Makaleler Bütün Yazılar Teori Politik-Teori Negri ve Hardt "Commonwealth"de e-HayalET'in Teorisini Yapıyorlar
 

Negri ve Hardt "Commonwealth"de e-HayalET'in Teorisini Yapıyorlar Popüler

Makale

 

Negri-Hardt ortaklığının son ürünü  "Commonwealth" / "Ortak Zenginlik" geçtiğimiz yıl İngilizcede yayınlandı. Türkçe çevirisin çalışmaları muhtemelen bu satırlar yazılıyorken devam etmekteydi. Büyük bir olasılıkla bu son çalışmaları da sol camiamızda öncekiler gibi, okunmadan, anlamaya çalışılmadan mahkum edilecektir. O yüzden bu yazıyla, gelmesi son derece muhtemel standart ortodoks eleştirilere karşı bir ön hazırlık yapmaktır amacım.

 

 

Yazının başlığıyla Negri ve Hardt'ın düşüncelerinin bizim siteyle ilişkendirerek radikal felsefelerinin kapsamını çok büyük oranda indirgeme riskini göze alıyorum. Ancak böyle bir başlığın, ikilinin çalışmalarıyla nasıl ilişkilenmek gerektiğinin bir örneğini sunduğunu düşünüyorum. Onları anlayabilmek için, "çokluk"un içindeki tekilliklerin / "singularities"in kısmi perspektifinden bakmak gerekir, temsilin her duruma uyan evrensel konumundan değil.

Dolayısıyla "Commonwealth", Lenin'in bizimkiler tarafından amentü olarak algılanan eserleri gibi okunmamalıdır "Commonwealth" bir "Ne Yapmalı?" değildir. Dolayısıyla "Ne Yapmalı?"dan beklenen türden hazır formüller bulma beklentisiyle okumak kaçınılmaz bir hüsranla ve ardından o bildik ortodoks kızgınlıkla sonuçlanacaktır. Peki öyleyse nasıl okumalı "Commonwealth"i?

"Yeni Bir Okuma-Pratiği Paradigmasına İhtiyacımız Var"

Marxist geleneğin külliyatı ile ilişkilenme şeklimizde son derece marazi bir yön var; kitaplarımızı son hali verilmiş, tamamlanmış kesin yapılar olarak ele alıyoruz, okuyucu olarak kendi yaratıcı düşünmemizi kullanarak kitabın kaldığı yerden devam etmiyoruz.

Aradaki dolayım bazılarına çok uzak gelebilir ama, bence bu yaklaşım marxistler olarak bile "temsil"in koordinatları içinde düşünüyor olmamızdan kaynaklanıyor. İşte bir takım büyük düşünürlerimiz vardır, onlar uzun bir pratik içinden damıttıkları düşüncelerine son haline vererek kitap halinde bize sunarlar, biz tabandakiler de bu yeğin saptamaları, şirket içi eğitimlerden geçercesine okur, özümser ve sertifika sahibi oluruz. Bütün sorunlarımızın çözümünü, bambaşka bir zamanda, bambaşka bir gerçeklik içinde üretilmiş bir kaç yüz sayfadan ibaret bir metinden bekleriz. Bunun muhafazakarların kutsal kitaplarına yaklaşımlarından bir farkı var mı?

Eğer bir kitap, bizim özel durumumuza yönelik mutlak çözümler sunmuyorsa, sorunu kitapta değil de kendi yaratıcı faaliyet eksikliğimizde aramamız gerekmez mi?

Ortalama bir okuyucunun klasik edilgen yaklaşımıyla "Commonwealth" okunmaya çalışıldığında son derece az şey bulunacaktır; bulunanlar da "yeni bir şey söylemiyor", "liberal tezleri marxist soslarla önümüze koyuyor" tepkileriyle mahkum edilecektir. Kitap henüz türkçe basılmadan bu yönde bir mahkumiyet kararı verilmiş bile, üstelik radikal düşünceyi yakında takip eden bir akademisyen tarafından. Buyrun bakın;

Aslında tüm kitabın “radikal teori” literatürünün protokolleri ile yazıldığını söyleyebilirim. Hardt ve Negri’nin erişmek istediklerini bildiğimiz diğer hedef kitlesi aktivistler ise, biraz üvey evlat muamelesi görmüşler. 383 sayfada, teorik şıklıktan sıyrılıp günümüzün güncel olaylarını ele alan, yorumlayan hepi topu 40 sayfa sayabildim. Bunların çoğu da 2 olaya odaklı: Cochabamba, Bolivya’daki mücadele (5 sayfa) ve ABD dış politikası (25-30 sayfa).

Emrah Göker, http://istifhanem.com/tag/antonio-negri/

Herhangi bir ortodoks gibi Emrah Göker de, Negri ve Hardt'tan mevcut durumda ne yapılması gerektiğinin hazır formullerini sunmalarını bekliyor. İkili, Göker'in beklediği gibi güncel olayları 40 sayfada değil de 400 sayfa boyunca yorumlamış olsalardı, ortaya ne yapılması gerektiğine dair daha iyi bir sonuç çıkacak mıydı? Türkiye'de bilmem kaç yüz tane köşecinin tam da yaptığı bu değil mi? Köşecileri geçtik, bizzat solcularımızın dahi bütün yapageldikleri "güncel olayları ele" almak değil midir? Peki ne çıkıyor bu "günlük olayları ele alma" dizginsiz furyasından?

İşte kitaplarla kurduğumuz bu yazan-okuyan, öğreten-öğrenen statik ilişkisinden kurtulmamız gerekir bence. Negri-Hardt'ın felsefi kaynakları itibariyle de, "çokluk"a dışarıdan hazır formüller sunamayacakları açıktır. Zira onlar kendilerini "çokluk"un akıl hocası, bir başka deyişle yeni Lenin'i gibi değil, herhangi bir unsuru gibi görürler. Ne demişlerdi siteye aktardığımız pasajlarında;

"...burada öncülere, hatta Gamscici anlamda ilerici-güçlere-organik entellektüele yer yoktur. Entellektüel,  çokluğu oluşturmanın olanaklılığını araştırma ortak projesinde diğerleri arasında bir tekillik olarak angaje olmuş bir militandır ve ancak bir militan olabilir. Dolayısıyla öncü "ön cephede" tarihin akışını belirlemek, ya da "kenarda" eleştirmek için var değildir, o tümüyle ancak "içeride" olabilir. Antonio Negri & Michael Hardt Commonwelath - Harward University Press 2009, sh. 118

İşte bu pasaj, kitap okuma pratiğinin yeni paradigmasını ortaya koyuyor; birincisi "Commonwealth"ı yazma çabası, "çokluğu oluşturmanın olanaklılığını araştırma ortak projesi" içinde yeralır. Mutlak doğruyu sunmaz, okuyanların kendi durumlarını analiz etmeleri için bir çağrışım zinciri başlatır sadece. Bu anlamda "Commonwealth" okundukça yazılmaya devam eden bir süreçtir. Bu saptama mesnetsiz bir spekülasyon değildir; Negri-Hardt'ın kaynakları Spinoza'dır, ki bu kitapta öncekilerden çok daha fazla Spinoza esini ve göndermesi vardır. Diğer önemli kaynakları ise Deleuze ve Guattari'dir. Spinoza ve Deleuze/Guattari felsefesinden,  birazcık haberdar olanlar da bilirler ki, onların politikalarında olmadığı gibi teorilerinde de hiyerarşi yoktur, teorik üretim de "çokluk"un kollektif üretimidir. Ulvi, kesin doğrular, formüller yoktur. İçinde bulunulan durumda ne yapılması gerektiği, kollektivitenin tekilliklerinin geri dönüşlü, karşılıklı etkileşim süreci içinde ortaya çıkar. Yeni bir Lenin, yeni bir Marx bir daha asla çıkmayacaktır. Kendi kaderimizi ele alıp, içinde bulunduğumuz durumlarda tam olarak ne yapmamız gerektiğinin formulünün hiçbir çağdaş düşünür veremez, zaten böyle bir iddiaya sahip birini de en azından ben tanımıyorum.

İkincisi, Negri & Hardt kampüslerinin güvenli duvarları arkasından kitlelere nasıl kurtulacaklarını vaaz eden peygamber/akademisyenler ya da Leninist öncüler değil, "diğerleri arasında bir tekillik olarak angaje olmuş militanlardır", "çokluk"un 'sesli düşünen' herhangi bir unsurudurlar. "Commonwealth" Negri-Hardt adlı iki sepesifik yazarın değil, "çokluk"un tarihsel birikiminin bu iki spesifik birey tarafından görüldüğü şekliyle dile getirilmesidir..Hayır bu öyle kof bir yüceltmede bulunuyor değilim; Deleuze - Guattari'nin "Bin Yayla"nın ilk satırlarında, kendi adlarını kullanmış olmalarından dolayı, adeta okuyucundan özür dileyişlerini hatırlayalım. "Commonwealth" ne ölçüde Negri ve Hardt'ındır, ne ölçüde o satırları yazdıran adsız yığınların yüzlerce yıllık direnişlerinin aktarılmadısır?

Dolayısıyla, marxistler olarak, kitaplara "ders kitapları" gibi değil, ucu açık kollektif  bir "yaratım" süreci olarak bakmasını öğrenmemiz gerekiyor bence. Her yaratım süreci gibi, kitaplar da yanılır, eksiklikleri vardır, yaratıcılığı destekleyen kollektif ilişkiler ağı varsa serpilir, yoksa sönümlenir, kurur gider. Bu perspektiften bakarsak, "Commonwealth" bitmemiş bir senfonidir, "çokluk"un açık uçlu ortak yaratıcı eylemidir. Burda biz onu e-HayalET'le ilişkilendirerek yaratmaya devam ederiz, Lagos'un gecekondularında yaşayan biri de çok uluslu şirketlerin talanına karşı direnişinde.

Negri ve Hardt'ın burda üç beş kişi olarak bizim e-HayalET'te yapmaya çalıştıklarımızdan haberdar olması mümkün mü? Ama gelin görün ki, varlığından bile haberdar olmadıkları minicik bir yapı, adeta ulvi bir ruh ortaklığıyla "Commonwealth" yazılmadan, ondaki düşünceleri hayata geçirmeye çalışıyor kendince. Bu iddiayı temellendirebilmek için Negri-Hardt'ın hangi açılardan, "temsil"e dayalı diğer sol perspektiflerden ayrıldığını, ortodoksların kesin bir veri olarak ele aldıkları hangi konuları sorunsallaştırdıklarını açmamız gerekiyor. Bana göre en temel farkları, subjectivity/öznellik üretim sürecini sorunsallaştırmalarıdır. Şimdi bunu ele alalım.

Toplumun Maddi Üretim Süreçleri İstenilen Öznelliği Otomatik Olarak Üretir Mi?

Ortodoks marxisme göre, öznelliklerin yaratımı kapitalist üretim süreçlerine bağlıdır. Toplumsal devrimci fail oluşumu, kapitalist üretimin doğasına içkindir. Marx'ın ünlü formulü, kapitalizmin kendi mezar kazıcılarını üretecek olması da işte tam bu kavrayışı dile getirir. Burdaki "içkinlik" boyutuna dikkat, zira "içkinlik", Negri-Hardt'ın da dahil olduğu Spinoza/Nietzsche/Deleuze-Guattari/Foucault hattının en merkezi kavramlarından biridir. Fırsat olursa bu çok önemli konuya döneceğim. Kapitalizmin kendi mezar kazıcılarını da üreteceği, yani içkinlik fikrinde Negri-Hardt'ın bırakalım karşı çıkacak bir yön bulmalarını, aksine kendilerinin de vaaz ettiği en önemli dinamiktir, hatta bütün felsefelerinin buna dayandığını bile iddia edebiliriz. Zaten bu yüzden Zizek, "In Defense Of Lost Causes" adlı kitabında, Negri-Hardt'ı liberallikle değil, Marx'a körü körüne bağlı olmakla, ultra-marxist olmakla suçlar. Peki öyleyse fark nerde?

Sorun şu ki, içkinliğin edimselleşmesi ortodoksların sandığı gibi determinist bir süreç değil, daha çok pseudo-determinist bir süreçtir. Şöyle bir analoji kurabiliriz; meşe ağacı palamuta içkindir, ancak her palamudun meşe ağacı olacağının garantisi yoktur. Analojiyi devam ettirirsek, bir palamud olarak "çokluk"un herhangi bir tezahürünün bir meşe ağacına dönmesi, üretici, yaratıcı, etkileşimi yoğun birlikteliklerin, "keyifli karşılaşmaların" çoğalmasına, kollektivitenin "common"un/müştereğinin kurulmasına bağlıdır. İşte bu kurucu faaliyet düzleminde determinizm yoktur. Oysa ortodoks solcular, toplumsal failin tarihsel bir zorunlulukla zaten orda biryerlerde "kurulu" bir halde beklediğini, "öncünün" çıkıp kendisine göstereceği doğru yolda yürümeye hazır olduğunu varsayar. Bu açıdan onlar için doğru politik faaliyet, içkin süreçler sonucunda gücül / potansiyel olarak duran, ama burjuva/liberal propagandanın zihin bulanıklaştırıcı faaliyetleri sonucunda atıl vaziyette bekleyen toplumsal faili bulunduğu gafletten çıkarmaya yöneliktir. Bir kitaptan da bu yüzden, uyuyan devi uyandıracak hazır formüller, büyülü sözler, etkili sloganlar sunmalarını beklerler. Bu açıdan egemen kapitalist kültürü yeniden üretmezler mi aslında? Kapitalizme burnuna kadar angaje olmuş biriyle, yeni bir dünya, daha adil bir düzenin olanaklılığından bahsetmeye kalktığınızda, Marxist teoriyi anlatmaya kalktığınızda alacağınız tepki, "Bırakın bu süslü lafları, hayatın gerçekleri ile yüzşleşin" türünde bir yaklaşım olmaz mı? Radikal sol teori adına yazılmış, bildik beklentilerin ötesinde fikirler sunan bir kitabı da, rasyonel, yararcı, hemen uygulanabilir formuller sunmuyor diye eleştirmek de benzer bir mentalitenin ürünü değil midir? Oysa radikal teori yapısı gereği, "imkansızı", sağduyuya aykırı olanı düşünebilme, mevcut gerçekliği, sadece burjuva üretim ilişkilerinin gerçekliğini değil, günlük hayatın dokusunu kökten değiştirmeye yönelik talepleri dile getirmez mi?

Bir kitaptan, hemen güncel politikaya uygulanabilecek sonuçlar çıkarma beklentisiyle kendini belli eden bakış açısı, başka şeyler bir tarafa, son tahlilde "temsil"e dayanmak zorunda olduğu için, kitleleri/"çokluğu" yabancılaştırıcı, yaratıcı faaliyetten, icradan dışlayıcı bir boyutu içerir. Eninde sonunda, devrim yapıldıktan sonra bile, bu öncüler, yıkıcı güçün faillerini "Tamam üzerinize düşeni yaptınız, devrim başarıldı, artık işinize gücünüze dönebilirsiniz, biz sizlerin çıkarlarını temsil edeceğiz" diye evlerine yollayacaktır. Bu şekilde temsile dayalı bir "kurtuluşun", milyonlarca kez denense de sonlandırılamayacağını, er ya da geç ihanete uğrayacağını tarih büyük bir kesinlikle göstermiştir. Kitlenin doğrudan , aracısız kontrolünün olmadığı hiçbir "devrim" nihayete erdirilemez. Koca insanlığın kurtuluşu, üç beş parti liderinin yüce gönüllülüğüne, etik duruşlarının sağlamlılığına endekslenemez. Ortodokslar, marxismin "bilimselliğine" vurgu yapmayı çok severler ya; o yüzden onların bu "bilimsel kriterlerine" göre kesin bir bilimsel gerçeği vurgulayalım; insanlığın kurtuluşu bilimsel kesinlikte bir süreç ise, tikel bireylerin müdahelesine, yönelendirmesine yer yoktur. Nasıl yerçekimi "büyük liderin" keyfine bağlı değilse, insanlığın özgürleşme süreci de bağlı değildir.

Negri-Hardt'ın kapitalizmin post-modern dönemdeki içkinlik boyutuna yönelik düşüncelerini daha iyi anlayabilmek için, Negri'nin içinden geldiği İtalyan Operaismo/Otonom Marxism akımlarının bir temel iddiasını hatırlamamız gerekir. Otonom Marxisme göre, Burjuva ile Proleterya arasındaki satranç maçında ilk hamleyi yapan her zaman işçi sınıfıdır. Burjuvazi proleterya'nın mücadelesine karşı, hayatta kalabilmek hep karşı hamleler yapmak zorundadır. Bu bakış açısına göre, "globalizm" denen durumun ortaya çıkması, işçi hareketinin yenilgiye uğratılmasının değil, tam aksine kendi ülkesinde çok başarılı olması sonucudur. Ulusal sınırlar içinde işçi hareketi karşısında çaresiz kalan burjuvazi, üretimi dünya sathına yayarak kaçış yolu bulmuştur. Ancak başarılı işçi hareketine karşı aldığı etkili önlemlerle burjuvaji, proleteryayı her defasında yeni bir durumla karşı karşıya bırakır. İşçi sınıfı bu yeni duruma yönelik olarak da başka mücadele hatları geliştirir.

Dolayısıyla, 19.yüzyıldan 20.yüzyıl sonlarına kadar Marx'ın kendisinin dile getirdiği içkinlik boyutu gerçekten de kapitalizmin mezar kazıcısı olacak toplumsal öznelliği, yani proleteryayı üretmiştir. Ancak hepimizin yaşayarak bildiği üzere, Kapitalizm mezardan son anda kaçmayı başarmıştır. Bu yüzden Ortodoksların anladığı anlamıyla işleyen maddi yasalarla garantiye alınmış otomatik bir öznellik üretim süreci, dolayısıyla kesin bir veri olarak alınabilecek bir toplumsal fail, dağıtlımış üretim süreçleri yüzünden artık yoktur. Günümüzün radikal solunun temel meselesi, hatta bence yegane meselesi de budur. İçkinlik sürecinin ilk raundunda ortaya çıkan proleteryaya karşı köşeye sıkışan Burjuvaji, Marx'ı solculardan daha iyi okuyarak kendi Achilles Topuğunun neresi olduğunu görmüş, ve öznellik üretici mekanizmaları dağıtma yoluna gitmiştir. Bugün içinde bulunduğumuz post-modern kapitalist toplumun en temel karakteristiği, insanların birbirlerinden koparılmış olmaları, toplumsal/kamusal alanların yokedilmesi, kollektiviteye karşı ailenin ön plana çıkarılması, bireyciliğin vs yüceltilmesi değil mi? Üstelik bu müdahalenin üstyapısal/kültürel boyutu;  aynı parçalama, köksüzleştirme, izole etme üretim süreçlerinde de görülmüyor mu? Negri ve Hardt, ingilizcede istikrarsız/geçici/sallantılı gibi anlamları olan "precarious" kelimesiyle oynayıp, günümüz proleteryası için "precariat" kavramını uydurmuşlar. Yani  benim de dahil olduğum günümüz işçilerinin, güvenli, bir yere yerleşip kalıcı ilişkiler kurup kollektif bir bilinç ve eylem geliştirmeleri, hem mekansal hem zamansal olarak imkansız hale gelmiştir. Kendimi her an kapının önünde bulabilirim. Bir sabah ofise geldiğimde, bir yerlerdeki bir pozisyona yeni atanan bir müdürün, kendini üstlerine göstermek için ilk alacağı önlem olarak bütçe kısması kararı vermesi üzerine, bütün kontraktorların işine son verildiğini öğrenebilirim. Belki bu uzunca bir süre, 1 yıl hatta 2 yıl olabilir, ancak hemen yarın da..Ama ben bu kaçınılmaz sonun bilinciyle hiçbir gelecek kurgusu olmadan hep bir "şimdi" içinde yaşamak zorundayımdır. Bu sürekli geçicilik modu içinde, kendim gibileri arayıp uzun süreli kalıcı ilişkiler kurma zahmetine bile girmem, zaten girmeye çalışsam başarılı olmam da çok zordur. Zira ötekilerle biraraya gelip sosyalleşebileceğim, bir sınıf bilinci geliştirip, kollektif bir öznelliğe dahil olabilmemi sağlayacak herhangi bir kamusal alan yoktur. Kapitalist metropoller, nötr bir şehir planlama prensiplerine göre design edilmez. David Harvey'in kitaplarında analiz ettiği gibi, şehirlerin kuruluşu da ideolojik bir kurguya göre şekillenir. Kasıtlı olarak kamusal alanlar mimimize edilir, hatta sıfırlanır. Büyük şehirlerimizin son yıllarda geçirdiği dönüşümü düşünelim. Her yana, insanların birbirleriyle gerçek iletişim kurmalarını engellemek için tasarlanmış dev alışveriş merkezleri kurulmuştur. Aynı mekana günde 500 bin kişi girip çıkar ama hiçbir ikisi arasında bir ilişki kurulamaz.

İşte bu gözlemler sonucu ben diğer yazılarımda şöyle bir iddia geliştirmiştim; mahalle kahvehanelerini kaybettikten sonra, mücadeleyi de kaybettik. 12 Eylül öncesinde faşistlerin kahvehane taramaları da, burjuvazinin en küçük kamusal alanlardan bile ne kadar koktuğunun göstergesi değil midir? Peki bizdeki solculuğun çoğunlukla kampüsle sınırlı olması da, öznelliğin oluşmasında mekanın belirleyici özelliğini göstermez mi?

Peki bu "precariat"/istikrarsız işçilik durumu sadece belli bazı meslek grupları için mi geçerlidir? İş hayatının içinde olan herhangi biri bilir ki, bugün taşeronluk normdur, sürekli fabrika işçiliği istisna. Hemen her sektör artık geçici, dolayısıyla toplumsal fail oluşturucu özelliklerden arınmış taşeronluk sistemine dayanır. Klasik Marxismde olduğu şekliyle bugün, proleterya üzerinde Demokles'in kılıcı gibi duran "yedek işgücü ordusu" diye birşey artık yoktur, zira bütün işçiler, hepimiz yedek iş gücü ordusuyuzdur.

Peki bizim ortodoks solcular bu durumun gerçekten farkındalar mı? Eğer farkında olsalardı farklı mücadele modelleri geliştirdiklerine tanık olmamız gerekirdi. Ancak bugün baktığımızda, bütün sol yapıların, bütün örgütlenme ve mücadele yöntemlerinin, 19.yüzyıl ve erken 20.yüzyılın, kuruluşu tamamlanmış, hazır bir öznellik/fail varsayımına dayandığını görüyoruz. İşte vurucu güç olarak dev proleterya ve onun temsilcisi olarak Parti. Bütün kavrayışları bundan ibaret. Peki ya solun ideolojik çağrısına kulak verecek bir fail artık yoksa, ya o failin kurulacağı envai çeşitlikte toplumsal alanların yaratılması gerekiyorsa?

İşte Negri ve Hardt'ı önyargısız bir şekilde okuyabilmek için gözününde bulundurulması gereken en önemli sorunsallarının bu öznellik üretim süreçleri olduğudur. Bunu daha iyi ortaya koyabilmek için bir başka kilit ayrımlarına, ortodoks Marxismden bir başka çok önemli kopuşlarına dikkat çekmek gerekiyor; Fabrika mı Metropol mü?

Öznellik/Faillik  Nerde Üretilir; Fabrika'da Mı Metropolde Mi?

Zizek'in, Negri - Hardt'ı ultra-marxistlikle suçlamasının bir gerekçesi "içkinlik" boyutuna yaptıkları aşırı vurgu ise bir diğeri de üstadın  emeğin "Biçimsel boyunduruğu"" / "Formal subsumption" ve "Gerçek Boyunduruğu" / "Real Subsumption" arasında yaptığı ayrımdır. Üstad bu ayrımı, Kapital'in ilk cildine eklenemeyen ünlü kayıp 6.bölümünde ve "Grundrisse"de yapar. Bu ayrıma göre, kapitalizmin ilkel manüfaktür aşamasında sömürü sadece üretim alanıyla sınırlıdır. Bu formel/biçimsel boyunduruk aşamasıdır. Ancak kapitalist üretim, feodal üretim karşısında istisna olduğu bu aşamadan çıkıp genel üretim modeli olduğunda, toplumun bütün sathına yayılır. İstisnasız herşey, toplumun her hücresi kapitalist ilişkilere dahil olur. Dolayısıyla bir üretim zamanı, ve özel zaman ayrımı ortadan kalkar. Oturma odamızda TV seyrederken bile kapitalist üretim ilişkilerine dahil oluruz. Negri ve Hardt'ın "precariat" tanımıyla betimledikleri, geçici, istikrarsız çalışma modellerini de hesaba katarsak, kapitalist üretim ilişkilerine doğrudan dahil olduğumuz iş zamanıyla, "kendimize ait olan" özel zaman ayrımı ortadan kalkar. Bir TV dizisi seyrederken, bakmak zorunda kaldığımız bir reklam ile, yazıştığımız bir sosyal ağ sitesindeki faaliyetlerimizle dahi bir "değer" üretiriz. Negri ve Hardt, kapitalizmin sadece reel üretimi değil, özel yaşamları da üretir hale geldiği bu durumu "Biyoiktidar" kavramıyla ortaya koyuyorlar. Günümüzde kapitalizm sadece meta üretmez, yaşam biçimleri de üretir. Dolayısıyla kapitalizmin yaşam biçimlerini dahi ürettiği "biyoiktidar" çağında alternatif de karşı yaşam biçimleri üretmeye dayanır, ki bunun da adı "biyopolitikadır". Bu konun ayrıntılarına girmek bu yazının sınırlarını aşar. Bugünkü meselemiz bağlamında şu ayrımı vurgulamakla yetinelim;

Kapitalizmin toplumun bütün sathı üzerinde kurduğu "gerçek boyunduruk"/ "real subsumption" aşamasındaki biyoiktidarı" karşısında, kutuluş mücadelesi sadece fabrika ile sınırlı değildir, mücadelenin alanı artık bütün bir "Metropol"dür, yaşamın bütün anlarıdır ve alanlarıdır. Öznelliğin / devrimci failin yaratıldığı alan da artık fabrikadan metropole kaymıştır. Ancak metropollerin kapitalist kurgulanışı, yaratıcı karşılaşmalara olanak sağlayan kamusal alanları dışlamıştır. Birbirimizi bulup, etkileşimlerimizi kurumsallaştırmamızın, sürekli ve kalıcı hale getirmemizin kanalları tıkanmıştır. İşte böyle bir durumda, kollektif öznellik üretim süreçlerini nasıl yeniden harekete geçirebiliriz? Temel soru budur ve bu soruya alıntıladığım yazısında Emrah Göker'in  beklediği gibi Negri ve Hardt'ın cevap vermesi mümkün değildir, zira toplumsallığın farklı coğrafyalarda farklı biçimlenişleri "çokluk"un indirgenemez tekillikleriyle belirlenir ve kendileri de başka tekillikler olarak Negri ve Hardt'ın bunların her birinini çeteresini tutması ve onlardan diğerlerine de uygulanabilir evrensel ilkeler çıkarması beklenemez. Onların verdiği esinlerle, kendi tekilliğimizden sistem karşıtı "müşterek"in / common"un kurucu süreçlerini belirlemek, kendi  kollektif birlikteliklerimizin yaratıcılık düzeyi tarafından belirlenir. Fani canlılar olarak Negri ve Hardt dünyanın herbir köşesindeki her radikal aktivizmin kendi tekilliğine uygun formulleri nasıl geliştirsin?

Neden, e-HayalET'in Negri ve Hardt'ın anladığı anlamıyla "common"un / "müştereğin" bir örneği olduğunu düşündüğümü detaylandırmadan önce son olarak, öznellik üretiminin şimdiye kadar bahsettiğim kollektif boyutuna ilave olarak, bireysel boyutundan da bahsetmek zorundayım. Negri ve Hardt'taki öznellik üretiminin bireysel boyutunu anlayabilmemiz için, "Commonwealth"de bir hayli yoğun bir şekilde gönderimde bulunulan Spinoza'yı en temel düzeyde de olsa bilmemiz gerekir. Hatta burdan ilan edelim; Spinoza'nın felsefesine en genel hatlarıyla vakıf olunmadığı sürece "Commonwealth" okunmaya boşuna kalkılmasın, hiçbir çağrışım yapmayacaktır. Keza Deleuze / Guattari felsefesi de giriş düzeyinde bilinmeden Commonwealth bir çağrışım yapmaz. Spinoza ve Deleuze/Guattari felsefelerine bu yazı sınırları içinde giremeyeceğimize göre bir referans vermekle yetinelim; Commonwealth okunmadan önce Deleuze'ün "Spinoza Üzerine 11 Ders" adlı seminer notlarının okunması önerilir. Eğer bu kısa ama mükemmel kitabın baskısı tükenmiş ise, benimle irtibata geçeceklere ulaştırabilirim.

Çok kaba bir şekilde özetlemek gerekirse, Spinoza'da her bir birey, tek bir mutlak "töz"ün / yani bütün doğanın, panteist evreni içinde onun bir unsuru olarak yeralır; ve kendisi gibi olan diğerleriyle sonsuz bir etkileşim ağı içinde varolur. Bireyin varlığı bu sonsuz ilişkiler çeşitliliğiyle belirlenir. Ötekileriyle ilişkilerim, etkileşimim ne kadar çeşitli ve yoğun ise, bireysel gücüm, çevrem üzerinde etkide bulunabilme ve -daha da güzeli- ondan etkilenebilme gücüm ("to affect" ve "to be affected")  başka bir ifadeyle,  yaratma ve yaratılabilme gücüm de o kadar büyüktür. Kapitalizmin ücretli yazarları ile çarpıtmaya çalışmasına karşın, her yaratıcı faaliyet, bireylerin panteist evren içindeki bu karşılıklı etkileşimi sonucunda çıkar; dahi büyük insan yoktur, bireylerin dahiyane kollektif etkileşim alanlarıı vardır. Burjuva yazarlar tarafından hayasızca ırzına geçilen Nietzsche'nin "Güç İstenci" / "Will To Power"ı da, başkaları üzerinde despotik bir iktidar kurmakla değil, işte ötekilerle sonsuz etkileşim içinde, hayat ve dünya üzerinde etkide bulunabilme (affect) ve ondan etkilenebilme (to be affected) gücünün, yaratma ve yaratılma gücünün arttırılması ile ilgilidir.

Şimdi e-HayalET'in Negri ve Hardt'ın "common"una / müştereğine neden bir örnek olduğunu düşünüdüğümü alıntılarla açmaya çalışayım;

"Müştereğin"/ "Common"un Alanı Olarak e-HayalET

"Mutluluk, etkinliği tetikleyen bir tatmin hali değil, daha çok,  ne istediğimizi ve ne yapabileceğimizi büyüten (amplify) bir mekanizma olarak arzuyu bir dürtmedir (spur to desire). İnsanlar, elbette kendilerini yönetmek, çelişkileri çözmek, kalıcı ve eğlenceli ilişkiler kurmak için gereken, tamamen gelişmiş kapasitelerle doğmazlar ama hepimiz bütün bunlar için gereken potansiyellere sahibizdir. (...) mutluluk ayrıca demokratik karar alma ve oto-yönetimimiz (self rule) için  kendimizi eğitme kapasitemizi geliştirme sürecidir.

Mutluluk talebi öyleyse Aydınlanmanın hedeflerinin bir olumlaması ve kutlamasıdır. Aydınlanmanın bizi ilgilendiren çekirdeği, kimimizin ya da hepimizin, mutlak ustalığın (mastery) aydınlanmış durumuna, oto-kontrole, bilgiye ve benzerlerine  halihazırda ulaşmış ya da gelecekte ulaşacak olması değildir. Daha çok, insanların eğitilebilir, kendimizin bireysel, kollektif ve tarihsel olarak geliştirilebilir olduğunun kabül edilmesidir" Antonio Negri & Michael Hardt Commonwelath - Harward University Press 2009, sh. 377

"İlerlemenin otomatik bir hareketi gerçekten yoktur, yarının bugünden daha iyi olacağı garanti değildir; ancak bu olumsallığın kabul edilişi kimseyi sinik sonuçlara varmaya,  dünyamızı, toplumumuzu ve kendimizi iyileştirmeye, ilerletmeye gücümüz olduğu gerçeğini ihmal etmeye götürmemelidir.

(...)

"Bu yüzden mutluluğu kurumsallaştırmak, politik olduğu kadar ontolojik bir projedir de. Gücümüzün her artışıyla -Nietzsche'ci anlamda- , ne olduğumuza eklemelerde bulunarak (adding what we are) , sosyal varlığımızı genişleterek daha farklı oluruz. Varlık (being) sonsuza dek sabitlenmiş değildir, oluş (becoming) işlemine sürekli olarak tabiidir. İnsan doğası da benzer şekilde değişmez değil, eğitim ve öğrenme sürecine açıktır.Antonio Negri & Michael Hardt a.g.y, sh. 378

 

"Bu yüzden, mutlululuğu politik ve ontolojik bir proje olarak anlayabilmek için erken yazarlara bakmak faydalı olacaktır. Örneğin Spinoza'nın felsefe ve politikasının hedefi, eylemde bulunabilme ve düşünebilme gücümüzün arttığına işaret eden aktif bir etki (affect) olan sevinçtir (joy). Sevinç, kendinden hoşnutluk gibi statik bir durum değildir, daha çok gücümüz artmaya devam ettiği sürece devam eden dinamik bir süreçtir. Spinoza, bir bedenin ne yapabileceğini, bir zihnin neler düşünebileceğini hala bilmediğimizi söyler. Ve onların gücünün sınırını hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Sevince giden yol, sürekli yeni olasılıklar açar, ,imgelem alanımızı, hissedebilme ve etkilenebilme (to be affected) yeteneklerimizi, eylemde bulunabilme ve tutku kapasitemizi  sürekli genişletir. Spinoza'nın düşüncesinde etkide bulunabilme (to affect) ( zihinlerimizin düşünebilme, bedenlerimizin eylemde bulunabilme) gücüyle, (ötekilerden) etkilenebilme (to be affected) gücümüzün arasında bir paralelik olduğu fikri vardır.Zihinlerimizin ne kadar çok düşünebilme kapasitesi varsa, o kadar çok ötekilerin fikirlerinden etkilenebilme gücümüz vardır. Bedenlerimizin ne kadar çok eylemde bulunabilme gücü varsa, öteki bedenlerden o kadar çok etkilenebilme kapasitemiz vardır. Antonio Negri & Michael Hardt a.g.y, sh. 379

-İşte Şimdi Vurucu Cümleler geliyor, buraya dikkat  Ö.K.-

Ötekilerle ortak ilişkiler geliştirebildiğimiz ve etkileşimde bulunabildiğimiz oranda,  düşünebilmek ve eylemde bulunabilmek için daha büyük güce sahip oluruz diye açıklıyor Spinoza.

Bir başka ifadeyle, Sevinç (joy), gerçekten ötekilerle sevinç dolu (joyful) karşılaşmaların (encounters), gücümüzü arttıran karşılaşmaların ve bu karşılaşmaların kalıcı ve tekrar edici olması için kurumsallaştırılmasının bir sonucudur.Antonio Negri & Michael Hardt a.g.y, sh. 379

 

Spinoza'dan önce, Dante Alighieri, sevinç ve sevginin, sadece varlık için değil ayrıca ortak olanda varlık (being-in-the-common) için de, yani sosyal hayat için de üretici olduğunu iddia etmiştir. Dante için sevgi,  öncüllerinin hem duygusal sevgi nosyonun (örneğin Guido Guinizelli için sevgi duygular yaratır) ve hem de rasyonalist görüşlerinin (Guido Cavalcanti'de sevgi bilgi üretir)  ötesine geçen, dünyayı dönüştüren ve bir "vita nuova", yeni bir hayat yaratan,  bir rastlantıdır (accident). Dante bize sevginin, müştereğin bir pratiği olduğunu anlatır. Sevgi, şehri katederek,  tekilliklerin (singularities)  müşterek olanda otonomisini ve etkileşimini olumlayan  şenlikli oluşun yeni biçimlerini,  birlikte yaşamayı üretmeye müktedirdir. Antonio Negri & Michael Hardt a.g.y, sh. 380

 

Bu alıntıları, önceki anlatılarınla birleştirip e-HayalET'e nasıl bağlıyorum? Şu soruyla;

İstikrarsız bir meslek hayatına sahip bir işçi, yani  "kapitalizmin gerçek boyunduruk aşamasında" yani sadece metaları değil yaşam biçimlerini de ürettiği bir aşamada, fabrikadan kovulmuş, metropollere atılmış bir "precariat" olarak, benim kendi "etkide bulunabilme" ve "etkilenebilme" gücümü arttırmama yarayacak, devrim yolunda ötekilerle sevinçli karşılaşmalar / "joyful encounters" yaşayabileceğim hangi kamusal alanlar var? Fabrikadan kovulduk, metropollerde yalnızlaştırıldık, geriye ne kaldı? Bu soru hepimiz için geçerli değil mi? Peki standart ortodoks solun alanları, yukarıda tarif edilen türden sevinçli karşılaşmalar olanağı mı sunuyor, yoksa, reaktif, melankolik bir görev etiği mi?

İşte mevcut sol yapılardaki bu sevinçli karşılaşmalar eksikliği ve metropollerdeki kamusal alan yokluğu yüzünden, en acil görevimiz her kesimde, her coğrafyada, kısaca her fırsatta e-HayalET gibi kamusal,   N-H'nin deyimiyle müştereğin / common'un alanlarını çoğaltmak değil midir?

Yaklaşık 400 sayfalık ve her satırı yoğun bir kitabı tek bir yazıda ele almak mümkün değil. Ancak bu sefer önceki ikisinde olduğu gibi ne Ortodoksların bu çok önemli çalışmanın defterini üzerinde hiç düşünmeden dürmesine, ne liberallerin onları bizden hayasızca çalmasına  o kadar kolay müsade etmemek adına meydanı boş bırakmamak için elimden geleni yapmaya çalışacağım. Negri ve Hardt yürekten inançlı, çoşkulu komunistlerdir. Eğer birazcık komunist duyarlılık varsa bu memlekette onları, hayasız liberallerin hegemonize etmemesi için elden geldiğince çalışılmalıdır.

 

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (4)
  • hasever
    avatar

    Önder,

    Hafta yoğun geçti/geçiyor. Emek vermişsin, ses çıkamadık. İçeriğe senin kadar hakim değilim. Düşün dünyama temas eden bir vurgunu ben de vurgulamak istiyorum:

    Dolayısıyla, marxistler olarak, kitaplara "ders kitapları" gibi değil, ucu açık kollektif bir "yaratım" süreci olarak bakmasını öğrenmemiz gerekiyor bence.

    Bu sadece bir politik belirleme değil aynı zamanda toplumumuzun okur/yazarlığına da bir gönderme olmuş. Hani denir ya "okumuş insandan (adamdan) zarar gelmez" ne münasebet. Bütün kar/zarar oradan gelir oysa. Sol'umuz içinde de buna yakın bir belirleme vardır. İlk kim dile getirmiştir bilmiyorum ama "Türkçe’ye çevrilen her kitap bir ‘fraksiyon’un doğmasına sebep olmuştur" denir. Kitaba (belki de dört kitaba olan vurgudan gelir) bir kutsallık biçiyoruz. Bazı tartışmalarda "ya kitapta yazıyor, kitapta" yollu parlamalara denk gelmişliğimiz vardır. "Ee yazsın ne var bunda; yanlış, eksik, taraflı yazmış demek aklımıza gelmez"

    Ve yine Yalçın Küçük, Türk Aydını, Tercüme Odası’ndan çıkmadır der... Velhasıl, kitaptan yana sıkıntılıyız...

  • onder
    avatar

    Merhaba Hasan,

    Bütün kar/zarar okumuş adamdan gelir fikrine katılıyorum. Benim "öfkem" de ordan kaynaklanıyor ya.

    Sol dünyanın tamamında malum maddi süreçler sonucunda -postmodernizm, küreselleşme, reel sosyalizmlerin çöküşü, dinciliğin yükselişi vs.- geriledi. Ancak bizim ülkede solun bu kadar zayıf olmasının yegane açıklaması bu uluslarası konjüktür olabilir mi? Solun güçlü olmasını da son derece mütevazi kriterlere bağlıyorum. Seçimlerde çoşmasını, büyük kitleleri kendisine bağlamasını falan beklemiyorum. Ancak şöyle bir bakalım, genel reel politik alanı geçtim, yaşamın herhangi bir alanında esamesi okunmuyor. Ya basitçe, şu iletişim devrimi sonrasında, kitlesel iletişimin bu kadar kolaylaştığı bir çağda, etkili olan, ses getiren bir tane olsun geniş katılımlı bir sol medya yok..Sol gazetelerin tirajı 6-7 bini geçmiyor, "sıradan" insanlar arasında bile gündem yaratabilen bir sol internet sitesi yok..Yani şöyle bir baktığında, kültürel nedenlerle dışarıda tutulabilecek Arap çoğrafyası ve Afrika ülkeleri dışında solun bu kadar zayıf olduğu başka bir ülke var mı acaba..Polonya'da bile durum bizdeki kadar kötü olmasa gerek.

    20 yaşında bir velet çıkıyor, nerdeyse tek başına 4 yıl içinde değeri 10 milyar doları geçen facebook fenomenını yaratıyor. Ancak bizde birkaç yüz solcu bir araya gelip ülkede gündem yaratabilecek bir medya "bile" yaratamıyor..Medya deyip geçmeyelim, bir internet sitesi, medya olmanın ötesinde N-H'ın önerdiği türden "keyifli karşılaşmaları" yaşanabileceği "öznellik üretici" kamusal bir alandır aynı zamanda.

    İşte bu durumda, "okumuş"un suçundan bahsetmemiz gerekmiyor mu? Yerleşmiş bir "sol pratik" algılayışı var, ki bu da yerleşik bir "kollektif özne" varsayımına dayanır. Yerleşik/kurulmuş özne işte yoksullardır/emekçilerdir/işçilerdir. Sol pratik işte bunlara hitap etmelidir, bunlardan kopuk olmamalıdır. Kendi öznelliğini sıfırdan kurucu oluşumlar halktan kopuklukla mahkum edilir..Bu yaklaşımdan öylesine emindir ki "okumuş" kişi, mahalle, parti, örgüt çalışmasına yönelik hazır formüller sunmayan her çaba mahkum edilir..Negri'nin kitabı yakında Türkçe'ye çevrilir..Görün bakın nasıl nefret dolu, liberallikle suçlayıcı eleştiriler gelecek..

    Oysa Negri çok önemli birşey söylüyor; kendimizi devrimin maddi öznesi ve ona yol gösterici aydınlar/öncüler olarak ayırmayalım..Kapitalizm karşısında hepimiz mağduruz, dolayısıyla hepimiz kapitalizmden özgürleşme mücadelesinin öznesi olma potansiyeli taşırız..Dağılmış bir toplumsal üretim sürecinde, kamusal alan yokluğunda kollektif öznellik üretici kurucu pratiklerin serpileceği alanları nasıl yaratabiliriz, kollektiviteleri hangi araçlarla kurabilir ve kurumsallaştırabiliriz, yaratıcı, keyifli karşılaşmaları nasıl çoğaltabiliriz? İşte bunca Spinoza, Nietzshce, Deleuze, Foucault referansıyla yapmaya çalıştıkları bu. Mücadeleyi "son tahlilde" bir sendikal mücadeleye, bir iktisadi mantığa indirgeyen geleneksel kavrayışın ötesine geçip, metalar kadar yaşam formları da üreten postmodern kapitalizme karşı kendisi de kendi yaşam formlarını üreten komunist bir biyopolitika önermeleri de bundna. Ama Türkiye'ye bu düşünceler her zaman olduğu gibi, Batıda artık iyice yerleştikten, kurumsallaştıktan birkaç yüzyıl sonra gelebilir..Beklemekten başka çare yok.:-)

  • onder
    avatar

    Sevgili Erdem,

    Göker'in bu yazısına karşı aslında o kadar tepkiliyim ki, haneme yeni bir vukuat eklememek için kendimi zor tutuyorum.

    Tepkim kesinlikle Negri-Hardt'ı eleştiriyor olmasına değil, kuru, akademik bir "dil oyunu" içinden sadece analitik olarak eleştirmesine. Böyle analitik bir yaklaşımla eleştirmek, eksikler bulmak, baştan sonra tutarlı, tek damla su geçirmez şekilde mantıksal bir bütünlüğüne sahip bir metnin yazılabileceği anlamına gelir. Oysa bugün, Hegel gibi oturup tüm evreni açıklayacak kadar analitik bütünselliğe sahip bir metni kim yazabilir? Negri-Hardt'ın daha önce aktardığım entellektüelin işlevi ile ilgili pasajı, tam da bu angaje olmadan, dışarıdan eleştiren akademisyen yaklaşımı değil midir? Bir kez daha aktarayım;

    Alýntý:
    Entellektüel, çokluğu oluşturmanın olanaklılığını araştırma ortak projesinde diğerleri arasında bir tekillik olarak angaje olmuş bir militandır ve ancak bir militan olabilir. Dolayısıyla öncü "ön cephede" tarihin akışını belirlemek, ya da "kenarda" eleştirmek için var değildir, o tümüyle ancak "içeride" olabilir.



    N-H burda neyi kastediyorlar? "İçeride" olmak, "angaje olmuş militan" ne anlama gelir? Niye böyle bir vurgu yapmaya ihtiyaç duymuşlardır, onu düşünelim biraz? N-H'in kasettiği "angaje olmayı", bir annenin çocuğuna angaje olmasına benzetemez miyiz? Yani kendi çocuğuna toz konduramayan, bokunda boncuk arayan bir anneye? Biliyorum çok abartılı bir analoji oldu ama N-H'in derdini anlamak için bir fikir veriyor..Angaje olmak, eksiklikleri görmezden gelip, iyi yönleri abartmaktır biraz da.."İçeride olmakta", birlikte içeride olduğunun ötekilerin başlattığını tamamlamak, aynı projenin devamı için bir tuğla da kendin koymak değil midir? Göker'in tavrı bu mu? Yazının genel ruhundan kolayca hissedileceği gibi amaç kitabı önemsizleştirmek, yeni bir şey yok, okumaya zahmet etmeyin mesajını vermek..Hani sanırsın ki, ülkede/dünyada radikal sol teori adına ardı arkasına kitap yayınlanıyor da, okuyucuları Commonwealth'e ayıracakları zamanı, daha iyi bir esere yönlendirme misyonu var..Göker çok önemsediği "common" müşterek'in kuruluşuna yönelik çözümlemelerin yeteri kadar olmadığını iddia ediyor..Eeh ne var bu eksikliği de sen gider, onların yarım bıraktığını sen tamamla.."Common"un kuruluşu için ne yapılabilir, bu konuda sen ne düşünüyorsun onu yaz..Ama işte dert çorbada kendi tuzunun da olması değil de, kendi "dil oyunları" içinde ait oldukları dar akademisyen çevreye selam göndermek olunca "dışarıdan, angaje olmadan" eleştirmekten başka birşey yapmak gerekmiyor..Angaje olan bir entellektüel olunsaydı, herhangi bir ortodoksun zaten fazlasıyla yapacağı, kısa yoldan "yeni birşey yok" diye kestirip atmak yerine, ülkenin genel düşünsel seviyesi hesaba katılıp, N-H'in kaynaklarını, kendisi için kolay ama ortalama okuyucu için zor olabilecek yönlerini ulaşılabilir hale getirmek gerekmez miydi? Sanırsın ki herkes bu ülkede N-H'nin düşünsel arkaplanı nedir biliyor? Adım gibi eminim ki bu düşünsel arkaplan hesaba katılmadan, bir köşe yazısı okur gibi okunacaktır Commonwealth de..Ancak böyle okuyunca da, N-H'in Spinoza kaynaklı aşk/sevgi -ki aşk diyerek çarpıtıyor aslında, love ile kastedilen daha çok cinsellik boyutu olmayan sevgidir- kavramı ile kendisinin yaptığı gibi dalga geçilir;

    Alýntý:
    Bir “ara nağme” ile denkleme Spinoza’dan “aşk enerjisi”ni katıyorlar.



    Alayın, ironin yoğunluğu hissediliyor olmalı..Sevgi'den Ece Temelkuran da bahsediyor..Kürt sorunun çözümü için de "sevgiyi" önermişti bi ara..Ama herhalde Temelkuran'ın Güzel Ruh yaklaşımı ile N-H, Spinoza kaynaklı politik "sevgi" kavramının bir farkı olsa gerektir..

    Göker, Spinoza'dan sanki herkes bu 17.yüzyıl filozofundan haberdarmış, çatır çatır "Etika"yı okuyormuş gibi bahsediyor..Kendisi ABD'nin süper Ivy League okullarından birinden mezunu akademisyen ya, herkesin Spinoza'dan haberdar olduğunu varsayıyor olmalı..Dolayısıyla, kendisi için Commonwealth yeni birşey yok, dolayısıyla hiçkimse için de olamaz..Yahu Allahaşkına bizim ülkede Spinoza'nın adını duymuş kaç kişi vardır..Halkı falan da kastetmiyorum, okuyan, aydın insanları ele alıyorum seçim kümesi olarak..Hadi adını duyanlar var, kaç kişi alıp okumuştur..Hadi diyelim alıp okuyan da var, bu okuyanlardan kaç tanesi Spinoza'nın günümüz politkası için verdiği dersleri özümseyebilmiştir, Spinoza'yı politik bir düşünür olarak kaç tanesi algılayabilir? Bu bir aşağılama değildir..Şahsen kendim de Deleuze, Negri, Ulus Baker olmasa Spinoza gibi bir 17 yüzyıl düşünüründen 21. yüzyıl için esinler alınabileceğini kırk yıl düşünsem aklıma getirmezdim..

    Yahu lütfen, bizim ülke, kendine Marxist demesine rağmen, üstelik meslekten iktisatçıyken "Kapital"i okumayan insanların hiç de garip karşılanmadığı bir ülke..Şu ülkenin Marxistleri arasında bir anket yapılsın, "Kapital"i okumuş olanların sayısı 10%'u hadi bilemedin 20%'yi geçerse ben bir sürü ağız kalabalığı yapan, ona buna dalaşan bir terbiyesizden başka hiçbirşey değilim.

    Böyle bir "aydın" profiline sahip bir ülkede sayısız derin felsefi göndermeleri olan, sol adına yazılmış bir kitabı nasıl "Dünyanın altermondialist toplumsal hareket örgütlerine komünizmi, onun Spinozacı-içkinci bir yorumunu benimsemeyi öneriyorlar." diyerek geçiştirirsin?

    Kim Spinozacı içkinlik'in ne anlama gelidiğini biliyor? Kim altermodernist (altermondialist değil) kavramı neyi ifade ediyor, postmodernist ve modernist ile karşıtlığı nedir farkında? Bütün bunlar Göker'in kimleri hesap ederek, hangi "Büyük Ötekiye" hitap ederek konuştuğunu göstermiyor mu? Hitap ettiklerinin kimler olduğu üzerine spekülasyon yaparak olayı kişiselleştirmeyeyim, ama şurası kesin ki kendisinin de angaje olduğu "çokluk"a hitap etmediği kesin..Derdi bu olsa N-H'yi felsefi bağlamları içinde "çokluk" için anlaşılabilir hale getirdikten sonra eleştirirdi..

  • erdem

    Emrah Göker'in Ne yardan NE serden incelemesini okudum. Hardt ve Negrin'nin "İmparatorluk" egemenlik alanına karşı "Çokluk" kavramını hiç hazmetmediği anlaşılmakla birlikte, kavram olarak Marksist literatürden türetilerek "istihrac" edildiğini ve bir mit haline getirildiğini söylüyor.
    Entelletüel bir tartışma başlatmak amacıyla, kendi yazısının ÜÇ: Egemenlik bölümünde; şu soruyu yöneltiyor Hardt ve NEgri'nin de samimiyetle dert edindiği, telafuzu basit, karşılık vermesi zor bir mesele var; İmparatorluğa karşı çoklukla verilen mücadelenin kifayetsizliğini kendince alaya alarak "Sistemin canını nasıl yakar, kuyusunu nasıl kazarız"

    Evet bu mücadeleler şimdilik politik bir devrimi kuçaklayacak bir çapta olmasa bile, yerel ve uluslararası ağlarda veriliyor. Yalnız bildiğim kadarıyla 6 Ekim 2009 IMF gösterilerinde herkes vardı bir tek gibime geliyor.

    Ha birde, hergün 120 milyon ABD doları faiz ödeyen güzide devletimizin sabah gaz bombalarını eylemcilere tattıran 1 numaralı ağzının 6 Ekim 2009 akşamı akşam TV aynen "dünya bu gösterileri dikkate almak zorundadır" beyanatını hatırlatırım.

    Demek ki, birileri rahatsız edilebiliyormuş.

    O gün taksimde en büyük tahribat bankaların atm makinelerine yapıldı. Zavallı ve perişan milletimizin hazinesini doymak bilmeden yağmalayıp soymakla bankacılık yaptıklarını zanneden tefeci banka patronlarının yüz halini tahmin edebiliyormusunuz.






Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #4 Önder Kurt 21-05-2010 21:59
Merhaba Hasan,

Bütün kar/zarar okumuş adamdan gelir fikrine katılıyorum. Benim "öfkem" de ordan kaynaklanıyor ya.

Sol dünyanın tamamında malum maddi süreçler sonucunda -postmodernizm, küreselleşme, reel sosyalizmlerin çöküşü, dinciliğin yükselişi vs.- geriledi. Ancak bizim ülkede solun bu kadar zayıf olmasının yegane açıklaması bu uluslarası konjüktür olabilir mi? Solun güçlü olmasını da son derece mütevazi kriterlere bağlıyorum. Seçimlerde çoşmasını, büyük kitleleri kendisine bağlamasını falan beklemiyorum. Ancak şöyle bir bakalım, genel reel politik alanı geçtim, yaşamın herhangi bir alanında esamesi okunmuyor. Ya basitçe, şu iletişim devrimi sonrasında, kitlesel iletişimin bu kadar kolaylaştığı bir çağda, etkili olan, ses getiren bir tane olsun geniş katılımlı bir sol medya yok..Sol gazetelerin tirajı 6-7 bini geçmiyor, "sıradan" insanlar arasında bile gündem yaratabilen bir sol internet sitesi yok..Yani şöyle bir baktığında, kültürel nedenlerle dışarıda tutulabilecek Arap çoğrafyası ve Afrika ülkeleri dışında solun bu kadar zayıf olduğu başka bir ülke var mı acaba..Polonya' da bile durum bizdeki kadar kötü olmasa gerek.

20 yaşında bir velet çıkıyor, nerdeyse tek başına 4 yıl içinde değeri 10 milyar doları geçen facebook fenomenını yaratıyor. Ancak bizde birkaç yüz solcu bir araya gelip ülkede gündem yaratabilecek bir medya "bile" yaratamıyor..Me dya deyip geçmeyelim, bir internet sitesi, medya olmanın ötesinde N-H'ın önerdiği türden "keyifli karşılaşmaları" yaşanabileceği "öznellik üretici" kamusal bir alandır aynı zamanda.

İşte bu durumda, "okumuş"un suçundan bahsetmemiz gerekmiyor mu? Yerleşmiş bir "sol pratik" algılayışı var, ki bu da yerleşik bir "kollektif özne" varsayımına dayanır. Yerleşik/kurulm uş özne işte yoksullardır/em ekçilerdir/işçi lerdir. Sol pratik işte bunlara hitap etmelidir, bunlardan kopuk olmamalıdır. Kendi öznelliğini sıfırdan kurucu oluşumlar halktan kopuklukla mahkum edilir..Bu yaklaşımdan öylesine emindir ki "okumuş" kişi, mahalle, parti, örgüt çalışmasına yönelik hazır formüller sunmayan her çaba mahkum edilir..Negri'n in kitabı yakında Türkçe'ye çevrilir..Görün bakın nasıl nefret dolu, liberallikle suçlayıcı eleştiriler gelecek..

Oysa Negri çok önemli birşey söylüyor; kendimizi devrimin maddi öznesi ve ona yol gösterici aydınlar/öncüle r olarak ayırmayalım..Ka pitalizm karşısında hepimiz mağduruz, dolayısıyla hepimiz kapitalizmden özgürleşme mücadelesinin öznesi olma potansiyeli taşırız..Dağılm ış bir toplumsal üretim sürecinde, kamusal alan yokluğunda kollektif öznellik üretici kurucu pratiklerin serpileceği alanları nasıl yaratabiliriz, kollektiviteler i hangi araçlarla kurabilir ve kurumsallaştıra biliriz, yaratıcı, keyifli karşılaşmaları nasıl çoğaltabiliriz? İşte bunca Spinoza, Nietzshce, Deleuze, Foucault referansıyla yapmaya çalıştıkları bu. Mücadeleyi "son tahlilde" bir sendikal mücadeleye, bir iktisadi mantığa indirgeyen geleneksel kavrayışın ötesine geçip, metalar kadar yaşam formları da üreten postmodern kapitalizme karşı kendisi de kendi yaşam formlarını üreten komunist bir biyopolitika önermeleri de bundna. Ama Türkiye'ye bu düşünceler her zaman olduğu gibi, Batıda artık iyice yerleştikten, kurumsallaştıkt an birkaç yüzyıl sonra gelebilir..Bekl emekten başka çare yok.:-)
Alıntı
 
 
0 #3 hasever 21-05-2010 13:48
Önder,

Hafta yoğun geçti/geçiyor. Emek vermişsin, ses çıkamadık. İçeriğe senin kadar hakim değilim. Düşün dünyama temas eden bir vurgunu ben de vurgulamak istiyorum:

Dolayısıyla, marxistler olarak, kitaplara "ders kitapları" gibi değil, ucu açık kollektif bir "yaratım" süreci olarak bakmasını öğrenmemiz gerekiyor bence.

Bu sadece bir politik belirleme değil aynı zamanda toplumumuzun okur/yazarlığın a da bir gönderme olmuş. Hani denir ya "okumuş insandan (adamdan) zarar gelmez" ne münasebet. Bütün kar/zarar oradan gelir oysa. Sol'umuz içinde de buna yakın bir belirleme vardır. İlk kim dile getirmiştir bilmiyorum ama "Türkçe’ye çevrilen her kitap bir ‘fraksiyon’un doğmasına sebep olmuştur" denir. Kitaba (belki de dört kitaba olan vurgudan gelir) bir kutsallık biçiyoruz. Bazı tartışmalarda "ya kitapta yazıyor, kitapta" yollu parlamalara denk gelmişliğimiz vardır. "Ee yazsın ne var bunda; yanlış, eksik, taraflı yazmış demek aklımıza gelmez"

Ve yine Yalçın Küçük, Türk Aydını, Tercüme Odası’ndan çıkmadır der... Velhasıl, kitaptan yana sıkıntılıyız...
Alıntı
 
 
0 #2 Önder Kurt 18-05-2010 08:12
Sevgili Erdem,

Göker'in bu yazısına karşı aslında o kadar tepkiliyim ki, haneme yeni bir vukuat eklememek için kendimi zor tutuyorum.

Tepkim kesinlikle Negri-Hardt'ı eleştiriyor olmasına değil, kuru, akademik bir "dil oyunu" içinden sadece analitik olarak eleştirmesine. Böyle analitik bir yaklaşımla eleştirmek, eksikler bulmak, baştan sonra tutarlı, tek damla su geçirmez şekilde mantıksal bir bütünlüğüne sahip bir metnin yazılabileceği anlamına gelir. Oysa bugün, Hegel gibi oturup tüm evreni açıklayacak kadar analitik bütünselliğe sahip bir metni kim yazabilir? Negri-Hardt'ın daha önce aktardığım entellektüelin işlevi ile ilgili pasajı, tam da bu angaje olmadan, dışarıdan eleştiren akademisyen yaklaşımı değil midir? Bir kez daha aktarayım;

Alıntı:
Entellektüel, çokluğu oluşturmanın olanaklılığını araştırma ortak projesinde diğerleri arasında bir tekillik olarak angaje olmuş bir militandır ve ancak bir militan olabilir. Dolayısıyla öncü "ön cephede" tarihin akışını belirlemek, ya da "kenarda" eleştirmek için var değildir, o tümüyle ancak "içeride" olabilir.
N-H burda neyi kastediyorlar? "İçeride" olmak, "angaje olmuş militan" ne anlama gelir? Niye böyle bir vurgu yapmaya ihtiyaç duymuşlardır, onu düşünelim biraz? N-H'in kasettiği "angaje olmayı", bir annenin çocuğuna angaje olmasına benzetemez miyiz? Yani kendi çocuğuna toz konduramayan, bokunda boncuk arayan bir anneye? Biliyorum çok abartılı bir analoji oldu ama N-H'in derdini anlamak için bir fikir veriyor..Angaje olmak, eksiklikleri görmezden gelip, iyi yönleri abartmaktır biraz da.."İçeride olmakta", birlikte içeride olduğunun ötekilerin başlattığını tamamlamak, aynı projenin devamı için bir tuğla da kendin koymak değil midir? Göker'in tavrı bu mu? Yazının genel ruhundan kolayca hissedileceği gibi amaç kitabı önemsizleştirmek, yeni bir şey yok, okumaya zahmet etmeyin mesajını vermek..Hani sanırsın ki, ülkede/dünyada radikal sol teori adına ardı arkasına kitap yayınlanıyor da, okuyucuları Commonwealth'e ayıracakları zamanı, daha iyi bir esere yönlendirme misyonu var..Göker çok önemsediği "common" müşterek'in kuruluşuna yönelik çözümlemelerin yeteri kadar olmadığını iddia ediyor..Eeh ne var bu eksikliği de sen gider, onların yarım bıraktığını sen tamamla.."Common"un kuruluşu için ne yapılabilir, bu konuda sen ne düşünüyorsun onu yaz..Ama işte dert çorbada kendi tuzunun da olması değil de, kendi "dil oyunları" içinde ait oldukları dar akademisyen çevreye selam göndermek olunca "dışarıdan, angaje olmadan" eleştirmekten başka birşey yapmak gerekmiyor..Angaje olan bir entellektüel olunsaydı, herhangi bir ortodoksun zaten fazlasıyla yapacağı, kısa yoldan "yeni birşey yok" diye kestirip atmak yerine, ülkenin genel düşünsel seviyesi hesaba katılıp, N-H'in kaynaklarını, kendisi için kolay ama ortalama okuyucu için zor olabilecek yönlerini ulaşılabilir hale getirmek gerekmez miydi? Sanırsın ki herkes bu ülkede N-H'nin düşünsel arkaplanı nedir biliyor? Adım gibi eminim ki bu düşünsel arkaplan hesaba katılmadan, bir köşe yazısı okur gibi okunacaktır Commonwealth de..Ancak böyle okuyunca da, N-H'in Spinoza kaynaklı aşk/sevgi -ki aşk diyerek çarpıtıyor aslında, love ile kastedilen daha çok cinsellik boyutu olmayan sevgidir- kavramı ile kendisinin yaptığı gibi dalga geçilir;

Alıntı:
Bir “ara nağme” ile denkleme Spinoza’dan “aşk enerjisi”ni katıyorlar.
Alayın, ironin yoğunluğu hissediliyor olmalı..Sevgi'd en Ece Temelkuran da bahsediyor..Kür t sorunun çözümü için de "sevgiyi" önermişti bi ara..Ama herhalde Temelkuran'ın Güzel Ruh yaklaşımı ile N-H, Spinoza kaynaklı politik "sevgi" kavramının bir farkı olsa gerektir..

Göker, Spinoza'dan sanki herkes bu 17.yüzyıl filozofundan haberdarmış, çatır çatır "Etika"yı okuyormuş gibi bahsediyor..Ken disi ABD'nin süper Ivy League okullarından birinden mezunu akademisyen ya, herkesin Spinoza'dan haberdar olduğunu varsayıyor olmalı..Dolayıs ıyla, kendisi için Commonwealth yeni birşey yok, dolayısıyla hiçkimse için de olamaz..Yahu Allahaşkına bizim ülkede Spinoza'nın adını duymuş kaç kişi vardır..Halkı falan da kastetmiyorum, okuyan, aydın insanları ele alıyorum seçim kümesi olarak..Hadi adını duyanlar var, kaç kişi alıp okumuştur..Hadi diyelim alıp okuyan da var, bu okuyanlardan kaç tanesi Spinoza'nın günümüz politkası için verdiği dersleri özümseyebilmişt ir, Spinoza'yı politik bir düşünür olarak kaç tanesi algılayabilir? Bu bir aşağılama değildir..Şahse n kendim de Deleuze, Negri, Ulus Baker olmasa Spinoza gibi bir 17 yüzyıl düşünüründen 21. yüzyıl için esinler alınabileceğini kırk yıl düşünsem aklıma getirmezdim..

Yahu lütfen, bizim ülke, kendine Marxist demesine rağmen, üstelik meslekten iktisatçıyken "Kapital"i okumayan insanların hiç de garip karşılanmadığı bir ülke..Şu ülkenin Marxistleri arasında bir anket yapılsın, "Kapital"i okumuş olanların sayısı 10%'u hadi bilemedin 20%'yi geçerse ben bir sürü ağız kalabalığı yapan, ona buna dalaşan bir terbiyesizden başka hiçbirşey değilim.

Böyle bir "aydın" profiline sahip bir ülkede sayısız derin felsefi göndermeleri olan, sol adına yazılmış bir kitabı nasıl "Dünyanın altermondialist toplumsal hareket örgütlerine komünizmi, onun Spinozacı-içkin ci bir yorumunu benimsemeyi öneriyorlar." diyerek geçiştirirsin?

Kim Spinozacı içkinlik'in ne anlama gelidiğini biliyor? Kim altermodernist (altermondialis t değil) kavramı neyi ifade ediyor, postmodernist ve modernist ile karşıtlığı nedir farkında? Bütün bunlar Göker'in kimleri hesap ederek, hangi "Büyük Ötekiye" hitap ederek konuştuğunu göstermiyor mu? Hitap ettiklerinin kimler olduğu üzerine spekülasyon yaparak olayı kişiselleştirme yeyim, ama şurası kesin ki kendisinin de angaje olduğu "çokluk"a hitap etmediği kesin..Derdi bu olsa N-H'yi felsefi bağlamları içinde "çokluk" için anlaşılabilir hale getirdikten sonra eleştirirdi..
Alıntı
 
 
0 #1 erdem 18-05-2010 04:41
Emrah Göker'in Ne yardan NE serden incelemesini okudum. Hardt ve Negrin'nin "İmparatorluk" egemenlik alanına karşı "Çokluk" kavramını hiç hazmetmediği anlaşılmakla birlikte, kavram olarak Marksist literatürden türetilerek "istihrac" edildiğini ve bir mit haline getirildiğini söylüyor.
Entelletüel bir tartışma başlatmak amacıyla, kendi yazısının ÜÇ: Egemenlik bölümünde; şu soruyu yöneltiyor Hardt ve NEgri'nin de samimiyetle dert edindiği, telafuzu basit, karşılık vermesi zor bir mesele var; İmparatorluğa karşı çoklukla verilen mücadelenin kifayetsizliğin i kendince alaya alarak "Sistemin canını nasıl yakar, kuyusunu nasıl kazarız"

Evet bu mücadeleler şimdilik politik bir devrimi kuçaklayacak bir çapta olmasa bile, yerel ve uluslararası ağlarda veriliyor. Yalnız bildiğim kadarıyla 6 Ekim 2009 IMF gösterilerinde herkes vardı bir tek gibime geliyor.

Ha birde, hergün 120 milyon ABD doları faiz ödeyen güzide devletimizin sabah gaz bombalarını eylemcilere tattıran 1 numaralı ağzının 6 Ekim 2009 akşamı akşam TV aynen "dünya bu gösterileri dikkate almak zorundadır" beyanatını hatırlatırım.

Demek ki, birileri rahatsız edilebiliyormuş .

O gün taksimde en büyük tahribat bankaların atm makinelerine yapıldı. Zavallı ve perişan milletimizin hazinesini doymak bilmeden yağmalayıp soymakla bankacılık yaptıklarını zanneden tefeci banka patronlarının yüz halini tahmin edebiliyormusun uz.






Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile