Makaleler Bütün Yazılar Teori Politik-Teori Negri: Kitlesel İşçi / Toplumsal İşçi
 

Negri: Kitlesel İşçi / Toplumsal İşçi Popüler

Makale

Yaşadığımız zamanlar kapitalist üretim biçimi açısından 19.yüzyılla ya da "kısa 20.yüzyılla" aynı mıdır, yoksa kökten farklı bir durumla mı karşı karşıyayız.?

Toni Negri'nin de içinden çıktığı İtalyan "Operaismo" okuluna bakacak olursak, kapitalizm klasik Marksist teorinin şekillendiği 19.yüzyıl ve erken 20.yüzyıla kıyasla radikal dönüşümler geçirdi. Bu yüzden sosyalistler olarak klasik teorinin temel öncüller açısından pek az değişikliğe uğramış teorik çatısına mutlak bağlı kalarak, yeni bir "öznelliğin"/ toplumsal failin kurucu süreçlerine katkıda bulunamayız.

Operaismo okuluna göre yaşadığımız zamanlarda gündeme gelen en büyük değişiklik, "kitlesel işçi"nin yerini, "toplumsal işçi"nin almış olmasıdır. Şimdi bu iki farklı öznellik tipini karşılaştıralım.

KİTLESEL İŞÇİ

"Kitlesel İşçi" derken Negri, kapitalizmin ilk dönemlerinde sahne almış olan fabrika işçisine gönderme yapmaktadır. Kapitalizmin "rekabetçi" dönemini karakterize eden "bireysel kapitalistler" tarafından işletilen fabrikalarda biraraya getirilmiş olan işçiler, görece homojen bir sınıf bilincine sahiptirler. "Kitlesel İşçi"ler aynı sabit mekanlarda büyük sayılarda varolduklarından, sınıf bilincine götüren etkin "iletişim" eksikliği yaşamazlar.

Sermayenin bu erken evresinde toplumsal özne konumları kesin hatlarla çizilmiştir. Üçüncü aktörler asli sınıf antagonizmasında tali öneme sahip ikincil oyunculardır. Eğer bu ilk formunda dengede kalabilseydi kapitalizm sadece mutlak artı-değer sömürüsüne dayanan statik bir yapı olurdu. Ancak kapitalizmin kaçınılmaz yapısal çelişkileri bu denge durumuna ulaşılmasına asla izin vermez. Mutlak artı-değer kaçınılmaz olarak yapısal sınırına ulaştığında, teknolojik icatlarla realize edilen artan emek üretkenliğinden kaynaklanan nispi artı-değerin maksimizasyonu, kapitalizmin tarihsel devrimci motoru haline gelir.


"Kapitalizmin içsel olarak maruz kaldığı sürekli baskı olmadan, hiçbir makine, hiçbir yenilik, bilimin emek koşullarıyla giderek bütünleşmesi söz konusu olamaz ve sermaye birikimi, makine ve donanım birikimden ziyade kale ve mücevher birikimine çok daha benzer hale gelir" (Moulier s.34)


"Kitlesel İşçi" diye bir kategorinin tanımlanması, içinde bulunduğumuz genel sosyalist muhalefetin egemen perspektifine karşı eleştirel bir araç sunması açısından önemli. Bu konuya "Sonuç" kısmında tekrar döneceğiz, ama şimdilik şu kadarını söyleyebiliriz;

Popüler sosyalist tahayyül hala, kapitalizmin artık çoktan geride bıraktığı görece statik ve geçici bir evresinde en güçlü dönemini yaşamış olan, ancak tarihin akışı içinde merkezi önemini kaybetmiş bir toplumsal öznelliğe, "Kitlesel İşçi"ye referansla muhalefetini örgütlemeye çalışmaktadır. Böyle yaparak olası başka muhalefet alanlarını pas geçmektedir.

"Kitlesel İşçi"nin karşısına Negri ve Operaismo okulunun çıkardığı "Toplumsal İşçi"ye geçmeden önce, kapitalizmi basit bir "mücevher birikimi"nden çıkarıp, üretim araçlarının sürekli devrimci dönüşümünü yaratan "makine ve donanım birikimine" dönüştüren, bir anlamda "öznel" sürece bir bakalım. Benim "öznel" dediğim bu süreç, Operaismo okulunun temel tanımlayıcı tezlerinden biriyle ilgili.

"PROLETERYA MI KENDİSİNİ SERMAYE GÖRE KONUMLADIRIR, YOKSA SERMAYE Mİ PROLETERYAYA GÖRE?"

Operaismo okulu hakkinda herhangi bir tanıtıcı metinde, bu akımın tanımlayıcı temel tezlerinden biri olarak şunun altı çizilir;

"Burjuvazi proleteryanın sınıf mücadelesinin kazanımlarına göre kendini sürekli yapılandırır."


Bir başka ifadeyle ilksel olan, ilk hamleyi yapan proleterya, buna karşın kendini yeniden konumlandıran burjuvazidir. Zihnimizin doğal kavrayışına aykırı gelen bir saptamadır bu. Zira sermayenin maddi/ontolojik yasaları, çelişik doğası gereği rekabetçi piyasa ortamında kendini zorunlu olarak dönüştürdüğünü ve proleteryanın da kapitalizmin aldığı yeni biçimlere göre kendi mücadelesini revize ettiğini düşünmeye daha çok meyilliyizdir. Ancak konuya biraz daha farklı perspektiften bakmaya çalışırsak, gerçekten de sermaye sınıfının tarihteki en önemli yeniden yapılanmalarının hep bir sınıf olarak ortaya çıkan proleteryanın kollektif mücadelesinin zeminini kaydırmaya yönelik olduğunu da görebiliriz. Örneğin Fordizm ve Taylorizm'in, sermayenin rekabetçi ortamda varolabilmek için emek üretkenliği arttırmak gibi maddi gerekçeleri yanında, klasik fabrika modelinin proleter sınıf bilincinin oluşmasına daha elverişli yapısını burjuvazi yararına aşma güdüsünün de etkili olduğunu söyleyebiliriz

"Kapitalist sınıf tümüyle Marx ya da Taylor'un kafasında şekillenmiş olarak doğmadı; kapitalist sınıf, bir süre geçtikten sonra, işçi sınıfını örnek alarak kendisini şekillendirir." ( Moulier s.35)


Kapitalizmin ilk dönemlerine, manifaktür aşamasına falan gidersek karşımıza birbirinden bağımsız, yalıtık, tikel sermayedarlar çıkar. Bunlar işlettikleri kendi fabrikalarında çok sayıda işçiyi biraraya getirir. Şematik bir yaklaşımla, tek bir kapitalist girişimciye karşı binlerce işçinin aynı mekanda biraraya geldiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla, kollektif bir bilinç oluşturmaya, bir sınıf olarak ortaya çıkmaya yönelik, proleterya her zaman yapısal olarak daha elverişli bir konumda olmuştur. Kapitalistlerin burjuva sınıfı olarak ortaya çıkmasını, daha önceden oluşmuş proleterya sınıfın etkin mücadelesine karşı durabilme zorunluluğuna bağlayabiliriz.

Peki bu çok fazla soyut, gündelik varoluşa pek bir izdüşümü olabilecekmiş gibi görünmeyen spekülatif "ayrıntı"dan, işçi sınıfı mücadelesinde kullanılabilecek bir ders çıkarılabilir mi?

Eğer üretim süreçlerinin yeniden yapılanmasında sermayenin kendi çelişik doğası gereği attığı adımların belirleyici olduğunu ve proleteryanın da bunlara karşı hamleler yaptığına inanıyorsak, determinist, zorunluluk kategorilerinden oluşan bir matris içinde düşünüyoruz demektir. Öte taraftan, proleteryanın bir sınıf olarak kendini daha önceden kurması ve kollektif bir bilinc oluşturmaya daha eleverişli bir varoluş içinde bulunmasına karşı, burjuvazinin hep ikinci hamleyi yapıyor olduğuna inanıyorsak, determinizmin alanından çıkıp iradi yöne vurgu yapıyoruz demektir. Bu durumda muhalefet, bir "bilim"in yanılmaz maddi yasalarının, ehliyetli uzmanların tercümanlığında pasif uygulaması olmaktan çıkıp, kitlelerin aktif kollektif iradi faaliyet alanı haline gelir. Böyle bir perspektif kaymasının, somut muhalafet alanını radikal dönüştürücü etkisini sanırım yadsıyamayız. Bir anlamda klasik "maddi süreçlerin bilinci belirlediği" amentüsünün yerine, maddi süreçleri etkileyenin iradi politik faaliyet olduğunu iddia etmeye doğru radikal bir kaymadır bu.

"Bu noktada tarihsel materyalizmin bize kutsal olarak düşünmemizi öğrettiği bir bir terimi azletmek gerekir. Bununla demek istediğim, bilinci yaratanın, hareketlerin maddi özelliği değil, kendi gelişimi yoluyla, üreticilerin hareketlerinin maddi yönlerini oluşturanın kollektif bilinç olduğudur" (Negri s.179)


Şimdi, eğer burjuvazi proleteryanın yaptığı hamlelere göre kendini konumlandırıyorsa, yani sınıfsal mücadelenin satrancında siyah taşlarla oynayan taraf ise, bunun toplumsal öznelliklerin bir başka ifadeyle toplumsal faillerin evrimi açısından sonucu ne olmuştur? Sanırım,  fabrikanın tehlikeli "kitlesel işçi"ne karşı, merkezsiz, mekansız, iletişim ve etkileşim özürlü "toplumsal işçiyi" çıkarmak diye cevaplayabiliriz. Fabrikanın kollektifleştirici ilişkilerine karşı, üretim sürecini dağıtmış, merkezsizleştirmiştir.

TOPLUMSAL İŞÇİ

(Yeni zamanlarda ) "Mücadelenin toplumsal öznesi, çalıştığı yer bir bütün olarak topluma dönüşmüş olan yeni tarz bir işçidir (..)" (Moulier s.47)

 

"Boyunduruğun meydana getirdiği dönüşümün sonucunda, işçi sınıfı artık topluma dışsal değildir, aksine toplumunun her tarafına yayılmış olan üretken gücün bütün tabakalarıyla ilişkilidir".


Geleneksel marksist tahayyüllerimizde, işçi sınıfı "fabrika" denen, diğer toplumsal mekanların dışında, kapalı bir çevrede varolan yalıtık bir öznelliği dile getirir. Bu homojen bir sınıf bilincine sahip devasa özne, büyük kitlesel gücü yüzünden, kapitalizme karşı toplumun sosyalist dönüşümün doğal failidir. Aydınlar, beyaz yakalılar, entellektüel emekçiler, asli üretim ilişkileri içinde yer almayan "üretken olmayan emeğin" temsilcileridir. Dolayısıyla ancak "üretken emeğin" icracıları olarak "fabrika işçisinin" destekçisi olabilirler, "sınıftan" kopuk,  kendi başlarına "kurucu" bir örgütlenmeye gidemezler. Oysa "toplumsal işçi" perspektifine göre, üretim kapalı kapılar ardındaki "fabrika"yla sınırlı değildir. Toplumun kendisi artık büyük bir fabrika gibi yapılanmıştır. Toplumun kapitalist üretim süreçlerine dahil olmamış herhangi özerk bir alanı kalmamıştır. Sadece klasik "kitlesel işçi" değil, tüm toplumsal kesimler kapitalist üretim modelinin boyunduruğu altındadır. Dolayısıyla herkes anti-kapitalist muhalefetin aktif öznesidir.

Negri'nin bir röportajında dile getirdiği şu görüşlerine bakalım;

Soru: Klasik işçi direnişleri perspektifinden, "üçüncü sektörde" (hizmet sektörü kastediliyor. Ö.K.) çalışan ve geleneksel olarak küçük burjuvaziye ait olduğu düşünülen kadın ya da erkeklerin bilinci nasıl bir rol oynar ve bilinçleri nasıl değiştirilebilir?

Negri: Bu soruya yanıt verebilmek için burjuvazi, küçük burjuvazi vb. gibi önceki kavramsallaştırmaların hepsini bir kenara bırakıp baştan başlamak gerekiyor. Mesala Paris'in merkezine çalışmaya gelen, hergün on beş saatini orda çalışarak geçiren ve çalışmak zorunda olan kızı düşünün. Gerçekten o bir "küçük burjuva" mıdır?

Geldiğim yerde, bir bankada memur olmak zamanında hatırı sayılır bir toplumsal statü bahşederdi. Ancak gerçekte, bir bilgisayarda yazı yazan kadın bankada, yakınındaki kimya fabrikasında da tamamen benzer şekilde yerine getirebileceği aynı görevleri üstleniyordu. Tek fark fabrikada çalışarak kazanacağı on üç maaşıyla karşılaştırıldığında yıllık on beş aylık bir maaşı olmasıydı. Ne var ki "işçi" olmayan bankadaki bu kadın belli bir toplumsal statüye sahip olduğunu kabul eder. Burada ele alınan, durumun gerçekliğinden kopmuş arızi bir psikolojik tutumdur. O halde mesele buradaki emek biçimini, işgünü biçimini (yani zamanını) ve üçüncü olarak da harekete geçirilen özgül değerlenme biçimini analiz etmektir.

Peki "fabrika" nedir? Kapitalizmin ve işçi sınıfının evriminden dolayı, "fabrika" duvarları (deyim yerindeyse) uzun zaman önce çöktü ve fabrikanın ne olduğuna dair en son anladıklarımın üzerinden on beş yıl geçti. Üçüncü sektörün devasa fabrikası bir "fabrika toplumu" olarak analiz edilmeyi gerektirir. Bununla birlikte, yalnızca maddi ürünler bakımından düşünmeyi teşvik ettiği için, "fabrika" terimi terk edilmelidir. Günümüzde üretilen sadece maddi ürünler değildir, aksine temel olarak (öznellik bileşenlerinin de dahil edilmesi gereken) enformasyon ve tahakküm bileşenleri üretilir. ( Negri s 254-255)


Burda özellikle vurgu yapılması gereken yerin bankada çalışan bir kadının durumu ile ilgili olan şu saptama olduğunu düşünüyorum;

"Burada ele alınan, durumun gerçekliğinden kopmuş arızi bir psikolojik tutumdur. "

Burdaki gözlem, toplumsal faillerin kuruluşundaki öznel (psikolojik) süreçlere dikkatimizi çekiyor. İşte bu noktada kanımca ortodoks soldan radikal bir kopuşun gündeme geldiği "bilincin" oluşumundaki öznel sürecler söz konusudur, zira egemen geleneksel  marksist kavrayışa göre, öznellikler zorunlu maddi süreçler sonucunda oluşmak "zorundadır". Fabrika işçisinde sınıf bilinci en azından maddi ve somut bir potansiyel olarak zaten vardır. Sosyalist politikanın ödevi, bu zorunlu bilincin üzerindeki ince toprağı kazıyıp alttaki gücül bilinci açığa çıkarmaktır. Bu yaklaşımda da elbette bir iradi yön var ama burda sözkonusu olan iradi yön, asıl vurucu maddi güç olan işçideki gücül bilinci açığa çıkaracak olan öncünün tarafındaki iradi yöndür. Kadim "Voluntarizm mi, determinizm mi?"  tartışmasında yanında taraf olunduğunda dahi kastedilen, asli özne olarak işçinin kendisindeki değil öncüdeki voluntarizm/iradecilik'tir. Oysa Negri'nin kafasında olan bizzat asli toplumsal öznelliğin (ki aslında onun kavrayışında bir asli ve bir de yardımcı sınıflar ayrımı yoktur) bilincinin oluşumundaki öz iradeci yöndür;

"Özne kendini öz-örgütlenme ve kendini tanıma yoluyla ortaya koyar. Örgütlenme, öznenin kuruluşunun merkezi ve temel maddi unsurudur. Bu kurucu mekanizma içinde, bunun kadar güçlü ya da önemli başka hiçbir unsur yoktur." (Negri s.179)


Yukarıdaki çok önemli pasajı nasıl yorumlamalıyız? Bilincin oluşumunu garanti altına alan ontolojik zorunluluklar, tarihsel materyalizmin çelikten maddi yasaları yoktur. Özne kendini diğerleriyle aktif iletişimi ve etkileşimi sayesinde "aktif olarak" kurar ya da kuramaz ve egemen bilinç kalıplarından birine angaje olur.

"Ancak eğer örgütlenme, yeni öznenin kuruluşundaki tuğla ve harcı oluşturuyorsa ve eğer örgütlenme özneyi üreten mekanizmaları kuruyor ve çalıştırıyorsa, o zaman -entellektüel emeğin, alternatif seçeneklerin, örgütsel güç ve planların sentezi olarak- bilinç, öznenin üretim sürecinin merkezi unsurudur. Militanlığı örgütlemek bilincin içeriklerini ve kurucu gerilimini geliştirmektir. Militanlık ve örgütlenmeden ayrı bir bilinç yoktur." (Negri s.179)


Bu pasajlarda betimlenen perspektif, bizi sosyalist mücadeleyi zorunlu maddi yasaların pasif uygulayıcıları, yardımcı oyuncuları olmaktan çıkarıp, devrimci bir kollektif bilinci oluşturmanın aktif baş aktörleri haline getirir. Sözkonusu olan, dışımızda, ayrı bir mekanda bulunan ulvi işçi sınıfını uyandırma, destek olma misyonu değil, sahnedeki baş aktör olarak yerini almaktır.

Zira,

"Sınıf yapısı, diyalektik ilişkilerden soyutlanmış olarak, kapitalist sistemin yeniden üretimini hedef alan tahakküm perspektifinden incelenmelidir. Dolayısıyla bu noktada, bir kapitalist üretim tarzı ve işbölümü teorisi yerine, çok basit biçimde, bir yönetsel işlevler ve tahakküm çeşitleri teorisi önerilmelidir. Sermaye ve onun devleti sınıfları esas itibariyle şekillendirmez, ancak onları bir yeniden üretim süreci içinde tanımlar ve onlara hayat verir. Bu bakımdan sınıflardan adamakıllı bahsedemeyiz. Gerçekte, devletin lehine olan, totaliter yeniden üretimin mekanizmaları karşısında toplumun görece parçalanmasıdır." (Negri s.213)


Peki mücadelenin bu "iradi" yönünü bu denli öne çıkarmak, toplumun bağrında sürüp giden maddi yasaları tamamen ihmal etmek anlamına gelmez mi? Öte yandan, sınıf mücadelesinde belirleyici olan  "enformasyon ve tahakküm üretimi" ve iradi müdahaleler ise, bütün kimlik ve ideoloji üretiminde karşılaştırılamayacak kadar daha güçlü araşlara sahip devlet ve egemen sınıf karşısında işçi sınıfının hiç şansı olmadığı sonucu çıkmaz mı? Negri'nin cevabına bakalım;

"Devlet sömürücü toplumdan yayılan yenilikçi girişimleri massedemez; devlet yalnızca bu girişimleri, tahakkümün meşruluğunun sembolik ve soyut çerçevesi içine kaydetme ve yerleştirme yetisine sahiptir. Devlet kendisini imgelerle gösterir; o bir film, bir televizyon, işçi sınıfının ve muhtelif kesimlerin somut varoluşunun önünden geçen bir enformasyon mekanizmasıdır. Devlet tahakkümün salt bir mistifikasyonudur; etkin bir mistifikasyon olarak olmadıktan sonra var olmaz. Öyleyse devlet sınıfları şekillendirmekten ziyade onları temsil eder. Sınıflarla ilgili sorunların hiçbirinin devletin bunlardan bahsetme biçimleriyle ortak yönü yoktur. Devlet bu gerçek dışılığın biçimidir." (Negri s.213)


Devlet/Burjuvazi toplumu hiçbir zaman tam olarak "dikişleyemez", hiçbir zaman tam olarak kapayamaz. Kendi yapısal zorunlulukları sonucu yaptığı tüm yeniden yapılanmalar, kendilerinde kendi karşıtlarını da içkin olarak barındırırlar. Bir örnek vermek gerekirse;

Sistem üretim süreçlerini dağıtıp, işçi sınıfını merkezsizleştirme ve parçalama adına, "üçüncü sektörünün" ağırlığını "kitlesel işçinin" aleyhine arttırmaya  ve maddi olmayan ürünlerin üretimine olanak veren İnternet'i icat etti. Bugün sadece İnternet üzerinde olup biten sermaye dolaşımının ve maddi olmayan meta üretiminin hacmine yöneli istatistiki rakamlar bulup çıkarmaya sanırım pek gerek yok. Sermaye için bir hayat öpücüğü olan İnternet öte taraftan, burjuvazinin daha öncesinde parçaladığı işçi sınıfı iletişimi ve enformasyonu adına kaybedilen alanları yeniden olanaklı kıldı. Bir başka ifadeyle, burjuvazinin proleteryanın toplumsallığını dağıtmak için kullandığı araçlar aynı zamanda kendilerine içkin olarak karşıt potansiyelleri de barındırır. Ne yaparsa yapsın burjuvazi uzun vadede "kendi mezarını kazmaya" devam eder.

SONUÇ

"Kitlesel İşçi"den "Toplumsal İşçi"ya herhangi bir içerik farklılığını ifade etmeyen salt biçimsel bir yeniden kavramsallaştırma gibi görünen kaydırma kanımca oldukça farklı bir muhalefet hattını gündeme getirmektedir.

Hala günümüzün yaygın sosyalist muhalefet biçimini belirleyici bir role sahip "kitlesel işçi" perpektifi,  sabit kesinlikler olarak, gelişmini tamamlamış statik öznelliklerin bir dizi dışsallık zincirini ima eder. Toplumun kalanına dışsal bir işçi sınıfı, işçi sınıfına dışsal bir parti ve öncü kadro, yine üretken sınıfa dışsal bir küçük-burjuva. Bütün bir toplumsal muhalefet, kendi önceden yazılmış repliklerini tekrar eden aktörler tarafından icra edilen bir tuluat gibi yapılandırılır. Senaryoda olmayan bir durumla karşılandığında edilecek bir laf bulunamaz, emprovizasyona yer yoktur.

Buna karşın "toplumsal işçi" kapitalist üretim tarzına karşı, boyunduruk altındaki tüm insanları muhalefetin asli aktörleri olarak sahneye davet eder. Bu tabloda küçük burjuva aydın, sınıf-ı vecip proleteryayı dışarıdan örgütleyen yardımcı sınıf değil, bizzat proleteryanın eşit ölçüde devrimci bileşenlerinden biridir. Aydının misyonu o dışsal "kitlesel işçiyi" örgütlemek değil, kapitalizm karşısında kendini sınıfın bir bileşeni olarak örgütlemektir.

"Toplumsal İşçi" kavramın işaret ettiği bir başka çok önemli farklı açılım da mücadele araçlarının çok daha çeşitlenmesi ve toplumun bütün kesimlerine hitap eder hale gelmesidir.

"Toplumsal İşçi"yi doğuran kapitalizmin reformist yeniden yapılanmasından sonra, tahakküm araçları toplumun bütün sathına yayılmıştır. Dolayısıyla direnişin de aynı ölçüde çeşitlenmesinin ve yayılmasının yolunu açmıştır. Mücadele artık sadece fabrika ilişkileri içinde değil, toplumun bütün alanlarında ve zamanlarında herkes tarafından verilmek durumundadır. 

"Kitlesel İşçi" perspektifi  parti, fabrika, beyaz yakalı/mavi yakalı, öncü kadro/kitle gibi sabit dışşallıklar üzerinden her daim aynı kalan sabit bir matris içinde düşünürken, "toplumsal işçi" perpektifine göre toplumun her alanı ve anında sınıf mücadelesi devam etmektedir. Bu yüzden toplumsal muhalefet sadece iktisadi öncüllere ve fabrika tipi üretim ilişkileri alanına göre yapılandırılamaz.

Türkiye'de farklı düşünürlerden "kısmi" dersler çıkarmayı pek beceremiyoruz. Düşünür dedin mi Marx gibi külli, her küçük şey için bile söyleyecek bir lafı olan komple bir teori çıkarmasını bekliyoruz. Eğer klasik teori eleştirilicekse bunun yerine konacak olanın aynı külli kapsamda olmasını bekliyoruz. Bunu yapamıyorsa o düşünürün dikkate almaya değmediğine inanıyoruz.Oysa hiçbir çağdaş düşünürün Marx'ın yerini almak gibi bir iddiasının olabileceğine ihtimal vermek imkansız. Sözkonusu olan sadece Marx'tan ibaret olmayan Marxisme yaşanmakta olan zamanları da açıklayabilecek teorik eklenmeleri yapmak, yeni teorik aletleri ilave etmek. Bu açıdan yaklaşıldığında, genelde İtalyan Operaismo ekolonün ve özelde Antonio Negri'nin çağımızı anlamak için oldukça kullanışlı teorik gözlükler sunduğunu düşünüyorum.

Elbette klasik "kitlesel işçi" tabanlı üretim modelinin hala canlı olduğu büyük bir üretim alanın bulunduğu yadsınamaz bariz bir olgudur. Tuzla tershanelerinde, Asya'nın çocuk işçilerinin çalıştığı "sweat shop"larda, Marx'ın analiz ettiği 19.yüzyıl Manchaster fabrikalarından farklı üretim ilişkilerinin olduğu söylenemez. Ancak Negri'yi falan geçelim  sermayenin,  "toplumsal işçi" gibi yeni bir kavramsallaştırmaya ihtiyaç doğuran yapısal dönüşümleri geçirdiği de hergün bizzat yaşayarak gözlemlediğimiz kesin bir olgudur. Toplumsal dönemler zaten ne zaman bıçakla kesilmiş gibi kesin hatlarla birbirinden ayrılmıştır ki.? Hala en klasik anlamıyla "fabrika" üretiminin de devam ediyor olması, karşımızda olup biten yeni toplumsal fenomenleri anlama çabamızı beyhude kılar mı? Benzer bir vulgarizasyon, Negri efsanevi "İmparatorluk" eserinde "Ulus Devletlerin sönümlenmekte olduğu" ya da "Klasik emperyalizmin İmparatorluk tarafından geçersiz kılındığı" tezlerini gündeme getirdiğinde de yaşanmıştı. Ancak artık görüyoruz ki "Ulus Devletler döneminin kapanmakta olduğu" tezi bugün ilk zamanlarda olduğu gibi kafadan absürd sayılamıyor, ABD'in Irak'ı işgal etmesi de sözkonusu "eğilimi" geçersiz kılamıyor.

"Kitlesel İşçi" perspektifine takılıp kalarak, sosyalist projenin yeniden bir toplumsal ümit haline gelmesi pek mümkün görünemiyor. Ulvi "kitlesel işçinin" bir gün uyanmasından medet umarak muhalefetimizin yöntemlerini kemikleştiremeye daha fazla devam edemeyiz. Kendisi fabrika haline gelmiş toplumu bütün olası muhalefet olanakları ile birlikte ancak "Toplumsal İşçi" gibi bir kavramla anlayabiliriz. Ancak böylesi bir perspektifle, sadece "kitlesel işçinin" değil bütün toplumsal kesimlerin devrimin aktif öznesi olarak algılandığı bir kavrayışa ulaşabiliriz.

NOT: Bu yazıdaki bütün alıntılar, Otonom Yayıncılık tarafından basılmış olan Antonio Negri'ni "Yıkıcı Politika" adlı kitabından ve onun Yann Moulier'in tarafından yazılan Önzsözü'nden yapılmıştır.

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile