Makaleler Bütün Yazılar Teori Politik-Teori İdeolojilerin Kurucusu Olarak "Fantazi"
 

İdeolojilerin Kurucusu Olarak "Fantazi" Popüler

Makale

Fikret Başkaya'nın "Reel Atatürkçülük"  yazısındaki, kendimce gördüğüm sayısız çarpıtmalara, tutarsızlıklara cevap vermek için bir yorum yazacaktım ama yorum sınırlarının ötesine geçeceği anlaşılınca, ayrı bir yazı olarak dile getirmeye çalıştım.  Başkaya'da kendimce gördüğüm tutarsızlıkları, ideolojilerin yapılanmasına dair derinlemesine bir kavrayıştan yoksun olması etrafında kümelenince,  yazının konusu da kendiliğinden belirmiş oldu.Zaten ideoloji konusunda bir yazı yazmayı planlıyordum. Başkaya'nın yazısının vesile olması, iyi mi oldu, kötü mü oldu bilemiyorum. Zira İdeolojilerin yapılanması üzerine yazmak, bırakın tek bir makaleye, bir kitaba bile sığmaz. Koca bir külliyat vardır bu konuda. Hatta mesala biraz abartarak Zizek'in bütün teorik faaliyetinin bile ideolojilerin yapılanması üzerine kurulduğu bile söylenebilir. Böylesine kapsamlı bir konuyu, Başkaya'nın yazısı etrafında ele almak, dikkati dağitabileceği için iyi sonuç vermeyebilir, zira yazısında karşı çıkılacak o kadar çok bariz nokta var ki..Ancak idealojilerin nasıl kavranMAMAsı grektiği üzerine bir "case study" de olabilir.

Başlamadan yine önlemimi alayım; burda dile getireceğim "düşüncelerimin" hiçbiri özgün değildir. Çok bilinen çağdaş düşünürlerle, Başkaya arasında ben sadece aracıyım, tercümanım. Ha iyi bir tercüman olabilecek miyim, o kapasitem var mı tabii ki tartışılır. Ancak tarzanca iletişimden bir nebze daha iyi olacağını sanırım söyleyebiliriz.

Bu bağlamda işin esef verici yönü şu; ben asli işi "düşünmek" olmayan sefil bir mühendis olarak bunlardan -çağdaş fikirlerden-  haberdarken, benim gibi yabancılaşmış bir meslekte çalışmak zorunda olmayan, tüm zamanını araştırmaya, okumaya, düşünmeye vakfedebilecek "ehliyetli" bir düşünürün haberdar olmaması. Bu nasıl mümkün olabiliyor? İşte Kemalizmin karşısında heyula gibi dikilen, aşmaya çalışıp da aşamadağı taa bizzat Başkaya'ya kadar gelen temel handikap yüzünden; bu toplumun bütün kurumlarıyla, bütün disiplinleriyle modern bir toplum olmaya son derece geç başlamış olmasından. Başkaya'nın kendisinin de bir ürünü olmaya devam ettiği bu islam/doğu kültürü yüzünden.

Başkaya entellektüel yükümlülüklerinin farkında olsaydı, çağdaş teorilerden bu kadar bihaber olamazdı. Nerden mi biliyorum bihaber olduğunu? İnsanların ideaoloji, modernite, Aydınlanma vs gibi temel konularda neler tartıştığını bilen biri, böyle bir yazı kaleme alamazdı. En azından Zizek , dolayısıyla Lacancı ideaoloji kavrayışı konusuna en küçük bir okumasının olmadığını büyük bir kesinlikle söyleyebilirim. Bu gibi yazarlar konusunda temel yaklaşım şudur; Lacan/psikanaliz/Hitchcock sineması ne alaka? Ne ilgisi var bunların somut aktüel politika, yakın tarih analizleriyle? Olgular, aktualite düzeyinde yok tabi, ama tözler düzeyinde o alakayı kurmak ve "sıradan" insanlara aktarmak, entellektüelliği kendine misyon edinmiş Başkaya gibi insanların yükümlülüğüdür.

Başkaya'nın yaptığının adını koyarak başlayalım; önceden zaten sahip olduğu kanıları rasyonalize etmek için olguları kendine göre biçmek. Bu açıdan herhangi bir "Siyaset Meydanı" tartışmacısının ve bu ülkede çok yaygın araştmacı-yazar kalıplarının ötesine geçemiyor. Şunu göstermeye çalışacağım kendimce;

Bir önceki yazımda da dile getirdiğim gibi Başkaya tümellerle değil somut tekilliklerle düşünüyor; evrenseller düzleminde değil, somut tezahürler olarak çıplak olgular düzleminde düşünüyor. Somut olguları değerlendirecek teorik gözlüğünüz yoksa, ancak bir arşivci, kataloglayıcı, kütüphaneci olabilirsiniz, düşünür değil.

Kemalizm belli bazı bağlamlarda Türkiye'ye has bir tikellik gibi ele alınabilse de, sadece bu şekilde ele alır, işin tümel boyutunu pas geçerseniz radikal olarak yanlış yerlere varırsınız.

Benim Zizekçi/Lacancı idealoji teorisini kullanarak savunmaya çalışacağım şu; tipik bir ideolojik yapılanış olarak, yani ideolojik yapılanmaların evrensel dinamiklerinin herhangi somut bir tezahürü olarak Kemalizm benzerlerinden zerre farklı değildir. Örneğin Kemalizmin bir kişi kültü yaratmış olması bir sapkınlık değil, idealojilerin yapılanmasında bir norm'dur. Başlayalım;

-İDEOLOJİNİN KURUCUSU OLARAK "FANTAZI" KURGUSU

Geleneksel Marxist anlayışa göre ideoloji "yanlış bilinç"/"ters bilinçtir". Marx bunu ünlü "Yapıyorlar ama bilmiyorlar" sözüyle ifade etmiştir. Bu kavrayış, geleneksel hareketlere, "Halk kendi çıkarlarının nerde olduğunu egemen idealoji yüzünden bilmez. İdealojinin saptırıcı gücünden muaf, doğruyu görmüş olan, sosyalist öncü, halka bilinç götürerek, uyanmasını sağlar".

Zizek ise, ideaolojide bir "yanlış bilinç" unsurundan "artık"  bahsedilemeyeceğini iddia eder. Daha doğrusu "biliyor" olmak, idealojik bir varoluş içinde olmamayı garanti etmez. "Çok da iyi bilen, herşeyin gayet iyi farkında olan" da gayet sağlam bir ideolojik varoluş içinde bulunabilir. Zizek bunu bir alman yazarın şu sözüyle formüle eder; "Biliyorlar ama yine de yapıyorlar".

Peki "yanlış bilinç" değilse ne kurar ideolojiyi?; Fantazi. Şimdi burda Zizek'in onlarca kitapta hala açıklamaya çalıştığı bir meseleyi, benim birkaç satırla açıklayabileceğim beklenmemeli tabii ki. Ancak vulgarize etme, indirgeme olasılıklarını da göze alarak ancak çok genel açıklama yapabilecek düzeydeyim;

Lacan'cı teoriye göre 3 düzlem vardır: Gerçek (The Real), İmgesel ve Simgesel.

İmgeseli geçelim, konumuzla çok bağlantılı değil. Simgesel (Büyük Öteki) denen, kabaca kullandığımız dildir. The Real, dil yoluyla sembolize ederek zihnimize kavranlabilir hale getirmeye çalıştığımız mutlak ufuktur, yani kabaca çevremizdeki somut gerçekliktir, toplumdur, kültürdür, doğadır vs. Dil evrenine, yani sembolik düzene dahil olmamız bizi ebediyen kendi doğallığımızdan koparmış, biz mutlaki bir kastrasyona tabii tutmuştur. (Klasik cennetten kovulma alegorisi ile temsil edilen şey). Sembolik düzen, asla Gerçek'i/"The Real"ı tam olarak tercüme edemez. Muhakkak sembolize edilemeyen, tutarlı bir şekilde dile tercüme edilemeyen bir Gerçek kırıntısı kalır, sert bir çekirdek her zaman bir çıkıntı yapar. Yani toplum/dil/kültür her zaman bir boşluk, sembolize edilemeyen bir Gerçek parçası etrafında yapılanır. Mutlak olarak saydam, çelişkisiz bir toplum hiçbir zaman olmayacaktır. Toplum her zaman temel bir boşluk/mutlak bir antagonizma etrafında dönüp duracaktır. Biz Marxistler açısında kapanmayan bu mutlak açık yara sınıf savaşımıdır. Neyse konuyu dağıtmanın cazibesine kaptırmayayım kendimi. Buraya kadar anlattıklarımız, belki bazılarına çok uçuk, bir takım entellerin fantazi faaliyetleri, insanlığın reel sorunlarının reel çözümüne yönelik olmayan şeyler gibi algılanabilir. Aslında öyle çok uçuk kaçık değil, popüler kültürde, özellikle bilim-kurgu sinemasında çok işlenen bir temadan bahsettiğimizi somut bir örnekle ortaya koyalım; Wachowski biraderlerin kült filmi The Matrix. Zizek de bizzat kullanır bu örneği, hatta bir kitabının adı birebir Morpheus'un Neo'ya söylediği laftır: "Welcome to The Desert Of The Real" / "Gerçeğin Çölüne Hoş Geldin". İşte burdaki The Real, yani insanların bir kabloya bağlı olarak, tüpler içinde yaşadıkları yer, Lacan'cı The Real'dır. "Normal" hayatlarımızı sürdüğümüz, bir mesleğimiz, bir ailemizin olduğu bilinen yanılsamalar evreni ise Sembolik düzendir. Çıkıntı yapan, sembolik düzene dahil edilemeyen, sarkma yapan sert çekirdek ise, Morpheus/Neo/Trinity liderliğindeki isyancılardır diyelim, çok denk düşmese de.

Fantazi'nin, sembolik düzende varoluşumuzu devam ettirmemizi sağlayan ideolojik yapılanmayı kurabilmemiz için nerde devreye girer? Bunu da gelin Zizek'in yaptığı gibi popüler kültürden bir örnekle açıklayalım;

Simpsonlar'ın çok güzel bir bölümü var adı: "Lisa The Iconoclas". Simpsonlar'ın sıradan bir popüler kültür ürünü olmanın çok ötesine geçen bir dizi olduğunun çok iyi bir öneği. Seyredilmediyse muhakkak seyredilmeli, hatta konumuza yardımcı olması açısından seyredildiyse de tekrardan seyredilmeli bence.

http://en.wikipedia.org/wiki/Lisa_the_Iconoclast

Linki vermiş olduğum için çok detaya girmeyeyim, sadece kısa özet: Bu bölüm Springfiled'in kurucusu "büyük insan" Jebediah Obadiah Zachariah Jedediah Springfield hakkında.

http://en.wikipedia.org/wiki/Jebediah_Springfield#Jebediah_Springfield

Kiminle analoji kurmak için örnek verdiğimiz aşıkar olmalı. Jeremiah, Springfield'in kurucusu olarak tapınılan bir külttür. O kadar büyük ve yüce bir insandır ki, bir ayıyı elleriyle boğazlayarak öldürmüştür bile. Kusursuzluk timsalidir vs.

Ancak birgün Lisa Simpson, Jeremiah müzesini gezerken çok ilginç birşey keşfeder; O yüce insan Jeramiah aslında bir korsanın, haydutun tekidir. Yaratılan kültüyle alakası yoktur. Doğrucu Lisa, bütün kasabaya keşfini açıklamaya girişir; tabii ki insanlar büyük tepki duyar. İhtiyaç duydukları doğrunun kendisi değildir; yaşamlarını etrafında kurabilecekleri Gösterileni olmayan bir Gösteren'dir, yani teknik olarak Fallik Gösteren/Ana Gösteren/Boş Gösteren denen birşey, bir bahanedir. Fallik gösteren, toplumun sembolik düzene dahil edemediği kapanmayan bir boşluğu, o sert çekirdeği "Gösterir". Boş gösteren yoluyla, sembolize edilemeyen, dile dökülmeyen, açıklanamayan şeyi sembolik düzene dahil eder. "Büyük Liderler", "Bayrak", "Vatan", "Millet"  vs de işte böyle boş gösterenlerdir. Tutarlı bir bütünlük, homojen bir yapı olarak "millet" diye birşey yoktur. Tamamen olumsal süreçlerle oluşturulmuş bir kurgudur. Ama bu çıplak olguyu kabul eder ve farkına varırsak, toplum dağılır, fantezi evrenimiz uçup gider. Fantezi evrenimiz çökerse, tutarlı varoluşumuzu sürdüremeyiz. İşte Fantazi, hiçbir çelişkisi olmayan, tamamen kapanmış, mutlak olarak şeffaf bir toplumun imkansızlığına gözlerimizi kapamamızı ve varlığımızı sürdürebilmemizi sağlayan bir kurgudur. Fantazi sayesinde, toplumun bağrında yapısal olarak kapanması mümkün olmayan boşluğu doldururuz, o boşluğu temsil eden, sembolik düzene dahil eden Fallik gösterenler/Boş Gösterenler sayesinde, toplum ve varoluşumuz bize tutarlı bir bütün olarak görünür.

Bu bağlamda geçerken bir örnek daha verelim; Fantazi kurgusundan kimse muaf değildir. Ve Fantaziler, sadece milliyetçi, kapitalist tutarlı toplum anlayışları kurmak için kullanılmaz. Solcular da kendi Fantazi kurgusuna sahiptir.

Örnek bir solcu Fantazi (Umarım bu bir başka yazı konusu olur);

Çok eleştirdiğim kapitalist sistem içinde, herhangi biriden hiçbir farkı olmayan tipik bir varoluşa sahip olabilirim. Yani herkes gibi hırslarım, yükselme hayalim, zengin olma düşüm vs olabilir. Peki bunu solculuğumdan ödün vermeden nasıl yaşayabilirim;Fantazi sayesinde. Şöyle bir fantazı kurabilirim kendime; İçinde bulunduğumuz bütün sorunlar ancak Sosyalizm ile,  Devrim ile çözülebilir. Devrim yapmanın nesnel koşulları da henüz oluşmadığı için, sosyalist politika adına yapılacak birşey yoktur. Dolayısıyla küçük-burjuva hayatıma gönül rahatlığıyla devam edebilirim.

Sosyalist arkadaşımızın bu fantazi kurgusunun farkına varması sağlanırsa, günlük varoluşu tutarlığını yitirir. Dolayısıyla, günlük hayatını devam ettirebilmek için "imkansızı istemesi", devrimden aşağısını kabul etmemesi gerekir. Yani paradoksal biçimde, konformist varoluşunu sürekli kılabilmek için radikal olması gerekir. İktidarı ele geçirmesinin maddi koşullarının kendi yaşam sınırları içinde mümkün olmadığının çok iyi farkında olmasına rağmen, iktidar eksenli politikalar der de başka birşey demez. Kendi yaşam sınırları içinde de yapılabileceklerin olduğu ortaya çıkarsa, günlük varoluşunu radikal biçimde sorunsallaştırması ve yeniden yapılandırması gerekir. Tabii bunun zahmetine girmektense Fantazi kurgusuna dört elle sarılmak daha kolay.

Konumuza dönecek olursak; "Büyük İnsan" Jeramiah Springfield hakkında gerçeği ortaya çıkaran Lisa, bütün bir kasaba halkının Fantazi kurgusunu yıkmıştır. İnsanlar The Real ile yani korkunç boşluk ile yüz yüze gelirler. Büyük bir panik başlar. Doğruları ortaya dökmekle Lisa ne büyük bir "yanlış" yapmış olduğunu farkeder. Yalan da olsa Jeramiah Springfield kültü, kasaba halkını bir toplum olarak kuran Fallik Gösteren'dir

Şimdi bu perspektiften bakarsak, Kemalizm kültünü yıkmanın ne gibi derin çağrşımları olduğu açığa çıkar sanırım. Bunun arkasında bir komplo aramak komplo teorisyenliği yapmak değildir. "Tutarlı" bir bütün olarak mevcut Türkiye toplumunu dağıtmak istiyorsa birileri kimi nedenlerle, bunun için ilk yapmaları gereken, onun fantazi evrenini kuran Fallik Göstereni/Ana Göstereni yıkmaktır. Soru şu ki, bu Fallik Gösterenin yıkılması ile, putlarından kurtulmuş daha özgür bir toplum kurulamaz.  Yeni bir Fallik Gösterenle yeni bir Fantazi çerçevesi oluşturulacaktır ve bu yeni fantazi evreninin, mevcut güç dengeleri gözönüne getirildiğinde, sosyalistlerin istediği yönde kurulmayacağı aşikardır. Başkaya'nın bilinçli ya da bilinçsiz  göremediği çok kritik nokta budur. Onun bütün yaptığı, bir doğrucu Davut, çok tipik bir "Güzel Ruh" sentimantelitesi içinde Lisa Simpson'un yaptığını yapmaktır. Aklı sıra insanlara Kemalizmin ne büyük yalanlar üzerinde kurulduğunu ortaya çıkaracak. Göremediği yalın gerçek, yalanlar üzerine kurulmanın ideolojik yapılanmanın evrensel mekanizması olduğudur.

Ha burda ilk akla geliverecek absürd bir pozisyonu savunduğum sonucu çıkarılmasın; yalanlar üzerine kurulu ideolojik Fantazi çerçevesinin bile bile yanında yeralalalım, yani ideoloji eleştirisi yapmayalım demiyorum. Ancak Başkaya'nın yaptığı teorik bir ideoloji eleştirisi değildir, eleştirdiği Nutuk'ta Atatürk'ün yaptığı gibi, Atatürk'ün aksine, kimin işine yarayacağını hesap etmeden ortaya koyduğu politik bir eleştiridir.

Eğer, evrensel bir ideoloji eleştirisi yapıyor olsaydı, ideolojik mekanizmanın iç yüzünü Kemalizm özelinde göstermeyi amaçlıyor olsaydı, şu aşağıdaki gibi örnekleri Kemalizme has görüngüler olarak ortaya koymazdı. Şimdi bunları ele alalım;

 

KEMALİZM KENDİ MUADİLLERDEN FARKLI MIDIR?

Bu bölümde göstermeye çalışacağım, Başkaya'nın eleştirdiği noktalardan tek birinin dahi  -belki Türkiye'de modernleşenin doğal faili burjuvazinin yokluğuyla bağlantılı olarak söyledikleri bağlamında biri hariç-  sadece Kemalizme mal edilemeyeceğidir.

1. Hakimiyetin Millet'de Olmaması

Başkaya şunu diyebilmiş;

Aradan geçen 85 yılda, bırakın halkın egemenliğin sahibi olmasını, egemenliğin yakınına bile yaklaşamadı, yaklaştırılmadi

Eh el insaf be !. Bu lafı edebilen biri Türkiye haricinde herhangi bir yerde Marxist kabul edilebilir mi? Edilmez. Niye? Çünkü burda, Marxist felsefenin kuruluşundan beri eleştirdiği biçimsel Burjuva Demokrasinin ideal bir realizasyonun mümkün olabileceğine dair varsayım vardır. Var mı Yok mu?

Türkiye 85 yılda halka egemenliği vermedi de, diyelim Fransa, İtalya gibi ülkeler 2-3 yüzyılda verdi mi? Katılımların 50%'yi bile bulmadığı, insanların seçimlerinin fikirler göre değil, iyi reklama göre belirlendiği, ancak çok zenginlerin aday olabildiği bugünkü sistemlerde dahi Halk Egemenliği var  mı?

Olası tek kabul edilebilir açıklama, Başkaya'nın Burjuva Demokrat konumdan değil, Sosyalist konumdan eleştirisini yaptığı. Peki o zaman Kemalizmi sosyalist olmadığı için eleştirmenin absürd olup olmadığını soralım. Herhalde üzerinde tek cümleyle olsun durmaya değer bir yaklaşım değildir, bu kabul edilebilir tek makul eleştiri konumu. Kemalizmi Sosyalist olmadığı için eleştirmek, Kapitalistler niye sömürmeyi bırakıp, bütün insanlarla kardeş kardeş adil bir toplum içinde yaşamaya izin vermiyor diye dövünmek kadar saçma bir "Güzel Ruh" konumudur.

2. Kemalizmin Muhalefeti Ezmesi, Otoriterliği,  Halka "Rağmen" Modernizmi

Başkaya'nın, burjuva modernist/aydınlanma projelerinin genel tarihinden bile bir haber olduğunu düşünmeye başladım.

"..Mustafa Kemal bu metni 1927 Ekim ayında başkanı olduğu CHP'nin Kurultayında okumuştur ve doğrudan siyasi amaçlar taşıyan [taşımak zorunda olan] bir söylevdir. Mustafa Kemal'in böyle bir çaba içine girmesinin başlıca üç nedeni vardı: Birincisi "Milli Mücadele"nin tüm başarı ve kazanımlarını kendine mâl etmek; ikincisi, bu amaçla o süreçte etkili olmuş karizmatik komutanların ve şahsiyetlerin rolünü küçümsemek; üçüncüsü, muhalefetin her türlüsünü neden ezdiğini "gerekçelendirmek"

Başkaya'nın, tarihsel dönemin kendi özün koşullarından soyutlayarak, post-modern bir demokrasi anlayışıyla, bir "Güzel Ruh" konumundan yaptığı bir başka eleştiri daha işte. Bir devrim dönemi hakkında konuştuğunun bile farkında değil. Ünlü Jakoben Saint-Just'un dediği gibi "Bu Bey Devrimsiz bir Devrim istiyor".Devrim dediğimiz şey kendi iradesini dayatır, biçimsel bir demokrasi güzellemesine ayıracağı vakti yoktur. Toplumu yapısal olarak yeniden kurmak gibi bir misyonu vardır ve bunu uzlaşı ile kuracak hali yoktur. Hadi diyelim ki, 1920'lerde post-modern bir demokrasi idealizmi ile hareket etmeye çalıştı; karşısında hangi toplumsal güç vardı, hangi sınıf bulunuyordu? Karşısında 600 yüzyıl kendi dar evreni içinde kış uykusuna yatmış, nerdeyse sınıfsız, homojen feodal bir toplum vardı. Bütün kurumlarıyla ideal demokrasiyi icra etmek için Amerikan'dan bilinçli muhalif mi ithal edecekti.?

Atatürk muhalifleri ezdi de, Jakobenler ezmedi mi? Şiddet, Aydınlanma denen dönüşümün yapısına içkindir. Kimi teorisyenler Holocaust'un bile Aydınlanma mantığının zorunlu sonucu olduğunu iddia eder. Aydınlanma yapısı gereği tabandan gelen bir halk hareketi değildir, kendi feodal bağları içinde hapsolmuş ve başkasını bilmediği için değişmeyi de pek istemeyen halka rağmen,  hatta bizzat halka karşı yapılan bir harekettir. İşte biraz da bu yüzden olsa gerek, Holocaust bile Aydınlanma mantığının sonucudur denir. Aydınlanma, tepede birilerinin toplum adına toplumu yeniden yapılandırmalarının adıdır.

Ha bundan da soykırıma rağmen Aydınlanmacı mantığı savunduğum anlamı çıkmasın. Son birkaç yıl içinde Taraf önderliğindeki  Aydınlanma karşıtlığı ortaya çıkana dek, kendim bizzat İnternet tartışma gruplarında Aydınlanmacı mantığı kıyasıya eleştiriyordum. Hatta yeni bir Sosyalizm olacaksa Aydınlanmacı kökenlerini aşmış bir Sosyalizm olmalı diyordum. Ancak Yeni-Sosyalist bir konumdan Aydınlanmacılığı eleştirmekle, Neo-feodalizm konumundan eleştirmek arasında büyük bir fark vardır. Bugün revaçta olan Aydınlanma eleştirisi, post-modern neo-feodal konumdan Aydınlanma eleştirisidir. Şu ya da bu şekilde feodalizmin devreye girdiği yerde de Sosyalistlerin yeri Aydınlanmanın yanıdır bence.

Bağlamı kaybetmeden, bir de şu alıntıyı yapalım Başkaya'dan;

"Reel olarak söz konusu olan, her türlü muhalefeti yasaklayan, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün kırıntısına bile izin vermeyen, vicdan özgürlüğü sorununu önemsemeyen, toplumun temeline dokunmayan, dokunamayan bir otokrasi, bağnaz bir Bonapartist diktatörlüktü. Eğer bir moderleşmeden söz edilecekse bu, toplumun değil otokrasinin, [diktatörlüğün] modernleşmesiydi"

Bu paragraf da Başkaya'nın Aydınlanma mantığında zorunlu olarak içerilen baskıcı yönü kavrayamadığının bir başka kanıtı. Düşünün, daha şimdilerde yeni yeni konuşulmaya başlanan, biçimsel demokrasi ritüellerinin olmasını istediği dönem 1920'lerin Türkiye'si. Yani herhangi bir demokrasi geleneği olmayan, bağnaz, feodal bir ülke. Örgütlenme özgürlüğü verdin diyelim, kim kullanacak? Hangi toplumsal özne? Bırak 1920'leri, 2009 dahi hala örgütlenme diye bir mefhuma sahip olmayan Türkiye insanı mı?

3. Kemalizmin Anti-Emperyalist Olmaması

Bu başlık altında Başkaya'nın getirip önüne konacak o kadar çok karşı örnek, o kadar çok tarihsel olgu var ki insan nerden başlayacağını bilmiyor. Başkaya'nın, bu en bariz tarihsel olguların hilafına, Kemalizmi belki de en güçlü olduğu yerden vurmaya bile kalkışması, nasıl da önceden belirlenmiş bir zihinle yola çıktığını gösteriyor. Böyle ön-belirlenmiş bir zihni doğrulamak için yola çıkarsanız, bulutların rüzgarın etkisiyle aldığı şekillerde ulvi bir mesaj görmek gibi, gerçekte olmayan anlamlar üretirsiniz bol keseden. Kemalizmin anti-emperyalist olmadığını söyleyebilmenin radikal tutarsızlığı, bir başka çok popüler anti-kemalizmle oluşturduğu kontrastla gösterilebilir. Başkaya'nın aksine Ahmet Altan, Murat Belge gibilerin Kemalizmde eleştirdikleri ana öz tam da bu bağımsızlıkçılık, anti-emperyalizmdir. Küreselleşen dünyada artık tam bağımsızlığın gericilik olduğu yollu sayısız yazı hatırlanacaktır. Enternasyolist yönelimli biri olarak, bağımsızlıkçılığı savunduğumdan değil, herkesin kendi kafasına göre bir ve aynı şey olarak Kemalizmde nasıl taban tabana zıt özellikleri aynı anda görebilmelerine dikkat çekmek istedim. Baktığınız yere göre hem dindar, hem dinsiz, hem sosyalist, hem kapitalist bir Atatürk bulup çıkarılır ya, bu da aynı hesap.

Bariz soruyla başlayalım; eğer Kemalizm anti-emperyalist değilse, koşullar çok da uygunken Türkiye diyelim neden Hindistan modelini izlemedi? O devasa nüfusuna rağmen Hindistan bir İngiliz sömürgesi olarak kalmışken, Türkiye neden benzer bir bağlaşıklık seçmedi?

Peki 2.Dünya Savaşına niye girmedi? Madem öyle bir "büyük devlet" kompleksi vardı da, "Bir koyup üç alalım fırsatçılığı" ile, ABD ile birlikte Irak'ı işgal etmeye çok hevesli Özal gibi, ya da 1.Dünya Savaşında selefleri gibi, bir "büyük devlet"in yanında savaşa girmedi? Malum Almanya ve Japonya gibi savaşın mağlupları bile çok kazançlı çıktı aslında savaştan.

Hadi bunlar bakış açısına göre farklı yorumlanacak şeyler diyelim ve daha bariz olgulara yönelelim.

Madem anti-emperyalist değilsiniz, herhangi bir burjuva sınıfının da bulunmadığı bir ülkede, niye ite ite, bir sürü dev asa KİT'ler kurma yoluna giderseniz? Et, Balık Kurumu, SEK, Petrol Ofisi, Petkim, Şeker Fabrikaları, Ziraat Bankası, Halkbank vs niye kurulur? Bütün derdi kursağını doldurmak olan komprodor bireyler olarak, İngiltere'den Balık ithal edilse daha mı az bir rant elde edilirdi?

Bu gibi yazıları okuyunca, Türkiye'nin entellektüel seviyesini daha iyi anlıyorsunuz. Esef verici bir şekilde yabancı yazarların kendi ülkenizi, kendi yazarlarınızdan daha iyi yorumladığını görüp utanıyorsunuz. Daha önce de bahsettiğim bir Sovyet yazarın, Sol yayınlarından çıkmış bir kitabı vardı; Türkiye'de Kapitalizmin Gelimesi gibi bir başlığa sahipti. Sol Yayınları sitesine baktım ama anlaşılan baskısı tükendiği için listede göremedim. Bu kitapta yazar, KİT'lerin bağımsız bir yerli sermaye yaratmaya yönelik nasıl bir devlet müdahalesi olduğunu anlatıyordu. Bir burjuva devrimi yapan klik, kendi iktidarını devam ettirecek bir sınıfsal taban bulamayınca, kendi elleriyle yaratma yoluna gidiyor. Başkaya da bunun farkında olduğunu yer yer gösteriyor, ama her nasıl başarıyorsa bundan taban tabana zıt sonuçlar çıkarıyor. Anti-emperyalist değil de işbirlikçi olan bir yönetim, emperyalistlere kucak açmak, onların şirketlerini davet etmek varken, niye kendi sermayesini kurma yoluna gider?

Neyse keseyim. Başkaya'nın yazısında itiraz edilecek o kadar çok nokta var ki, hangisine yetişeceğime karar veremedim.

Son olarak, Başkaya'nın analiz kapasitesini, entellektüel seviyesini, torbacı mantığını göstermesi açısında ibret-i alemlik şu son pasajını alıntılak isterim:

"Öyleyse reel Atatürkçülük nedir? Kim güçlüyse, aracın direksiyonunda kim varsa Atatürkçü odur ve onun yorumu "gerçek Atatürkçülüktür". Reel Atatürkçülük, Amerikancılıktır, Amerikan üsleridir, NATO'culuktur, Kore'ye, Somali'ye, Afganistana'a, vb. asker göndermektir, Bağnaz milliyetçiliktir, devleti kutsayıp fetişleştirmektir, IMFciliktir, ülkenin geleceğini çokulusulu denilen şirketlerin [emperyalizmin] insafına terketmektir, cuntacılıktır, militarizmdir, yurt dışındaki imamların maaşını Suudi Rabıta örgütüne ödetmektir, aydınlanmanın, demokratikleşmenin, sosyalizmin önünü kesmek üzere devlet desteği ve olanaklarıyla dinci gericiliği besleyip, sonra da irtica ile mücadele adı altında "postmodern darbe" yapmaktır, sosyalizm düşmanlığıdır, özgürlük ve demokrasi fobisidir, iç ve düşmansız yaşayamamaktır, farklı düşünenin hain, muhalifin düşman sayılmasıdır, toplumun spekülatörler ve rantiyeler tarafından rehin alınmasıdır, ülkenin varını yoğunu özelleştirme adı altında yağmalamaktır, Kürt varlığının inkârıdır, muvazaa partileriyle halkı oyalayıp demokrasi oyunu oynamaktır, Susurluktur, Şemdinlidir..."

Öyle bir noktaya, öyle indirgemeci bir dzüeye gelmiş ki, bu ülkede ne kadar musibet varsa tek bir olsaı nedeni vardır: Kemalizm. Başına taş düşse Kemalizmden bilecek. Böyle bir yaklaşımla, tarih, sosyoloji, felsefe, iktisat vs gibi hiçbir sosyal bilim disiplinine gerek yok bu ülkede. Başkaya herşeyi açıklayan, sihirli analizi bulmuş. Artık daha fazlasını düşünmeye gerek yok. Kemalizmden girip Susurluktan çıkma derecesinde bir indirgemecelik, Öz-Çorumlular kahvehanesinde yapılan "analiz"lerde bile kabul göremeyecekken, bizim sol çevrelerde görüyor işte.. Böylesine indirgemeci bir tavırın arkasında , Kemalizme karşı kimbilir hangi nedenlerle duyulan koşulsuz bir nefret gibi patalojik nedenler olabilir ancak, özenli/nesnel  bilimsel bir duyarlılık değil. Minimal bir bilimsel duyarlılığa sahip olan biri, bu şekilde koca bir toplumun bütün dinamiklerini tek bir fenomenle açıklamaya kalkmaz, herşeyi çingene gibi tek bir bohçaya doldurmaz. Yakında Taraf'ta görürsek şaşırmayalım.

İşin üzücü tarafı, bu ülkede söz söyleme hakkına sahip insanların bu kadar özensiz, bu kadar geyik, bu kadar vulgarize yöntemlerine karşı çıkıp, kendilerine çeki düzen vermerini sağlayacak hiçbir entellektüel eleştiri platformu yok. İsteyen istediği gibi birsürü junk'u bol keseden  düşünce diye piyasaya sürüyor.

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile