TEZ, TEZAHÜR, TEZKERE Popüler

Makale

Yazar

Mayıs 2009'da klavyeye aktardığım bu yazımı sınırlı sayıda kişiye ilettim. Amacım "yıpratıcı, kalite düşürücü ve moral bozucu" bir tartışmanın önüne geçmekti, malum İnternet dünyası bu tür tartışma ortamlarına büyük bir "özgürlük" sunmaktadır. Korktuğum olmadı ve hatta yazıyı ilettiğim insanlar, belki "deliliğime getirdikleri kanaat"lerinden, belki de yazıyı kaale almadıklarından ses çıkarmadılar; bu sessizliğin yine de biraz "ikrar" içerdiğini yazarsam sanırım kabalık etmiş olmam... İlginize

TEZ, TEZAHÜR, TEZKERE
Türkiye Marksist-Maoist Sol’un Kısa Bir Eleştirisi.


TEZ:
I
Söz ortaya söylendiğinde ya da yazı ortaya yazıldığında sahipsiz kalıyor. Kimse, söylenmek ya da yazılmak istenenden kendisine pay çıkarmıyor. Bu, “hatasız”lığa getirilen kanaatten mi yoksa söyleneni/yazılanı kaale almama “büyüklüğünden” mi kaynaklanıyor bilemiyorum. Bildiğim ama, Türkiye Marksist-Maoist Sol’un (bundan sonra sadece sol olarak yazılacak) ister karşı cepheden ister kendi içinden söylenen/yazılan eleştirilerden bir takım dersler çıkarmak zorunda olduğudur.

II
Nasreddin Hoca’nın göle maya çalması, gölün maya tutmayacağı gerçekliği bilindiğinde bir mana taşır. Yani göle maya çalan Hoca’nın fıkrasındaki gizli önerme, gölün maya tutmayacağıdır. Hal böyle olunca maya çalma eylemi hem bir mizah hem de bir umut örneğidir. Tutmayacağı bilindiği halde göle maya çalabilme kabiliyeti ise, gölün maya tutmayacağını en iyi bilen Nasreddin Hoca’nın farkıdır. Bir de şöyle düşünelim. Eğer Hoca Nasır gerçekten gölün maya tutabileceğine inanan bir kişi olsaydı ne olurdu? Kuvvetle muhtemel “köyün delisi” olarak addedilir ve tarihe Nasreddin Hoca diye bir kayıt düşülmezdi...

III
12 Eylül sadece solda değil, toplumun yekununda bir kırılmaya sebep oldu. Kendi mecrasını şaşıran ırmağın hem toprağa hem de bölgenin habitatına zarar vermesi misali, Türkiye toplumu, 12 Eylül’den sonra kendisine ve çevresine zarar vermeye başladı. Toplumun şifre algılayıcıları olan ve o şifreleri en hızlı ve toplum lehine çözebilen sol, bu durumdan en çok etkilenen oldu. Girişte belirttiğim gibi bu bilindi ama bu gerçekliği kimse üstüne almadı. 12 Eylül’ün sadece bir askeri darbe olmadığı, ondan çok daha öte, bir toplum yaratma ve oluşturma projesi olduğu çokça yazıldı ve söylendi.  Gerçeklikte buna dair bir tavır takınıldı mı? Büyük bir soru işareti...

IV
Bir şey çok açık: Doğu insanı pratik ve sabırsız... Belki öylesine büyük olumsuzluklar değil, ama yine de üzerine yaşamın bina edilemeyeceği özelliklerdir bunlar. Her ne kadar, bireysel gerçeklikte, yaşama sevinci ve bu sevincin günlük yaşama aktarılabilmesiyle katlanılabilir bir ömür tesis edilebilse de, toplumun uzun erimli nefes boruları bu yöntemle inşa edilememekte. Kutsal, mistik ve dini motiflerle süslü tavırlar, hayatın rasyonelliği ve bilimin soğukluğu karşısında çaresiz kalmakta. Kaybedenin haklılığına tav olması, kaybetmesine engel olmamakta ve niyetlerle süslü siyaset yapma çabası sürekli hüsrana uğramakta...

V
Soğuk savaş sürecinde, kuruluşuna uygun, cephesini ABD’den taraf kuran Türk burjuvazisi, coğrafi konumu gereği sürekli bir yüksek gerilim hattı olmuştur. Bu hattın yarattığı şiddet, sadece sol siyasete karşı değil, kendi içinde de kullanılmıştır. Bu şiddetin şekillendirdiği sağ-sol siyasa sürekli bir  kavga ve kriz halinde seyretmiştir. Askeri darbeler, devlet terörü, asimilasyon politikaları Türk burjuvazisinin politika biçimleri olmuştur. Bu ahval ve şerait içinde sol, daha ziyade radikal çıkışlar şeklinde siyasete müdahale etmiş; uzun erimli ve nispeten daha düşük ateşli bir mücadeleyi gelenekselleştirememiştir (zaten bu yönlü pek bir çaba da gösterilmemiş). Bu durum Türk burjuvazisinin sola karşı sadece askeri tedbirler almasını yeterli kılmıştır. Yine aynı sorundan ötürüdür ki,  Anadolu platosunda, burjuva siyaseti sınırları dahilinde bile bir sosyal demokrat çizgi oluş(a)mamıştır. Bu, pek çarpıcı bir şekilde, hem solun hem de burjuvazinin yüksek tansiyonlu hastalar olmasına sebep olmuştur.

VI
Çaresizlik ölüm getirir. Bu hem birincil hem de ikincil manada böyledir. Çaresizin kendi bünyesinden başka kalesi, kendi şehri vücudundan öte cephesi yoktur. Çaresizlik eğer bir toplumun ve/veya bireyin hayatına sirayet etmişse orda tahmin edilemezlik, önüne geçilemezlik ve de hesap edilemezlik vardır. Siyaset oysa, tahmin edebilme, dizginleyebilme ve en önemlisi hesap edebilme işidir. Bugünkü Türkiye solunun bunlardan yoksun olduğu bir gerçektir. Bu yoksunluğa, bahsini ettiğim çaresizliğin sebebiyet verdiği ve bu sebebin, solcuların hayatın şifrelerini zamanın akışı istikametine paralel çözememelerinden kaynaklandığı, eleştirimin ana önermesidir. Yine bu eleştirinin önermelerinden olan zamanın gerisinde kalma gerçekliği hem entelektüel düzeyde hem de pratik sahada kendisini hissettirmektedir.

TEZAHÜR:

“Devrimci Karargah” örneği,

27 Nisan 2009 tarihinde İstanbul’un göbeğinde 90’lı yılları hatırlatan bir çatışma/kuşatma yaşandı. 90’lı yıllarda Dev-Sol SDB’lerine (1) yönelik gerçekleştirilen polis operasyonları aynı 27 Nisan’daki gibi cereyan eder ve genellikle militan(lar)ın öldürülmesiyle sona ererdi. Bu operasyonlar sol cephede birer kahramanlık (2) ve cesaret gösterisi olarak algılandı ve hala algı bu yönde. Sınıf savaşı penceresinden bakıldığında ve iktidar mücadelesi göz önüne alındığında bu tür çarpışmalar “anlaşılır” karşılanabilir ama ölümün hep sol tarafta yer alıyor olması bir soru işaretini beraberinde getirmek zorunda. Bu işaretin çok fazla kullanılmadığı kanısındayım.

Solun entelektüel şiddetini kaybettiği, sol ideolojinin bir hayli aşındığı ve solcuya dair mizahın bütün ilkelliği ve pervasızlığıyla arzı endam ettiği bir yerde, ilk kurulacak olan bir “karargah” mıdır (ve bu mümkün müdür)? Başka bir yazımla sol, gıdasını ve enerjisini aldığı ideolojik üstünlükten yoksunken hangi savaşı hangi “karargah” ile kazanabilir. Türkiye işçi sınıfının ve kapitalizmden çeken bütün halk kesimlerinin ilk ve olmazsa olmaz önceliği “öncü savaşı” mıdır? Benim yanıtım hayır... Ortaya konan proje karşı tarafın en güçlü olduğu askeri olgu üzerinden yürüyorsa, orada bir proje, strateji ve yöntem hatası vardır. Zayıf halkanın askeri değil ideolojik olduğu ve bu halkanın kullanılmasının zaman, sabır ve çap gerektirdiği, eğer bilinmiyorsa, bilinmek zorundadır...

Öncelikli olan niyet değil kabiliyettir,

Sol, dini kavram ve çağrışımlardan uzak durmak zorundadır. Özellikle “niyet” üzerine kurulu bütün cümleler tekrar tekrar gözden geçirilmek zorunda. Bir halkın, sınıfın, coğrafyanın kaderini değiştirmek iddiasıyla yola koyulanlar bu iddialarını “niyet” üzerine değil, “kabiliyet” üzerine bina ettikleri cümlelerle ispatlama yoluna gitmeliler. Sol, dünyaya dairdir ve rasyoneldir; kimseye niyetlerinden ötürü cennet ya da cehennem vaadinde bulunmaz. Bu yüzdendir ki niyet yanında kabiliyet varsa bir mana taşır; gerisi mümin pasifistliğine dahildir ve dünyayı değiştirmek iddiasından uzaktır.

En son örneğini Devrimci Karargah özelinde gördüğümüz çıkışlar (3) Türkiye solunda daha önce de yapıldı. Çıkış denemeleri elbette ki boşuna değil ama bu haliyle intihardan öte bir mana ifade edemez. Sol bir yapının kendisini duyurmak, varlığından başkalarını haberdar etmek için illaki yerini, konumunu, gücünü (4) belli etmesi mi gerekiyor! Ses getirici (ne demekse artık) eylemlerin tuzağından uzaklaşmak için daha kaç yenilgi yaşamak gerekecek. Ayrılan ya da birleşen haklılığını veya cesaretini göstermek için en olmadık anda en olmadık eylemlere kalkışmak zorunda mıdır! Bu, burjuva dünyasında kendisinden bahsettirmek için her türlü sansasyonel habere obje olmaktan ne kadar farklı! İkincisini her türlü eleştiriye tabi tutarken, solun bu türlü çıkışları neden görmezlikten geliniyor! Sol kendisinden bahsettirmek, kendisini belli etmek için illaki polis operasyonlarına mı maruz kalmalı. Kapitalist dünyanın “terörist” listelerine girmek ne zamandan beri solun kalitesini belirler oldu. Ölüm ne zamandan beri meşrulaşmanın, eleştiriden muaf olmanın kalkanı oldu? Sol ne zamandan beri ideolojik hegemonya peşinden değil de vakayı adliye olmanın peşinde koşar oldu? Solculuk ne zamandan beridir “hiçbir şey olamıyorsan”ın (5) devamı oldu?

Dün de öyleydi bugün de böyle: Kapitalizm şehir merkezlidir ve güç olarak en çok buralarda yoğunlaşmıştır. Gerek silahlı gerekse silahsız karşı koyuşların en çok kentlerde ses getirmesi bu yüzdendir. Buraya kadar tamam. Ama buradan itibaren bir satranç oyunu başlar. Herhangi bir alt yapı oluşturmadan, var olan ölü toprağını beyinlerin üzerinden atmadan, toplumun kılcal damarlarına yayılmadan, en son yapılacak olanı en önce yapmak bir çaresizlik değilse kolaycılık ve kestirmeciliktir. Bir sorunun çözümünde kestirme yollar kullanılabilir ama bir sorunun ortaya konmasında asla... Matematiksel teoremler dört işlem gerektiren yerlerde kestirme yollara sapabilir ama o teoremin oluşturulması ve ispatında bütün detaylar tek tek ortaya konmak zorundadır. Türkiye solunun 80’lerin ortasından itibaren ara sıra yaptığı radikal çıkışlar, bir teoremin çözümü sürecinde otaya konan radikalliklerden ziyade, o teoremi çözememekten kaynaklı yaşanan nefessizliklerin yarattığı reflekssel çıkışlardır.  Kimse kendisini ve başkalarını olmayan bir fotoğrafa inandırmasın...

Kolektivizm vurgusu,

Sosyal olaylar her ne kadar teorize edilseler de deneysel bilimlerin disiplininden ve evrensel geçerlilik yasalarından yoksundurlar. Bu tamamen insanın işin içine girmesinden kaynaklıdır. İnsan, bütün bilimlerin yegane kafa patlatıcısı olarak henüz ve belki de büyük bir talihle kendisini teorize edebilmiş değil. Makineden ayrıldığımız nokta da burası zaten. Askeri manada en büyük makine (silah) insandır yollu değerlendirmeler olsa olsa insana bir hakarettir. Makine ve mekanik olmaktan öte bir canlı olduğu içindir ki toplamı ne matematiksel ne de fiziksel olarak mümkündür. Tam da bu noktada “kolektivizm” kavramı devreye girmekte. Özellikle “Eski Tüfekler”in (6) diline pelesenk ettiği bu kavram sol dünyada bir hayli yer kaplamakta. Manası, en basitiyle, güç birlikteliğidir; gizli önermesi ise her bireyin bir güce sahip olduğudur. Bu ama ne yazık ki her zaman böyle değildir. Özellikle felsefe ve doğa bilimlerinden uzaklaştırılan ve yegane özelliği tüketmek olan bir insan modeli epeydir gündemde olduğu için, artık her bireyin bir ve en az bir gücü vardır denemiyor. Bu da beraberinde kolektivizmi değil kalabalık olmayı getiriyor. Kalabalık olmakla kolektif olmak arasında bir nitelik farkı vardır. On tane güçsüz bir araya geldiğinde bir güç elde edilmiş olunmuyor, sadece, on tane güçsüz yan yana gelmiş oluyor. Çünkü kolektif güç, aritmetik olmaktan ziyade geometriktir .

Bir insanın neye güldüğü attığı slogandan daha önemlidir,


Çünkü insan niteliksel olarak büyüdüğünde insandır. Gülmek, düşünmek, sevmek, üretmek, vs. insansal terbiyenin mihenk taşlarıdır. Slogan atmak akli, gülmek iradi bir eylemdir. Slogan kurgulanabilen bir eylem, gülmek ise ancak oluşturulabilen bir süreçtir. Birincisi derinlik gerektirmez ikincisi sığlığı ret eder. Kapitalist sistemin yarattığı insan daha ziyade güdüleriyle hareket ettiği için güdülmeye meyillidir. Sol, doğal olarak, gücünü toplumdan tedarik ettiği içindir ki kapitalist sistemin bütün defolu ürünlerine maruzdur. Sola gelen sola geldiği için farklıdır ama yeterli midir bilinmez. Sol kendi insanını, kendi sanatını ve pek tabi kendi sanatçısını yetiştiremediği sürece toplumu değiştirme gücünden yoksundur. Günümüzde büyük bir irtifa kaybı yaşayan solun, kendisini toparlayacak kurumsal ve uzun erimli oluşumları oluşturmadan kalkışacağı her eylem duvara kafa atmaktan farksızdır. Büyük ve ezici bir askeri güce ulaşan kapitalist sistem ancak ve ancak ideolojik üstünlük elde edildikten sonra alt edilebilir. Sadece maddi/askeri olarak o sistemin karşısında durabilmeye inanmak ancak ve ancak gölün gerçekten maya tutabileceğine inanmak demektir ki, tarifi yukarıda yapılmıştır.

Kürt Ulusal Hareketi’yle ortaklık

Bu hiçbir zaman gerçekleşmedi. Solun olduğu dönemde Kürt hareketi, Kürt hareketinin olduğu dönemde sol olmadı. Hal böyle olunca, iç içe geçmiş bir tarihe sahip Kürt-Türk gerçekliği, bir türlü insani bir mecraya yönlendirilemedi. Zaten 90’lı yılların ortasından itibaren ana gövdesini uzlaşmaya çeviren Kürt Ulusal Hareketi istese de sol ile bir eylem birlikteliğine gidemezdi. En son örneğinde görüldüğü gibi Karayılan’ın değerlendirmesi bir cephedaşlıktan çok diplomatik soğuklukta bir durum tespitiydi. (7) Öte yandan ulusal hareketin sınıfsal harekete maddi olanak sunması mümkün olsa da ideolojik destek sunması mümkün değildir. Kürt-Türk ortaklığında biraz da bu durumun muğlaklığı yaşandı. Ve yaşanan muğlaklığa paralel olarak sonuç alıcı bir faaliyet ortaya çıkarılamadı. Şu günkü süreçte sınıf hareketinin Kürt Ulusal Hareketi’nden medet umması hem ulusal harekete hem de sınıfsal harekete engel teşkil edecektir. Ulusal Hareket, Karayılan’ın pek manidar bir belirlemeyle belirttiği gibi artık eski (ki ben bundan Kemal Pirlere ait Marksist duruşu anlıyorum) ulusal hareket değil...

Liderlik

Türkiye solunda liderlik 80 öncesi siyasetin hegemonyasında. İletişim teknolojilerinin dünyanın cehresini ve güvenlik anlayışını değiştirdiği, sınıfsal örgütlemenin yeni bir modeli dayattığı (en azından eskide diretmenin kalıcı ve güvenli bir örgütlemeyi artık başaramadığı görülüyor) ve uluslararası ilişkilerin yeniden şekillendiği bir dünyada sol liderlikler ne kadar değişti sorusu, henüz yanıtını bulabilmiş bir soru değil. Gerçekliğin aynasından yansıyan ise liderliğin bihakkın yapılamadığıdır. Zira 80’lerin ortasından bu yana eylem halinde olduğu iddiasını taşıyan hiçbir örgüt, toplumun içinde kalıcı bir yer edinememiştir. Tersine, 90’ların ortasından bu yana, var olan yapılar da hızla kan kaybetmişlerdir. Ve hatta kimi hareketlerin, liderleri nezdinde, cenaze namazları dahi kılınmış bulunmaktadır. Liderliğin, zamanın şifrelerini çözemediği ve siyaset yaşamında en az bir kere mağlubiyet yaşadığı ve bu mağlubiyetin dahi yeni mağlubiyetlere yelken açmasına mani olamadığı, gün gibi olmasa da akıl gözüyle bakabilenlerin malumu olarak ortada duruyor. Yenilen yenildiğini, tükenen tükendiğini kabullenmemekte. Liderlikler, noktası unutulmuş cümleler gibi sündükçe sünüyor ve bitmedikleri için de yeninin başlamasına fırsat vermiyorlar.

Kurumsallık

Bence Türkiye solunun en büyük ve en hayati eksikliği kurumsallaşmamış olmasıdır. Hem legal hem de illegal faaliyet yürüten yapılar, sonraki kuşaklara aktarabilecekleri bilgi, belge, tecrübe ve yöntem (8) birikiminden yoksun ve hatta bütün bunların elzemliğinden bihaberdirler. Bu da solbellek zayıflığına ve kuşaklar arası kopukluğa sebep olmaktadır. Her siyasete atılan, bir öncekinden habersiz olduğu için, aynı yerlerde aynı hataları işlemektedir. Kurumsallık bilgi birikimi, insan yetiştirme (ve) yöntemi, kalıcılık, ulaşılabilirlik, ulaşabilirlik, devamlılık ve ciddiyet demektir. Bütün bunlar bir yana, yapıların kendilerini kitlelere aktardıkları dergiler, ve son dönemde İnternet siteleri, 3. hatta 4. sınıf birer iletişim kanalı kalitesizliğindeler. Bütün bir coğrafyayı dönüştürme iddiasında olanların en basit bir şirket broşürü kalitesi ve titizliğinden dahi yoksun bir yayın organı üzerinden insanlara ve dolayısıyla dünyaya açılmaları gerçekten acı vericidir. Yapıların dünyaya açılan pencereleri olan bu organlar, o denli bir acemilik ve aleladelik sergilemektedirler ki, bütün insanlığı kurtaracak sihirli çözümler içerseler dahi okunmayacak, ziyaret edilemeyecek bir durumdalar. Hepsi değil tabi, kimi yayın organlarının ve İnternet sitelerinin bir estetik içerdiği ve hatta ustalık derecesinde yayınlandığını da burada belirtmem gerekiyor. Ama ne talih ki o yayınların ait oldukları (iddia edilen) yapıların politika üretme tarzları, yayın organlarının birikim ve nezaketlerine tezat duruyor. Yani ortada bir uyumsuzluk ve eklektik yapı mevcut...

TEZKERE

Devrim, yapanların değil onu yaşayanların ürünüdür. Zira solculuk bir mesai değil, bir yaşam biçimi, yaşama kültürüdür. Devrim bir sanatçı-mühendis titizliğiyle ele alınmadan yapılamaz. Çünkü devrim bir sınıfın, halkın ruhsal dünyasını yeniden şekillendirebilmektir. Zaferler askeri olabilir ama sistemler siyasidir. Askeri donanım sadece ve sadece büyük bir politikanın birleşeni/tümleyeni oldukça bir güç ihtiva ederler. Gerisi aynıdır. Farkı ortaya koyan, silahlar değil, politikalardır. Türkiye solu askeri şekillenme tutkusundan/kolaycılığından kurtulmadığı sürece, bir derinlik ve süreklilik yakalayamayacaktır. Çaresizliğin çözümü intihar, zayıflığın ilacı “kahramanlık” değildir. Sınıf savaşı, sadece kahramanlıklar üzerinden yürütülemeyecek kadar hayata ve bugüne dairdir. Eski zaman masallarına ve efsanelerine dayanarak kazanılacak bir devrim yoktur ve olmamıştır. Devrimci, sihirbaz; devrim, sihir değildir. Eğer hala meseleyi sadece ve sadece askeri yöntemlerle çözme kolaycılığına başvuranlar varsa, onların artık birer sol tezkere almalarının zamanı gelmiştir. Bu, müstakbel devrimin sağlığı için elzemdir...

Hasever
20-25 Mayıs 2009


(1) Silahlı Devrimci Birlikler (SDB), Dev-Sol’un askeri yapılanmasında ana bileşeni oluşturuyorlardı.
(2) Anadolu platosunda sol siyaset sahnesine çıkan her yapının, evvela ve çok büyük bir istekle kendini ölüm ile sınaması ayrı bir tartışmanın konusudur. Bunun siyaseten niye bu kadar gerekli ve öncelikli olduğunu, bütün samimiyetimle yazıyorum, anlayabilmiş değilim. Kürt ve Türk devrimcileri ölüm karşısında ne kadar cesaretli durduklarını daha nereye kadar ispatlayacaklar. O coğrafyanın her ücra köşesinde bu defalarca tekrarlanmış ve ispatlanmıştır. Sanki birileri, büyük bir maharetle, solu hep aynı sınava tabi tutuyor...
(3) TKEP’den ayrılan TKEP/L ve Moist ayrılmada MKP adını alan kanat da bu türlü bir çıkışın örneğini sergilemişlerdi. 80’li yılların son çeyreğinden, 90’lı yılların ilk çeyreğine kadar, bir kalkışma halinde olan Dev-Sol ise, ayrışım ve birleşim yaşamadığı halde büyük bir eylemlilik içine girmişti. Ama sonuç diğer çıkışlar gibi büyük bir güç ve moral yitimi olmuştur.
(4) Belli bir güce, etki alanına ve kitleselliğe ulaşmadan yerini belli etmek, hem siyaseten hem de askeri olarak savunmasız kalmak ve saldırılara açık olmak demektir.
(5) İllegalite, kimi yapılar için defolarını kapatmanın aracı konumundadır. Daha acısı ama, bunun bilinmesi ve fakat görmezden gelinmesidir...
(6) Gerçekliği vardır. Eski Tüfekler, solcunun entelektüel, toplum lideri, birleştirici ve iş bitirici olduğu zamanlardan geldikleri ve günümüz insanın maruz kaldığı deformasyonu tam çözemedikleri için, dün yaşanılan kolektif başarıların bugün de mümkün olduğunu düşünüyorlar. Oysa artık solcu meziyetli değil marjinal insan etiketiyle tanımlanmakta...
(7) [...] Bunlar da (Devrimci Karargah, bn) bize geldiler. Altı ay kadar kaldılar. Şeyh Bedrettin’lerden, Deniz’lerden, Mahir’lerden geldiklerini söylediler. Kendilerine askeri eğitim verdik, gittiler. Ama halka dayanmıyorlar, onun için yöntemleri doğru denemezdi.[...]”
Kaynak:  Milliyet Gazetesi, İnternet baskısı, 8 Mayıs 2009
(9) Dar ve askeri örgütleme biçimi, beraberinde illegal yaşamın zorluklarını getirmektedir. Kurulan her yapı polisiye tedbirler almaktan, siyaset üretmeye neredeyse fırsat bulamamaktadır. Bu da örgütleri teoriye değil tekniğe (her iki manada da) yönlendirmektedir. Teorik zayıflık teknik birikimi, kapitalist sistem karşısında savunmasız bırakmaktadır. Çünkü teknik zaten kapitalist dünyaca üretilmekte. Yine aynı yapıların Avrupa temsilcilikleri ve Avrupa’daki kitleleri, ülkedeki yapılanmaya paralel, dar bir çerçeve içinde kalmış, Avrupa’nın nispeten daha serbest ortamında kurumsal bir yapı, devamlılık oluşturamamışlardır. Sadece sol yapılar değil, büyüklüğü ve etki alanıyla neredeyse devletleşmiş olan Kürt Ulusal Hareketi de aynı kurumsuzluk ve göçebelikle maluldür...

Üye eleştirileri

Toplam 1 üyeden ortalama puan:

Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0  (1)
Üslup 
 
10.0  (1)
Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
TEZ, TEZAHÜR, TEZKERE 2010-07-01 15:37:39 Önder Kurt
Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0
Üslup 
 
10.0
Önder Kurt Eleştiren Önder Kurt    Temmuz 01, 2010
#1 Eleştirmen  -   Bütün eleştirilerime bakın

Valla Mükemmel

Biliyorum olay biraz al gülüm ver gülüm şekline büründü ama yukarıdaki yazıya hakikaten tamamıyla katılıyorum. Sanki uzaylılar beynime girip düşüncelerimi almışlar da sana aktarmışlar Hasan; yani bu yazıyı o kadar kendimin gibi hissettim.

Yazarın Yanıtı

Önder,
"Al gülüm ver gülüm" değil de, "boyacı-şıracı" dayanışması desek daha iyi olacak zira "sokakta" ikimiz varız. Mahalle sakinleri evlerine çekilmişi görünüyorlar ama yine de sokağı gözlediklerini düşünüyorum :)

Fırsat buldukça e-hayalet'in arşivini inceliyorum; aslında epey hızlı bir giriş yapılmış; Avrupalıların dediği gibi işe "Türk gibi başlanmış" da sonra bir hayli yavaşla olmuş. Aynı ve göreceli olarak daha küçük bir durumu da biz burda yaşadık. Öteki İsviçre dergisini çıkarmaya başladığımızda yazar kadromuz temizinden on-onbeş kişiydi. Sonra azalmaya başladık. Hikayesini anlatan, söyleyeceğini söyleyen çekildi; geriye "tekke bekçisi" kaldı. Belki de şöyle demeliyiz: Biz kalanlar, hikayelerini bir türlü aktaramayan beceriksizler ve ruhsal huzursuzluklarına sığınacak bir liman bulamayan "bihaneleriz".

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile