Aydın Hareketi Mi, Halk Hareketi Mi? Popüler
Makale
Bu yazıda, Ahmet Çakmak'ın birkaç yazısında savunduğu bir görüşüyle, Yalçın Küçük'ün Derya Sezak'a verdiği bir röportajda dile getirdiği düşüncesinin çağrıştırdıkları hakkında düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.
Ahmet Çakmak, sosyalist sol içinde, romantik/nostaljik değil gerçekçi bir politika arayışı içinde olan bir yazar. Bu özelliği örneğin, "Emek Eksenli Politikalarmış" adlı şu yazısında görülebilir sanıyorum;
"Gerçekçi olma" yaklaşımı bence özellikle şu pasajda görülebilir;
"Ne demek emek eksenli politika? Emeği ile geçinenlerin hakkını, hukukunu koruyan, onlara olabildiğince daha iyi maddi ve manevi hayat sağlamaya çalışan bir yaklaşımdan hareketle politika üretmek herhalde.. Peki nasıl olacak bu? Mesela ücretleri mi artıracaksınız ? Artıramazsın. Biz sermaye birikiminin dünya pazarlarında mal satmaktan geçtiği bir dönem yaşıyoruz ve bu pazarlardaki rekabette işçisini en çok ezen kazanıyor. Dahası Çin, Hindistan, Pakistan, Endonezya, Bangladeş gibi ülkelerin işçileri bizim işçilerden daha düşük ücret alıyor. Bu durumda ücretleri nasıl artıracaksın? Ana konu ücretlerdir. Hadi bunu geçelim. Eski sosyal güvenlik sistemini mi savunacaksın? Savunamazsın. O noktada da dünya pazarlarındaki rekabet engeline takılırsın. Sen öyle bir duruma düşmüşsün ki o dünya pazarlarında rekabet gücünü ucuz emeğe dayandırmaya soyunmuş iken senin yoksul işçilerinin aldığı ücret Asya'nın dev nüfuslu açlık ülkelerinin karşısında dezavantaja dönüşmüş. Dahası, şimdi Afrika geliyor, çok yavaş da olsa geliyor. 5 sene sonra senin sattığın ve sadece tüpünü filan yaptığın TV'leri çok daha ucuza satacak, mesela bir Kenya ile karşılaşacaksın."
Ancak, Çakmak'ın kendi payıma son derece olumlu bulduğum bu "gerçekçi politika" arayışı, türkiye sosyalist hareketinin kanımca kronik bir hastalığıyla gölgeleniyor; İktidar Saplantısı. Çakmak'ın ve Küçük'ün pozisyonlarını karşılaştırmadan önce bu kronik saplantı üzerine düşüncelerimi dile getireyim.
İKTİDAR SAPLANTISI
Öncelikle belirtmeliyim ki, "İktidar Saplantısı" eleştirisiyle gündeme getirmek istediğim, merkezi iktidarı yani devlet aygıtını ele geçirme iddiasıdır. Kuşkusuz her politik hareket iktidara gelmek ister. Ancak kanımca merkezi iktidarı ele geçirme iddiası öncesinde tabanda bir hareket olmayı öngerektirir. Türkiye sosyalist hareketinin, sağ hareketlerle kıyaslandığında önemli bir farklılığı var: sosyalist hareketin bir halk tabanı yok, dolayısıyla iktidar perspektifi herhangi somut bir gönderisi olmayan, salt söylemsel, romantik bir iddia olarak kalıyor. Bu içi boş romantikliği görmek için mevctu sol yapıların efsanevi çok parçalılığına bakalım;
Türkiye gibi aşırı sağcı bir ülkede bu kadar çok sosyalist hareketin/partinin olmasını meşru kılacak, somut bir toplumsal durum var mı karşımızda? Bunca sosyalist hareketin varlığının rasyonel bir sınıfsal temeli olabilir mi? Hadi varsayalım ki bunca farklı hareketin varlığını meşru kılacak maddi temeller mevcut, eğer öyleyse bu hareketlerin politik/teorik/pratik ayrımlarını detaylandırabilecek olanlar var mı? Hangi uzlaşmaş teorik ayrımlar A harketini B hareketinden farklı bir örgütlenmeye gitmesini gerektiriyor?
Sovyet Devrimi esnasında Bolşevikler Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi içinde Menşeviklerle birarada idiler, aralarında ciddi teorik ayrımlar olmasına karşın. Peki herhangi bir devrimci durumun olmadığı, sağın en gerici türlerinin kitlesel bir tabanın bulunduğu bir ülkede, aralarında ciddi bir ayrım olmayan dar oluşumların aynı çatı altında biraraya gelememelerinin rasyonel bir gerekçesi olabilir mi? Zaten bir avuç olan sosyalistlerin tali ayrımları aşıp ortak bir hareket olamayışlarının nedeni nedir?
Bu soruya benim cevabım iki yönlü; Birincisi bütün hareketler iktidar denince "sadece" devlet iktidarını anlamaları ve onu ele geçirmeye odaklanmaları. İkincisi de, bu iktidar mücadelesinin maddi gücü olarak işçi ya da daha muğlak bir kavram olarak emekçi sınıfını görmeleri.
Maddi güç/toplumsal fail olarak işçi sınıfı görülünce, başka bir maddi güç arayışına gerek duyulmaz. Zaten yeteri kadar büyük bir işçi sınıfı vardır, onları ikna etmek yeterlidir, dolayısıyla diğer sosyalist hareketlerle uzlaşmaya gerek yoktur, onlar ihmal edilebilir. En doğru, en otantik sosyalist teoriye onlar sahip olduğu, en doğru politikayı onlar icra ettiği için, çelişkiler yoğunlaştığı "vakit geldiği" zaman bütün emekçiler onların partisinde toplanacaktır. Bu konu hakkında çok şey söylenebilir ama ben şimdilik sadece Ahmet Çakmak'ın düşünceleri bağlamında ele alacağım. İddiam odur ki, Çakmak'ın ilginç düşünceleri de bu sorunlardan malul. O da, bir sosyalist hareketi ancak iktidar dinamikleri, ve toplumsal fail olarak işçi sınıfı ve onları yönlendiren teknokrat/aydın sosyalist diyalektiği, yani yöneten/yönetilen karşıtlığı içinde düşünebiliyor, ki son yazılarından birinin başlığı da bu:
Şimdi bu yazıda Çakmak'ın gözardı ettiği bir konuya gelmek istiyorum:
YÖNETEN/YÖNETİLEN AYRIMI GEREKLİ, AMA HANGİ KAPSAMDA, HANGİ BAĞLAMDA?
Çakmak yukarıdaki yazısında, "son moda" eştilikçi, yatay, hiyerarşisiz örgütlenme modellerine karşı "şeytanın avukatlığı" pozisyonunda duruyor. Yukarıdaki yazısında özet olarak, Sovyetlerin yıkılmasın sonucunda birçok sosyalist hareketin hiyerarşiyi tamamen elimine edecek bir örgütlenme arayışına gittiğini ancak halkın bu yaklaşımı hiç tutmadığını, yönetme işiyle uğraşmak değil açık açık birilerinin kendisine ne yapmaları gerektiğini söylemelerini beklediğini, yani yönetmek değil yönetilmek istediklerine vurgu yapıyor: "İcraat yanı eksik yönetimler halk tarafından reddediliyor.", Dünya Sosyal Forumunun örgütlenememesinin en büyük gerekçesinin de hiyerarşi korkusu olduğunu belirtiyor.
"Gerçekçi" Ahmet Çakmak'tan başka bir "gerçekçi" çözümleme. Bu yazısındaki eleştirilere katılıyorum; insanlığın daha çok uzun bir süre hiyerarşiyi, yöneten/yönetilen ayrımını kaldırabileceğine ben de inanmıyorum. Özellikle insanlığın önündeki somut sorunların bu kadar biriktiği bir dünyada, tamamen yatay bir örgütlenme savunusu yapmak başka bir romantizm, başka bir hayalcilik olacaktır. Hala uzmanların, teknokratların yönetimine ihtiyacımız var, zira karşı karşıya kaldığımız sorunlar ancak konusunda yetkin, bilgili profesyonellerin akıl hocalığı ile çözülebilir.
Ancak Çakmak işin bence kapsam, zamanlama daha doğrusu konjüktürel boyutunu gözden kaçırıyor. Yani sosyalistlerin iktidara gelmelerinin eli kulağındaymış da, iktidara geldiklerinde nasıl bir yapılanma içinde olmaları gerektiğini tartışıyor. Bu yaklaşım da bence solun kronik merkezi iktidar perspektifli politika anlayışından malul. Biraraya gelip, hatırı sayılır bir toplumsal güç olamamış marjinal, parçalı , aydın hareketleri potpurisinin önüne, ciddi bir taban desteği olan kitlesel bir hareketin hedefini koyuyor. Yani "Yahu biz henüz o kadar büyüdük mü?" sorusunu pek düşünmüyor. Dolayısıyla en acil politik misyonu unutup, yıllar sonra gündeme gelecek bir muhasebeyi şimdiden önümüze koyuyor. Oysa şu an karşımızda olan en acil misyon, herhangi bir toplumsal temeli olmayan tekkelerin ötesine geçip bütün sosyalist aydınları aynı çatı altında toplayacak güçlü bir hareket olabilmek değil midir?
Çakmak'ın eleştirdiği hiyerarşisiz, taban örgütlemesinin kapsamı da budur. Yani bu moda yatay örgütlenme taleplerinin kapsamı sadece aydın hareketine yöneliktir, halkın bütününü kapsamaz. Evet katılıyorum halk icraat bekliyor, yönetime katılmak değil. Ama aynı şeyi, -oksimoron bir ifadeyle-, "aydın tabanı" için söyleyemeyiz; halk yönetime katılmak istemeyebilir ama "Aydın taban" ister. Hiyerarşik, dar kadrocu örgütlenme modellerine yönelik eleştiri, halkın geniş kitlesini yönetim süreçlerine niye katmıyorsunuz diye değil hareketin doğal kadrolarını yönetime niye katmıyorsunuz diye sorar. Bugünki mevcut yapılar da bu açıdan eleştiriliyor. "Mesela ÖDP söz, yetki, karar, iktidar halka sloganı" ile propaganda yapıyor olabilir, bunu programına almış olabilir, ama realitede işlerin bu sloganın öncülüğünde yürütüldüğünü söyleyebilir miyiz? ÖDP tek tek üyelerinin birebir yönetime katıldığı bir yapı mıdır yoksa malum güç odaklarının son sözü söylediği bir yapı mıdır? Örneğin 5-10 ortak fikirli bağımsız bir oluşum olarak ÖDP'ye girsek politikaların belirlenmesinde düştüğümüz yerden fazlasını yakabilir miyiz?
Yatay, hiyerarşisiz, ağ gibi yapılanmış bir örgütlenme modeli talepleri; bütün halkı kapsaması değil -en azından şu aşamada değil-, sosyalizmin doğal tabanı aydınları kapsaması yönünde bir taleptir. Şu anda karşımızda olan sorunsal halkı değil kendimizi nasıl yöneteceğimizdir. İşte bu sorunun cevabı olarak öne sürülür yatay örgütlenme talebi. Anarşizm ile farkımız da burda ortaya çıkmaz mı? Sosyalistler olarak romantik anarşizme karşı, hiyerarşiyi tamamen dışlayan bir hareket olamayacağını savunuruz. Halk bir lidere ihtiyaç duyar ama lider bir birey değil bir hareket olmak durumundadır. Bu bağlamda Yalçın Küçük'ün bir saptamasına geçmek istiyorum;
HALK KUYRUKÇULUĞU
Şu an içinde bulunduğumuz politik durumu en iyi karakterize eden nedir? Bence "Halk'ın Yüceltilmesi". Bu yaklaşımı biliyoruz ki Taraf ideal formuna ulaştırdı. Taraf'a kızgınlığımızla, bu durumu sanki onlar çıkarmış gibi algılıyoruz. Oysa bu durum yeni midir?
Yalçın Hocayla beraber bu halk kuyrukçuluğunun solun kronik bir hastalığı olduğunu düşünüyorum. Hoca eskiden beri köylücülüğü kıyasıya eleştirirdi ve çok etkili biçimde Türkiye sosyalist hareketindeki köylücülüğü gözler önüne sererdi; Sosyalist roman köy romanı olarak çıkmıştır; Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Mahmud Makal vs hep köy romanı yazmıştır. Hocanın deyimiyle büyük ressamımız Abidin Dino köylünün taharet ibriklerinin resmini yapmıştır; "protest müziğimiz" sadece bağlamayı yüceltmiştir vs.vs
Şimdi Taraf'ta son noktasına varan "halkımızı anlamalıyız" yaklaşımı, solun söyleminde en başından beri vardı. Bu yaklaşımın sol için çıkar yol olmadığı artık görülüyor. Sol halkı anlamaya değil değiştirmeye çalışır. Halkın arkaik geleneklerinin kapitalizme çok kolay entegre olabilirken, ne yapılırsa yapılsın sosyalizme asla sempati duyamadığını yaşayarak gördük.
Hoca şu röportajda çok güzel bir saptamaya yapıyor bence:
http://www.yalcinkucuk.net/haber_detay.asp?haberID=181
’ Benim problemim şimdi Türkiye solunu gecekondulardan, varoşlardan kurtarmak."
Hocanın bu talebinin solun çıkış reçetesini sunduğunu düşünüyorum. Gerçekten de, "Bugün sol diye, eski hareketlerin varoşlardaki uzantıları var. Bunların bir kısmı ‘Hoş geldin Ramazan’ diye dergiler çıkarttılar." Kanımca bazılarının iddia ettiği gibi solun gerilemesinin sebebi halktan uzak düşmesi değil, aksine halk şak şakçılığı yapmasıdır.
Bence de yüzümüzü varoşlardan şehir merkezlerine çevirmek durumundayız. Zira hangi taklaları atarsak atalım, ülkemizin göbeğindeki "Alacakaranlık Kuşağında"kileri sosyalizme kazanamayız. Bu köylülerin sola yönelmesini sağlayacak olan politik cambazlıklar değil kapitalizmin yıkıcı maddi dinamikleridir. O dinamikler sonucu köylüler binlerce yıllık derin uykularından kalktıklarında, yatay olarak örgütlenmiş güçlü bir aydın hareketinin liderliğine ihtiyaç duyacaktır. O gün gelene dek, misyonumuz bence bizzat "kendimizi" yatay olarak örgütlemektir. Ancak böyle bir hareket olarak liderliğin öncülüğünde, halkın beklediği yönetimi icraatı sunabiliriz.
Sonuç olarak Ahmet Çakmak ile beraber halk sözkonusu olduğunda yöneten/yönetilen ayrımını dışlayamayız diyorum. Ancak Yalçın Küçük ile beraber, "gecekondulardan" çıkma perspektifi ışığında aydın hareketi sözkonusu olduğunda bu ayrımı dışlamalıyız diye düşünüyorum.
