Makaleler Bütün Yazılar Teori Politik-Teori "Ağacın Kurdu" Ya da İçkinlik Meselesi
 

"Ağacın Kurdu" Ya da İçkinlik Meselesi Popüler

Makale

Metin Çulhaoğlu'nun yazılarına karşı bir türlü orta yolu bulamıyorum; ya çok hoşuma gidiyor ve çoşkuyla karşılıyorum ya da asla katılamayacağım fikirler dile getiriyor. Birgün'deki köşesindeki  2 Temmuz 2010 tarihli, "Ağacın Kurdu" başlığını taşıyan yazısı da taban tabana zıt düştüğüm fikirlerine iyi bir örnek sunmuş. Sol teorinin Marx'tan -hatta daha öncesinde Spinoza'dan- bu yana en temel meselelerinden birini ele almış sözkonusu yazısında; İçkinlik / immanency. Aslında çok tanıdık merkezi bir kavramdır Marxismde, "Kapitalizmin kendi mezar kazıcılarını DA üreteceği" ünlü tezinde dile ifade edilir.

Metin Çulhaoğlu içkinliği "Ağacın Kurdu" metaforuyla dile getirmiş;

Bir deyişle, “her ağacın kurdu özünden mi olur?”
Ağacın özünden olan her şey aynı zamanda onun kurdu mudur?

Sayın Çulhaoğlu yazısında içkinlik dinamiğini toptan red mi ediyor yoksa son yıllarda toplumsal alanda beliren farklı fenomenleri "içkinlik" dinamiğinin tezahürleri olarak mı görmüyor, kısa yazısından anlaşılamıyor. İlk olasılığı devre dışı bırakmak için şu kesin yargıyı ileri sürmeliyiz;

Marxist kalınacaksa İçkinlik rededilemez, zira o Marxismi Marxism yapan temel öncüllerden biridir.

İçkinliği çıkarırsanız Marximden geriye sadece temelsiz/programsız/teorisiz, başsız tavuk gibi ordan oraya savrulan salt biçimsel, Nietzsche'nin tabiriyle aktif değil reaktif bir muhalif söylem kabuğu kalır geriye; aynen şu anki Türkiye solunun teorisiz salt tepkisel muhalefeti gibi, her hıyarım diyene elinde tuzlukla koşmak gibi.

Felsefi terimlerle bir başka şekilde ifade edecek olursak, içkinliği alınmış bir Marxism ontolojik düzeyden ontik düzeye iner, yani evrensel özünü yitirir ve yerel ya da konjüktürel bir muhalif söylem haline gelir. Bu anlamda tam da Sayın Çulhaoğlu'nun eleştirdiği herhangi bir "toplumsal hareket" derekesine iner. İçkinliğin Marxist teorideki yeri son derece sağlamdır, zira onun konjüktürel tali unsurlarından biri değil, felsefi özüdür. Diyalektik materyalist kavrayış ile iç içe geçmiştir, hatta sanırım içkinliğin diyalektik sürecin bir ürünü olduğu bile söylenebilir.

Sayın Çulhaoğlu'nun içkinlik kavrayışının kaynağının ne olduğuna dair bence diğer daha güçlü olasılığa geçmeden önce yukarıdaki iddialarımı biraz açayım;

İLK HAMLEYİ KİM YAPAR? BURJUVAZİ Mİ PROLETERYA MI?

İçkinliği gereğince kavrayabilmek için bu son derece kilit soruya cevap aramalıyız; itiraf etmeliyim ki Negri'yi tanıyana kadar bu soruya benim cevabım ilk hamleyi hep Burjuvazinin yaptığı yönündeydi. Yani burjuvaziye karşı proleteryanın kendini kurduğunu düşünürdüm;  bir başka ifadeyle aktif olan Burjuvazidir reaktif olan proleteryadır. Bilincin doğal durumu bu olasılığa inanmaya meyilli oluyor sanırım.

Ancak Negri'nin içinden geldiği İtalyan Otonom Marxismin/ Operaismo (İşçicilik) hareketinin tezleriyle tanışmam bu kavrayışımı kökten değiştirdi. "Otonom" sıfatı da burdan, yani ilk hamleyi yapanın proleterya olduğu kavrayışından kaynaklanıyor. Sınıf mücadelesinde,  özgürleşme adına içinde bulunduğu koşulları sürekli devrimcileştiren, sürekli yeni yöntemler geliştiren işçi sınıfı, bu yeni yöntemleri etkisizleştirmek için kendini yeniden ve yeniden yapılandıran burjuvazidir. Sürecin böyle işlediğini görmek için, kapitalist üretim koşullarında sınıf mücadelesinin geçtiği evreleri şöyle kabaca hatırlamak yeterli olacaktır;

Burjuvazi, Feodalizmin yüzlerce yıllk dengesini, üretimi fabrikada toplayarak bozar. (Belki de ilk hamleyi yapanın kendisi olduğu tek durum da budur, ancak bu aşamada henüz proleterya yoktur). Fabrikada toplanan tikel somut işçi bireyler, yüksek kalifiye özellikler edinerek üretim için kaçınılmaz hale gelirler. Bu yüksek bilgi birikimli işçi Burjuvanın elini zayıflatır. Buna karşı önlem olarak, her işçiyi sadece bir vida sıkmakla sorumlu, niteliksiz, kolayca vazgeçilebilir ve yeri doldurulabilir bir eklenti haline getiren üretim bandı, Fordizm geliştirilir. Ancak Fordist fabrikada da işçiler çok büyük sayılarda örgütlenmeye başlar; fabrika ölçeği devasa boyutlara ulaşır ve sonuçta ortaya korkunç bir azman çıkar. Emekçi sınıfın ulus devlet sınırları içinde kontrolü imkansız hale gelir; bu tehlikeli gelişimin önüne geçmek için üretim farklı ve bribirinden kopuk aşamalara bölünür, dağıtılır, parçalanır ve tek merkezde, yani dev fabrikadaki üretimin proleterya lehine yarattığı mekansal ve toplumsal avantajın önüne geçilir. Büyük toplumsal mekanlar parçalanır; böylece post-fordist aşamaya, küreselleşen sermaye aşamasına geçilir.

Yukarıdaki aşamalara ek bir örnek olarak Roosvelt'in "New Deal" programını ya da genel olarak Keynesciliği verelim; "New Deal" ya da Keynescilik ne ifade eder? Lenin'in NEP/ YEP (Yeni Ekonomi Politikaları) ile uyguladığı taktiğin kapitalist versiyonu değil midir? Bu anlamda gittikçe güçlenen işçi sınıfını kapitalizme eklemlemek için verilen rüşvet değil midir? Burjuvazi, tehlikeli ölçülerde kitleselleşen işçi sınıfının muhalefetini durdurmak için, kendi kar maksimizasyonuna dayanan iktisadi mantığının hilafına,  talep yoksa da yaratabilmek için "kuyu açtırıp tekrar kapattırarak" dahi olsa işçileri ücretlendirmek zorunda kalır. İşte içkinlik,  burjuvazinin  işçi sınıfı tarafından yeni yöntemlerle sürekli olarak bozulan güç dengesini tekrar kendi lehine çevirmek için devreye soktuğu önlemlerin boşluklarında ortaya çıkar; zira kapitalist üretimin mutlak çelişik doğası gereği, hiçbir önlem kalıcı değildir. Devreye soktukları her önlem, yan ürün olarak her zaman  proleterya lehine burjuvazi için istenmeyen yan ürünler yaratır. Lakin ortaya çıkan bu olanaklar proleteryaya bir Tanrı vergisi, şahsi bir ayrıcalık  olarak sunulmaz. Kullanırsan vardır, kullanmazsan yok. Doğru proleter politika, yaşanan zamanların özgün çelişkilerini ve ortaya çıkan yeni olanakları okumak ve değerlendirmektir. Ancak bizim solumuz, proleter politikaya böyle yaklaşmaz. Onlar için zaman ve mekan ötesi, aşkın, evrensel, sabit bir mücadele yöntemi vardır, onun dışına çıkan her yaklaşım sapmadır. Toplumsal mücadele yeni yaklaşımlar geliştirmeyi zorunlu kılıyor diye, maddi süreçlere sitem ederler. Eldeki teoriyi mevcut koşullara göre geliştirmektense, mevcut maddi koşulları eldeki "teoriye" uymadığı için mahkum ederler.

İstediğiniz kadar sızlanın, istediğiniz kadar mevcut koşulları bildiğiniz mücadele yöntemlerine uymadığı için mahkum edin, toplumun sosyo-kültürel maddi koşulları, en önemlisi iletişim modeli kökünden değişmiştir. İletişim devrimi, burjuvazinin yarattığı bir efsane ya da propaganda değil, cascavlak ortada duran son derece açık bir olgudur. Bu devrim kendi başına ele alındığında, yapısı gereği Burjuvazinin ya da Proleteryanın ipoteği altında değildir, nötrdür; kim kullanmasını bilirse ona hizmet eder. Bugün, iletişim devrimi sonucu yaşanan gelişmelerden şikayet etmek ve bildik yöntemlerde ısrar etmek, bir yüzyıl önce telgrafa karşı mektupla ya da güvercinle iletişimi savunmak kadar abestir. Ya da Fransız işçilerin, fabrikada işlerini ellerinden alıyorlar diye makineleri Sabo'ları ile sabote etmeleri kadar tepkiseldir, aktif ve yaratıcı değil. Bugün sistem yarattığı iletişim devrimini, kitleleri manipule ederek kendi iktidarını sağlamlaştırmak için kullanıyorsa, burda eleştirilmesi gereken o aygıtların aldığı yeni form değil, onu kullanmakta beceriksiz olan solculardır. Bugün solcuların önüne, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar, etkin kitle iletişim kanallarına sahip olma olanağı serilmiştir, hem de resmen bedavaya.

İnternet'in izlenme oranı artık nerdeyse TV kanalları düzeyine yükselmiştir. Günümüze kadar sol, halkın geniş kesimlerine ulaşması düşünülemeyecek sınırlı ve yapısı gereği elitist, dergi/gazete gibi iletişim kanallarını kullanmak zorundaydı. En güçlü sol hareket bile bir TV kanalı sahibi olmayı düşünemezdi; oysa günümüzde inanmışlık, disiplin ve yaratıcılık dışında hiçbir kaynak gerektirmeyen ancak,  çok büyük sermayelerle kurulan yaygın kitle iletişim kanaları kadar etkili, hatta bu eğilim sürerse onlardan bile daha etkili olacak yeni iletişim araçları ulaşılabilir hale gelmiştir. Bunları sol adına nasıl kullanabiliriz sorgulamasına girmek yerine onların çıkmış olmasından şikayet etmek, en hafif tabiriyle insana esef veriyor. Nerde kaldı "Somut koşulların somut tahlili"? İçinde bulunduğumuz durumda, somut koşulların somut tahlili herşeyden önce yeni bir toplumsal failin oluşumuna yönelik, kurucu faaliyeti başlatmak adına ortaya çıkan yeni iletişim fırsatlarını nasıl değerlendirebiliriz sorusuna cevap arar.

Tamam; yeni iletişim kanalları insanları bilinçlendirmekten çok,  daha da eblehleşmelerine yarıyor; ama bunun sorumlusu o kanalların kendisi mi? Son 15-20 yılda akıllara durgunluk veren Internet fenomenleri yaşandı, sistemin mantığı içinde kalsa da -ki aslında Wikipedia hiç reklam almayarak onun dışına da çıkar-  pekçok başarılı site örneğine tanık olduk; Peki bunların başarısının bir benzerini sergileyen bir tanecik olsun sol site kurulabildi mi? Bugün insanlık tarihinin binlerce yıllık bütün kültürel birikimine neredeyse tamamen ücretsiz ulaşmak mümkün; bugün toplumun en dibindeki kesimlerde bile bulunan cep telefonları kamerası ile her bir bireyin bulunduğu yerin muhabiri olması, İnternet üzerinden yoksul gençler için ücretsiz online eğitimler düzenlenmesi vs.vs mümkün. Üstelik  sistemin bütün bu muhalif girişimleri kontrol altında da tutması da mümkün değil; İnterneti kendi iktisadi çıkarları gereği yasaklayamacaklarına göre sonuçlarına da katlanmak zorundalar. Eskiden bir dergi çıkarmak sürekli baskı altında yürütülen son derece zahmetli bir süreçti, istediğinizi yazamazdınız vs. Bugün milyonlarca siteden hangi biri baskı altında tutulabilir? Buna en zengin devletin bile kaynakları yeter mi?

Bütün bu bariz olgulara rağmen, Sayın Çulhaoğlu bakın bu ortaya çıkan yeni olanaklarla nasıl dalga geçiyor;

O zaman hazır kapitalizm bugün en derin krizlerinden birini yaşarken, ‘enformasyon ve iletişim devriminin’ getirdiği olanaklardan yararlanacak sol, en geniş kesimlere uzanan ağlarla toplumsal muhalefeti harekete geçirsin, bu muhalefeti öyle eskisi gibi belirli bir merkeze karşı yöneltmeyip toplumun ve verili coğrafyanın her alanına yaysın ve “işi bitirsin”… Yoksa günümüz kapitalizmi sol muhalefete yol açıp “yürü ya kulum!” mu demektedir?

Kapitalizm elbette "sol muhalefete yol açıp yürü ya kulum demek" için iletişim devrimini yapmadı, hepimiz çok iyi biliyoruz ki karşılığında uygun bir ücret almadan kapitalizm günahını bile vermez; Otonom marxistlerin yukarıda ele aldığım tezi uyarınca,  koşullarını sürekli devrimcileştiren işçi sınıfının muhalefetine karşı, onları ideolojik hegemonyasında daha etkili tutabilmek için ve tabii ki daha da önemlisi yine işçi sınıfının muhalefeti yüzünden yeniden yapılandırmak zorunda kaldığı üretim modelinin zorunlulukları nedeniyle iletişimi devrimcileştirmek zorundaydı. Bugün iletişim devrimi sayesinde, Hindistan'da ya da Çin'de yapılan reel üretimi, okyanusun öte yakası ABD'den yönetmek mümkün. Merkezde işçi sınıfından iletişim devrimi sayesinde kurtulunmuştur, sınıf mücadelesi "belası" çevre ülkelere iletişim devrimi sayesinde kaydırılabilmiştir. Bugün kapitalist üretimin yüzde bilmem kaçı internet üzerinden yapılıyor, o yüzden kapitalizm için İnternet artık vazgeçilemez hale gelmiştir. Bütün bunlar "sol muhalefete yol açmak" gibi görünüyor mu size? Tam aksine bütün bunlar sol muhalefetin yolunu kapatmak için alınan önlemlerdir. Ancak kapalı bir kapta aşırı basınçlı bir gaz nasıl er ya da geç kaçacak bir delik yaratırsa, nasıl açılan bir deliği kapattıktan sonra bir başka delik açılırsa, burjuvazi de aşırı basınçla sıkışan sınıf mücadelesinin patlayacağı bir deliği yamayayım derken, bir başkasını, üstelik daha da geniş bir tanesinin açılmasına neden olursa, İnternet ile bir toplumsal deliği kapatması, aynı İnternet sayesinde bir başka deliğin açılması kaçınılmaz sonucunu doğurur, tabii solcular bunun için gereken mahareti gösterebilirse..

İşte içkinlik budur, işte Sayın Çulhaoğlu'nun "ağacın kurdu" dediği şey budur ve bu şey kapitalizmin en temel çelişkisidir. Sermayenin en yılmaz savunucularından biri olan Keynes "Uzun vadede hepimiz birer ölüyüz" derken kastettiği de tam olarak kapitalizmin bu "içkin" temel çelişkisidir. Yaratılan iletişim devriminin ortaya koyduğu olanaklar bariz birer olgu olarak ortada duruyor, bizim uzun uzun açıklamasını  yapmamıza gerek yok;  bizim solcular her ne kadar kafalarını kuma gömmeye devam etseler de tek tek her birey bizatihi kendi hayatlarında neyin ne olduğunu görüyor. Herhalde bu saaten sonra İnternet'in olanaklarını görmezden gelip, "kuşlama", "afişleme", "haftalık dergi"  modeline dönecek değiliz.

İnsanlar, emekçiler, amcalar, teyzeler, halalar, hatta dedeler, nineler internette. Dolayısıyla sol adına onlarla iletişim kurmanın yegane olasılığı da internette. Bizim bu konuda söylecek daha çok lafımız olur da gerek yok, nasıl olsa hayatın kendisi söylüyor o lafları, üstelik somutun çok daha kesin ve etkili diliyle.

O yüzden biz daha ilginç soruya gelelim; Sayın Çulhaoğlu iletişim devriminden niye rahatsız olur? Şimdi bunu sormanın zamanı;

SOLCULAR İLETİŞİM DEVRİMİNDEN NİYE RAHATSIZ OLURLAR?

Facebook ilk çıktığında da zaten yeteri kadar büyük bir fenomendi. Ancak her geçen gün beni daha da şaşırtıyor; yaşlı uzak akrabalarımı bile Facebook'ta görmeye başladım. Bu inanılmaz bir gelişme. Herkesin çevresinde böyle eski kuşak insanlar vardır; gerçekçi olalım; bu tür insanlara ne çıkardığınız gazete ve dergilerle, ne afişlerle ulaşabilirsiniz, çünkü uzun metin okuyabilme alışkanlığı  yoktur bizim eski kuşaklarda -sanki yeni kuşaklarda varmış gibi-, bizim millete yönelik propaganda görselliğe dayanmak zorundadır daha çok. Bu insanlara ancak büyük sermayenin elindeki kitle iletişim araçlarıyla ulaşabilirsiniz. Ancak sermayenin kitle iletişim araçlarında milyonlarca liralık parasını bile verseniz soldan bir program yayınlatamazsınız. İşte şimdiye kadar ancak sermayenin kanallarıyla ulaşılabilecek "sıradan" insanlara, en az klasik kitle iletişim araçları kadar yaygın bir kanalla bedava ulaşma imkanınız var. Bir büyük amcanıza, ya da teyzenize siyasi söylevler çekerek sol bilinç taşıyamazsınız. Ama bugün paylaştığınız bir video ile, bir habere yazdığınız kısa bir yorum ile, sizin profilinizi takip etmekte olan hısım- akrabanızın kafasında "çaktırmadan"  yeni sorular yaratabilirsiniz.

Bugün sanat avamlaşmıştır; üstelik "yüksek sanat" avamlaşmıştır. Sadece 10-15 yl öncesine kadar yüksek sanat ürünlerine ancak bir avuç elit ulaşabilirdi. Ancak bugün, dünyanın neresinde, hangi tarihte üretilmiş olursa olsun, insanlığın özgürleşme mücadelesinde ürettiği herhangi bir yapıtı alıp bedava çevrime sokmanız mümkün.

Yahu sadece bu bile, iletişim devrimini sol adına çoşkuyla karşılamaya yetmez mi? Ne anlama gelir bu? Solun propaganda "alet çantası" ya da cephaneliği -eğer kullanmasını bilirse tabii ki- tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çeşitlenmiş ve kolay ulaşılabilir hale gelmiştir. Ortaya hiç olmadığı kadar güçlü yeni bir Aydınlanma potansiyeli çıkmıştır.

Bunları nasıl kullanırız diye düşünmek varken biz ne yapıyoruz;  "Ah nerde eski günler nostaljisine" kapılıp, ortaya çıkan yeni fırsatları burjuvazinin bir komplosu olarak görüyoruz.

Şimdi o can alıcı soruya gelelim; neden solumuz bu yeni ortaya çıkan durumdan rahatsız olur? Bu sorunun hedefe en çok yaklaşan yanıtı bence, yeni olanın kaçınılmaz olarak ortaya çıkardığı bilinemezlik ya da belirsizik durumudur.Tarihin böylesi kırılma dönemlerinde, yani yeni bir durum her ortaya çıktığında -Alain Badiou buna "olay" der- o ana kadar sahip olduğunuz bilgiler yol gösterici olmaktan çok köstekleyici olmaya başlar; bildiklerinizi unutup yeni duruma uygun, radikal biçimde yeni bir epistemoloji kurmanız gerekir. Bu dönüşümün -dönekliğin değil, "koruyarak aşmanın" Aufheben'in / Sublation'ın dönüşümü- muazzam bir enerji gerektirdiği açıktır. Bir arkadaşım ÖDP'nin etksizliğini hissediyor olmasına rağmen neden ayrılmadığını sorduğumda, "bu saatten" sonra herşeye yeniden başlayamayacağını söylemişti bana. Oysa Marxistliğin bizatihi asli özü değil midir hep yeniden ve yeniden başlamak, bu cesareti gösterebilmek. Yeniden başlama iradesini kaybettiğiniz anda devrimci heyacan da kaybolmaz mı?

Zizek'in aktardığı enfes ve maalesef az bilinen bir Lenin pasajı var, arşivimden bulabilirsem bu yazıya yorum olarak ekleyeceğim. Bu pasajda Lenin, çetin bir zirveye ulaşmaya çalışan dağcı metaforunu kullanır ve aşağı yukarı şunları söyler;

"Varmak için çok emek verdiğiniz noktanın zirveye ulaşmak için çıkmaz bir yolla tıkandığını gördüğünüzde, başladığınız yere geri inip yeni bir rota denemekten kaçınmamanız gerekir. Devrimci tavır, takip edilmekte olan yolun tıkanması durumunda geriye dönmesini bilmek demektir".

Bu pasaja bir ek olarak da yine şu Lenin saptamasını aktaralım;

"geri çekilmekte olan bir ordu taarruza geçmiş olandan çok daha disiplinli olmak zorundadır. "

İşte Sayın Çulhaoğlu'nun yaşanan iletişim devriminin sol adına yarattığı yeni olanaklar üzerine düşünmek varken, Fransız "saboteur"ler gibi onları kırmaya çalışmasını da bu iki Lenin pasajı ışığında okuyabiliriz. Yeniden başlamak korkunç bir yük getirir; geri çekilme kazanılan mevzinin kaybı olarak algılanır. Geri çekilme esnasında, taarruzda olduğundan çok daha fazla bireysel disiplin ve yaratıcılık gerektirir. İşte kanımca karşılanmak istenmeyen bu "ekstra" güçlüklerdir. Yanlış anlaşılmasın, bütün hayatını sol mücadeleye adamış ve bu uğurda büyük bireysel bedeller ödemiş olduğundan kuşku duymadığım bir insanın bahsedilen türden bir yükün altına girmekten çekineceğini kastetmiyorum. Kendimde ve çevremdeki insanlarda olmasını istediğim en değerli özelliklerden biri haddini bilmektir ama gerçekten bilmektir; sol için kenardan yazarak müdahale etmek dışında hiçbir emek vermemiş biri olarak, uzun yıllar işin içinde bilfiil yeralmış birini yeni koşulların gerektirdiği zorlukları göğüsleme kararlılığını gösteremiyor olmakla suçlayamam. Metin Çulhaoğlu'nun da dahil olduğu kuşağın, bizim 80 sonrasının sinik, kaypak, amorf, ilkesiz, etiksiz, hedonist, tembel kuşaklarınkiden çok farklı bir kumaştan yapıldığını biliyorum. Sol mücadele için birşeylerin yapılması gerektiğine inanırlarsa, gereken bedelleri de ödeyerek yapmaya çalışmaktan geri durmazlar. Bu insanlar için, aile, cinsel hayat  ve mesleki kariyer de dahil olmak üzere bizim post-modern kuşaklar için son derece belirleyici olan hiçbirşey sol mücadelenin önüne geçemez.

Benim kastettiğim, zirveye çıkarken takip edilen yolun çıkmaz olduğu anlaşıldığında, aşağı, başlanılan yere inilip yeni bir çıkış rotası belirlemek için teorik bir çağrı yapmanın, solculuktan taviz vermek anlamına gelmeyeceğinin anlatılmasının güçlüğüne göğüs gerememektir. Tabii, tekrar çıkmak üzere böyle bir aşağı inişin Gorbaçov 'un durumunda ya da yeni sol derken Taraf'ın tuzağına düşülmesinde olduğu gibi yüzüne gözüne bulaştırma olasılığı taşıması,  yükü daha da ağırlaştırıyor. Bahsettiğim durumu somut olarak örneklemek için bir başka eski kuşak Devrimcinin bir anektodunu aktarmak isterim;  Tanıl Bora  Birikim için kendisinden bir yazı istediğinde redetmiş, politik geçmişinin Birikim gibi bambaşka bir çizgiye sahip bir dergide yazmasını engellediğini de gerekçe olarak göstermiş. Devrimci ağabeyimizin bu kararını sorgulamak değil derdim; hatta iyi ki de yazmayı redetmiş; Birikim çizgisinin Taraf'ta tavan yapan yaklaşımının bugün en yoz arkaik/ pre-modern feodal yapıları savunma noktasına geldiğini görüyoruz. Ben asıl onun bu kararının arkaplanın 80 öncesi kuşakların ruhunu nasıl yansıttığına bakıyorum. Bu ruha göre, bir yaklaşım, bir tez, bir eylem biçimi liberaller tarafından "da"  ileri sürülmüş ya da icra edilmiş ise "kirlenmiş" demektir. Anadolu delikanlılığını çağrıştırıyor.

Böyle bir yaklaşım, bizim 80 sonrası kuşaklarda olmayan etik bir tutarlılığın göstergesi olduğu kadar, sırf liberaller ırzına geçti diye sol için çok etkili olabilecek fırsatlara kafadan kapalı olunduğunun da göstergesi olabilir. Bizim post-modern zamanların "solcu" yazarlarının parasını verildikten sonra her gazetede yazmayı kabul eden ve  üstelik bunu çoksesliliğin bir göstergesi olarak utanmadan savunan tavırlarıyla karşılaştırın. Tabi ki onurlu bir yaklaşım olduğu ortaya çıkacaktır. Ancak bahsi geçen devrimcinin bu tavrının ışığında Çulhaoğlu'nun iletişim devrimine antipatisini değerlendirdiğimiz zaman -ki bence bu iki farklı tavır aynı ortak ruhtan kaynaklanıyor- , soldan uzaklaşıp liberalizme kayıldığı korkusunun bizim solda ne denli derin olduğu ortaya çıkar.

Bizimkiler adeta gökten pürü pak inmiş, katıksız sol olan, liberaller tarafından kirletilmemiş "aşkın" sol araçlar ve kanallar aramaktalar, adeta Platon'un İdea'ları gibi;  hani zihindeki mutlak Masa İdea'sı ile kıyaslandığında gerçek somut masalar değersizdir, alçaktır ya..

Kapitalist dünyada yaşıyoruz; tamamen saf sol araçlar ve yöntemler diye bir mefhum yoktur. Saf olan birşey varsa o da ancak teorinin kendisidir. Ancak aynı araçlar ve yöntemler farklı politik hareketler tarafından pekala kullanılabilir. Bizimkilerin şimdi İnternet karşısında takındıkları tavrı 19.yüzyıl devrimcileri uygulamaya kalksa telgraf dururken güvercin kullanmakta ısrar etmeleri gerekirdi ya da bir burjuva icadı diye matbaa ürünlerini kullanmayı redetmeleri. Bugün İnternet iletişiminin klasik iletişim kanallarına üstünlüğü artık herhangi bir tartışma konusu değildir; insanların tercih ettiği iletişim aracının da internet olduğu tartışılır değildir. İnternet bugün gazeteciliği olduğu kadar birkaç yıl öncesine kadar  tahtı sarsılmaz gibi görünen TV iletişimini de yerinden etmek üzeredir. Rakamlar bunu ortaya koyuyor; İnternet reklam gelirleri birkaç yıl önce TV reklam gelirlerini yakalamıştı. İnternet reklamlarının Google gibi bir heyula yaratmış olması da bu bariz olguyu ortaya koyuyor.

Biraz da Çulhaoğlu'nun bariz olguları bile karşısına almaktan çekinmeyişinin olası psikolojik nedenleri üzerine spekülasyon yapmak isterim;

SOLCULARIN TEKNOLOJİYE KARŞI ÇIKMALARININ PSİKOLOJİK NEDENLERİ

Bir futbol maçında rakibinizin sizden daha iyi oynuyor olmasından dolayı oyunun kurallarını eleştirebilir misiniz ya da rakibinizi iyi oynuyor olmasından dolayı suçlayabilir misiniz? Ya da futbolun aslında rezil bir oyun olduğunu knatılamaya çalışabilir misiniz? Böyle bir tavrın absürd olacağı açık. Ama kendi alanları sözkonusu olduğunda bizim solcuların yaptıkları tam olarak bu. Çulhaoğlu'nun iletişim devrimi karşısında aldığı tavır da aynen bu.

Sol,  elinde olmayan yerel ve küresel dinamiklerle -yerelde 12 Eylül, küreselde Sovyetlerin yıkılışı- birkaç kuşağı tamamen kaybetti. İşe bakın ki, bu kaybettiği kuşaklar tam da İletişim Devriminde yeralan kuşaklardı. Dolayısıyla sol, teknolojiyi kendi projesine eklemleyelebilecek yaratıcı kalifiye insan kaynaklarından yoksun kaldı. Adamlar, ekşisözlüktü, wikipedia'ydı, MySpace'ti, Facebook'tu, akıllara zarar sayıda kitleleri peşinden sürüklerken bizimkiler 3-5 orta yaşlı insanın uğradığı parti binalarının kirasını denkleştirmek için sıkıcı toplantılar yapmakla, Mahalle Çalışmaları üzerinden Halkevi ruhunu yaşatmaya çalışmakla, birkaç yüz kişinin katıldığı "gövde gösterileri" düzenlemekle, Taksim Alanını 1 Mayıs için yeniden kazanmakla meşguldu. Bütün bu faaliyetleri yürütenlerin yaş ortalamasını alın 40'ın altına çok zor iner.

Bizim solcular bütün enerjilerini bu rutin faaliyetlere inatçı bir şekilde ayırırken, milyonlarca genç İnternet kafelerde heba ediliyor, sıra sıra genç kıtalar Matrix'iydi, WarCraft'ıydı, Satanizmiydi, New Age'ydi sistemin kültürel fenomenlerine kaptırılıyordu.. Nasıl kaptırılmasın ki? Bütün bu alanlardaki gelişmelere alternatif bir sesle bir şekilde dur diyecek tek bir müdahale aracımız var mıydı?.Toplumun bağrında bunlar için için olup biterken biz "Aşkın Ve Devrimin partisi ÖDP" ile merkezi iktidarı alma saf hayali içindeydik, üstelik bunu tek bir yayın organı, tek bir alternatif iletişim kanalı olmadan yapabileceğimizi düşünüyorduk..Bir ülkenin bütün solcuları biraraya geldi ama WarCraft adlı altı üstü bir video oyununun kendisine çektiği gençlerin, yüzde birini değil, binde birini değil milyonda birini kendisine çekmeyi başaramadı. Başka hiçbir istatistiğe gerek yok, bir video oyunun milyonda biri kadar genci kendinize çekemiyorsanız, devrimden, iktidarı ele geçirmekten önce konuşulacak çok şey var demektir. Mevcut manzaranın bu olduğu yerde bırakın devrimi sol adına herhangi bir yaprak kımıldamaz. Karşınızda olan durum buysa, mücadele politik değil ancak radikal biçimde kültürel olabilir.

Ancak bizim sol sözkonusu mücadele kültürel olunca apışıp kalır, zira ana rahmine düştüğü andan son 15-20 yıl öncesine kadar kesif bir faşizm altında mücadele vermek zorunda kalmıştır. Sistem artık şiddete, baskıya ihtiyaç duymadan, kültürel manipülasyonla işleri idare eder hale gelince de bizim sol sudan çıkmış balığa dönmüştür. Topu topu 50-60 yıllık tarihi içinde şu an içinde bulunduğumuz duruma yönelik savunma mekanizmaları geliştirememiştir. Şu durum bizim solun kurallarını hiç bilmediği,  üzerinde  tecrübesinin hiç olmadığı tamamen yeni bir durumdur. Paradoksal görünebilir ama şu an karşımızda açık bir faşizm olsaydı bizim sol kendini çok daha fazla evinde hissederdi; çünkü faşizm ile mücadele konusunda iyi kötü bir tecrübesi vardır, ama Bülent Forta'nın tabiriyle "günlerin bir tesbih tanesi gibi ard arda dizildiği" tek bir yaprağın kımıldamadığı,  sistem açısından "normal" koşullara yönelik bir tanecik olsun taktiği yoktur; stratejisi ise hiç yoktur.

Sistem içinde birileri çıkıp, yeni iletişim kanallarını çatır çatır kullandığında, bizim sol, Hegel'in ünlü alegorisindeki Efendiye karşı kölenin reaktif varoluşuna yani garez'e/resentment'a kendini kaptırıveriyor, koca bir hareket olarak kendinin yapamadığını 20 yaşında bir yumurcağın -Facebook'un Mark Zuckerberg'ın- yapıyor olmasından ve milyonları peşinden sürüklemesinden hayıflanıyor. Fazla uzatmayalım, sadece şunu tasavvur edelim; Milyonlarca olmasını geçtim, sadece birkaç yüzbin üyesi olan solcu bir Facebook'umuz olsaydı bugün mücadele daha mi ileride olurdu yoksa daha mı geride? Facebook mevcut haliyle, insanlar arasındaki dışsallığı, Öteki karşısında duyulan çekinceyi hala korur. Zira Facebook üyeliği, kişinin dünya görüşü hakkında sarih bir gönderimde bulunmaz. Çok yakın arkadaşınızın listesindeki biri bile hala bir yabancının ürkütücü gizemini korur; teklifsizce arkadaşlık talebinde bulunamazsınız. Ama salt üyeliği bile açık bir ilişki ağını çoğaltma deklarasyonu olacak solcu bir Facebook'ta bu ülkenin hatta dünyanın solcuları şu anda Facebook'ta ne yapıyorlarsa aynısını yapmaya devam ederek, yani sıradan videoları, aile resimlerini vs paylaşarak biraraya gelselerdi, bu sol mücadelenin bildik geleneksel seyrine zarar mı verirdi yoksa onu zenginleştirir miydi?

Aynı soruyu ekşisözlük için soralım; bugün solcuların sıradan popüler kültür fenomenlerine karşı tavır aldığı, kitsch ürünlerle dalgasını geçtiği, bu ülkede meydanı boş bulup kafalarına gelen her çer çöpü, her yaz aşkını kitap yapıp piyasaya sürenlere karşı entelektüel bir şiddet uyguladığı sol bir ekşisözlük olsaydı, bu mücadelenin bilinen yöntemlerine zarar mı verirdi?

Bir kez de Wikipedia için soralım; Bugün Wikipedia'ya girin 50 yıl önce işlenmiş adli bir cinayet hakkında upuzun bir madde bulabilirsiniz. Ne bilim girin 1969'daki Zodiac Killer maddesine bakın. Oysa bizim ülkede düşük ölçekli bir iç savaş yaşandı 80 öncesinde, binlerce devrimci insan katledildi ama hiçbir düzenli kaydı yok. O günlerde canlarını verenlerin öyküleri hiçbir yerde anlatılmadı. Onların yaşamları hakkında az çok genel bilgilere ulaşabileceğimiz ya da gittikçe karmaşıklaşan sol teori hakkında ilk genel bilgilere ulaşabileceğimiz bir Sol Wikipedia'mız olsaydı, bu mücadelenin hep takip edilegelmiş olan çizgisine karşı bir tehdit mi oluştururdu?

Bu sorularının hepsinin retorik sorular olduğu açık; cevap almak için sorulmadılar. Zira cevaplar açık. Cevap almak için sorulması gereken soru şu; bütün bu yeni iletişim kanalları, kullanmasını bilseydik mücadelemizi geriletmek şöyle dursun defalarca katlayacakken, ortaya çıkmış olmalarından niye rahatsız oluruz? Bu sorunun psikolojik çağrışımları çok fazla,  ama en önemlisini belirtmekle yetinelim; bu gibi yeni iletişim kanallarının çıkmasından rahatsız olmak hiçbirşeyi göstermiyorsa yoğun bir aşağılık kompleksini, ciddi bir özgüven eksikliğini gösteriyordur. Ben yapamıyorum başkası da yapmasın tepkisel ruh halini ifşa ediyordur.

Zizek, Danimarka'da yayınlanan altı üstü bir karikatürden rahatsız olan müslümanlara şöyle sesleniyordu;

"Topu topu bir karikatürden zarar göreceğini düşünüyorsanız,  inancınız acınacak ölçüde zayıft demektir; düşmanlarınızdan önce bizzat kendinizin inancınızdan kuşku duyuyorsunuz demektir"

Benzer şeyler, yeni ieltişim kanalları karşısında rahatsızlık duyan solcularımız için söylenemez mi? Kendi teorinize kendiniz inanmıyor olmalısınız ki, topu topu birer iletişim aracı olan yeni fenomenlerden rahatsız oluyorsunuz. Eğer sol, iletişim devriminde kendi hareketine yönelik bir tehdit görüyorsa, yarından tezi yok dükkanı kapayıp gidelim. Zira kendine güveni bu kadar az olan bir solun devrimci faili geçelim, bir muhtar bile çıkarması mümkün değildir. Ama elbette kendine güvensizler yüzünden solcu olmaktan vazgeçecek değiliz. Zira biliyoruz ki, sermayemiz olmasa da  insanlığın ürettiği bütün güzellikler, bütün yaratıcı ürünler, kısacası bütün insanlığın bütün 5000 yıllık uygarlık birikimi solun arkasındadır. Solcu olmadan gerçek sanatçı olunamaz, solcu olmadan gerçek filozof olunamaz, solcu olmadan herhangi yaratıcı bir faaliyet icra edilemez. Solcu olmadan yaşamın Dionisyak çoşkusuna sahip olunamaz. Yaşamın bütün tözü solun arkasındadır. Bu güven ve çoşkuyu hissetiğimizde, yeni iletişim kanallarının potansiyel olanaklarından korkması gereken bizler değil sistemin asalaklarıdır, zira "Uzun vadede ölü olan" onlardır, yaşamın yaratıcı tözüyle etkileşime giremeyecek olan onlardır. Onlar bir Facebook'a sahip olduğunda kıçlarını veya  lüks arabalarını sergilemek, ya da köpeklerinin resimlerini paylaşmak için kullanırlar. Ama bizim bir Facebook'umuz olduğunda yeni bir Rönesans tetikleyecek etkileşimleri başlatırız. Kaldı ki bu tür iletişim kanallarını kullanmak, mücadelenin bilinen diğer araçlarını rafa kaldırmak anlamına da gelmez. Ancak bizimkiler, yeni olanakları değerlendirmeyi eskilerden külliyen vazgeçmek olarak algılıyor. Sanki "ya o, ya bu" türü bir seçim yapmak zorundaymışız gibi.

Amacımız belli ve çok uzun solukludur. O amaca hizmet etmek için şu ya da bu yöntemi değil, bazen onu bazen bunu ya da hem onu hem bunu seçeriz. Ulusal özelliğimiz olsa gerek, olaylara, nesnelere, düşüncelere, akımlara ölçülü tepkiler veremiyoruz; ya iliklerimize kadar nefret ediyor ya da bütün kalbimizle seviyoruz. Gerektiği kadarını alıp, posasını atmak gibi bir yaklaşım sergileyemiyoruz. Yeni bir düşünürden faydalanmaya kalktığınızda, bu sanki Marx'ı atıp yerine onu koymaya çalışıyormuşsunuz gibi algılanıyor; bir düşünüre yaklaşmanın yegane yolu ya hep ya hiçmiş gibi. Oysa açıktır; Marxist olunduğu gibi Deleuzcü, Zizekçi ya da Negrici olunamaz. Dolayısıyla çağdaş düşünürlerin hiçbiri Marx'a alternatif olarak var değillerdir. Zizek'ten şunu alır bunu atarsınz, Deleuze'den ötekini alır berikini bırakırsın.

Özgürlük mücadelesinin genel çatısının adı bellidir; Marxism. Geri kalan hepsi bu genel çatının şurasının burasının renovasyonundan ibarettir, yepyeni bir mimari sunmazlar. Dolayısıyla söyledikleri de külli bir şekilde alınmamalıdır Bir örnekle açıklayalım;

Commonwealth adlı kitaplarında Negri ve Hardt en açık fikirli bir solcunun dahi kabul etmekte zorlanacağı bir radikallikle aile kurumuna karşı saldırırlar. Resmen özgürlük mücadelesinin önündeki en büyük 3 engelden biri olarak aileyi görürler (sözkonusu bölümü siteye koymayı planlıyorum). Bu iddilarını külli olarak alırsak hiçbirimizin evlenmemesi, evlenmiş olanları da aşağılaması gerekir. Negri-Hardt embesillik düzeyinde ütopist değillerse böylesine hayatın gerçekleri ile taban tabana zıt bir talepte bulunabilirler mi? Elbette ki bütün evli solculara boşanın, bekarlara da asla evlenmeyin çağrısı yapmıyorlar.Söyledikleri, enerjimizin en büyük bölümünü aileye ayırmanın, hayatımızın en değerli kurumu olarak ailemizi görmenin kapitalist mantığı sinsi bir şekilde yeniden ürettiğidir. Zira aile, kapitalizmin en büyük can kaynağı olan özel hayatın, özel mülkiyetin, egotizmin südur ettiği yerdir. Neyse konu bu değil. Örneği vermemdeki amaç, Negri-Hardt'ın aileyi eleştirmelerinin değil bu eleştirinin külli olarak algılanmasının absürd olduğunu göstermektir. Elbetteki kimse Negri dedi diye ertesi gün boşanmayacaktır.

Benzer bir şekilde Negri-Hardt'ın bir büyük çağrıları da "Bütün İktidar Alanlarını Terkedin" şeklindedir. "İktidarı bizzat kendinizin üretiyorsunuz, o yüzden bütün iktidar alanlarını terk ederek etkisiz kılın, Zira bir işe sahip olmakla, kapitalist şirketlerde çalışmakla, çılgınca tüketiyor olmakla kapitalizmi bizzat 'yeniden' üreten kendinizsiniz" derler. Bu iddia da külli bir şekilde alıncak olursa, kof bir radikalizmden başka birşey ifade etmeyecektir. Kimsenin hemen ertesi sabah istifa edeceği yoktur, etse de bunun dağa küsen fare tavrından başka bir anlamı olmaz. Onlar daha çok "Kapitalizmi dışsal bir fenomen gibi algılamayın, o aynı zamanda sizin de içinizde. Onu bizzat üreten de sizsiniz. Yaptığınız her alışverişle, işyerinde girdiğiniz her koltuk kavgasıyla onun mantığını yeniden üreten bizzat sizsiniz. Bunlardan vazgeçebilmek için alternatif varoluş alanları tasarlayın" vs.vs derler.

Ancak bizim solumuz, düşünceleri çağrışımsal göderimleriyle ele almazlar, yüzeydeki anlam ne diyorsa odur. Ulus-Devletler etksizileşiyor denmişse mesala, Ulus-Devlet sayısının son 10 yılda ikiye üçe katlandığı gösterilerek "çürütülür". Hepimiz kendi yaşamlarımızdan görüyoruz ki, Ulus Devletler elbette gündemden kalkmadı, hala vize almak zorundayız..Ancak en güçlü ülke dahi kapitalist üretim süreçlerini, finans hareketlerini kendi ulus devlet sınırları içinde tutamıyor. Tek başına kendi ekonomisini yönlendirme kapasitesine sahip tek bir tane olsun Ulus-Devlet kalmamıştır; bütün devletlerin kapitalist sınıflarının çıkarları iç içe geçmiştir. Sermayenin hareketleri hiçbir tek merkez tarafından kontrol edilemez. Negri ve Hardt'ın söyledikleri bu minvalde şeylerdir; ama bizim tez akıllılar, 50 binlik  Güney Osetya devletinin kurulmuş olmasına, ya da İtalya'ya tatile gittiklerinde hala vize almak zorunda kalmalarına bakarak Ulus Devlet'lerin olduğu gibi yerinde durduğu sonucuna varırlar.

Bütün bunları gündeme getirmemdeki amaç şu; Sayın Çulhaoğlu da Marxist teoriye son yıllarda yapılan katkıları benzer bir kolaycılıkla mahkum ediyor;  Yeni fikirlerin dikkat çektiği dinamikler, eskilerini mesala bildik sınıf savaşımını külliyen kovup onun yerine geçmiş değildir. Sözkonusu edilen, kapitalizmin genel çatısını korusa da yeni bir yapılanmaya gittiği ve bunun da sol mücadele adına yeni handikaplar ama aynı zamanda yeni fırsatlar çıkardığıdır. Benim bildiğim hiçbir dürüst Marxist/radikal düşünürün, Negri'nin, Zizek'in, Deleuze'ün, Badiou'nun sınıf mücadelesi bitmiştir yerine toplumsal hareketler gelmiştir dediği yoktur. Sadece, iki kutuplu sınıfsal çözümlemeyle anlaşılamayacak, iktisadi süreçlerin dışında gelişen kültürel dinamikler "DE" artık etkili olmaya başlamıştır derler. Bu hiçbir şekilde sınıf mücadelesinin bilinen yöntemlerinin külliyen rafa kaldırılması anlamına gelmez. Çok özenli olmayan kulaklarda, çağdaş Marxist düşünürlerin düşünceleri ile liberallerin düşünceleri aynı frekansta tınlayabilir. İnsan toplulukları ortak bir dil kullanırlar; liberaller ayrı solcular ayrı bir dil kullanmaz. Dolayısıyla bir liberal özgürlük kelimesini kullanıyor diye özgürlük nosyonudan vazgeçmek nasıl absürd olursa, liberaller benzer temaları işliyor diye marxist teorinin yeni kazanımlarını dışlamak aynı ölçüde absürd olacaktır. Bu at iziyle it izinin birbirine karışmasına izin vermektir. Bu pire için yorgan yakmaktır.

Üye eleştirileri

Toplam 1 üyeden ortalama puan:

Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0  (1)
Üslup 
 
10.0  (1)
Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
"Ağacın Kurdu" Ya da İçkinlik Meselesi 2010-07-05 08:46:50 Önder Kurt
Önder Kurt Eleştiren Önder Kurt    Temmuz 05, 2010
Son Güncelleme: Temmuz 05, 2010
#1 Eleştirmen  -   Bütün eleştirilerime bakın

Modernleşmeden Postmodernleşen Ülke

Hasan yine şaşırttın beni düşüncelerinin yakınlığıyla;

"İnsanların elindeki matbaa boyası kurumadan, Laser Printer, arkasında da İnternet geldi. "

Benim çok sevdiğim bir saptamama benziyor; Türkiye modernleşmeden post-modernleşti.

Canlı yayında, yılın en uzun günü hangisidir sorusuna "Perşembe", bir ülkenin bağımsızlığını gösteren kumaş parçası nedir sorusuna "Patiska", doktor kontrolünde en son ne zaman adet gördün sorusuna "ben bilmem beyim bilir" diye cevap veren bir halk bu..Postmodern liberal çakalların "kültürel değerler" diyerek yaltaklandığı bir kültürün kendi ifşa edişi bütün bunlar..

Tabii ki farkındayım bu bağlamda dile getirdiğin açmazların

Ancak solculardan konuşuyoruz, tamam bir halkın genel düzeyi neyse solcusu da o düzeyle orantılıdır ancak yine de solcu farklı bir kumaştan olmak durumundadır..

Murat Belge, artık günahım kadar bile sevmiyorum ama yer yer çok sağlam gözlemler yapar; "Bunlar kendilerini Bolşeviklerle özdeşleştirir ama Bolşevik dediğin adam bilgi toplamak için bir malikaneye sızması gerekiyorsa, gider aşçı olur, bilmiyorsa öğrenir, birkaç günde şef aşçı olur ve malikaneye sızar; herhangi bir konuda bilgilenmesi gerekiyorsa kütüphanaye kapanır, günlerce not alır" türü birşeyler söylemişti..

Bir de kendimden bir anektod aktarayım; eski Tüfeklerden, şeker gibi bir insan olan rahmetli Cenan Bıçakcı'yı Ankara'daki galerisinde bir arkadaşla beraber ziyaret etmiştik. Kendisi de bir eski tüfek olan eşiyle birlikte elektronik mühendsiliği öğrencisi olduğumu öğrendiğinde büyük bir çoşkuyla benden TV'nin miydi, bilgisayarın mıydı ne hatırlamıyorum şimdi, nasıl çalıştığını anlatmamı iştemişlerdi benden..Kendimi bir anda tuhaf, ingilizcede awkward denen bir durumda bulmuştum; o yaşa gelmiş, teknolojiyle herhangi bir alakaları olmayan insanlara en yüksek teknoloji ürünün çalışmasını ben nasıl anlatayım, bir kere kendim bile bilmiyorum ki; o çocuksu merakları karşısında ben utanmıştım. Gerçekçi bir istek değildi tabii ki; ancak gösterdikleri bu jestdi önemli olan, arkada yatan solculuğa dair temel kavrayışı ifşa eden o jest. Yani solcu merak eder, çevresindeki gelişmelerden yabancılaşmaz gibi..İşte gerçek komunist duruş budur, yeni olandan ürküp onu redetmek değil..

Elbette ki eski kuşaklardan teknoloji kompedanı olmalarını beklemiyoruz; Cenan Bıçakcı ve eşinin gösterdiği jesti bekliyoruz sadece..

Bıçakçı ile Çulhaoğlunun tavırlarını karşılaştır; Bıçakcı o yaşına rağmen yeni olandan korkmuyor, kucaklamaya, anlamaya ondan sol adına birşeyler çıkarmaya çalışıyor..Ama Çulhaoğlu ise, tutucu yaşlı bir aristokrat gibi her türlü yeniliği kuşkuyla karşılıyor..

Devrimci tavır, yeni olanda, posayı attıktan sonra ortaya çıkabilecek devrimci olasılıkları okuyabilmek demektir.O olasılığı gördükten sonra, sana kulak verenleri yönlendirebilecek bir insan olarak, gereken pratikleri bizzat icra etmek durumunda değilsin; arkandan gelen gençlerde yapacak birileri olacaktır..Sen mühendis değilsindir, ama senin ağzına bakan mühendisler vardır etrafta..Senin yapman gereken işin teknik kısmı değil, felsefi kısmı..Ancak Çulhaoğlu işin teknik koordinasyonu ile ilgili vs konuları masaya yatırmıyor; ortaya çıkan yeni durumu özsel olarak, teorik olarak, ilkesel olarak redediyor..

Bir başka eski lider de İnternet için E-tipi cezaevi tanımlamasını yapmıştı. Sahip oldukları mentalite bu..Senin gündeme getirdiğin reel/pratik/kültürel sorunlar bu mentalite karşısında sinek vızıltısı gibi kalır..Bu ülkede dile getirdiğim türden bir site için koca sol 10 tane internet programcısı çıkaramaz mı? İşte görüyorsun tek başımıza sen ve ben bir sitenin işlerini tek başımıza iyi kötü haledebildik, üstelik asli işimiz olmamasına rağmen..Bu gibi sorunlar fasa fiso..asıl problem bunlar değil. Asıl problemi Einstein dile getirmişti;

"Bir önyargıyı parçalamak bir atomu parçalamaktan çok daha zordur"

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
"Ağacın Kurdu" Ya da İçkinlik Meselesi 2010-07-05 07:54:28 hasever
Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0
Üslup 
 
10.0
hasever Eleştiren hasever    Temmuz 05, 2010
Son Güncelleme: Temmuz 05, 2010
İlk 10 Eleştirmen Arasında  -   Bütün eleştirilerime bakın

Kopukluk

Önder,

Çığlığın buraya, kara avrupasına, kadar geliyor. Hatta şöyle bile düşündüğünü çıkarabiliyorum: "Bu kadar aleni bir durum nasıl tespit edilemez." Daha evvelinden kafa yorduğum için hazırda bir kaç cümlem var.

Bir, bizim coğrafyada her kuşak kendi referansını kendi oluşturmak zorundadır. Yani kendi kendine referans olmak zorundadır. nasıl mı? Şöyle sorayım sana. Hangi "büyük" edebiyatçıdan olumluluk aldığında "büyük" bir edebi eser yarattığına iananmaya başlarsın. Hangi "büyük" düşünürümüzden övgü aldığında "düşünür mertebesini" zorladığını düşünürsün. Ben bulabilmiş değilim, hatta var olanın anla(ya)mdığınını daha muteber olabileceğini düşünüyorum. Niye mi? Tarihsel süreçler bizim coğrayamız için "normal seyrinde" diyebilir misin? İnsanların elindeki matbaa boyası kurumadan, Laser Printer, arkasında da İnternet geldi. Daha ben, Laser Printer'in yarattığı heyecanı unutmuş değilim; artık bildiriler için köşe bucak "güvenilir" fotokopici arama derdine son vermişti...

Şimdi durum daha karmaşık. İnternet ki, bence henüz nereye evrileceğine dair ipucu yok elimizde, büyük bir gürültüyle vadide akıp duruyor. Bizse yamaçta nasıl ve hangi açıyla bir boru salsak da "kullanılabilir" su elde etsek diye düşünüyoruz. "Nasıl"ı ve "tekniği" tutturamadığımız anda hem borudan olma riskimiz hem de o sele kapılma tehlikemiz var. Ama bunu bir önceki kuşak bilemez. Bir mühendis olduğunu ve bunun verili donanımlarıyla hareket ettiğini unutuyorsun, ki yadırganacak bir durum değil. Ama bunu uzağında olanların da bir hayli kalabalık teşkil ettiklerini bilmen gerekir. Kim kimi dinleyecek soru bu? Benim yanıtım çok basit. Bir önceki kuşak bizi dinleyecek hem de büyük bir güvenle...

Veysel Güney'den haberdar olduğum zaman kafama dank etmişti: Bilmediğimiz kişisel tarihlerimiz orda burda heba olup gidiyor. Bunun için solbellek.org ismini satın aldım. Tam da aşağıda söylediklerin için:
"Oysa bizim ülkede düşük ölçekli bir iç savaş yaşandı (ve aşanmaya devam ediliyor bn) 80 öncesinde, binlerce devrimci insan katledildi ama hiçbir düzenli kaydı yok. O günlerde canlarını verenlerin öyküleri hiçbir yerde anlatılmadı. Onların yaşamları hakkında az çok genel bilgilere ulaşabileceğimiz ya da gittikçe karmaşıklaşan sol teori hakkında ilk genel bilgilere ulaşabileceğimiz bir Sol Wikipedia'mız olsaydı, bu mücadelenin hep takip edilegelmiş olan çizgisine karşı bir tehdit mi oluştururdu?"

Önder,

"Yeni"ye karşı tedirginlik duymanın "hayatiyet" taşıdığına inanıyorum. Bunun çok da mahkum edilmemesi gerekiyor ama tersi de doğrudur. "Alışkanlık" haline gelmiş davranışların terk edilmesi "enerji" gerektirir ve maalesef tembel hayvanlarız. Teknolojinin sokağa yansıyan durumuna bakıp ona güzelleme döşenmemiz mümkün değil ama dediğin gibi bunun sorumlusu teknoloji değil onu kullanan/kullanamayandır. Yine dediğim gibi, kimin kimi dinleyeceğinde hemfikir olmamız gerekiyor.

İki, detaylara inecek kadar dil bilmeyiz. Orta ve Lisede felsefe derslerini kaldırır yerine beden eğitimi ikame edersen ne olur? Koca cüsseli "küçük kafa" olursun. Bir avuç dolusu bile olamayan bizler ise o süreçlerden kafa göz kırar kıra geçiyoruz; bütün berbat müfredat, yetersiz alt yapı ve "evlere şenlik" öğretmenlere rağmen o coğrafyanın entelektüel düzeyi hiç de kötü değil. Ama ne oluyor, ne kadar kendini arındırsan da, üstüne başına bulaşanlardan "disk" üzerinde kalmış "script"lerden azad olamıyorsun. Bununsa en basit yolu ya toplu ret ya da sonsuz bağlılık oluyor.

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile