Makaleler Bütün Yazılar Teori Politik-Teori Türkiye'li Entellektüelin Bohçacı Zihniyeti
 

Türkiye'li Entellektüelin Bohçacı Zihniyeti Popüler

Makale

Ali Şimşek, Türkiyeli sosyalistin bilinen stereotipinin dışına çıkan biri izlenimi veriyor. Klasik marxist külliyatın dışında da okumalar yaptığı yazılarından anlaşılıyor. Ancak bu tür alternatif okumaları, yeni bir sosyalist perspektif oluşturmaya yönelik değil de, daha ziyade "Bak gördünüz mü, bütün bu moda yazarlar gelip geçiciydi. Muzaffer neo-liberalizmin sözcüleriydi. Neo-liberalizmin çöküşüyle beraber bunlara da artık gerek kalmadı, bildiğimiz yöntemlere artık dönme zamanı gelmiştir" gibi sol bir wishful thinking'i rasyonalize etmek için yapıyor olmalı.

Sayın Ali Şimşek bazi ipuçlarından yola çıkarak yeni bir sınıf politikaları döneminin gelmekte olduğunu söylemekte belki haklı ama kendisinin ve bu aralar Mesih bekler gibi soyalizmin eski günlerinin dönmesi beklentisi içine girenlerin umduğu türden bir "sınıf politikaları" dönemine dönüş olmayacaktır bence. Reel Sosyalizmin çöküşü ile birlikte "tarihin sonunu" ilan ederek kendini muzaffer ilan eden neo-liberalizm "bahar"ının sürdürülebilir olmadığını, kapitalizmin işleyiş yasalarını az çok özümsemiş bütün marxistler, zaten en başından beri biliyorlardı. Bugün, o zamanlar bir öngörü olan şey gerçekleşmiştir, hepsi o. Kapitalizmin, üstat Marx'tan beri 150 yıldır bilinen yapısal krizlerinden kurtulamayacağı artık pek de tartışılan bir durum değildir. Zaten beklenen, kapitalizmin belki de ilkel birikim evresinden beridir periyodik olarak tekrarlanan krizlerinden birine girilmiştir, hepsi o. Bundan yola çıkarak mesyanik bir mucize, bir son karar anı beklentisi içine girmek son derece yanıltıcı olacaktır. Evet, hepimiz hissediyoruz az çok; 20-30 yıldır etkisini yoğun olarak hissetttiren post-modern kimlik politikaları döneminden, tekrar bir tür sınıf politikaları dönemine giriyoruz. Ama bu geçişte karşımızda bulacağımız, 70'lerin sınıf politikalarından çok farklı sınıf politikaları olacaktır. Bir kere 70'lerdeki sınıf poltikalarına dönebilmeniz için 70'lerdeki sınıfsal yapıdan bugün hala bahsedebilir olmanız gerekir ki, bunu die-hard ortodoks sosyalistlerden başka iddia edebilecek olan kalmadı. 70'lerdeki sınıf politikalarının temel alabildiği, geniş, homojen, büyük ölçekli fabrikalarda üretim yapan tipik sanayii proleteryasından yeniden bahsebilir hale gelmeden, ondan güç alan sınıf politikalarından da bahsedilemez.

Ali Şimşek gibi dostların gözden kaçırdığı mesele bence şu; Sosyalistler olarak temel sorunumuz kapitalizmin kriz içinde olup olmaması değildir. Kapitalizm ana rahmine düştüğü andan itibaren krizdedir zaten. Marx'ın öğrettiği en temel ders bu değil mi? Bugün kriz görünür hale gelir, yarın tekrar arkaplana çekilir, krizi atlatmış görünür. Sosyalistler olarak asli meselemiz, kendi pozitif devrimci açılımımızı gerçekleştiremiyor, bunun teorik araçlarını geliştiremiyor olmamızdır. Kendi başarımızı, kapitalizmin dönemsel iniş çıkışlarına endekslemek, son derece edilgen bir pozisyonu benimsemektir. Kendi gücümüze değil, başkalarının zayıflıklıklarına bel bağlamaktır. Olaya bu açıdan bakarsak, yani kapitalizmin dönemsel krizlerine referansla değil de, şimdiye kadar kendi yapmış olduklarımıza göre değerlendirirsek, ortada sosyalizm lehine olumlu bir dönüşümden bahsetmek kesinlikle mümkün değildir. Dün de dersimizi iyi çalışmamış haldeydik, bugün de aynı durumdayız. Bu açıdan ortada yersiz bir iyimserliğe kendimizi kaptırmamız gerektirecek bir durum yoktur. Ortada hala yeni bir devrimci açılım falan yok. Kapitalizmin tökezlemesinden acaba biz de nemalanır mıyız beklentisi içindeyiz.

 

Bunlar bambaşka tartışmalar gerektiren konular. Benim bu yazıda asıl dikkat çekmek istediğim ise farklı bir konu; Türkiyeli entellektüelin indirgemeci zihniyeti.

Şimdi, Ali Şimşek'in benim bu yazıda eleştireceğim indirgemeci yaklaşımı kullanarak varmk istediği sonuç yukarıda açıkladığım durum, yani sınıf politikalarına dönüş. Kısaca şunu demek istiyor; "moda teorilerin dönemi kapanmıştır, tekrar bildik sınıf politikaları dönemi başlıyor". Yaklaşmakta olan İstanbul Bienalinin, öncekilerinden farklı olarak, daha marxist yönelimli bir kurasyon ile düzenlenecek olmasından yola çıkarak şunu söylüyor;

Diğer dikkat çekici yön ise, geçmiş Bienal temalarının 90’lı yıllarda çok gözde olan Deleuze, Derrida ve Baudrillard esinli, ortalamacı ve sol liberal “öteki, melezlik, beden, simülasyon, çokluk, kimlik,  sanallık, illüzyon, temsil” gibi, hemen her yere çekilen “yumuşak” post temalardan, direkt Marksist ve sınıf vurgulu bir söyleme geçiş.

Bu lafı çok kullanıyorum ama gerçekten Türkiye gibi yerler dışında Deleuze ve Baudrillard adları pek az yerde yan yana getirilir. Tamam bahsi geçen her üç düşünür de post-yapısalcı okul içinde varsayılır ama bu post-yapısalcılık tanımı düşünürlerin kendisinin kabul etmediği, bildiğim kadarıyla Fransa'da hiç kullanılmayan, dışarıdan eklenmiş, gevşek bir kategorizasyondur. Şöyle abartılı bir benzetme yapabiliriz; Yalçın Küçük, Murat Belge'ye ne kadar yakınsa, Deleuze de Baudrillard'a o kadar yakındır. Keza aynı şey, Deleuze-Derrida ikilisi için de söylenebilir. Her üç düşünür de post-yapısalcı diye, aynı bohçacı zihniyetle, "yumuşak post temalar " türü özenli bir yazarın değil de Kasımpaşalı birinin  retoriği ile tanımlanmış, sallapati bir kategori altında biraraya getirmek, dediğim gibi her ikisi de kendini sosyalist tanımlıyor diye Küçük'ü ve Belge'yi aynı kategori altında biraraya getirmekten zerre farklı dğildir.

Farkları sıralamamız gerekirse;

Derrida ve Baudrillard bir kere -benim bildiğim kadarıyla- hiç de politik olmayan yazarlardır. Bu ikisi de son derece negatif bir yöntem kullanan, imkansızlık düşünürleridir denilebilir. Ali Şimşek'in sıraladığı “öteki, melezlik, beden, simülasyon, çokluk, kimlik,  sanallık, illüzyon, temsil” vs gibi kavramların çoğu bu ikisine maledilebilir, Deleuze'e değil. Sadece "beden", "çokluk"  hemen ilk anda Deleuze ile ilişkilendirilebiliyor, ama mesala Deleuze'deki "beden" de bildiğimiz insan bedeni değildir. Genelde post-modern düşüncenin alanını belirleyen Şimsek'in sırladağı bu kavramlarla Deleuze'ün pek az işi olmuştur. Sonra Derrida ve Baudrillard'ın bir devrimci politika geliştirmek gibi en küçük bir kaygıları olmamışken, kendisi de az çok apolitik bir münzevi gibi görünse  de Deleuze, partneri Guattari üzerinden tam da bu işi yapmıştır. Ortak çalışmaları olan Anti-Odipus'un 68 hareketinin esin kaynaklarından biri olduğu söylenir. Guattarı denen adam, FKP üyesi, nerde bir toplumsal başkaldırı varsa yeralmış, bütün hayatı boyunca aktif komunist bir militan olmuş bir aktivist şahsiyettir.

Negatiflik boyutuna tekrar dönersek, şöyle bir ayrım sanırım yapabiliriz; Derrida ve Baudrillard negatifliğin düşünürleri ise, Deleuze tam aksine pozitifliğin düşünürüdür. Felsefi esin kaynakları Spinoza ve Nietzsche'de olduğu gibi, bir dışarısına referans yaparak düşünsel çatısını kurmaz. "Kurucu Güc"ün, "Aktif Gücün" -ortodoksların anlayacağı dille devrimci failin- özgürleşmesinin, kendini realize etmesinin "pozitif" felsefesiyle ilgilenir.

Derrida denen adam, bildiğim kadarıyla son kitabı olan "Marx'ın Hayaletleri" dışında bütün hayatı boyunca Marx'a tek bir gönderimde bulunmamıştır. İnsanlığın ürettiği bütün metinlerin, nasıl 2500 yıldır aynı orjınal arketip metinleri tekrar tekrar yeniden ürettiğini anlatır. Kabaca şunu göstermeye çalışır; en materyalist olduğunu iddia eden bir metin bile, batı düşüncesinin kadim bi-polar'lıkları/ikiliklerini kullanır; iyi-kötü, güzel-çirkin vs. gibi. Her metin asla söylemek istediğini tam olarak söyleyemez, her okuma her metni yeniden yazmak gibidir vs .vs türü şeyler söyler. Bütün teorik faaliyeti, sanıyorum, insanlar arası şeffaf bir iletişimin, yanılgısız bir anlam oluşturma ve iletmenin imkansızlığını göstermek üzerine kuruludur.

Benim gördüğüm kadarıyla, Baudrillard da, Derrida'nın metinler için yaptığını, genel olarak temsilin kendisi için yapar. Temsil artık mümkün değildir, zira temsil edecek bir orjinalden artık bahsetmek mümkün değildir. Herşey artık kaybolmuş bir orjinalın kopyalarıdır, herşey bir simülasyondur, birer Simulark'tır. Herşey temsilin temsilidir.

Sunuçta bu iki düşünürün de vardığı yer, son derece karamsar, insanı çözümsüz bir aporia ile karşı karşıya bırakan bir yerdir. Devrimci bir kurtuluş projesiyle zerre alakaları yoktur. Her kurtuluş projesinin nasıl temsilin, iletişimin imkansızlığına toslayacağını göstermeye çalışırlar.

Genel pozisyonları bu olan bu iki adamla, pozitif bir devrimci kurtuluşun, devrimci özne olarak "çokluk"un düşünürü Deleuze'ün, "“yumuşak” post temalardan" gibi bir kategori altında yan yana getirilmesi karşısında bir kez daha lanet olsun demekten kendimi alamıyorum.

Aslında bugün sol olarak karşı karşıya olduğumuz bütün açmazların, bütün politika üretememelerin kaynağında asli ve kadim olan bu düşünce vandalizmi vardır. Deleuze ve Baudrillard'ı aynı kefeye koyabilecek, aralarındaki radikal farkları silecek kadar ileri gidebilen bu indirgemeci, bu bohçacı zihniyet yüzünden bugün bizden hiçbir halt olmuyor. İşte bu yüzden bütün faaliyetimiz, mesyanik bir mucize anına endeksli, bir "baba"nın çıkıp bizi eski kayıp altın çağa döndürmesi, uyuyan devin, Godzilla gibi bir gün uyanacak ve bizi bütün kötü post canavarlardan kurtaracak olması üzerine kurulu. Bekleyin Godzilla belki bir gün uyanır.

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile