Makaleler Bütün Yazılar Makale Tarih ODTÜ Tarihi 1968’de ODTÜ’de OLMAK
 

1968’de ODTÜ’de OLMAK Popüler

Makale

1968 yılında ODTÜ’deydim. Hayatımda bir daha yaşayamadığım ve anlatılması hiç kolay olmayan, harikalarla dolu, olağanüstü bir dönemdi bu...Belki kendi tarihimin belki de dönem tarihinin bir tepe noktası, “zenit anı”ydı. Bu an, yaratıldı, yaşadı ve buharlaştı. Geride bazı izler bırakmış olabilir. 68’de ODTÜ’de olanların belleğindeki izlerinin silinebileceğini hiç zannetmiyorum. Birlikte yaşadıklarımızı, yarattıklarımızı ve yaptıklarımızı, herkesin belleği, başka türlü kaydetmiştir kuşkusuz. Ben sadece, kendime ait bir 68 anlatabilirim. Bunun ODTÜ’nün 68’i olduğunu iddia etmiyorum. “Gerçek” olduğunu da... Ancak, idealize etmeden, olduğu gibi korumaya özen gösterdiğim anılara dayalı bir anlatı olmasına çaba göstereceğim bu metnin.

 

Her şeyden önce, benim, 68’i mimarlık fakültesinde yaşadığımı kaydetmeliyim. Bu, benim yaşadıklarımın ve yaptıklarımın, diğer anılardan önemli ölçüde farklılaşmasına neden olmuş olabilir.* Mimarlık Fakültesi (ve dolayısıyla mimarlık eğitimi), yaratıcılığı daha çok harekete geçiren bir etki yaratmış ve benim 68 deneyimimin, diğer 68 deneyimlerine benzemeyen özelliklere sahip olmasına neden olmuş olabilir.

1960’lı yıllarda, zengin çocukları, orta halli memur çocukları ve daha da yoksul taşra ailelerinin çocukları okuyordu ODTÜ’de. Ilk dönemdeki seçkinci öğrenci yapısı değişmişti. Bu toplumsal çeşitlilik, bir ayrılık, bir sınıfsal farklılaşma olarak ortaya çıkmamıştı hiç bir zaman. Farklı olduğumuzu bile algılayabilecek pek fazla neden yoktu. Hepimiz aynı okulun öğrencisi olarak eşitlenmiştik. Kolej, Amerikan okulu gibi okullardan gelmiş olanlar veya devlet lisesinden mezun olanlar olabilirdi. Ankara’lı olanlar ve Istanbul’dan Izmir’den gelmiş olanlar gibi, ülkenin bambaşka yerlerinden gelmiş olanlar da vardı. Hepimiz oradaydık ve yukarıdaki türden farklılıklar, bizim çeşitliliğimizi sağlıyor, bizi zenginleştiriyor, birbirimizi tamamlar bir çoğalma yaratıyordu. Kızlar ve erkekler vardı doğal olarak. Neredeyse birbirine yakın sayıdaymış gibi algılıyordum kızları ve erkekleri... Kızları çoğaltan, etkin oluşlarıydı. Özgür ve girişkendiler. Köylüler ve kentliler vardı. Zenginler ve yoksullar, kitap okuma alışkanlıkları olanlar ve olmayanlar vb... Hepimiz, kendimizce, büyük bir dönüşümün veya bu dönüşüm arayışının eşiğinde durarak, bir anlamda eşitleniyor, daha önce görmediklerimizi, birbirimizin davranışlarına bakarak öğreniyorduk.

Dünyaya alabildiğine açıktık. Sosyalist literatürün temel kitapları yeniden, ama çok yoğun bir biçimde çevrilmeye başlanmıştı. Kütüphaneye, dünyanın her tarafından yayın, dergi geliyordu. Okulun kitap satış biriminden ve Ankara’daki kitapçılardan, dünyanın herhangi bir yerinde yeni yayınlanmış Ingilizce kitapları satın alabiliyorduk. Gazete okuyor ve radyo dinliyorduk. Ve dünyada ne olup bittiğini izliyorduk. Dünyanın öbür ucundaki bir olayın, bizi anında etkileyebileceği kadar, dünyanın bir parçasıydık. Elimizdeki bu araçlar da, ülkeyi ve dünyayı anlamaya ve gelişmeleri izlemeye yeterli araçlardı.

Bunu kuşkusuz, ODTÜ gibi, dünyanın gelişmiş herhangi bir ülkesindeki eğitime yakın standartta eğitim yapma çabasında olan bir okulun öğrencisi olmak da etkiliyordu. Genellikle öğrenciler, hangi fakültede okuyor olurlarsa olsunlar, kendi atölyelerinde, laboratuarlarında üzerinde çalıştıkları proje için olsun, aldıkları derste yazacakları dönem ödevi için olsun, kütüphaneyi kullanırlar, dergileri karıştırırlar, dünyada o konuda nelerin yapılmakta veya düşünülmekte olduğundan haberdar olmaya çalışırlardı. Belki bütün öğrencilere genellenemeyecek bir çalışma biçimiydi bu, ama istisnai veya marjinal bir durum da değildi. Yapacağımız işe, dünyada o işin yapılma biçimini bilerek başlama, zaten içselleşmiş bir alışkanlık gibiydi. Kendimizi hiçbir zaman, “allahın unuttuğu bir bozkırın ortasında, dünyadan yalıtılmış yaşayan, olduğu kadarıyla yetinen” bir durumda görmemiştik. Dünya ile aramızdaki ilişki, eşitler arasındaki ilişkiydi.

Biz, dünya yurttaşlarıydık. Bütün dünya için ve (dünyanın ülkemizi etkileme kanallarını göz önünde tutarak) ülkemiz için, kaygılar çekiyorduk. Ancak bu “ülke” sınırları, öyle net sınırlar da değildi. Filistin de ülkemiz sınırları içinde olabilirdi, Iran da... Belki bu nedenle, emperyalizm ve Amerikan emperyalizme karşı mücadele, eylem gündeminde hep üst sıralarda yer alıyordu. Dünyayı bir Vietnamlı gibi algılamamak ve onun çektiği acılara sırtımızı çevirerek, sadece küçük ölçekli yerel bir sorunla ilgilenmek, çok zordu. Ancak bu, yerel - küçük  sorunları algılamadığımız ya da onu küçümsediğimiz anlamına gelmiyor. Küçük bir sorunu bile, hangi perspektifle gördüğümüzü anlatıyor. Kısaca, büyük bir dünyada yaşıyorduk; evrensel bir dayanışmanın bir parçası olarak görüyorduk yaptığımız işleri.

“Biz” diye başlayan bir paragraf yazdıktan sonra, “biz”i açıklamak gerekiyor. Ancak, bu hiç de kolay değil. Önce, “biz”in, göreli, sınırları belirsiz ve gönüllülüğe bağlı, daha doğrusu, “içinde bulunduğunu düşünen herkes”i kapsayan, “açık” ve “bitmemiş” bir tanımı olabileceğini söylemeliyim. Bu tanımın içinde, somut olarak kimlerin olduğuna bakıldığında, belki daha çok Mimarlık Fakültesi öğrencileri görülecektir; ama başka fakültelerin öğrencileri, hatta öğrenci olmayanlar da vardı. Belki bir kısmı, ya da önemlice bir kısmı marksistti veya marksizme sempati duyuyordu;  ama herkes öyle değildi. Önemlice bir kısmı Sosyalist Fikir Klubüne üye bile olmamıştı. Ortak payda, belki de, herkesin özgür bir birey olarak kolektif bir serüvene açılmaktaki olağanüstü ve içten istekliliği olabilir. Ortak payda, herkesin, hep beraberken, kendini gerçekten özgür hissetmesi, indirgenmediğini bilmesi olabilir.

Bu durumda, eğer anlatıda olarak Mimarlık Fakültesi ve çevresindeki gelişmeler odak olarak alınacaksa, yazıda neden ODTÜ 1968 başlığının olduğunun da açıklanması gerekir: Bana göre, 1968 sonbaharından başlıyarak, ODTÜ’deki öğrenci hareketinin, ruhu, aklı, belleği, bu çevrede oluşuyordu; ODTÜ öğrenci hareketinin özgün olan yanı orada yaratılmaktaydı. ODTÜ’yü ODTÜ yapanve bu hareteki diğer öğrenci hareketlerindeni ruhtan, nitelikten ayıran da, bu kendiliğinden / kendiliğindenci oluşumdu.

Ülkemiz bize, herhangi bir dünya ülkesinden daha yakın değildi. Ülkemizde uygulayacaktık bu evrensel mücadeleyi, ama, bütün dünyanın başına dert olmuş bir ejderhaya karşı boğuşmak zorundaydık bunun için. Bir bakıma, ülkelerini terk ederek İspanya İç Savaşı’nda çarpışmaya gelmişlerin uluslararası tugayında yer alıyor gibiydik. Ancak tugay kendi ülkemizdeydi. Emperyalizme karşı mücadelede, çok yakından tanımadığımız ama kendimizi bir parçası olarak içinde gördüğümüz halkın, işçilerin ve köylülerin yanındaydı yerimiz. Halkla kendi ilişkimiz bakımından, bu söylediklerim, bize hiyerarşik bir konum sağlamıyordu. Tam tersine, belki, bizi daha acemi bir öğrenci konumuna indirgiyordu.

“Halkımıza dışarıdan bilinç götürme” iddiasında değildik. Gittiğimiz yerde, eşitler arası bir ilişkiyle ve kendi bilincimizi ve kimliğimizi koruyarak, onlardan öğrenen ve onlara da öğrenmek istediklerini öğreten bir  varoluşu gerçekleştirebilecek bir tasavvurdu bu. Bu açıdan bakıldığında, popülist bir yönü yoktu. Kendimiz gibiydik ve kendimiz gibi olmanın saklanacak, örtülecek, karşımızdakinin beklentilerine teslim olmayı gerektirecek bir yönü olduğunu da düşünmüyorduk. Çünkü, bugüne kadar olmayan birşeyi, bir yeniliği, gözü pek bir isyanı temsil ediyorduk. Diğer taraftan, bu “tepeden inmeci” diktatoryal bir tutum da değildi. Çünkü, birlikte öğrenmeyi kafamıza koymuştuk.

Bunları nereden biliyorum? Geriye doğru bakarak kurulan bir teleoloji mi? Yoksa bir idealize etme çabası mı? Elimde ne var, beni böyle düşündürten? Pek fazla bir şey değil, ama bazı ip uçları... Önce, kendi üniversite eğitimimiz için düşündüklerimiz, sonra, 16 Haziran’da Ata Sanayi’de yaşadığımız umulmadık bozgun ve ODTÜ’nün karşısındaki Üstünçelik Fabrikası grevindeki deneyimimiz. Belki sadece birincisinin, yani, üniversitedeki eğitimin niteliği ile ilgili olarak düşündüklerimizin üzerinde biraz durmak, yeterli olabilir.

İçinde bulunduğumuz her somut durum, bizim için önemliydi. Hiçbir an, hiçbir yer, hiçbir ilişki, bizim için, o büyük dönüştürme, “devrim” projesinin dışında değildi. Neyi yaşıyorsak, onu devrim projemize uygun olarak dönüştürmek gerekliydi. Sorunumuz, öyle parçalı veya stratejik aşamalara göre ertelenmiş bölümlerden oluşmuyordu. Dünyayı istiyorduk ve hemen şimdi istiyorduk. Bu nedenle, üniversitede almakta olduğumuz eğitimin niteliklerine de sırt çevirme, onu önemsememe gibi bir tutmumuz olamazdı.Ünversitede boykot sırasında ve eğer boykot yapmayacaksak, eğitim sırasında, istediğimiz eğitimin niteliklerinin ne olması gerektiği konusunda düşünce üretmek, “ne istediğimizi” belirlemek zorundaydık. “Nasıl bir üniversite eğitimi?” konusundaki toplantıları, tartışmaları belki hiçbir zaman bitiremedik ama bu konuda çalıştık, dokümanlar ürettik, genel bazı düşünceler belirledik. Bu eğitim anlayışı, Köy Enstitüleri deneyimindeki yapıcı ve uygulayıcı ruhtan bir ölçüde etkilenmişti belki; ama, onun bir kopyası değildi. Yaratıcıydı ve özgür bireylere yönelikti.

Uygulamaya, yaparak öğrenmeye verilen önem bakımından Köy Enstitülerini biraz andırıyordu, ama, hiyerarşik olmayan, eğitici-eğitilen ikilemine dayanmayan, kalıplaşmış “müfredatlara” uymaktansa, yaratıcı deneyimlere açık, keşfedici bir üniversite eğitimi tanımlamaya çalışıyor; mevcut bilgileri tekrarlamaya çalışan bir çabanın, eğitim olarak nitelenmesinin bile imkansız olduğunu düşünüyorduk. Istanbul’daki üniversitelerde ve diğer üniversitelerde, 68’in baharında, son derece somut (ve bizim için son derece süfli) bazı taleplerin (not, sınıf geçme sistemlerinin kolaylaştırılması, teksirlerin ve ders malzemesinin ucuzlatılması vb.) ileri sürüldüğünü gazetelerden okumuş, oralardaki arkadaşlarımızla konuşmuştuk ama, bizim sonbahardaki taleplerimiz, çok daha kapsamlı, devrimci içerikte ve o derece de soyuttu.

Bunlar, “uygulanamaz” olduğu anlamına da gelmiyordu. “İstersek” uygulanabilirdi ve biz de bunları uygulamak istiyorduk. Bunun için boykota olmadığımız zamanda, stüdyolardaki eğitimin, stajların sahip olması gereken özellikler, hatta, verilen problemin türü üzerinde bile birçok tartışma yapılıyordu. Aslında işin ilginç tarafı, bütün bu tartışmalar, kaynaşma, sanıyorum, öğretim üyelerini de (belki bir kısmını) mutlu ediyor, onların da kendilerini dönüştürebilmeleri, eğitim programlarını gözden geçirmeleri için bir fırsat yaratmış oluyordu. Üniversite, kıpır kıpır, içinden kaynayan bir kazan gibiydi. Bu kaynama bazen yeni patlamalara yol açıyor, bazen de fizik kanunlarındaki gibi, dönüşümlere neden oluyordu. Ama hiçbir şey durmuyordu; herşey deviniyor, yenileniyor, dersler başkalaşıyor, ilişkiler demokratikleşiyor, ülkede bir toplumsal değişim olmasını isteyen çevrelerin gözünde, üniversitenin bir bütün olarak saygınlığı artıyordu.

“Somutluk” (ve soyutluk), “istemek” ve talep terimlerinin bizim için ne anlam ifade ettiğini, burada açıklamak yararlı olacak. Bizim için önemli olan, ne yapacağımıza dair bir “ortak anlama”nın oluşmasıydı. Bu “anlama”, hiç kimse tarafından oluşturulmayan, ama herkesin katılımıyla oluşan, oluşup - oluşmadığının hiç bir ölçüsü - sınaması bulunmayan bir kavramdı. Yani, bir konuyu tartışırdık ve o somut, belgelenmiş, sert bir biçimde tanımlanmış bir sonuca ulaşmazdı. Herkes bu tartışmadan, kendince bir anlam çıkartırdı. Ve bu genel/ soyut anlam, hepimiz için ortak anlama biçimine yakın, ama hiç bir zaman birbirinin tıpkısı olmayan anlamalar türetmiş olurdu. Herkes, herkesin anladığının, anlamlı bir anlama biçimi olduğundan kuşku duymazdı. Bir çeşit, var olmayan bir kavramın, var olan bireysel varyantlarından oluşan büyük bir kolajın türetilmesi gibi... Bireysel varyantlar hiç bir zaman çakışmaz, ama çakıştığı kadarı, birlikte davranabilmek için yeterli olur, çakışmayan yönleri de kavramın zenginleşmesini ve çeşitlenmesini sağlardı. Bu bir çeşit, genel tartışmalarla, ortak olan ve ortak olmayan şeyleri türetme oyunu gibiydi. Neyin “ortak” olduğunu, bir tür bir “içe doğuş”la (intuiation) bulurduk. Buna uymak zorunda değildik ama. Daha doğrusu, buna uymak istediğimiz kadar uyardık. Özgürdük. “Ortak” olanın kendi yorumumuza uygun biçimine göre davranmak, hiçbir sorun yaratmazdı. Çünkü, “ortak” olanın “ruhu”nu hepimiz son derece derinden içselleştirmiş olurduk.

Yukarıda anlattığım “karar oluşturma”, “uygulama” süreçlerinin nasıl tanımlanabileceğini, nasıl isimlendirilebileceğini bilmiyorum. Ama böylesine olağanüstü bir karar oluşturma ve uygulama sürecinin, hayatımda gördüğüm en mükemmel beraberlik, kollektif yaratma biçimi olduğunu biliyorum. Belki, şimdi şu satırlarda okunduğunda, bir hayal gibi görünen toplumsal süreci ben yaşadım. Içinde yer aldım. Kararların oluşturulmasına ve uygulanmasına katıldım. Bu süreçlerin hiç birinde demokrasinin klasik kuralları mekanik olarak işlemiyordu. Toplantı yeter sayısı, kararlar için çoğunluk veya hatta bazen oylama bile gerekmiyordu. Ama bütün süreçte içselleşmiş bir demokrasi vardı. Ve bu demokrasi, katılıktan uzak, bireyi bağımsızlaştıran ve özgürleştiren, hiyerarşik olmayan, uygulamaya hemen geçmeye çok elverişli, özgürlüğü hiç sınırlamadan kollektif bir üretimi mümkün kılan özelliklere sahipti. Bu süreci yaşamasam, böylesi bir işleyişin hayal olacağını söyleyecek olanlara öfke duymayabilirdim. Ama yaşadım. Biliyorum. Istersek yapabiliyoruz. Ve bundan harikulade bir kollektivite düşünemiyorum.

Yukarıda açıklandığı biçimde karar oluşumu ve uygulamaya geçmek, kendiliğinden, işbölümü türü bir süreci de ortadan kaldırıyordu. Kimsenin pek öyle uzmanlaşmış veya konum sahiplenmiş olduğu bir durum yoktu. Henüz, o güçlü “şefler” ortaya çıkmamıştı. Yöneten yoktu. Yönetilen de yoktu. Herkes, yeteneğine göre her işi yapıyordu. Toplantı da yönetebilir, yerleri de süpürebilirdi herkes. Gerçi herkes yeteneğine göre bir işe girişiyor, bir iş icat ediyordu ama, aynı işi bir başka zaman, bir başkası da yapabilirdi. Bu nedenle, hemen herkes her işi yapabiliyordu: Bildiri yazıyor, afiş tasarlıyor, ipek baskı yapıyor, afiş yapıştırıyor, molotof kokteyli hazırlıyordu. Birileri bildiri yazmaya çalışırken, bakıyordunuz başka biri, kendiliğinden, kolluklarını takmış ve yeşil ışık siperliğini anlına takmış, teksir makinesini siliyor, basıma hazırlıyor.

İstemek ve yapmak önemliydi sadece. İstiyorsak, yapardık. Yapmak için, hiç kimseden izin almaya gerek yoktu. İstediğimiz şeyleri hiçbir zaman gidip, herhangi bir “makam”dan talep etmedik. İstediğimiz şeyi, her zaman yaptık. Galiba, bu süreçteki sihirli sözcük, “yapmak”tı. Yapmak. Eğer öyle yapılmasını, ortak ruhumuza sindirdiğimiz anlama gerektiriyorsa, nasıl yapacağımızı düşünür ve yapardık. Bazen tek başına, bazen hep beraber, ama yapardık. Yapmak için beklediğimiz başkaca bir şey yoktu. Bir izin, bir karar, bir toplantı vb. gerekmiyordu. Yapmakla, bürokratik bir sürecin hiç bir ilişkisi yoktu. Yapmanın hiçbir bürokrasisi de yoktu.

68 sonbaharında ve daha sonra ODTÜ’de yapılan her şeyi kendimiz yaptık. Yapılan hiçbir şey için dışarıdan yardım almadık. Hatta dışarıdan akıl bile almadık. Bilebildiğimiz kadarıyla hemen başladık ve yaparken keşfederek öğrendik. Böyle öğrendiğimiz için de bu bilgi çok köklü bir bilgi oldu. Ben hala, bu bilgileri kullanarak işimi yapıyorum, yaşıyorum va gündelik ilişkilerimi sürdürüyorum. Bu bilgiler, kuşkusuz, yaşamaya ait, yapmaya, dönüştürmeye ait bilgilerdi. Direnmeye, mücadeleye, karşı çıkışa, güç koşullarda yaratıcılığı seferber etmeye, çoğulculuğa, doğrudan demokrasiye, dayanışmaya, güvenmeye ve kardeşliğe ait bilgilerdi. Hepsi de önemli, sınanamış ve uygulanabilir bilgiler... “Dışarıdan hiçbir şey almadık” derken, dışarıya kapalı olduğumuzu söylemek istemiyorum. Tam tersine, diğer öğrenci örgütlerine, diğer boykot ve işgallere, diğer üniversitelerdeki derslere, hocalara, öğrencilere, hepsine çok açıktık. Her yerde vardık. Ankara’daki her olaya koşup giderdik. Ama biz, yapmak istediğimiz her işin niteliğine, yapılma biçimine vb. sadece kendimiz karar veriyorduk. Gittiğimiz yerde de, karşılaştığımız olayı yaratanlara teslim olmaz, kendi bildiğimiz gibi davranmaya çalıştık. Sırf bu nedenle, Robert College’in 1969’daki tiyatro festivalinin son gecesinde, oranın solcuları, bizi geceleyin, kaldığımız yurttan atmışlardı. Kötücül bir bencillik vardı bu kovulmada ve yağmurun altında saatlerce direndik. Mücadeleci, direngen ve kolay kabul etmeyen bir ruh eğemendi bütün üniversiteye...

Bu kolektif davranma ve yapma biçimi, genç sol örgütlerin belki hiç kemikleşmemiş olduğu bir döneme rast geldiği için, belki devletten ve karşıdaki güçlerden gelen tepkiler henüz şiddetlenmemiş olduğu için, uygulanabildi. Bu sürecin benzerini, sosyalizmin örgütlenme modelleri arasında bulmak mümkün olmayabilir. Gerçekte, sol bir  şablondan çıkmış değildi öğrenci hareketinin örgütlenmesi. Yaparken oluşmuş, arayışın her zaman canlı olduğu, kurallara bağlanmamış, keşfederek kendi yolunu açan ve açılan yolun da, her zaman herkesin ortak ürünü olduğu bir süreçti. Bu sürece, belki, bir çeşit, saf, doğal bir anarşizm diyebiliriz. Ancak adlandırmak son derece güç ve nitelikleri üzerinde daha çok tartışmak gerekiyor. Adlandırmayı belki hiç denememek daha doğru olacaktır. Sol örgütler daha sıkı örgütlendikçe, şiddet giderek doruğa tırmanırken ve disipline edilmiş  (askercil) bir örgüt gereksinimi giderek bastırırken, bu kollektif davranma biçimi de sönümlendi, giderek işbölümüne dayanan bir çalışma biçimi ortaya çıktı. “Önderlik” oluştu. Silahların kuşanılmasının zamanı geldi.

Sönümlenme, esnekliklerin azalması, özgür davranma olanaklarının ortadan kalkması, hareketin içindeki bireylerin önemini yitirmesi, geniş ve yaratıcı ama gevşek katılımı sınırladı ve giderek yok etti. Bu yok oluş (belki de, o yılların Türkiye’sinde, sadece ODTÜ’de gerçekleşmiş bu benzersiz olgunun yok oluşu) bir benzetmeye başvuracak olursak, Kronştad Sovyeti’nin yok oluşu gibiydi. Bir daha da, ODTÜ 68 öğrenci örgütlenmesi gibi bir örgütlenme, varolamadı. Elverişli koşullar, belki uzunca bir süre, belki hiçbir zaman, yeniden oluşamayacak.

ODTÜ 68 öğrenci hareketi, sözcüklerin gerçek anlamıyla, devrimci bir hareketti. Belki “naiv” ya da saf bir tarafı vardı. Ama bu saflık, sözcüğün her iki anlamı için de geçerli olan bir saflıktı.
Saftı: Çünkü, “iyi” bir şeylerin yapılabileceğine, iyi bir gelecek için inançlı bir uğraş verildiğinde, ülkede ve dünyada bazı şeylerin değiştirilebileceğine, yani emperyalizmin geriletebileceğine, kapitalizmin kuralları yerine toplumculuğun kurallarına göre bir ekonominin ve toplumsal düzenin kurulabileceğine inanıyordu. “Eğer biz bunun için çok uğraşır ve çaba gösterirsek, istediğimiz olur” düşüncesi egemendi. “Gelecek güzel günleri” yaratmak için, bu defa nasıl bir çabayla ona ulaşılabileceğini bilerek, içtenlikli bir uğraş veriyordu.
Saftı: Çünkü, içtenlikli bir çalışmadan başka hiç bir şeyin, manipülasyonların, kulislerin, lobilerin, dedikoduların söz konusu olmadığı, gönüllü bir birliktelikti. Bizi birlikte tutan, ya yapmak istediğimiz iş için birlikte çalışmaktan duyduğumuz tatmin ve haz, ya da, varmak istediğimiz yere dair olan ortak inançtı.

Bunun için, önünde, daha önceden geliştirilmiş bir model de yoktu. Modelini veya yapma tarzını da kendisi yaratarak, sınamalara bütün gözü pekliği ile atılarak yolunu çizdi. Hiç yapılmamış bir şeyi yapabileceğine inanıyor, eyleme öncelik ve önem veriyordu. Öğrenmenin en değer verdiği yolu, yapmaktan geçiyordu. Bütün eylemler, yapmak isteyen herkese açıktı. Bu “açıklık” kimse açtığı için ortaya çıkmış bir şey değildi. Sürecin kendini tanımlama biçimi, herkese açık olduğunu zaten gösteriyordu da ondan açıktı. Her birey, kendi yapabildiği kadarını yapmayı rahatça deneyebilirdi. “Şiddet dönemi” başlamadan önce “yumuşak” bir ilişki ortamı geçerliydi; ilişkilerde sertlik yoktu. Hoşgörü ve yardımlaşma vardı ama, “emir ve komuta zincirine” benzer hiç bir ilişki yoktu. Zaten gönüllü ve esnek katılımlı bir beraberlikte, başka türlüsü de söz konusu olamazdı.

Bir iş yapmak için hiç kimseden izin alınmayacağı gibi, kimseye hesap vermek de gerekmiyordu. Böylece ortaya büyük bir güven ve özgüven ortaya çıkıyordu. Kendi anlayışına göre birşeyler yapabileceğini bilen birey, kendi yaratıcılığını alabildiğine seferber ediyor, yaptıkça da özgüvenini artırıyordu. “Birlikte öğrenmek” de böyle gerçekleşiyordu. Açıklık, katılan her bireye de tam olarak güven duyulduğunu gösteriyordu  Bu güven duygusu, dayanışmayı, hareketin içndeki “kardeşlik” duygusunu besliyordu. Kardeşlik, ODTÜ öğrenci hareketinin insan yüzünü, insan sıcaklığı olan kollektivitenin gerçekleşmesini sağlıyordu. Iç işleyişi bu kadar geniş, esnek ve hiyerarşiden uzak olan bir sistemin içinde sürtüşmelerin, kamplaşmaların, çatışmaların olması için de bir neden yoktu. Bireyler, bireysel olarak birbirlerinden hoşlanmayabilirdi; hepsi o kadar.

Başlangıçta “idealize etmemeye” çalışacağımı söylediğim halde, geldiğim bu noktada, ODTÜ 68 hareketini oldukça idealize etmiş olduğumu düşünüyorum. En azından,  68 ODTÜ öğrenci hareketi içinde ortaya çıkmış (belki bazısı çok kısa süre yaşıyabilmiş) bütün olumlu noktaları ard arda sıralamış olduğumu görebiliyorum. Ancak bütün bunlar, daha önce hiç denenmemiş olan şeyleri (kuşkusuz, bu “hiç denenmemişlik” insanlık tarihi için değil, kendi bireysel veya toplumsal tarihimiz için geçerli olabilir) yaratmak için gösterilmiş olan çabaya verilen değerden kaynaklanan bir abartma olabilir. Ayrıca bu tür bir deneyime tekrar girişebilmenin, yakın bir gelecekte mümkün olabileceği ümidinin bulunmaması da, bu abartmayı destekliyor olabilir.

Bütün bunlara rağmen, elverişli bir konjonktürün yeniden oluşmasını beklemeden, ODTÜ 68 hareketinden öğrendiklerimizi kullanacak fırsatların var olduğuna, bu fırsatların her zaman yaratılabileceğine hala inanıyorum. Eğer aynı süreci yaşamış diğer bireyler, arkadaşlarım, gördüğümün / yaşadığımı yazdıklarımın bir düş olduğunu söylerlerse, bu düşün bütün yaşamım boyunca gördüğüm en güzel düş olduğunu ve düşü gerçekleştirmek için aynı şeyleri yapmaya devam etmekten başka elimden birşey gelmediğini söyleyebilirim.

Akın Atauz

eylül 1998

 

(ODTÜ Tarihçe Kitabından Alınmıştır)

 

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile