün yazısını ben de okumuştum. Yazıyı çok beğendim. Umut’u tanımam, ilk kez karşılaştık; bir mesaj göndereyim dedim sağ olsun Birgün, “yorum” bölümünü ki e-yayıncılığın şu anda kullanılan yegane farkıdır, budamış bulunuyor. (Dün bu işi düşündüm. Acaba Birgün neden okur yorumuna kapalı? Teknik bir yetersizlikten kaynaklı olamaz ve yine bir “açık”tan kaynaklı da olamaz. Bu durumda geriye tepkilerden duyulan tedirginlik kalıyor. Acaba çok mu küfredilir; edilsin ne var. Acaba çok mu tartışılır; tartışılsın ne var. Hangi kaygıyla kapatılmışsa bilinmelidir ki o kaygının maddi zemini ve kendisi olduğu gibi duruyor. Göz kapanınca dünya kapanmıyor.)
Umut Üstün’ün yazısında verdiği örneklerden Yıldırım Türker’i hiç okumadım/okumuyorum. Sol cenahta “sağ” mümessillik ve ya sağ cenahta “sol” mümessillik enteresan bir şey olsa gerek. Bir de bunun “muhtelifi” var. Neye benziyor, benim aklıma “yetkili acentalık” geliyor ya da “her marka tamir edilir” tabelası...
Sezen Aksu’ya gelince; kişisel saygım ayrı ama çok günahı olduğunu düşünüyorum. Türkiye pop üretiminin (çöplüğünün) çoğundan mesul olduğunu düşünüyorum. Zaman zaman sol ile çelişmesini ise, Sezen’deki sol zayıflığa değil; solun bizatihi zayıflığına veriyorum. Bu bile Umut’un yazısının doğruluğuna işaret eder.
Her kesten bir Dr. Solcu olmasını bekliyor değilim. (Biraderle yaptığımız bir sohbette söyledi; hoşuma gitti. “Doktora” dedi “tek başına (yalnız anlamında değil) bilim üretmeye muktedirdir anlamına gelir. O kişi nereye giderse gitsin, kendi başına üretim yapan bir kompleks gibi, fabrikasını kurabilir.” Dedim ya çok hoşuma gitti. Benim solcu tarifimin aynısı. Solcu, tek başına kaldığında da politika üretebilen kişidir.
Çemberin dışında olan bir e-hayalet’li göremiyorum. Sanki o çemberin dışına itilmişsin gibi anladım.
Önder,
İster iradi müdahele, ister uygun zamanı kollama fırsatçılığı olsun; her ikisi de nihayetinde iktidarı hedefler. Bence sorun iktidarı hedeflemekte değil; iktidar olmakta yani iktidarın kendisinde bir sorun var. İktidar, anlayamadığım bir şekilde, sol ve sağı aynılaştırıyor. Yöntem birliğinden mi, örgütlenme aynılığından mı kaynaklı bilemiyorum.
(Laf olsun diye değil) gerçekten yeni bir dönemle karşı karşıya olduğumuz aşikar. Elektroniğin hayatın her alanına müdahale ettiği bir çağ kapısında duruyoruz. Bence biz, henüz internete dair hiçbir şey görmedik. Bu kapı cennete de cehennem de açılabilir.
Deniz kızı gibiyiz sanki; deniz ve kız olmak güzel de ikisi birden çok hantal oluyor!
-

Hasan,
Bir sol gazetenin okuyucu yorumlarına kapalı olması meselesi, belki şaşıracaksın ama benim bu yazıyı kaleme almamdaki temel çıkış noktalarından biriydi..Ama spesifik tikel bir konu olarak değil, belli genel bir mentalitenin semptomu olarak..Yorumların olmamasının teknik bir yetersizlikten olma ihtimali çok düşük. Bir tek olası açıklaması olabilir, o da çok düşük kapasiteli bir server ile çalışıyorlardır, okuyucu yorumlarının trafiğini kaldırmıyordur..ama biliyoruz ki bugün aylık 300-400 dolar bir parayla maksimum kapasitede de, yani bir banka sitesi bile kaldirabilecek dedicated bir server satın alınabilir..Hadi diyelim çok trafikli bir gazete sitesi aylık 2000-3000 dolara gelsin..Çıkarılamaz mı bu para..Çok büyük bir vicdan rahatlığı ile yorumların olmamasını bilinçli bir tercihe bağlayabiliriz..
Yorumlar budanmad zira hiç olmadı Birgün'de..
İnanır mısın ben bu konuyu Birgün Online çıktığı ilk günde internet ortamlarından dile getirdim..
Yahu arkadaş solculuğun en temel ilkelerinden biridir katılımcılık, tabandan yükselen çok seslilik..Avamın sesini kısmak isteyen sağdır sol değil..Ama arkadaş ne hikmetse Türkiye'de avama söz hakkı tanımayan yegane site sol bir gazetenininki..Bu nasıl bir dumur vaziyetidir, burası arkadaş ne garip bir ülkedir?..
Okuyucu yorumlarına kapalı olmak neyin semptomudur? İşte bu yazıda ben de aslına bu semptomun kökenlerine inmeye çalıştım..
Tamam örgütlülük diyorsunuz ama diyelim insanlar örgüte geldi..Ne gibi bir sıradan günlük faaliyet içinde olacaklar, hangi günlük hayat varoluşu vaatediyorsunuz? Ortada devrimci bir durum olmadığına göre, mevcut koşullardaki örgütlü varoluş sıradan bir günlük rutin olmanın ötesine gidemeyecek..Bunu aşağıladığımdan değil, aksine günlük varoluş çok belirleyicidir..Mesele bizim solun günlük sıradan varoluşu devrimcileştirmek gibi perspektifi hiç yok..."Örgüte gelin!"..Tamam gelelim ama gelince ne yapacağız? Kriz anlarında, 1 Mayıs'larda falan değil, Ceylan'ın "Mayıs Sıkıntısı"ndaki gibi sıradan yapış yağış bir yaz gününde ne yapacağız?..İnsan denen canlı üretken, yaratıcı bir faaliyet içinde kendini evinde hissedebilir..İş, aile varoluşları başlıbaşına bir rutin..Bu rutinler dizgesine bir de parti rutini koymamız beklenebilir mi?..Bizim geleneksel sol algılayışımız insanlara bir göreve çağırıyor örgütlülükle..Ama bir görev çağrısına kulak verecek insanlar yok artık..Örgütlülük bir görev çağrısı ile değil bir yaşam alanı çağrısı ile kurulabilir; insanlara bir örgütlülük kadar, eksikliklerini duydukları bir toplumsal alan da vermek için çağrı yapılmalı oysa..
İşin bir başka handikapı da şu; çağırdınız insanlar hangi kapıdan girecek? Sol partilerin, örgütlerin öyle bir yapılanması var ki, ancak zaten solcu olanların koridorlarında yürüyüp çıkışı bulacağı bir labirentin arkasına gizlenmiş gibi..Diğerlerini dışlayan bir retorik, rutin bir eylem rituelliği vs..Yani ancak ne istediğini, kendisine nasıl bir yaşam çizdiğini bilenlerin artık eyleme geçme arayışında olanların dahil olabileceği yapılar..Yani arayışların, kurucu faaliyetlerin platformu değil..Yani örtük olarak ne istediğini biliyorsan gel diyen yapılar..Ama içimizde bulunulan zamanlarda sol yapılanmalar cevapların değil soruların sorulduğu kurumlar olmak zorunda değil mi, yeni bir dünya kurgusunun oluşturulacağı..
Sol partilerin sitelerine bakıyorsun, İnternet'in milat öncesinden kalma..Program, tüzük, örgüt bigileri ve kısa haberler vs..Diyelim genç bir insan internet'te dolanırken denk geldi sitenize; ilgisini nasıl yakalayacaksınız? İşte tüzüğü/programı oku doğru buluyorsan bunlar da en yakın örgütün kontak bilgileri, iletişime geç..
Ya insan ilişkileri bu kadar mekanik mi? Mevcut sol yapıların iletişim anlayışı o kadar sınırlı ki, ancak zaten halihazırda solcu olanların eklemlenebileceği bir formata sahip..TKP ile ÖDP'in farkını tüzükleri kalem kalem karşılaştırarak mı anlayacak hiçbirşeyden haberi olmayan bir genç..
Neyse keseyim..Söylenecek çok şey var da benim kafa dağıldı artık gecenin bu saatinde..
-

Ali Osman,
Bence Can Yücel'den bize kalan onca güzelliğin yanında duran tek "baş belası" bu tüzük-büzük işidir. Derim ki ne olur, şaka yollu da olsa kullanmayalım, hani en azından solumuz için kullanmayalım. Ne bilim Japon solu içim (hiç bilmem), Afgan solu için (hiç bilmem) diyelim ama bizim için demeyelim.
Bizim o büzükten başka neyimiz var? Cesaret cesaret dedik, ölüme koştuk; ölümü her halde karşıladık; duvara kanla sloganımızı yazdık, vücudumuza saplanmış mermiyi çıkarıp çıplak elle düşmana fırlattık, yirmi3'ünde tereddütsüz ipe yürüdük, Diyarbekir'de parça parça edildik, sır vermedik ser verdik, aç kaldık, tavada tereyağı gibi köpük köpük tükendik...
Daha ne diyeyim... Bütün bunları tüzükle değil büzükle yaptık. Bu büzük vurgusu erken ölümümüzden başka ne oldu? Lütfen, Can’ın hatırı kalmasın ama bunu unutalım. Bizim için unutalım. Hatta diyelim ki “Devrim yapmak istiyorum, ey dünyanın bütün korkakları birleşelim!”
Biraz korkalım ne olur! Korkunun bize ait olduğunu hatırlayalım. Mevzide çömelmek korkaklık değildir. Belki senin de kulağına gelmiştir. Filistin-İsrail savaşı için söylenir. Filistinli Muhammed bağırırmış “Şaron neredesin?” Şaron, mevzide çömelmiş halde yanıt verirmiş “Buradayım!” Şaron sorarmış, “Muhammed neredesin” Muhammede mevziden kalkar, göğsünü gererek “Buradayım” dermiş. Muhammedin gerili göğsüne kurşun bir tek şiiri yazılırken girmez ve o şiir Muhammedin mezarında okunur.
Dediğim gibi, Can’ı tekzip ediyorum. Devrim bir büzük meselesi değildir; vallahi değildir...
-

Önder'in TKP ve ÖDP tüzüklerini karıştırarak mı insanlar solu keşfedecek yaklaşımına ilişkin söylenmiş bir latifeydi.Yoksa bu işlerin büzükle fazla da bir ilgisi yok. Gerektiği noktada büzük mevzusu devreye girebilir ama bu çok sıkca basılacak bir buton değil.Ve bina büzük üzerinden inşa edilemez. Zamanında konu ile ilgili çok yazdık, söyledik. 80 sonrası süreç değerlendirmeleri yaparken (DS, MLKP vb. eleştirleri yapılırken), insan öğütme makinaları gibi çalışıyorlar, genç çocuklar 3-5 ayda kendilerini kurşunların önüne atacak kadar ileri bir noktada buluyorlar. Bu 'ivmeli bilinçlenme süreci' akla ve insana zarar diye uzun uzun konuşmuşluğumuz, yazmışlığımız vardır. Lakin uyarın için yine de teşekkürler. Doğrudur " Devrim için Dünyanın Tüm Korkakları Birleşin !"
-

YAŞASIN CUMHURİYET-CAN YÜCEL
Gölköy adında bir yer varmış gelibolu'da
Televizyonda gösterdiler geçen gün.
Gelenek edinmiş köy halkı,
"ben kendimi bildim bileli bu böyledir"
Diyor muhtar:
29 ekim'de toptan sünnet ederlermiş çocuklarını...
Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi
Kirvesi tutmuş kolundan
Yatırdılar bir kamp yatağına,
Ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi
Elinde bıçağıyla,
Çocuk kaldırdı başını, bağırdı:
"yaşasın cumhuriyet" diye
Bunun üzerine de ekran karardı
Korkarım bu, sade gölköylülerin değil, umumuzun
Sade küçüklerimizin değil, büyüklerimizin de Düştüğü bir tarihsel yanılgı
Çünkü sünnet değil, farzdır cumhuriyet
-------------------------
Bütün soldaki ve salaki tilkiler
Döne döne dolaşıp
Tıpış tıpış gelirler sonunda
Kemalizm dükkanına
Ve siroz olurlar.
CAN YÜCEL
Bu şiirde BABAMIZIN ortaya attığı sorunsalı şöyle yorumlayabilirmiyiz, evet "Kemalizm" bu güne göre geridir, zamanına göre de ileri çünkü bir devrimdir, ancak allah muhafaza onun içine girersek SİROZ, peki ya onun gerisine toptan düşersek düşersek ne oluruz. aslında bir nokta isareti yokmu... Bir time line cizelim - Tanzimat-meşrutiyet-tam bağımsız bir Cumhuriyet - aha bundan sonrası ne olur bende bilemem. Cumhuriyetten geriye düşersek bir önceki adım MESRUTİYET durağı oluyor değil mi?
-----------------------------
CAN BABANIN PARMAĞINI BASTIĞI VE İŞARET ETTTİĞİ NOKTA BİR BAŞLANGIC NOKTASI OLABİLİR Mİ; CUMHURİYETÇİ OLMADAN SOSYALİST OLUNMAZ GİBİME GELİYOR....
TT ARENA PROTESTO ANKETI YAYINLADI;
GELİRİ 1.750 TL DEN YÜKSEK OLANLAR (ORTA/YÜKSEK SINIF) DEMOKRATİK BİR HAK GÖRMÜŞLER BU PROTESTOLARI; BU RAKAMDA DÜŞÜK OLANLAR İSE BAŞBAKANA YAPILANLARIN İSE HAKSIZLIK OLDUĞUNU BEYAN ETMİŞLER (BUNLARDA HERHALDE İŞÇİ SINIFI) OLUYOR. ÇOK GARİP BÖYLE OLAYLARIN DA DEMEKKİ VERİLERLE ANALİZİ YAPILIYOR. YAYIMLANIYOR.... HATTA TUHAF....
Yorumlar
BU KİTABIN SONUNDA EKLEM DİYE BİR BÖLÜM VAR. BURADAKİ ŞİİRLERİ OKURSANIZ DELİRİRSİNİZ TAVSİYE EDİYORUM.
BİR ÖRNEK VEREYİM;
dört nala gelip uzak asyadan
bir kısrak başı gibi akdenize uzanan
bu gayri menkul
bizim değil gayrı
Can YÜCEL
Gölköy adında bir yer varmış gelibolu'da
Televizyonda gösterdiler geçen gün.
Gelenek edinmiş köy halkı,
"ben kendimi bildim bileli bu böyledir"
Diyor muhtar:
29 ekim'de toptan sünnet ederlermiş çocuklarını...
Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi
Kirvesi tutmuş kolundan
Yatırdılar bir kamp yatağına,
Ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi
Elinde bıçağıyla,
Çocuk kaldırdı başını, bağırdı:
"yaşasın cumhuriyet" diye
Bunun üzerine de ekran karardı
Korkarım bu, sade gölköylülerin değil, umumuzun
Sade küçüklerimizin değil, büyüklerimizin de Düştüğü bir tarihsel yanılgı
Çünkü sünnet değil, farzdır cumhuriyet
-------------------------
Bütün soldaki ve salaki tilkiler
Döne döne dolaşıp
Tıpış tıpış gelirler sonunda
Kemalizm dükkanına
Ve siroz olurlar.
CAN YÜCEL
Bu şiirde BABAMIZIN ortaya attığı sorunsalı şöyle yorumlayabilirm iyiz, evet "Kemalizm" bu güne göre geridir, zamanına göre de ileri çünkü bir devrimdir, ancak allah muhafaza onun içine girersek SİROZ, peki ya onun gerisine toptan düşersek düşersek ne oluruz. aslında bir nokta isareti yokmu... Bir time line cizelim - Tanzimat-meşrut iyet-tam bağımsız bir Cumhuriyet - aha bundan sonrası ne olur bende bilemem. Cumhuriyetten geriye düşersek bir önceki adım MESRUTİYET durağı oluyor değil mi?
--------------- --------------
CAN BABANIN PARMAĞINI BASTIĞI VE İŞARET ETTTİĞİ NOKTA BİR BAŞLANGIC NOKTASI OLABİLİR Mİ; CUMHURİYETÇİ OLMADAN SOSYALİST OLUNMAZ GİBİME GELİYOR....
TT ARENA PROTESTO ANKETI YAYINLADI;
GELİRİ 1.750 TL DEN YÜKSEK OLANLAR (ORTA/YÜKSEK SINIF) DEMOKRATİK BİR HAK GÖRMÜŞLER BU PROTESTOLARI; BU RAKAMDA DÜŞÜK OLANLAR İSE BAŞBAKANA YAPILANLARIN İSE HAKSIZLIK OLDUĞUNU BEYAN ETMİŞLER (BUNLARDA HERHALDE İŞÇİ SINIFI) OLUYOR. ÇOK GARİP BÖYLE OLAYLARIN DA DEMEKKİ VERİLERLE ANALİZİ YAPILIYOR. YAYIMLANIYOR... . HATTA TUHAF....
Hakikaten "insanı tövbeye getiren" bir nezaketin var. "Ukalalığımı" nasıl da yumuşatıvermişs in. Teşekkür ediyorum. Yalnız gerçekten benim bam tellerimden biridir bu tüzük-büzük işi; de, pek tabii muhatabı sen değilsin.
Sevgiyle, sevgili Hocam...
Bence Can Yücel'den bize kalan onca güzelliğin yanında duran tek "baş belası" bu tüzük-büzük işidir. Derim ki ne olur, şaka yollu da olsa kullanmayalım, hani en azından solumuz için kullanmayalım. Ne bilim Japon solu içim (hiç bilmem), Afgan solu için (hiç bilmem) diyelim ama bizim için demeyelim.
Bizim o büzükten başka neyimiz var? Cesaret cesaret dedik, ölüme koştuk; ölümü her halde karşıladık; duvara kanla sloganımızı yazdık, vücudumuza saplanmış mermiyi çıkarıp çıplak elle düşmana fırlattık, yirmi3'ünde tereddütsüz ipe yürüdük, Diyarbekir'de parça parça edildik, sır vermedik ser verdik, aç kaldık, tavada tereyağı gibi köpük köpük tükendik...
Daha ne diyeyim... Bütün bunları tüzükle değil büzükle yaptık. Bu büzük vurgusu erken ölümümüzden başka ne oldu? Lütfen, Can’ın hatırı kalmasın ama bunu unutalım. Bizim için unutalım. Hatta diyelim ki “Devrim yapmak istiyorum, ey dünyanın bütün korkakları birleşelim!”
Biraz korkalım ne olur! Korkunun bize ait olduğunu hatırlayalım. Mevzide çömelmek korkaklık değildir. Belki senin de kulağına gelmiştir. Filistin-İsrail savaşı için söylenir. Filistinli Muhammed bağırırmış “Şaron neredesin?” Şaron, mevzide çömelmiş halde yanıt verirmiş “Buradayım!” Şaron sorarmış, “Muhammed neredesin” Muhammede mevziden kalkar, göğsünü gererek “Buradayım” dermiş. Muhammedin gerili göğsüne kurşun bir tek şiiri yazılırken girmez ve o şiir Muhammedin mezarında okunur.
Dediğim gibi, Can’ı tekzip ediyorum. Devrim bir büzük meselesi değildir; vallahi değildir...
Ben sol içinde bir birleşmeden falan bahsetmiyorum.. Önce sol içinde bir netleşelim, ortaya tek büyük bir hareket çıksın değil derdim...Bana sorarsan, sosyalist solun mevcut bütün yapıları tek bir çatı altında toplansa bile hiçbir değişiklik olmaz..
Ben de aslında tam bir kara delik diyorum..
Zaytung adlı site sadece tek bir ekşi sözlük yazarı tarafından kurulmuş..ardın dan 5 kişi olmuşlar..Şu an geldiği nokta malum..Sadece 2 yılda..
Ben yüzbinlerden oluşan bir sol birleşmeden falan değil, bir marketing tabiri ile vizyonu olan, yeni zamanlara uygun bir iletişim anlayışı kurabilen, eylem portföyünu zenginleştirebi len -1 Mayıs'ta toplanmanın ötesinede birşeyler yapabilen-, gündem oluşturabilen, ses getirebilen, herkes giderken mersine tersine gidebilen, çatlak ses olabilen bir yapıyı kastediyorum..B unun için de emek veren, yaratıcı olabilen bir avuç insan yeterlidir..
Ben genele yönelik makro stratejiler belirlemeden önce ortaya bir kadro çıkarmaya odaklanmalı diyorum..Yani stratejui geliştirip etkili bir biçimde uygulamaya sokabilemen için öncelikle biz olmayı başarmış, uyumlu hareket edebilen, hepsinden önemlisi sistemin popüler kanallarında da yaratıcı olabilen bir kador gerekir..Çok net bir şekilde şöyle örnekleyeyim; benim için "şu anda" uygulanabilir somut tek bir politik hedef vardır; e-hayalet'e düzenli katılan kişi sayısını önce 10, sonra 50, sonra 100 yapmak..Bunun ötesini hedefleyen her projeksiyon şimdilik sadece bir ütopyadır bence..Dünya ve Türkiye elbette e-hayalet etrafında dönmüyor..Derdi m anlaşılsın diye kasıtlı olarak abarttım..Ama genel olarak formüle etmek gerekirse, Türkiye'de beraber çalışan ve alternatif pratik üreten bir sol kadro yok..Herkes sadece yazıyor ve 1 Mayıs vesair günlerde miting düzenliyor..Bir vizyona sahip kadro yok ortada, üretilen proje yok..Dükkan açmışız bekliyoruz; ama herifler hemen köşe başına 3M migros açıyorlar, nasl rekabet etceen..
Kütle çekimi ise senin ideolojik-polit ik olarak ne kadar sağlam durduğun ile ilgili birey. Kara delikte küçük ama koca bir "güneşi" yutabiliyor.
Bir sol gazetenin okuyucu yorumlarına kapalı olması meselesi, belki şaşıracaksın ama benim bu yazıyı kaleme almamdaki temel çıkış noktalarından biriydi..Ama spesifik tikel bir konu olarak değil, belli genel bir mentalitenin semptomu olarak..Yorumla rın olmamasının teknik bir yetersizlikten olma ihtimali çok düşük. Bir tek olası açıklaması olabilir, o da çok düşük kapasiteli bir server ile çalışıyorlardır , okuyucu yorumlarının trafiğini kaldırmıyordur. .ama biliyoruz ki bugün aylık 300-400 dolar bir parayla maksimum kapasitede de, yani bir banka sitesi bile kaldirabilecek dedicated bir server satın alınabilir..Had i diyelim çok trafikli bir gazete sitesi aylık 2000-3000 dolara gelsin..Çıkarıl amaz mı bu para..Çok büyük bir vicdan rahatlığı ile yorumların olmamasını bilinçli bir tercihe bağlayabiliriz..
Yorumlar budanmad zira hiç olmadı Birgün'de..
İnanır mısın ben bu konuyu Birgün Online çıktığı ilk günde internet ortamlarından dile getirdim..
Yahu arkadaş solculuğun en temel ilkelerinden biridir katılımcılık, tabandan yükselen çok seslilik..Avamı n sesini kısmak isteyen sağdır sol değil..Ama arkadaş ne hikmetse Türkiye'de avama söz hakkı tanımayan yegane site sol bir gazetenininki.. Bu nasıl bir dumur vaziyetidir, burası arkadaş ne garip bir ülkedir?..
Okuyucu yorumlarına kapalı olmak neyin semptomudur? İşte bu yazıda ben de aslına bu semptomun kökenlerine inmeye çalıştım..
Tamam örgütlülük diyorsunuz ama diyelim insanlar örgüte geldi..Ne gibi bir sıradan günlük faaliyet içinde olacaklar, hangi günlük hayat varoluşu vaatediyorsunuz ? Ortada devrimci bir durum olmadığına göre, mevcut koşullardaki örgütlü varoluş sıradan bir günlük rutin olmanın ötesine gidemeyecek..Bu nu aşağıladığımdan değil, aksine günlük varoluş çok belirleyicidir. .Mesele bizim solun günlük sıradan varoluşu devrimcileştirm ek gibi perspektifi hiç yok..."Örgüte gelin!"..Tamam gelelim ama gelince ne yapacağız? Kriz anlarında, 1 Mayıs'larda falan değil, Ceylan'ın "Mayıs Sıkıntısı"ndaki gibi sıradan yapış yağış bir yaz gününde ne yapacağız?..İns an denen canlı üretken, yaratıcı bir faaliyet içinde kendini evinde hissedebilir..İ ş, aile varoluşları başlıbaşına bir rutin..Bu rutinler dizgesine bir de parti rutini koymamız beklenebilir mi?..Bizim geleneksel sol algılayışımız insanlara bir göreve çağırıyor örgütlülükle..A ma bir görev çağrısına kulak verecek insanlar yok artık..Örgütlül ük bir görev çağrısı ile değil bir yaşam alanı çağrısı ile kurulabilir; insanlara bir örgütlülük kadar, eksikliklerini duydukları bir toplumsal alan da vermek için çağrı yapılmalı oysa..
İşin bir başka handikapı da şu; çağırdınız insanlar hangi kapıdan girecek? Sol partilerin, örgütlerin öyle bir yapılanması var ki, ancak zaten solcu olanların koridorlarında yürüyüp çıkışı bulacağı bir labirentin arkasına gizlenmiş gibi..Diğerleri ni dışlayan bir retorik, rutin bir eylem rituelliği vs..Yani ancak ne istediğini, kendisine nasıl bir yaşam çizdiğini bilenlerin artık eyleme geçme arayışında olanların dahil olabileceği yapılar..Yani arayışların, kurucu faaliyetlerin platformu değil..Yani örtük olarak ne istediğini biliyorsan gel diyen yapılar..Ama içimizde bulunulan zamanlarda sol yapılanmalar cevapların değil soruların sorulduğu kurumlar olmak zorunda değil mi, yeni bir dünya kurgusunun oluşturulacağı..
Sol partilerin sitelerine bakıyorsun, İnternet'in milat öncesinden kalma..Program, tüzük, örgüt bigileri ve kısa haberler vs..Diyelim genç bir insan internet'te dolanırken denk geldi sitenize; ilgisini nasıl yakalayacaksını z? İşte tüzüğü/programı oku doğru buluyorsan bunlar da en yakın örgütün kontak bilgileri, iletişime geç..
Ya insan ilişkileri bu kadar mekanik mi? Mevcut sol yapıların iletişim anlayışı o kadar sınırlı ki, ancak zaten halihazırda solcu olanların eklemlenebilece ği bir formata sahip..TKP ile ÖDP'in farkını tüzükleri kalem kalem karşılaştırarak mı anlayacak hiçbirşeyden haberi olmayan bir genç..
Neyse keseyim..Söylen ecek çok şey var da benim kafa dağıldı artık gecenin bu saatinde..

Tebrikler, eline sağlık Önder. Özellikle orta sınıf ve özne arayışı ile ilgili tespitlerin benimkiler ile neredeyse birebir aynı. Ekolarak şunu söyleyebilirim : Bizlerin, bizim jenerasyonun asli vazifesinin toprağı gübrelemek olduğuna inanıyorum. "Hareketin" öznesinin buğday mı arpa mı olacağına "doğa" karar verecek. Dediğim gibi bizim işimiz şimdiden özne aramak değil toprağı gübrelemek.