Makaleler Bütün Yazılar Teori Politik-Teori "Sınıf"la Nasıl "Buluşulur"?
 

"Sınıf"la Nasıl "Buluşulur"? Popüler

Makale

Bugün, sokakta çevirdiğimiz herhangi birine, "Nedir memleketin temel sorunu?" ve "Çözüm ne olmalıdır?" diye sorsak, hem teşhise hem çözüme yönelik alacağımız yanıt eğer kişi sağcıysa "Millet" kavramına referansla ifade edilecektir; Sorun "Milli Değerlerden uzaklaşmış" olmaktır, çözüm de "Milli değerlere geri dönmektir". Bu yaygın uslamlamada nedenin ve sonucun birbirlerini beslediği totolojik bir mantığın etkili oduğu pek umursanmaz. "Millet"in somut bir anlamı olup olmadığı da sorgulanmaz.

Benedict Anderson aynı başlığı taşıyan ünlü kitabında, "Millet"in nasıl bir kurgu olduğunu, nasıl bir "Hayali Cemaat"i ifade ettiğini gösterir. Bu kurgusal özelliğini görmek için, "Millet nedir?" diye sormak yeterlidir. Verilecek her olası yanıt, Sokratik bir sorgulama ile kolayca çürütülebilecek varsayımlara dayanacaktır.

Peki solda durum farklı mı? Sokakta çevirdiğimiz kişi solcuysa alacağımız yanıtlar bu kez de"Sınıf"a referansla ifade edilmeyecek midir? Sorun "Sınıftan uzaklaşmış olmaktır" çözüm de "Sınıfa geri dönmektir".

Reel politika arenasında "Sınıf" ve "Millet" benzer şekilde kullanılıyor olsa da, elbette özsel olarak aynı niteliklere sahip değillerdir. Millet bir "Hayali Cemaattir" ama sınıf değil. Dolayısıyla amacım, "sınıf"ı millet derekesine indirip popüler ideolojik hegemonyanın "sınıfsız toplum" mitini yeniden üreterek ekmeğine yağ sümek değildir. Altını çizmeye aslında hiç gerek yok ama aşağıda dile getireceklerimin doğurabileceği yanlış anlamaların önüne geçmek için çizmek zorundayım; sınıf savaşımı tarihin motorudur, mutlak ufkudur.

Benim derdim daha çok, "Sınıf" kavramını "Millet" gibi bir "Hayali Cemaat" haline getiren yaygın kullanımıyladır.

"FALLİK GÖSTEREN" / BAŞ GÖSTEREN (MASTER SIGNIFIER)

Millet'in bir "Hayali Cemaat" olarak gördüğü işlevin, Saussure'un kurduğu yapısalcı dilbiliminde ve ardından Lacan'cı Psikanalizde bir adı var; Baş Gösteren/ Fallik Gösteren. Basitçe bir "gösterileni"olmayan bir "gösteren"dir, bu yüzden "boş gösteren" de denir. Kısaca hatırlatmak gerekirse, şunları aktarabiliriz;

Dil, sonsuz bir göstergeler zinciridir. Her gösterge bir gösteren ve gösterilenden oluşur. Göstereni "terim", gösterileni de "anlam" olarak kavrayabiliriz. Her gösterilen aynı zamanda bir başka anlam için gösterendir. Bir başka gösterene gönderimde bulunmayan hiçbir gösteren yoktur, biri hariç; Baş Gösteren.

Gösteren ve gösterilen zincirlerini iki farklı düzlemde yer alıyor olarak tasavvur edip, pamuklu yorgana benzetelim; Gösteren yorganın dış yüzeyi, gösterilen de pamuk olsun. Gösteren ve gösterilen arasındaki ilişki sabit değil, yüzer gezerdir. Her terim zaman içinde ya da kullanana göre farklı anlamlar alabilir. Yorgan analojisini devam ettirirsek, gösterilen yani pamuk belli noktalarda yorganın yüzeyine yani gösterene sabitlenmelidir ki, kayıp tek bir yerde toplanarak çuval haline gelmesin. Yorganda bu sabitleme/dikişleme işlemi farklı noktalarda düğmelerle yapılır. İşte dilbilimde bu analoji kullanılarak gösterilenin gösterene sabitlenmesi işlemine point-de-capitone / kapiton noktaları denmiştir. İşte Baş Gösterenin işlevi anlami terimlere, gösterileni gösterene sabitleme işlemidir.

Her ideoloji sürekli kayıp duran gösteren-gösterilen zinciri Baş Gösteren'ler aracılığıyla sabitler ve tutarlı/sabit bir anlam evreni oluşturur. Karmaşık anlam kakafonisi, Baş Gösteren aracılığıyla uyumlu bir bütün halini alır. Millet, kendinde ele alındığında somut bir içeriğe sahip değildir, ama Baş Gösteren statüsüyle bütün bir dengesiz anlam zincirini sabitleyip, "tutarlı" bir bütün haline getirir.

Peki bütün bunların bizimle ilgisi ne? Bu yazıda iddiam şu olacak; tıpkı sağcıların "Millet"i gibi, biz solcular da "Sınıf"  Baş Göstereni ile kapitone edilmiş, yani sabitlenmiş bir "anlam" evreni içinde fikir üretiyoruz, daha doğrusu üretemiyoruz. Baş Gösteren, gösteren-gösterilen akışını sabitleyerek düşünceyi dinamizminden koparır.

Terimlerin sabit anlamlara sahip olması iyi birşey değil mi diye sorulabilir; Deleuze-Guattari'nin bir kitaplarının başlığı olan soruya, "Felsefe Nedir?"e verdikleri cevapla karşılık verelim; Felsefe kavram üretmektir. Beyin cimnastiği olsun diye değil, zira hayat sonsuz bir "oluş" olduğuna göre, onu zihinlere yansıtan kavramlar da bir "oluş" içinde olmak durumundadır. Bu "oluşu" Baş Gösteren aracılığıyla sabitlemenin, somut bir örneğini ele aldığım zaman, fantastik meselelerle değil, çok somut konuların aklımda olduğu ortaya çıkacak sanıyorum, ama önce gösteren-gösterilen akışını durdurunca, sabit gösterge evreni içinde anlamın ve iletişimin de nasıl ortadan kalktığına bir örnek vermek istiyorum;

SABİT GÖSTERGE EVRENİNDE İLETİŞİM ORTADAN KAYBOLUR

Zizek, Proust'un anıtsal malum eserinden bir sahne aktarır, şöyle birşeydi aşağı yukarı;

"Verdurin'lerde sohbet onca yıldır o kadar rutin temalar üzerinden yürütülüyordu ki, artık kimse herhangi bir olayı bütün detayları ile anlatma ihtiyacı duymuyordu; Mösyö Falanca komik bir anektod anlattığına dair bir el işareti yapıyor, Madam Filanca da espiriyi anladığına dair belli belirsiz bir jestle karşılık veriyor, Mösyö X de güldüğünü gösterir bir harekette bulunuyordu"

Solcular olarak tam da içinde bulunduğumuz durumu dile getirmiyor mu?

Yukarıda betimlenen sahne, göstereren-gösterilen akışının durdurulduğu, sadece sabit göstergelerle anlamın iletildiği post-modern iletişim modelinin mükemmel bir örneği değil mi? Peki solcular olarak, sabit göstergelere dayanan bu "iletişim" modelinin dışına çıkabiliyor muyuz? Çıkamadığımızın çok somut bir örneğine geleyim şimdi; Metin Çulhaoğlu'nun aşağıdaki linkte verilen yazısında geçen şu pasaja bakalım;

http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1262359858&news_code=1276247122&year=2010&month=06&day=11

"O halde, solun yapması gereken, üzerine çöken ağırlığı “alttan” bir dirençle kaldırmak, etrafındaki çemberi “içeriden” bir hamleyle kırmaktır. Kastedilen, yaratarak veya var olanın içine girerek; duyarlılık aktararak veya var olan duyarlıkları yoğurup yönlendirerek; her hareketlenmede salt söylemle değil eylemle de model sunarak; bugünkünden farklı insani-toplumsal ilişkilerin mümkün olduğunu sergileyerek sınıfla buluşmak ve geniş kesimlere uzanmaktır."

Mükemmel bir pasaj!.

Pasajın analizine geçmeden önce vurgulama ihtiyacı duyuyorum; sol vicdanından ödün vermeden de, yani solcu kalarak da ezber dışına çıkılabileceğini gösteren yazarlarımızdan biri Melih Pekdemir ise diğeri de Metin Çulhaoğlu'dur. Bu yazarlarımız, bambaşka koşullarda, solun  güçlü bir alternatif olduğu koşullarda yetişmiş omalarına rağmen, içinde bulunduğumuz yenilgi zamanlarına solda kalarak adapte olmak gibi saygı duyulası bir özdönüşümü gerçekleştirebilmişlerdir; çağımızın sol açısından yarattığı handikapları bir yenilgi kompleksine kapılmadan ama "değişen hiçbirşey yok" sekterliğinde de ısrar etmeden  analiz etmektedirler.

Alıntılanan pasaj bence çok ama çok önemli; o kadar önemli ki bir köşe yazısı içinde dile getirilmiş olmasına hayıflanıyor insan. Bu pasajın yeri bir köşe yazısı olmamalıydı, zira o kadar yüklü ve konsantre ki, geniş bağlamı içinde üzerine bir kitap yazılmalıydı. Pasajın dile getirdiği her çözüm önerisine sonuna kadar katılıyorum, bunların yıllardır karınca kararınca kendi çevremde propagandası yaptım; hedefi 12'den vurmak bu pasaj için en uygun betimleme olacaktır.

Ancak pasajın bitiriş kısmına, tam olarak "sınıfla buluşmak" ile sonuçlandırılmasına itirazım var. Zira "sınıf"ın "Baş Gösteren" olarak kullanılması dediğim duruma örnek teşkil ediyor. Detaylarına geçmeden önce bir başka hayıflanma durumuna dikkat çekeyim; bu pasajı "sınıfla buluşmak ve geniş kesimlere ulaşmak" kısmından arındırarak ben ya da solculuğu tasdik edilmemiş bilinmeyen biri yazmış olsaydı, solun genel tabanı tarafından "liberal"likle, "sınıf politikalarından" uzaklaşmak ile yaftalanırdı. İşte gösteren-gösterilen zincirinin dondurulması ve sabit göstergelerle düşünülmesi dediğim süreç tam olarak budur. Yukarıda aktardığım Proust pasajının betimlediği durumdur bu. Sözkonusu pasaja "sol" niteliğini veren içeriğin kendisinden çok, yazarın bilinen kimliği, dile getirildiği medya vs gibi sabit göstergeler ve "sınıfla buluşmak" vurgusuya atılan çift dikiştir. "Sınıf" burada, kendisi olmasa yüzer gezer halde salınacak olan anlam zincirini dikişler, anlamın akışını sabitler ve garanti altına alır, işte bu anlamda Baş Gösteren işlevi görür. Onun sayesinde, öncesinde dile getirilen düşüncelerin "sol" olduğundan emin hale geliriz. "Sınıf" kavramının anlam akışını sabitlemesi ile düşünce silsilesi de durur. Zira, geçtiği pasajda dile getirilen düşüncelerin başlattığı sürecin sonuca varmak üzere yöneldiği hedef tam da orasıdır. Yani "sınıfla buluşmanın yolu nedir" asli sorusuna çözüm bulmak için başlatılan çok önemi düşünce akışı, cevabın herkes tarafından bilindiğinin varsayılması ile durdurulur. Bir sağcı "Millet"in merkezi önemini  açıklama ihtiyacı nasıl hissetmez, önemini kesin bir veri olarak kabul ederse, burda da "Sınıfla buluşmanın" neyi ifade ettiğinin herkes tarafından bilindiği varsayılır. Oysa bilinmeyen ya da unutulmuş olan tam da budur;işte tam bu noktada Çulhaoğlu gibi gelenekten gelen yazarlarımızın düşünce silsilelerindeki zaaf, kendi bireysel tarihlerinin kaçınılmaz sonucu olan zaaf ortaya çıkıyor; işte bu noktada içinde bulunduğumuz zamanların kendi zamanlarından radikal biçimde farklı olduğunu göremiyorlar. Post-modern zamanların sinik bireyleri için, "sınıfla buluşmak" nosyonun gönderimi kendileri için olduğu denli açık değildir; Kırkayak, onca ayağını nasıl uyum içinde kullanması gerektiğini öğrenmek zorundadır. Zamanımız geçmişin özgeci bireylerinin zamanı değildir. Dolayısıyla, "sınıfla buluşmak" analizin sonucu değil tam aksine başladığı yer olmak zorundadır;

"Sınıfla Nasıl Buluşulur?", soru budur, buluşulmalı mı buluşulmamalı değil. Ki sınıfın bileşiminde değişiklik var mıdır, kafa emeği sınıf içine girer mi? Girerse onlarla buluşmak bildik sanayi işçisiyle buluşmak gibi midir? vs.vs gibi sorulara daha geçmiyoruz..Ancak tek başına "Sınıfla nasıl buluşulur" sorusu bile Pandora'nın kutusunu açmaya yeter.

Devam etmeden önce yukarıdaki pasajın önemini anlamak için, hangi bağlamda dile getirildiğine de bakmamız lazım. Bunun için de bir önceki pasaja;

BRİKOLAJ OLARAK SOL MÜCADELE

"Ancak, gücü ve etkisi belli bir solun salt yaklaşımı, samimiyeti, söylemi ve çözüm önerileriyle bu gündemleri başkalarının hegemonyasından kurtarması da mümkün değildir."

"Solcu Olmak 101" diye bir ders okutuluyor olsaydı, şu yukarıdaki pasaj o dersin ana konusu olurdu. Neden? Solcu olmak, başka bir deyişle materyalist olmak neyi ifade eder? Maddi güçlerin dinamiğini analiz edip, kendi gücünün o dinamik içinde ne gibi bir etkiye sahip olduğunu hesap ederek neleri değiştirebileceğinin nesnel bir muhasebesini yapmayı değil mi? Kendi gücünü hesap etmeden, değiştirmeye gücü yetebileceğinin ötesinde hedefler koymak felsefede metafiziğin politikada sağın işidir, solun deği.

Okumuyorlar!.Okusalar görecekler, yukarıda Metin Çulhaoğlu Spinoza'nın temel derslerinden birini yineliyor, belki farkında değil ama bu ve takip eden pasajda Çulhaoğlu bir Deleuzyen gibi konuşuyor.

Yaşadığımız son 4-5 yılda, solu hegemonyası altına alan temel eğilim neydi:  Halkımızın değerlerine sahip çıkarak onlarla bir iletişim kurabiliriz. Bu iddianın maddi temelini ortaya koymazsanız, iyi niyetli bir Polyanna ya da Hegelci bir Güzel Ruh olursun ancak. Toplumsal aktörleri çeken toplumun maddi güçleridir, iyi niyetler değil.

Hegemonik bir çekim merkezi olmayı, fizikte bir analoji ile açıklayabiliriz. Malum, kütlesi olan cisimler birbirini çekerler. Kütlesi daha büyük olanın çekim gücü de büyüktür. Dolayısıyla bellli kütlelere sahip olan iki cisim birbirlerinin çekim alanına girerse, kütlesi küçük olan büyük olanın yörüngesine girer, tıpkı ayın dünyanın, dünyanın da güneşin yörüngesine girmesi gibi. Tersi değil..Ancak yükselen muhafazarlık karşısında solun durumu, Dünya karşısında Ay'ın durumu gibidir. Ay olarak sol, Dünyayı kendisi yörüngesine almak için yeterli kütleye sahip değildir. Dolayısıya "halkımızın değerlerine, hassasiyetlerine saygı" duymalıyız yaklaşımı bir söylemden öte birşeye gönderme yapmaz. Sol kalarak halkın değerlerini kendi davamıza hegemonize etmek mümkün değildir, tam tersine biz halkın değerlerine hegemonize oluruz. Metin Çulhaoğlu da tam olarak bunu dile getirmiyor mu?

Peki bu maddi güç eksikliğini kabul etmek bir yenilgi felsefesi yapmak mıdır? Kesinlikle değil..

Levi-Strauss'tan bir kavramla açıklayalım; Bricolage.

Bricolage sanırım türkçeye bulup-buluşturma-ile-yapma, ya da derme-çatma ile yapma diye çevrilebilir. "İlkel" yerlilerin iş görme usulü olarak tarif ediliyor. İlkel'in bu "bricolage"ı, modern insanın "mühendisliği" ile karşı karşıya konuyor. Mühendis çok daha teknik bilgiyle donatılmıştır. İlkel'in bilgi seviyesi mühendisinki ile yarışamaz. Ancak mühendis'in iş görebilmesi için bilginin hiyerarşik yapısına ve kurumlarına ihtiyaç vardır. Bir makine mühendisi bir uçak yapabilir ama ancak dev bir fabrika içinde.

Bir ilkel'i doğal ortamından alıp New York'un ortasına atarsanız, ne yapar eder hayatta kalır. Ne bileyim hiçbirşey yapamazsa, kanalizasyondaki fareleri avlayarak hayatta kalır, çöplükten bulduğu hurdalarla kendine bir silah bile yapabilir. Ancak modern bir insanı Amazon ortasında atarsanız hayatta kalması nerdeyse imkansızdır. Hangi meyvelerin zehirli hangilerinin yenilebilir olduğunu bile bilemez.

İşte solcular da, sahip olduğu sınırlı olanaklara rağmen içinde bulunduğu her koşulda hayatta kalmak için mümkün olanın en iyisini bricolage ile yapmaya çalışan lkel'e benzemez mi?

Devrimci durumun olduğu koşullarda solcu olmak kolaydır, akıntının gücüne kapılan herkes solcu olur o koşullarda. Önemli olan, yenilgi koşullarında solcu kalabilmek değil midir? İşte Metin Çulhaoğlu'nun aktarılan pasajlarının önemi de burdan kaynaklanıyor bence; yenilgi koşullarında da dahi yapılacaklar vardır. Bu yapılabileceklerin illa ki büyük kitleleri peşine takacak pratikler olması gerekmiyor.

Sol adına yapılacak herşeyin illa ki büyük kitlelere yönelik olması, sol politikanın her zaman büyük kitlelere hitap eden  makro düzeyde yer alması gerektiği saplantısı Tarihsel Materyalizme sızmış olan metafizikten beslenen bir saplantısıdır. Hani gücümüzü Tarihin maddi yasalarından alırız ya, o yüzden her pratiğimiz büyük kitleleri çekmek zorundadır. Böyle bir maddi zorunluluk bence yok..Maddi yasalar üzernde, asaletten gelen bir mülkiyet hakkına sahip değiliz.

Solculuk başından beri daha çok,  maddi güçlerin akışını iyi okuyup onlara iradi müdahalelerde bulunarak kendi lehine etkide bulunmalarını sağlamaktır. Yerçekiminin işleyişini kendi lehine çevirmek illa ki her seferinde Boeing 747 yapmak anlamına gelmez. Issız  bir adada uçurumdan aşağı inmek için palmiye yapraklarından bricolage ile bir planör yapabilmek de aynı şeydir.

Metin Çulhaoğlu'nun gündeme getirdiği konuların çağrışımları o kadar geniş ki tek bir yazıda ele almam mümkün görünmüyor.

Bir dilekle bitiriyorum; Onun çok güzel bir girişle başlattığı ama solun standard Baş Göstereni "Sınıf"a boş bir referansla gerisin geri kapattığı konuları biz e-HayalET'te işleyebiliriz.

Üye eleştirileri

Toplam 1 üyeden ortalama puan:

Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0  (1)
Üslup 
 
10.0  (1)
Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
"Sınıf"la Nasıl "Buluşulur"? 2010-06-30 16:55:12 Önder Kurt
Önder Kurt Eleştiren Önder Kurt    Haziran 30, 2010
Son Güncelleme: Haziran 30, 2010
#1 Eleştirmen  -   Bütün eleştirilerime bakın

Brikolaj

Teşekkürler Hasan..

Bilmek ve bilebilmek arasında ayırım yaparak, tam da benim "ilkel"in her yeni durumda verili malzeme ile derme çatma brikolajı ve mühendis'in uzman ama statik bilgisi arasındaki ayrımımı pekiştirmişsin. Yazıda anlatmaya çalıştığım da buydu..

Maalesef bizim solcularımız, çokelmiş, kristalize olmuş terimlerin kabuk bağlamış biçimlerini kırıp içeriğini tekrar dinamikleştirme yönündeki çabaları mertlikten ödün vermek olarak algılayıp, solcu delikanlılığa zeval getirmek olarak görüyorlar.

Sınıf kavramı zaman ötesi ve mutlak, olası her evrende aynı ve statik bir yapı olabilir mi? Böyle bir algılayış Marxismin dinamik yöntemine uygun mudur?

Kapitalizm farklı tarihsel dönemlerde farklı üretim modelleri geliştirmez mi? İlkel birikimin manifaktür aşamasındaki vahşi kapitalizm ile, fordist, taylorist ve post-modern zamanların post-fordist aşamalarda sınıf bileşimi aynı kalabilir mi?

Sınıf bileşimi sürekli değişiyor ise, "sınıfla buluşmanın" yöntemi de sürekli değişmez mi?

Ancak bütün bu sorular gözardı edilir ve olası bütün evrenlerde aynı olan mutlak, evrensel bir "sınıfla buluşma" tanımlanır.."Sınıfla buluşma" gösterenin işaret ettiği gösterilen çokta ayaklar altından kaymıştır, gösteren havada asılı kalmıştır, içerik değişimiştir ama aynı form, aynı kabuk sanki herhangi bir anlam iletiyormuş gibi kullanılmaya devam edilir.

"Yahu Milleti bir tanımla hele" dediğinde nasıl bir sağcı apışıp kalırsa, bir solcuya da "Yahu bir Joker gibi her durumda başvurduğun sınıfla buluşmayı hele bir tanımla" dediğinde vereceği somut bir cevap yoktur aslında..Allah aşkına tam olarak nedir "sınıfla buluşmak"? Hangi yöntemleri ve araçları kullanır? Sen de bir çağrışım yapıyor mu? İçtenlikle söylüyorum çok zorlamama rağmen bende bir çağrışım yapmıyor. Nedir kastedilen? Mahalle çalışması yapmak mı, sendikal mücadelede bulunmak mı?

En azından şunun açık olması lazım; olası bir cevabı varsa da "sınıfla buluşmak" kesin net anlamı olan, belli bir pratikler ve yöntemler bütünü akla getiren sarih bir nosyon değil, üzerinde uzun uzun tartışmak, beyin fırtınası estirmek gerekiyor..Kendi üstüne kapanan çevrimsel Totolojik mantığın fasit dairesini kırıp, olası yöntemler üzerine düşünmek gerekiyor..Yani dediğim gibi aslında analizin tam da başlaması gereken yer, sonuç olarak sunuluyor..


Neyse, bu konuları düşünmeye devam..

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
"Sınıf"la Nasıl "Buluşulur"? 2010-06-29 07:37:23 hasever
Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0
Üslup 
 
10.0
hasever Eleştiren hasever    Haziran 29, 2010
İlk 10 Eleştirmen Arasında  -   Bütün eleştirilerime bakın

Bilebilmek

Sevgili Önder,

Bir ricayla başlayayım: Lütfen solcu olmayı ders formatına sokma, her ders formatlı şeyden kaldığım gibi bir de "solculuk"tan kalmak istemiyorum zira o benim çıkınımdaki tek katık :)

Şöyle anladım:

Etiket / Referans
Niyet / Kaabiliyet
Kar / Zarar
ve nihayet
Bilmek /Bilebilmek

Baş gösteren demişsin, Çapa'da diyebiliriz sanırım. Günümüzün en büyük atıl kavramlarından biridir. İdeolojisizleşmenin başlangıç ve bitiş noktasıdır.

Ben en çok bilmek/bilebilmek üzerinde durmak istiyorum. Matematik ezberleyen arkadaşlarım vardı; o gün bugündür onlara üzülürüm. Matematik ezberlenir mi derdim, "hoca kesin bunu soracak derlerdi" hoca, gerçekten de onu sorardı kimi zaman ve karşıma geçip zafer kutlarlardı, bense hocaya da üzülürdüm, on tane soruyla bir ömür geçer mi be hocam!

Sonra bunun daha büyük ölçeklisine şahit oldum. Gazetelerde, televizyonlarda, kürsülerde ve siyaset meydanlarında, sermayesi sadece bilmek olan insanlar dolanıyor. Rüzgar bir yön değiştirdiğinde, ya da x bilinmeyeni değil de y bilinmeyeni istendiğinde apışıp kalan insanlar. Bü yüzden bir solcunun bilmekle değil bilebilmekle doanamış olması gerektiğini düşünüyorum ve yazdıkların için kendi adıma teşekkür ediyorum.

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile