Makaleler Bütün Yazılar Teori Politik-Teori Komünistler İçin Spinoza Neye İyi Gelir? Ya Da Molar ve Minör Politika
 

Komünistler İçin Spinoza Neye İyi Gelir? Ya Da Molar ve Minör Politika Popüler

Makale

Politika teorisine yönelik bir metinin nasıl olması gerektiğinin arketipi Lenin'in "Ne Yapmalı?" adlı eseridir. Sol düşüncede,  yüzyılı aşkın süredir baskın olan popüler zihniyetin yapılanması hakkında bir fikir edinebilmek için, sözkonusu eserin başlığı bile tek başına çok şey anlatıyor; bir kere böyle bir başlık, sorunu tanımlama, yani teşhis aşamasının geçildiği ökabulünü ima eder: Sorun belli de, çözmek için "Ne Yapmalı?"

"Ne Yapmalı?" daha başlığında hitap ettiği kitlenin zihinsel yönelimi hakkında net bir ipucuj vermekle kalmaz, herkesin bildiği bariz teşhisin ortaya koyduğu sorunun çözümüne yönelik akıl yürütmenin günümüze kadar gelen yöntemine dair de standartları da belirler; konumuz açısından detaya girmeye yok, ama genel olarak bu standartların Savaş "Sanatı"nın teorisine yönelik standartlar olduğunu söylebiliriz. Bu açıdan Lenin, Savaş Sanatı teorisyenlerinleriyle, Clausewitz ve SunTzu ile aynı okul içinde yeralır: düşünmenin ana eksenini "biz" ve "onlar" ayrımı üzerine kuruludur. Bu açıdan teori, savaş meydanında düşmanın ve kendimizin güçlerini mühendislik analizlerine tabi tutup, elde bulunan "güç" ile orantılı, kısa vadeli taktik ve uzun vadeli strateji geliştirmekle sınırlıdır.

Devam etmeden önce belirtelim; Lenin'in de dahil olduğu "savaş sanatı" teorisini dışlamak değildir derdimiz. Savaşlar olmaya devam edeceğine göre, ve sınıf mücadelesi de deklare edilmeden yürütülen bir tür savaş olduğuna göre Lenin'in eserleri komunistlerin önemli kaynağı olmayı sürdürecektir. Dolayısıya derdim, bir "ya o ya bu" indirgemeci mantığıyla, egemen komunist akıl yürütme tarzına karşı diğer alternatiflerin avukatlığını yapmak değildir. "Ya o, ya bu" değil "Hem o, hem bu" diyorum. Lenin'in ideal temsilcisi olduğu klasik komunist düşünsel yöntem ile Spinoza ve Nietzcshe, Deleuze, Negri gibi çıraklarının  şimdi kendimce açıklamaya çalışacağım yöntemleri, dışsal/antagonistik değil, birbirlerini tamamlayıcı bir ilişki içindedir, basitçe analize tabi tuttukları alanlar farklıdır.

Ele alacağım Spinoza ve ondan esinli düşünce okulundan Deleuze'ün "Molar" ve "Minör" ayrımını yardıma çağırabiliriz bu noktada; Lenin ve bütün bir komunist düşünce "Molar" düzeyde yer alır, Spinoza ve çırakları ise "minör". İndirgemeci bir metaforla -bütün metaforlar biraz indirgemeci değil midir?- sınıf mücadelesi iki büyük ordunun bir meydan muharebesi ise, Lenin o muharebenin başkomutanı olarak "kurulmuş" bir ordunun komuta edilmesinin teorisini yapar; Spinoza ve şürekası ise o orduyu "kurmanın" teorisini;  bir anlamda onlar askerlik şubesi gibi çalışır.

Şimdi bu "Molar" ve "Minör" ayrımını ele alalım;

"Molar" Politika ve "Minör" Politika: Hangisine İhtiyacımız Var?

Bir kere"ya o ya bu" mantığından artık kendimizi kurtarıp, "İkisine de" diye cevap vermemiz gerekir, zira bunlar birbirine aternatif süreçler değil, mücadelenin hem ardışık hem eşzamanlı olabilen farklı düzlemleridir. Konuyu açmak için bir kaç örnek verelim; Birkaç yıl önce berbat, son derece klişe temalarla örülü bir "bilimkurgu" filmi seyretmiştim; "The Core"/"Çekirdek". Film insanların ve hayvanların, ortada hiçbir belirgin neden olmadan sapır sapır düşüp ölmeleriyle başlar. Dünyanın manyetik alanı bozulmuştur, canlılar o yüzden ölüyordur. Bir grup seksi bilim adamı özel yapım bir araçla arzın merkezine inip, bizim oto sanayi ustaları gibi dünyanın çekirdeğindeki arızayı giderirler ve dünya normale döner. Eğer bu filmin temasını zorlama bir alegori ile sınıf savaşımına uyarlarsak, dünyanın elektro manyetik alanını sınıf savaşımına benzetebiliriz. İşte Lenin ve onun "Molar" politik yöntemi, Dünyanın "elektro-manyetik alanı"/sınıf savaşımı" çalışması gerektiği gibi çalıştığı zamanlarda uygulanabilecek bir yöntemdir. Elektro-manyetik alan bozulduğunda, yukarıda sınıf savaşına bilindiği şekliyle devam edebilmek için birilerinin önce arzın merkezine inip çekirdeği tamir etmeleri ve "molar" güçler dinamiğini "normale" döndürmeleri gerekir.

İşte Spinoza ve şurekası, arzın merkezine inip molar güçleri normale döndüren "minör" politik tamircilerdir. Bugün, yerçekimi ya da elektromanyetizm gibi molar bir güç olan sınıfsal öznelliğin "doğal" işleyisinde de tıpkı "The Core" filminde olduğu gibi aksayan birşeyler var. "Minör" politikanın görevi işte sınıfsal güçde aksayan noktaların bu tamirat işidir. Bugün, düşmanı savaş alanında cepheden karşılayacak düzenli bir ordu yoktur. Görev bu orduyu kurmaktır. Devşirme işi layıkıyla yapılmadan savaş meydanına çıkanlar Don Kişot, daha doğrusu Sancho Panza durumuna düşerler, böyle yaparak da komunist düşünceye faydaları dokunmaktan çok, güçsüz, karismasız bir imge yaratarak aşağılarlar.

Yine bilimden bir örnekle devam edelim; Yerçekimi de tıpkı elektormanyetizim gibi doğanın temel güçlerinden biridir. Peki yerçekimini oluşturan nedir? Tamam biliyoruz ki, uzayda  herhangi bir kütleye sahip olan iki cisim birbirini çeker, ama neyi kullanarak çeker? Uzayda değil de dünyada olduğumuzda, bir başka cismi kendimize çekmek istediğimizde bir başka üçüncü cisme gerek duyarız, bir ip, bir çengel vs gibi..Ama arada hiçbir aracı olmadan iki cismin birbirini çekmesi, fani havsalalarımıza sığmıyor, bir büyü gibi geliyor.

Fiziğin standart parçacık modeline göre, yerçekiminin işlemesini sağlayanın "graviton" adı verilen bir parçacık olduğu tahmin ediliyor. Henüz bir graviton yakalanabilmiş değil. Yeryüzünde kaldığımız sürece, işimizi görmek, yerçekimini yenen uçaklar inşa etmek, yüksekten atlarken paraşüt kullanmak vs için Newton fiziği bize yeter; graviton'ların gizemini çözmeye gerek duymayız. Yüksek bir binanın çatısından kendimi aşağı bırakırsam yerçekiminden dolayı yere çakılacağımı bilirim; bu kadarcık bir pratik bir bilgi de yaşamımı sürdürmek için bana yeter. Peki, ya yerçekimi de birgün bir anda çekmeye son verirse? İşte o zaman graviton'ların nasıl çalıştığını da bilmemiz gerekmez mi? Fiziksel evrende durduk yerde yerçekiminin işleyişine son vermesi olasılık dahilinde değil; ancak toplumsal evrende, yerçekimine tekabül eden molar güçlerin başına gelen tam da bu. O yüzden "gravitonlar"ın toplumsal evrende karşılığı olan parçacıkları keşfedip, "toplumsal yerçekimini" yani toplumsal molar güçleri durduranın ne olduğunu anlamamız gerekir. İşte Spinoza ve şurekasının yapmaya çalıştığı tam da budur. Ortodoks/Klasik Marxism,  Newton fiziğine tekabül ederse, Dionysos-Spinoza-Nietzsche-Deleuze-Foucault-Negri çizgisinin temsil ettiği "yaşam/doğa fesefesi" de toplumsal alanın temel parçacık fiziğine, sosyal bilimlerin Kuantum fiziğie tekabül eder. Molar güçleri yaratan minör parçacıkların, toplumsal gravitonların, kuark'ların, neutrino'ların peşine düşer. Bu yararsız bir iş midir, toplumsal yerçekimi ve elektormanyetizm işlemeye ara vermişken?

Verdiğim bu örnekler "somut/reel politika" alanında yani "molar güçler" arenasına yönelik hiçbir çağrışım yaratmamış olabilir, fantastik beyin cimnastiği olarak görünebilir. O yüzden, birebir günlük hayattan örnekler vermek durumundayım, şahsen kendi adıma temel aksaklığın burda olduğunda inanıyorum. Toplumsal alanın Newton fiziğine tekabül eden "molar"  alanında, temel parçacıklar fiziğine/kuantum fiziğine tekabül "minör" alanındaki aksaklıkları gidermeden başarılı olmamız mümkün değildir.

"Kollektif Öznelliği" Kurmak İçin Minör Politika

Ortodoks Marxismle temel ayrımımız işte tam olarak burda ortaya çıkıyor; Molar politika yapmamıza olanak sağlayacak "kollektif özne" orda bir yerlerde "kurulmuş"/constituted  halde bekliyor mu yoksa minör politikanın temel parçacık düzeyindeki "kurucu"/constituting operasyonları ile molar politikaya geçmeden önce "ya da" molar poltikaya "eşzamanlı" olarak kurulmak zorunda mıdır? Ortodoks sol, "kollektif özne"nin zorunlu iktisadi süreçler sonucunda, otomatik olarak zaten kurulmuş olduğunu varsayar. Dolayısıyla sol politika, kollektif öznenin sevk ve idaresinden ibarettir.

Tabii ki biz buna karşı çıkıyoruz. İktisadi süreçlerle, kollektif öznelliğin kuruluşu arasında ontolojik zorunlu bir ilişki bence yoktur. Böyle bir determizme bütün sermayeyi yatırmak, sol mücadeleyi gerçek karşılığı olmayan bir fantezi evreninde yaşamaya indirger. Böyle bir varoluş da, sisteme zarar vermeyi geçelim, onun mantığını yeniden üretir. Sermaye bugün, hepimizin kendi yaşamlarımızda birebir tanık olduğu üzre herşeyi yutan, her forma giren, her ortamda kanser gibi yayılan, kolayca adapte olan bir yaratıktır; bilim kurgu filmlerinde çok işlendiği, Örneğin 1958 yapımı "The Blob" adlı filmdeki uzaylı gibi.

Komunist teorinin çağrısına yapısal özellikleri nedeniyle, yani doğal durumunun mantıki zorunlu sonucu olarak cevap verecek bir toplumsal öznellik yoktur. Yoksulluktan, baskıdan, despotluktan inim inim inliyor olmak bile ortodoks solun varsayageldiği gibi bir devrim öznesini er ya da geç yaratmıyor. İnsanlığn tanık olduğu bütün devrimler nerdeyse istisnasız, bir avuç radikal aydının, maddi süreçlerin ortaya çıkardığı karışıklıklara, kaosa iradi müdahalesi sonucu gerçekleşmiştir. Aydınların/liderlerin olası ihanetine rağmen devrimi savunacak tutarlı bir kollektif devrimci faili insanlık bence henüz görmedi. Lenin'in müthiş kararlığı olmasaydı Ekim devrimi hiç olmayabilirdi, buna karşı çıkacak devrimci bir fail de ortalarda yoktu..20.yüzyıl başlarında Rusya, monarşiye devam da edebilirdi, burjuva demokratik bir cumhuriyete de evrilebilirdi.

Eğer bu gözlemlerde birazcık olsun bir doğruluk payı varsa, kollektif bir devrimci faili, zorunlu olarak ortaya çıkan bir veri olarak almaktan biraz uzaklaşıp, iradi olarak nasıl kurulacağını sormamız gerekmez mi? Yani toplumsal teorinin parçacık fiziğine yönelmemiz? Bu alanlarda düşünmeye başladığımız zaman, gravitonların yerçekimini oluşturmasına benzer bir şekilde toplumsal molar gücü/sınıfı/devrimci faili/kollektif özenelliği yaratan "toplumsal gravitonları" araştırmaya başlamamız gerekmez mi? Bir kollektif güç hangi koşullarda çıkar, oluşması için gereken temel etkileşim "parçacıkları" nelerdir, hangi bireysel güçler hangi süreçlerden geçerek kollektif bir bileşke kuvvet yaratır? Ortodoks'un cevabı hazırdır: Tamam işte fabrikadaki üretim ilişkileri içinden çıkar kollektif özne...

Hayır! Çok daha "minör" dinamiklerden bahsediyoruz..İnsan psikolojisinden, tek tek ilişkilerimizden, zaaflarımızdan, kıskançlıklarımızdan, cinselliğimizden, "öteki" ile sürdürdüğümüz ego savaşlarından, boş zaman kavrayışımızdan, günlük bireysel etkinliklerimizi, hobilerimizi düzenleyişimizden, özel hayat ve kamusal hayat arasındaki ayrımı nerede çektiğimizden, kaynaklarımızı, zamanımızı özel ve kamusal varoluşumuz arasında adil olarak bölüştürüp bölüştürmediğimizden vs.vs. Bu gibi sorunsalları klasik Marxism ele almış mıdır? Klasik Marxism'in nerdeyse bütün öğrencileri, genç Marx, Lukacs, Frankfurt Okulu, Wilhelm Reich gibi bir kaç istisna dışında "insanlık durumu", "varoluş meseleleri", "insan psikolojisi ve ruhu" üzerine pekaz düşünmüştür. Bugün tıkandığımız nokta bu eksikliklerimizden kaynaklanmıyor mu?

Bugün molar/reel politik alanda aşık atacak konumda değiliz, zira o aşamaya daha gelemedik, çünkü henüz bir kollektif öznellik kuramadık. Molar/Reel politik düzlemde doğruları istediğiniz kadar ısrarla gündeme getirin, onları duyacak kulaklar yaratılmadığı sürece evrenin korkunç boşluğuna hitaben söylenmiş yalnız sesler olarak kalacaktır. Peki bir kulak kendisine yönelen sesleri nasıl duyabilecek hale gelir? İşte Minör poltikanın sorduğu soru budur..Devrim kırdan mı şehirden mi başlamalı paradigması içinden düşünmez, zamanı geldiğinde devrimi yapacak kollektif faillik nasıl kurulur? Önümüzde, ortodoks kalıpların dışında cevap verilmeyi bekleyen soru budur.

Spinoza'nın çok ama çok önemli bir kavramı var; "Etkilenebilirlik Kapasitesi". Şimdi kollektif özneliğin kurulması açısından bu son derece önemli kavrama ve politik çağrışımlarına bakalım.

Etkilenebilirlik Kapasitesi

Spinoza'nın bu kavramının bende yarattığı çağrışımları ortaya döktüğümde okuyanda bir çağrışım yaratabilmesi için, kendine Marxist diyenler arasında pekazının sorduğu bir soruyla başlamak isterim; Marx proleteryayı neden insanlığı kurtuluşa götürecek devrimci fail olarak ortaya koymuştur?

Soruyu gündeme getirmemdeki amaç şu; Marx'ın proleteryayı devrimci fail olarak  vaftiz etmesi, sermaye/artı-değer/sömürü analizlerinin, emek değer teorisinin sonunda matematiksel, mantıksal bir çıkarımla varılan zorunlu bir sonuç değildir bence. Emek değer teorisinin zounlu bir sonucu olarak çıkıyor olsaydı bugün sömürünün bütün dünya sathına yayıldığı bir kapitalist üretim sürecinde, çok güçlü bir tolumsal faili ortalarda görürdük. Marx'ın döneminde proleterya bir toplumsal fail olarak ortada dururken şimdi niye yok? Kapitalizm bildiğimiz kapitalizm, sadece üretken olduğu sektörler farklılaştı ve çeşitlendi. Öyleyse öznellik/faillik oluşum süreçlerinin, üretim mekanları dışındaki etkenlerle "de" blirlendiğini düşünmeye başlamamız artık gerekmiyor mu?

Marx'ın zamanında Kapitalist üretim süreci toplumsal faili yaratırken şimdi niye yaratmıyor? Bu soruya cevap vermek için 19.yüzyılın proleteryası ile post-modern zamanların proleteryasının günlük varoluş koşullarını karşılaştırmamız gerekmez mi? Böyle bir karşılaştırma yaparsak ne gibi radikal farklar ortaya çıkar.? Bence en bariz fark ortak yaşam alanları, kamusal mekanlar düzeyinde ortaya çıkıyor. 19.yüzyıl proleteryası, sadece onbinler olarak aynı fabrikada nerdeyse bütün hayatı boyunca çalışmak zorunda kalmıyor, aynı zamanda fabrika etrafında kurulan gettolarda emek zamanı dışında da ortak bir yaşam sürüyorlardı. Kendileri kadar eşleri ve çocukları da aynı toplumal mekanlarda, bir anlamda "dış etkilere" maruz kalmadan , saf, katıksız bir sınıf toplumsallığı sürdürebiliyorlardı. İşte Spinoza'nın "etkilenebilme kapasitesi"yle bağlantıyı bu noktada koyuyorum. Marx'ın proleteryasının unsurları kendi aralarında bir "etkilenebilme" kapasitesine sahipti. Dolayısıyla iddia ediyorum ki, Marx'ın devrimci failini yaratan emek-değer teorisi değil, aynı toplumsal mekanlar içinde birarada yaşayan insanların birbirlerinden etkilenebilme kapasitesidir. Ve bunun da sömürü ile direk bağlantısı yoktur. Kapitalist sömürü, gittikçe artan sayılarda insanları, kaderlerini birleştirerek birarada yaşamaya zorlamakla devrimci failin oluşmasına katkı yapmıştır sadece. Devrimci fail kapitalist üretim süreçlerinin direk değil, tali bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

19.yüzyıl ile post-modern zamanlar arasındaki fark ne? Toplumsal mekanların parçalanmış olması değil mi? Sınıf toplumsallığı yerine, özel hayatların, aile hayatlarının "toplumsallığının" geçmiş olması değil mi? 19.yüzyıl işcisi, ıssız bir adaya düşüp hayatta kalmaya çalışan insanların karşılaştığı zorunluluğa benzer biçimde birbirine sarılmak zorunda kalmışladı. Bugün böyle bir varoluşsal zorunluluk yok. Zihinlerde "varsayılan" komunistlik, bireysel öznelliğin yapılanışına dışarıdan eklemlenen, varoluşsal bir dayatması olmayan subjektif bir eklenti sadece. Gerçek günlük varoluşumuzu ve sıradan pratiklerimizi belirlemez. Varoluşla bağlantısı kopmuştur çünkü..Romantik, subjektif bir bağlanımdır sadece, ontolojik değil;  kişisel bir imaj oluşturmaktan başka bir işlevi yoktur, nostaljik güzel bir ruh yaratır sadece. Günümüz "komunistinin" günlük varoluşunu işi, ailesi, özel hayatı çok daha fazla belirler. Komunistliğe ayrılan zaman, eşlerin izniyle kankalarla bir maç seyretmeye ayrılan zamandan farklı değildir. Galatasaray'lı olmak hayatımı ne kadar belirliyorsa,komunist olmak da o kadar belirler.

Etkilenebilirlik kapasitesi'ne dönersek; ne ifade eder bu kavram? Öncelikle dikkat çekmek istediğim nokta, bu kavramın edilgen çatısıdır. Çevremdeki güçlerden, öteki bireylerden,  kendi algı kapasitemi, dünyayla, maddi çevremle kurduğum ilişkilerin niteliğini ve niceliğini arttırmak için etkilenebiliyor olmam pasif gibi görünen bir durum gibi tınlıyor, ama aşağıdaki göstermeye çalıacağım gibi aslında öyle değildir. Sürdürmekte olduğumuz post-modern varoluşlarımızda etkilenebilme "yetimiz" kurumuştur. Birbirinden etkilenemeyen bireyler de birtakım parti/örgüt/hareket içinde biraraya gelip sittin sene en radikal sloganları bile atsalar, komunizme hizmet edemezler. Moleküler düzeyde radikal bir uyumsuzluk varken, en geniş kollektif öznelliği gerektiren devrimi nasıl yapacaksın? Etkilenebilirlik kapasitesi kurumuştur derken neyi kastediyorum, şimdi ona geçelim;

İlişkilerin Moleküler/Minör Düzeyi

Bugün sürdürdüğümüz ilişkiler, etkilenebilirlik üzeriden, "karşılıklı olarak", yetilerimizi çoğaltmaya mi hizmet ediyor yoksa "kendini ortaya koymanın" bir arenası, şişik egoların bir mücadelesi olarak mı? Temel yaklaşım şudur; "bizim oğlanın söylediklerinden etkilenirsem, fikirlerinin bende soru işareti yaratmasına izin verirsem, kendi bireyselliğimden taviz vermiş olurum. Onunki karşısında kendi "güç istencim" zayıflar." Oysa ki Spinoza'nın bize öğrettiği şudur; ötekilerden etkilenebilme kapasitem ne kadar büyükse, bireysel gücüm de, biresel güç istencim de aslında o kadar büyüktür.

Bu noktada parantez açarak, Nietzsche'nin ünlü "Güç İstenci"  "Üstün İnsan" kavramlarından nası bir ucube yaratıldığına, kendi bireysel kültlerini kurma peşindeki kimi yazar bozuntuları tarafından nasıl hayasızca çarpıtıldığına değinebiliriz. "Güç İstenci" o yazar bozuntularının ya da Nazilerin çarpıttığı gibi, başkaları üzerinde erk istenci değildir. Nietzsche'nin ünlü "aktif güç, reaktif güç" ya da "efendi istenci, köle istenci" ayrımlarına referansla söylersek, başkaları üzerinde erk kurma istenci ancak kölenin istencidir, kendinde yeteri kadar yaşam gücü olmadığı için, başkalarına boyun eğdirme ihtiyacı duyar. Hegel'in Efendi-Köle diyalektiği de böyle başlamaz mı? Ancak efendi kendisinde yeteri kadar yaşam gücü topladığı için, başkaları üzerinde erk kurmaya itiyaç duymaz. Onun yaşama yönelik bütün algıları açıktır; Dionysos gibi yaşamın yaratıcı, aktif güçlerini hisseder ve onlardan etkilenebilir. Deleuze üzerine yazan Roland Bogue'in belirttiği gibi, "Güc İstenci" yaşamdan ve ötekilerin yaratıcı güçlerinden etkilenebilme kapasitesini arttırma istencidir, başkalarına kendi iradesini dayatma istenci değil.

"Güç İstenci" gibi son derece aktif bir irade, Etkilenebilme gibi son derece pasif  gibi "görünen" bir süreçten geçiyor. Bunu bizim ortodoks zihinlerin kavraması mümkün mü?

Peki, Spinoza nasıl oluyor da böylesi pasif bir süreci yaşam gücümüzü arttırmanın bir yolu olarak görüyor? Bunun cevabı sanıyorum Spinoza'nın panteist evren ve tek bir töz/substance kavrayışında. Spinoza'nın panteist evrenine göre sadece tek bir töz vardır; hepimiz o aynı sonsuz tözün farklı ifadesiyizdir. Bir anlamda Spinoza için "öteki" yoktur, sadece bir ve aynı tözün farklı ifadeleri/expression'ları vardır. Burdan tabii ki "sevelim, sevilelim, bir arada yaşayalım" türü bir güzel ruh sentimentalitesi çıkmaz. Spinoza bazı şeylerin benim bütünlüğümü/etkilenebilme kapasitemi azalttığını, bazılarının da çoğalttığını söyler. Burda "iyi", "kötü" ayrımına dayanan ahlaki bir yargı yoktur. Siyanür içersem beni oluşturan parçaları dağıtır, yeşil çay içersem süreğen kılar. Ancak bu siyanürün "kötü", ya da yeşil çayın "iyi" olduğu anlamına gelmez. İnsan ilişkilerinde de durum aynıdır; bazı ilişkiler beni çoğaltır, bazıları parçalar.

Tek töz kavrayışına dönersek, kendim gibi aynı tözün farklı bir ifadesi olan ötekinden etkilenebilerek, gerçek bilgiye, yani tözün bilgisine ulaşabilmek için bulmacanın eksik parçasını kullanmış olurum, zira bulmacanın bütün parçaları, sadece kendimde verili değildir. Ancak diğerleri üzerinden dolayımlanarak tözün bilgisine ulaşabilmek için yaşam ve anlama kapasitemi arttırabilirim.

Aslında bunlar gerçek hayatta karşılığı olmayan soyut metafizik spekülasyonlar değildir, insanlık tarihinin yaratıcı bütün faaliyetlerinde yürürlükte olan süreçlerdir. Spinoza'nın dile getirdiği çağdaş düşünürlerde de, metinlerarasındalık, öznelerarasındalık kavramlarıyla yankısını bulur. Yani, tek tek "büyük dahilerin" yaratıcı faaliyetleri yoktur, toplumların belli dönemlerde yaratıcı faaliyetlerinin kollektif etkilenebilme süreçleri ile çoğalması vardır. Bogues buna da vurgu yapar; yaratıcı birey yeni birşey yaratmaz, dahi birey tözün kendisini ifade edebildiği bir arayüzdür sadece.

Sürdürmekte olduğumuz ilişkiler etkilenebilme yetisinden yoksun olduğu için,  sanatsal alanda bir yaratıcılık gösteremediğimiz gibi politik alanda da gösteremiyoruz. Her ikisinin de kökeni aynıdır. Yıllar önce Müjdat Gezen'e tiyatromuzun dünyadaki yeri nedir diye sorduklarında "Futbolumuzun, bilimimizin, teknolojimizin, edebiyatımızın, felsefemizin, sinemamızın yeri nereyse orasıdır" diye cevap vermişti. Çok hoşuma gitti. Soruyu soran, aslında bu kültürde yaşayan hepimizin sahip olduğu bir önyargıyı dile getiriyordu; sanki insan yaratıcılığının belli bir alanı diğerlerinden bağımsız olarak gelişirmiş gibi, yani hoşuma gideni alayım, gitmeyeni dışarıda bırakayım demek mümkünmüş gibi. İslamcıların radikal hatası da burdan kaynaklanıyor aslında, İslamcların demeyelim de onlardan bir özgürlük savaşcısı yaratan liberallerin ve kendini solcu sananların. Bir bütün olarak yaratıcılığın bir kısmını ithal edip, diğerlerini dışlamak, mesala Batı'nın bilimini, teknolojisini transfer edelim ama ahlaksızlığı doğuran marjinal kültürel özelliklerini amayalım, kendi kiliğimizi koruyalım demek absürd olanı istemektir. Zira hoşuna giden teknolojiyi yaratan dinamikler hoşuna gitmeyen kültürü yaratan dinamiklerle aynıdır.

İşte bu noktada, sadece genel olarak ülke bazında değil, özel olarak tek tek solcu ilişkilerimiz bazında da yaratıcı olamayışımızın sebebi ortaya çıkıyor bence; büyük egolarımız sonucu ekilenebilme yetisi fakiri olduğumuz için, arkadaşımdan etkilenirsem erkekliğimden ödün vermiş olacağımı düşündüğüm için, arkadaşımı çoğaltmadığım gibi kendi iç dünyamı da çöle çeviririm. O yüzden ben derim ki, karşılıklı etkilenebilme kapasitelerimiz önüne set çeken kültürümüz yüzünden kapitalizmin merkezi ABD'de sosyalist devrim şansı vardır ama kendi ülkemizde yoktur..Herhalde bütün dünya sosyalist olduğunda Türkiye de mecburen olacaktır.

Her zaman olduğu gibi, meramımı daha etkili bir şekilde dile getirmek için "mübalağa sanatı"na başvurdum, elbette kendi düşünsel kaynaklarım gereği karamsarlığa izin vermemem gerekir. Ancak yukarıdaki mübalağa ile anlatmaya çalıştığım meramım şu; yaşadığımız coğrafya ve toplumda, bir özgürleşme hareketi için bilinen anlamıyla "poltik" , toplumsal, maddi öngereklerin hepsi var; un var, şeker var, yağ var ama yine de helva yapamıyoruz. Yoksulluk dizboyu, talan almış başını yürümüş, gelecek çok kasvetli görünüyor ama yine de bir solumuz yok. Dolayısıyla makro/molar alandan, minör/moleküle düzeye inip sorunun en derindeki kökenleri üzerine düşünmemiz gerekmez mi?

Bu möleküler düzeyde yaşanan arızaları,  kendi hayatımdan somut anektodlar akatararak somutlamayı umuyorum;

Çok iyi bilinen bir fıkrayla başlayalım; Cehennemde Türklerin bulunduğu kazanı bekleyen zebani olmazmış, çünkü kazandan çıkmaya çalışanı diğerleri paçalarından tutup gerisin geriye çekermiş "Hop dur bakalım nereye gidiyorsun" diye.

Konuyla bağlantılı bir Fransız atasözüyle -kimisi bunun incil'de geçen bir söz olduğunu da söyler- devam edelim; Kimse kendi köyünde peygamber olamaz. Bu özellikle türk köyleri için geçerli.

Olayları hep kendime yontuyormuş gibi görünme riskini göze alıp, kendi hayatımdan bireysel örnekler vermeden önce son bir gözlemimi aktarmak isterim; benim "Ezilenin ezmesi" ya da "Ezilenin tepkiselliği" dediğim bir durum var. Hatırlamıyorum belki biryerlerden okudum da aklımda kaldı ve sonradan kendi uydurduğum bir kavram olarak algılamaya başladım. Herneyse bu "Ezilenin Ezmesi" dediğim şey sonuç olarak kendi yaşamımda birebir deneyimlediğim bir durumdur. ABD'de yeni bir projeye başlarken en büyük korkum, bağlı olacağım müdürün bir Üçüncü Dünyalı olmasıdır. Birikte çalışılması çok daha zordur, çok daha despot olurlar, emrederek konuşurlar, inanılmaz sabit fikirlidirler, yeni bir fikir ortaya attığında zerre kaale almazlar, çok bariz olsa bile birşeyleri yanlış yaptıklarını kabul etmezler. Altında çalışanları özel kölesi gibi görür, hiç hakkı olmadığı halde fazla mesai yapmanı, hafta sonu çalışmanı, surgusuz sualsiz isterler. Bu yüzden bir Amerikalıya bağlı olarak çalışmak için dua ederim. Amerikalıların çok iyi bilinen olumsuz özellikleri, çıkarcılıkları, başkalarını umursamamaları vs beni ilgilendirmiyor pek. İş ortamında tek istediğim rahat bırakılmaktır, tepemde birilerinin olmamasıdır. Bir Amerikalı için iş ortamında tek önemli şey işin yapılmasıdır, iş yapıldığı sürece başka hiçirşeyi umursamazlar. Altında çalışanlara karşı, son derece yapmacık ve samimiyetsiz de olsa son derece naziktirler..İşe bir iki saat geç gelmişsin, ya da don ve terlikle gelmişsin umursamaz. Bir Amerikalı için, ofis ortamı asıl önemli olan iktidarın kurulduğu alan değildir. Asıl iktidar daha çok para ile mümkün olur; daha çok para da daha yüksek bir pozisyonla gelir, daha yüksek bir pozisyon da insanlara şirin görünerek senin sevmelerini sağlamakla mümkün olur.

Ancak bir üçüncü dünyalı için, en küçük bi iktidar pozisyonu bile, kendi başına yeterli bir amaçtır, daha üst iktidarlara ulaşmak için pragmatik davranılmaz, ele geçen ilk küçük iktidar pozisyonunun hemen keyfi çıkarılmaya başlanır. Zira bunu besleyen kültürel bir önyargı vardır; alttakiler, üsttekilere kayıtsız şartsız boyun eğmek zorundadırlar. Ne yaparsan yap, itiraz edemezler nasıl olsa..Kendi üstlerine kayıtsız şartsız boyun eğdikleri için altındakilerden de aynısını beklerler. Bir üçüncü dünyalı müdür, kendi altında başka üçüncü dünyalıları, özellikle kendi milletinden olanları toplarsa çok başarılı olur;  bu yüzden pek çok amerikan şirketinin bölge ofisleri bugün birer "Little India" ya da "Little Arabia" olarak anılıyor.Birazcık onurlu olanlar bu üçüncü dünyalı müdürlerin altında çalışamıyor.

İşte bu "ezilen kültürü" dediğim şeyin bizim toplumda kendi aramızdaki solcu ilişkilerde bile geçerli olduğunu düşünüyorum; hayatımız boyunca hep aşağılandımız, ezildiğimiz için, biraz palazlanıp gücümüzü arttırdığımızda, denklerimizden gelen her etkilenme olasılığını yeni bir ezme hareketi olarak, irademizin, binbir zorlukla elde ettiğimiz bağımsızlığımızın ipotek altına alınması olarak algılıyoruz. Üçüncü dünyalılığımızla bağlantılı bu kültürel ezilen tepkiselliğimize, bir de kapitalist kuşatmanın bütün popüler kültür araçlarıyla kesintisiz pompaladığı bağımsız birey kültünü ve hedonizmi ve bunların kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan sinizmi ekleyelim, karşımıza kollektif bir etkileşim alanı için hiçbir kayanağa izin vermeyen bir durum ortaya çıkıyor nerdeyse.

Bahsettiğim örneklere geçeyim; Ben öğrencilik yıllarında satrançla bir hayli ilgilendim, bir hayli satranç kitabı çalıştım. 9-10 yaşlarında kendime kendime öğrendim. Sonuç olarak ortalamanın biraz üstünde oynarım. Ama bende azıcık dikkat toplama sendromu,  ADD,  "Attention Deficit Disorder" olduğu için yeri gelir 14 yaşındaki kuzenime bile yenilirim. Neyse..2002 yılının yazında Dallas'ta çalıştığım yerde bir Türk mühendisle tanıştım.Satrancı daha birkaç hafta önce, yani 40'lı yaşlarında öğrenmiş biriydi. İnanılmaz hevesliydi..Günde 8-9 saat kesintisiz satranç oynamaya başladık. Doğal olarak oyunların büyük bir kısmını ben kazanıyorumdum, maçlar benim açımdan heyacansız geçmeye başlamıştı. O yüzden, yaptığım satranç okumalarından bazı dersleri arkadaşa aktarmak istedim. O çocuksu heyacanını gördükçe de satrancı ilerletmesine hakikaten içtenlikle katkıda bulunmak istedim. Ama benim "öğreten adam" tavırlarım arkadaşı son derece rahatsız etti. Onu mutlu edecek durum, iki haftalık bir satranç terübesiyle, 30 yıldır oyanayan beni yenebilecek hale gelmek.

Belli bir yaratıcılığa emek vermeden, kısa yoldan "parası neyse bastırıp almayı" ne çok seviyoruz. "Yazar" olan mankenleri, bet sesleriyle "diva" olan konsomatrisleri falan hatırlayalım. Bir türk hakikaten dünya bedel, başkalarının bir ömür adadığı bir yeteneği hemen iki hafta içinde edinebilir. Hayatını yazarsa roman olur, sevgilisine karşı hislerini devrik cümlelerle anlatırsa şair. Bu özelliğimiz yüzünden kansere karşı çözüm en çok bizim ülkemizde bulunur, emekli bir astsubay bile kansere karşı kesin tedaviyi icat eder. Oto sanayiden bir egsoz ustası termodinamiğin en temel yasalarının hilafına, bir kez hızlandıktan sonra kendi hızıyla enerji üretip yakıta ihtiyaç duymayan uçak motoru bulduğunu iddia eder.

Çok abartmamak lazım, böyle tipler her yerde çıkabilir denebilir ama bizim "Marxistlerin" tavırları da yukarıdakilerden farklı mı? Marxism gibi son derece zengin, karmaşık, bütün bir felsefe tarihine az çok hakim olmayı gerektiren bir birikime, bu ülkede sadece Politzer ya da çok çok Feuerbach Üzerine Tezler okunarak sahip olunur. Ve böylesi bir Marxist sizin yıllara yayılan bütün çabalarınıza rağmen karşınıza Marxolog olarak çıkar, fikirlerinizi hiç şekinmeden "liberalikle" suçlayıverir.

Şu iki haftalık satranç tecrübesiyle beni yenmeye azimli arkadaşın "Alaturka" mentalitesine karşılık amerikalılarınkini aktarmak isterim, kontrast teşkil emesi için; Bir Starbucks Cafe'nin müdavimi olduk o arkadaşla. Burda amerikalılarla satranç oynamaya başladık; hepsi de tecrübesiz oyunculardı. Ben onlara da bildiklerimi aktarmaya çalıştım. Bizim türk arkadaşın tavrından radikal biçimde farklı bir yaklaşım gördüm; benim bildiklerimi anlatmamdan çok memnun oldular, bunu kendi kişiliklerini aşağılayan bir durum olarak görmediler, böyle bir kompleksin en küçük bir belirtisini göstermediler. Bunun kültürel farklılıklardan kaynaklandığını düşünüyorum. Batı kültürü içinde doğmuş bir birey haliyle kendine güveni daha sağlam olarak yetişiyor, bilgilenme, ve öğrenme konusunda karşılıklı etkileşimin yani özneler arasındalık durumunun önemini doğal bir süreç içinde kavrayabiliyorlar.

Buna karşın bir köylünün kendine yönelik algılayışını düşünelim; bütün cahilliğine rağmen önyargılarından sonuna kadar emindir, geleneksel birkaç kültürel nosyonla varoluşun bütün sırlarına hakim olmuştur. Bu yüzden ne kadar eğitim alırsak alalım aslında bizler kültürel olarak hala köylüyüz, köylülüğün yeni olana karşı kapalılılığını hala sürdüyoruz, bir sonradan görmenin açgözlülüğüyle saldırdığımız ama kendi üretmediğimiz teknolojik yenilikler haricinde tabii ki. Resmi kurumlar dışında kendi alaylı öz-eğitimlerimizle, bu ülkenin solcuları/"entellektüelleri" olarak bizler de bu köylü kabuğunu biraz kırsak bile, özsel olarak yine de onun belirleyiciliğinden kurtulamıyoruz, zira özneler-arasındalık durumunun etkilenebilme süreçlerine bir türlü tam olarak açılamıyoruz.

Köylülükten çıkıp bir öznellik kurmaya başladığımızda, biraz zorlamayla edindiğimiz değerli bir özelliğimizi, Lacan'cı Baş Gösteren/Master Signfier olarak sabitleyip, onun etrafında statik bir öznelliği çökeltiveriyoruz. Dolayısıyla içeriği açısından değilse de formel olarak aynı sabit özne konumlarını üretiyoruz. Bu açıdan şahsen bence bu ülkenin sağcısı da solcusu da aynı öznellik sürecinden geçerek kurulur. Fanatik bir sağcının diğerlerinden etkilenebilme kapasitesi yok denecek kadar azdır. Ancak solcuların ki de fazla gibi görünmüyor. Sadece etkilenebilmeye kapattıkları özler farklı oluyor.

Aman bu söylediklerimden rüzgarın yönüne göre zırt pırt konum değiştiren,rüzgar fırıldağı olunmasını savunduğum sonucu çıkmasın. Böyle olmadığını anlatabilmek için özel bir örnek daha vermek zorundayım.

Müzikle, aktif olarak, yani üretken olarak ilgilenen bir arkadaş vardı. Bense sadece bir dinleyiciyimdir ama iyi bir dinleyiciyimdir. Burda bir öznel beğeni falan sözkonusu değildir, "Zevkler ve renkler tartışılmaz" sözünden daha embesilce bulduğum çok az laf vardır. Bu moronik laf doğru olsaydı, Estetik diye bir felsefe altokulu olmazdı..İyi sanat olmazdı.. İncelmiş zevkler vardır, kitsch zevkler vardır. Bunun keyfe göre kriteri yoktur. Kimse çıkıp da Britney Spears, King Crimson'dan daha iyi müzik yapıyor diyemez, derse aptal durumuna düşer. Kendi üretmediğim bir yaratı için mütevaziliğe aykırı davranmak gibi birşey olamayacağına göre rahatlıkla nesnel bir saptama olarak ileri sürebilirim; benim dinlediğim müzik, Progressive Rock, iyi müziktir, insan yaratıcılığının tavan yaptığı bir türdür. Klasik Müziğin başka enstrümanlarla devam ettirilmesidir. Bunları subjektif yargılara göre söylemiyorum; iyi müziğin melodik yapısının çok sesli olması gerektiği, bırden fazla katmanlı ritmik yapılara sahip olması, atmosferik bir etki yaratması, bir ambiyans oluşturması vs iyi müziğin nesnel kriterleridir. Progressive Rock bu özelliklerin tümüne sahiptir. Üsteik Opera dışında klasik müziğin bile sahip olmadığı bir başka özelliğe daha sahiptir; klasik müzik kadar sofistike melodik/ritmik yapılara sahip olmasının yanında, Progressive Rock aynı zamanda öyküler de anlatır. Prog Rock albümlerinin çoğu "concept albümü"dür. Yani,  sinema nasıl resim ve edebiyatın bir alaşımı ise, Prog Rock da bir anlamda müzik ve edebiyatın bir alaşımıdır. Büyük bir iç zenginlik alanıdır Progressive Rock. Neyse işte bu müzisyen arkadaşıma, Progressive Rock'ın "müjdesini" yıllarca vermeye çalışmama rağmen, bu yöndeki  her girişimimde, onun tarafından "aktif olarak" bir ket vurmayla karşılaştım. Elbette insanlara kendi müzik zevkimi dayatmak değildir amacım; sözkonusu arkadaş Türk Halk müziği, ya da Klasik Türk Sanat Musikisi yapıyor olsa anlarım, empati gösteririm. Çünkü zevkler radikal biçimde, paradigmatik bir biçimde tezat teşkil ediyordur. Ancak bir insan klasik müzik hayranıysa, batı ya da dünya müziğinin diğer iyi türlerinden,  Brit Pop, Caz vs hoşlanıyorsa, Progressive Rock'a kulaklarını tıkaması anlaşılacak birşey değildir, zira Progressive Rock bütün bu türlerden esin alır ve onları geliştirir.

Biraz spekülasyon olacak ama iddia ediyorum bu arkadaş kendi başına ya da müzik konusunda söz etme otoritesini olarak gördüğü bir arkadaşının tavsiyesiyle hoşlandığı bir albümü ben tavsiye etseydim dinlemeye değer bile bulmazdı. Benzer bir spekülasyon, fikirler düzeyinde de geçerli. Tamamen, diyelim,  benim yazdığım bir yazıyı, herhangi bir arkadaşın saygı duyduğu, otorite saydığı bir yazarın imzasıyla okutturun alkışlayacaktır. Ama benim ya da sizin yazınız olarak koyun önüne, eğer en başta okumaya değer bulursa, karşı çıkacak bir sürü nokta bulacaktır. Çünkü kimsenin kendi köyünde peygamber olmasına izin verilmez. İnsanın kendi yakın çevresinde olan birileri, ne kadar emek verirse versin, ne kadar uğraşırsa uğraşsın doğru birşey söyleyemez, iyi bir sanat ürünü tavsiye edemez. Bunun kabülü, kişinin kendi öznelliğini bir zayıflatma olarak görülür.

Zizek, Danimarka'da yayınlanan karikatür yüzünden ayaklanan müslümanlara yönelik şunu söylüyordu; "Altı üstü bir karikatürden kendi inançlarına bir saldırı görenlerin inançları ne kadar da acınası ölçülerde kırılgan, kendine güvensizlikle maluldür". Sonra Zizek buna karşın Budist rahiplerinin inancını hatırlatıyordu. Bir Budist başkalarının neye inandığıyla, ya da kendi inancı hakkında ne düşündükleriye ilgilenmez. Onun kendi inancına olan inancı, güveni o kadar sağlamdır ki, başkalarının onun hakkında ne düşündüğüne bakmaz, kendi inancının başkaları tarafından alay edilmesine bile aldırmaz, kendi inancını kutsamak için ötekinin saygısına, onayına ihtiyacı yoktur.

İşte bizim öznelliklerimiz de o kadar zayıf , öylesine kırılgan, etkilenebilme kapasitemiz o kadar güdük ki, ondan o kadar az eminiz ki, dışarıdan, üstelik çok yakınımızdaki dışardan gelen her türlü etkiyi onun hassas dengelerine karşı bir saldırı olarak algılıyoruz.

İşte yaklaşım şöyle birşey; Müzik; benim varoluşumu anlamlı kılan yegane alan, sen kim oluyorsun ki, bu çok özel alanıma teklifsizce girmeye cüret edebiliyorsun, onu da sana açarsam benim öznelliğimi otantik kılacak ne kalacak geriye.?

Ya da

"komunistim; ama ne yapayım ki bir devrimci konjüktür yok,  o yüzden herhangi bir küçük burjuva gibi yaşıyorum, evime alacağım mobilya seçimi için günlerce alışveriş ediyorum, halı seçimi ya da kızımın okul seçimi için ayırdığım zamanı bir kollektif faaliyet için ayırmıyor olabilirim ama her 1 Mayıs mitingine katılıyorum, devrimci kankalarımla fırsat buldukça biraraya geliyorum; sen kim oluyorsun ki benim komunist varoluşumu sorguluyorsun, bana bunları diyorsun da sen kendin ne yapıyorsun? vs.vs

Bugün içinde bulunduğumuz toplumsal ilişkilerimiz bence üç aşağı beş yukarı bu tür dinamiklerle belirleniyor. Özneler arası gerçek etkileşime kapalı bir toplumsallıktır bu..İşte 19.yüzyılda Marx'a proleteryayı devrimci fail olarak vaftiz ettiren, kollektif etkileşiminin ontolojik dinamiklerinin yukarıda betimlenen, dışsal etkilere kapalı sabit öznelerin mevcut yüzeysel ve rituelistik  ilişkilerinde ortadan kaybolmasıdır komunizmin krizi. Artık bir toplumsal alan yoktur, karşılıklı etkilenebilme süreçleri yoktur, aslında basitçe artık toplum yoktur.

Toplumsallığın olmadığı topraklarda da ne kadar kararlı Leninist çekirdek kadrolar kurarsanız kurun, aynı seçim kümesinden  veteran sol ağbilerle hangi yeni kombinasyonu denerseniz deneyin, halka şirin görünmek için hangi arkaik geleneklere ödün verirseniz verin komunizm yeşermez. Çünkü komunizm insan denen canlıların karşılıklı ilişkilerinin moleküler düzeyinden südur ederek toplumun geneline yayılır. Senin en yakınındaki sözde komunist arkadaşlarınla bile ego savaşların sürüyorken, üç kişi biraraya gelip işleyen minik bir kollektivite bile kuramıyorken Devrim lafını ağzına bile almak ne büyük kendini bilmezliktir.

Yazı öznel referanslarla belki teorik bir makale için çok kişisel bir ton aldı ama bu tür konuları angaje olmayan, nesnel bir çözümleme içinde ele almak da ne kadar mümkün sormak lazım tabii. Belki felsefenin değil edebiyatın ya da sinemanın işi bu. Ancak kimin işi olursa olsun, şahsi kanaatim odur ki ele alınması, üzerine gidilmesi gereken konular bunlardır. Reel politika, ya da molar politika düzeyine çıkmadan önce, toplumsal alanın moleküler düzeyinde yapılması gereken çok sey var; devrimin start alması gereken nokta bu alandır. Zira özneler-arasındalık durumu, komunizmle asla uyuşmayacak  etkilenebilme gücü olmayan sabit, kapalı öznelliklerin özel hayatlar tarafından belirlenen yüzeysel ilişkilerinden ibaret kalmaya devam ettiği sürece, devrim yeni bir Lenin'in kararlılığıyla tekrar kurulabilir belki ama 70 yıl kadar sonra yine hazin bir süreç sonucunda çöker.

İşte aynı tözün farklı tezahürleri olarak aramızda bir etkilenebilme süreci kurabilmenin dolayısıyla, molar düzlemde toplumsal faili yeniden yaratabilmenin yolları hakkında esin alabilmek için Spinoza ve çıraklarının "Yaşam/Doğa felsefesine", ve ruhumuzun komunizme muhalefet eden karanlık kıtalarını deşifre etmek için Freud'un/Lacan'ın psikanalizine ihtiyacımız var. Kuşkusuz Lenin'i okurken sahip olduğumuz beklentilerle Spinoza ve çıraklarını ya da Lacan'ı okumaya kalkarsak hiçbirşey alamayız onlardan. Zira göstermeye çalıştığım gibi analiz alanları farklı.

Üye eleştirileri

Toplam 1 üyeden ortalama puan:

Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0  (1)
Üslup 
 
10.0  (1)
Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Komünistler İçin Spinoza Neye İyi Gelir? Ya Da Molar ve Minör Politika 2010-06-20 14:35:02 hasever
Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0
Üslup 
 
10.0
hasever Eleştiren hasever    Haziran 20, 2010
Son Güncelleme: Haziran 20, 2010
İlk 10 Eleştirmen Arasında  -   Bütün eleştirilerime bakın

Enfes

Önder,

Mühendisleri severim, sanat ve felsefeden anlayanlarını ise daha çok severim :)

Yazı enfes olmuş; eline, beynine sağlık. Hep derdim, bir mühendis felsefeden ve sanattan anlarsa bu muthiş birşey olur, diye, "nasıl" diyenlere artık bu yazıyı referans verebilirim. Mikro/Makro ilişkisini fizik ile açıklayabilmek ancak bir mühendisin yapabileceği birşeydir ve bu sonsuz keyif aldığım bir yazım/düşün biçimidir. Kısacası yazı tam bana göre olmuş.

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile