Taner Akçam ODTÜ yıllarını anlatıyor Popüler
ODTÜ yılları üzerine bir şeyler yazmak çok kolay değil. Neresinden başlayacağımı bilemiyorum. Sadece Türkiye'den 20'yi aşkın yıl uzak kalmanın getirdiği hafıza kaybı değil ana sorunum. Bir de "hangi hikaye?". Özel hayatlarımız mı? Sosyal ilişkilerimiz mi? Yoksa, ilk defa burada, kendilerine aşık olduğum ama bunu kendilerine bir türlü söyleyemediğim kız arkadaşlarımı mı anlatayım? Ama gelin, gene siyaset ağır bassın. Beni ODTÜ'de herkes bu yönümle tanıdı. Size yaşadığım dönemin "ODTÜ siyasal tarihi" ile ilgili aklımda kalanları anlatayım. Söz, bir başka sefere, "özel hayatlarımızı da" yazarım.
Kısa bir ön hikaye
Ankara Kurtuluş Lisesi’nde, Liseli Öğrenci Hareketi’nde oldukça aktiftim. Lise’nin, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin yanında olması, babam Dursun Akçam’ın Türkiye Öğretmenler Sendikası’nda II. Başkanlık yapması gibi nedenlerle, DEV-GENÇ hareketinin önderlerini yakından tanıyordum. ODTÜ’ye 1970-71 yılında girdim, 17 yaşındaydım. ODTÜ Fikir Kulübü’ne üye oldum. Artık “Doğu Perinçek’çi” değil, DEV-GENÇ’li idim. O sene 12 Mart darbesi oldu. İlişkide olduğum insanların “beni korumaları“ nedeniyle bu dönemi çok rahat geçirdim. Bu sayede, ODTÜ’nün Dev-Genç’li abileri yakalandıktan sonra, 12 Mart döneminde ODTÜ’de çeşitli örgütlerden geride kalan insanları hem tanıyan hem de yeni insanlarla, eskileri bir arada toparlama özelliğine sahip biri durumunda buldum kendimi.
12 Mart Döneminde Neler Yaptık?
ODTÜ’de geçmiş dönemde siyasi olarak aktif olan kimse kalmamıştı. Herhangi bir örgüt veya ilişki söz konusu değildi. Ben, 1968 gençlik hareketi ile ODTÜ’ye yeni gelen kuşak arasındaki bağlantı kayışı gibiydim. Hemen hemen her bölümden arkadaşlarım vardı ve gözüme kestirdiklerimle “gizli“ ilişkiler sürdürüyordum. Yaptığım iş, Mahir Çayan’ın Kesintisiz Devrim adlı yazılarını onlara dağıtmaktı. Kesintisiz Devrim’in 2.sini Mahir Çayan hapisten kaçtıktan sonra yazmıştı ve bana da ulaşmıştı. Bu yazı ancak daktilo edilerek çoğaltılabiliniyordu. Gene sonradan öğrendim. Meğer benimle ilişki sürdüren ”abilerim”, THKP-C’nin ODTÜ örgütlenmesinde, 12 Mart döneminde öldürülen Koray Doğan’a bağlı bir gurubun üyesi imişler. THKP-C dağıldıktan sonra bu çevre kendisini dağıtmamış ve örgütlülüğünü sürdürmeye devam etmiş. Daha sonra önce “X“ gurubu diye bilinen sonra “Acilciler“ olarak örgütlenen gurubun çekirdeği budur. “Acilciler“ denmesinin nedeni de, bu çevrenin “Türkiye Devriminin Acil Sorunları“ diye bir broşür yazmış olmasıydı. Kesintisiz Devrim’in teorik olarak genişletilmesi amacıyla kaleme alınmıştı. Bu broşürü de okuyor ve tartışıyor dağıtıyorduk.
Sıkıyönetim yıllarında en önemli siyasi faaliyetimiz, derslerimize düzenli devam etmekti. Gençlerin 68’li yıllardaki yoğun eylemlilikler nedeniyle, okula devamsızlıkları ciddi bir sorundu. 12 Mart darbesi sonrası, “devrimciliğin“, dersleri asmanın bahanesi olarak kullanılması hâlâ söz konusu olabiliyordu. Buna en çok solcu hocalarımız kızıyordu. “12 Mart öncesini anlayabiliyoruz ama şimdi yapılan tembellikten başka bir şey değildir“, diyorlardı. Haklıydılar. Hatırlıyorum, “en iyi devrimci, derslere düzenli devam eden, derslerinde başarılı olan kişidir“, derdik. Derslere devam etmenin, ders çalışmanın büyük yararı oldu.
Benim kuşağımdan birçok arkadaş, “ezbere devrimciler“ olmadılar. İktisat bölümünde okumanın verdiği avantajla, birçok konuda kendimiz araştırmalar yaptık, okuduk, tartıştık. Özellikle idari İlimler Fakültesi’nde geniş bir gurup arkadaşın “Cepheci“ olmasının nedeni, kendi yaptığımız araştırma ve tartışmaların ürünüdür. Kulakları çınlasın, Celal Hoca , Ünal birkaç yıl önce kalp krizi geçirerek vefat ettiğini öğrendiğim Muammer Bekdik gibi birçok arkadaşla, sabahlara kadar süren eğitim çalışmaları yapardık. Ağırlıklı iktisat tarihi, ekonomi politika, emperyalizm vb. konularıyla uğraşırdık. Bunlar aynı zamanda okulda aldığımız iktisat ve iktisat tarihi dersleri idi.
Diğer bölümlerden arkadaşları da beraber ders çalışma sayesinde tanıdım ve ortak siyasi tavır almamızda bu ders çalışmalar çok önemli bir rol oynadı. Abartısız şunu söyleyebilirim: 1973 sonrası ODTÜ gençlik hareketini örgütleyen bizler, aynı zamanda bölümlerinin en başarılı öğrencileriydik. İyi bir üniversite eğitiminin nasıl olması gerektiği konusunda açık bazı düşüncelere sahiptik. Bu bilgilerimiz, öğrenci gençliği, akademik-demokratik sorunlar etrafında toparlamamızda önemli bir rol oynadı.
Hemen hemen her bölümden arkadaşla var olan bu tür ilişkiler dışında, benim “örgütsel“ ilişkim Hakkı ile devam ediyordu. Örgütsel, kelimesini tırnak içinde yazdım, çünkü, yaptığım, ara sıra Hakkı ile buluşmak idi ve Hakkı’nın bana bir şeyler anlatması idi. Hakkı kısa bir süre hapse düşmüş sonra çıkmıştı. Beni “X“ gurubundan bazı arkadaşlarla tanıştırdı. Onlarla da yaptığım görüşmeler daha çok “teorik“ niteliğe sahipti. İktisat okumamızdan dolayı en çok konuştuğumuz, tartıştığımız konular, III. Bunalım dönemi diye tanımladığımız, dünya kapitalizminin 2. Cihan Harbi sonrası içine girdiği dönemin karakteristikleri ve bunun devrim teorisi açısından gündeme getirdiği değişiklikler ve benzeri konulardı. Bu konuda elde ettiğimiz bilgiler sayesinde 12 Mart’ın çıkış döneminde, bazı öğretim üyeleriyle birlikte Tüm İktisatçılar Birliği’ni kurmuştuk. Yıldırım Koç, teorik yetkinliği sayesinde hem bana öğretmenlik yapıyor, hem de “hocaları“ örgütlüyordu.Tüm İktisatçılar Birliği, ODTÜ ‘X’ çevresinin bir açılımı idi. Burada bir nedenden dolayı ODTÜ öğrencilerinden özür dilemek isterim. Teorik çalışmalarımız için kütüphaneden durmadan kitap araklıyorduk. Yazık, hiç gerek yoktu, hırsızlığın adının “devrimci faaliyet” olarak konması ise, benim için bugün bile bir utanç kaynağıdır.
Hakkı ve Yıldırım Koç ilişkide olduğum abilerimdi. Ankara sokaklarında yaptığımız gizli buluşmaları, saatlerce dolaşmalarımızı, tartışmalarımızı hâlâ güzel bir anım olarak saklıyorum. Bu ilişkiler içinde ben esas olarak ODTÜ öğrenci gençliğinden sorumlu idim. Ayrıca TÖS’ün devamı olarak kurulma aşamasında olan TÖB-DER’e gidiyordum. Babamı tanıdıkları için bana sıcak davranıyorlardı. Yaptığım iş, öğretmenlerin çıkartmayı düşündükleri dergi için İngilizce çeviriler yapmaktı (Bunun adına literatürde, burjuva örgütlerde, Leninist çalışma yapmak, denirdi. Ben ise tanıdığım öğretmen ağabeylerden utanırdım, onlardan bir şeyler sakladığım için. Ayrıca, öğretmen dergisine meslekleri ile ilgili çeviri yapmanın ‘devrimci’ tarafını pek anlamazdım. Tuhafıma giderdi).
12 Mart Sonrası
İllegal ilişkilerden legal örgütlenmeye geçmemizin en önemli nedeni, genel seçimlerle ortamın yumuşamaya başlaması ve TSİP’in kurulmuş olmasıdır. TSİP esas olarak DEV-GENÇ karşıtı bir çizgi izliyor ve gençliği bu temelde örgütlemek istiyordu. Bu dönemde genel af oldu ve hapisten birçok insan çıkmaya başladı. Bu tarihle birlikte ikili bir süreç başladı. Birinci süreç, gençlik hareketinin kendisiydi. Gençliğin “Akademik ve Demokratik“ talepleri etrafında örgütlenme ihtiyacı vardı. İkinci süreç ise, içerden çıkan insanların eski örgütleri yeniden toparlamaları, kendi iç hesaplaşmalarını yaşamaları idi.
ODTÜ özelinde, bu iki süreci birbirine bağlayan halka, Hakkı “Hocam”dı. Hakkı o zaman bana sıkça söylediği şu sözlerdi: “Şu andaki asıl ayrım geçmişte silahlı mücadeleyi savunanlarla ona küfredenler arasındadır. Bu nedenle, biz THKO, THKP-C, TİKKO geleneğine sahip çıkmalı, onların buluştuğu ortak zemini kalkış noktamız yapmalıyız. Silahlı müca¬dele veren guruplar arasındaki ayrılıklar önemli değildir artık. İçerden çıkan arkadaşların sorunları halletmesini beklemek gerekiyor. Senin yapman gereken tek şey, gençliği kendi sorunları etrafında, bu gelişmelerden bağımsız olarak örgütlemendir. Ben sana diğer gelişmeler belli bir boyuta gelince haber veririm.“
Zannediyorum hem ODTÜ’de örgütlerin yapılarının zaten dağılmış olması, hem de Hakkı “Hocam”ın direktifleri doğrultusunda, geçmiş siyasetlerin iç tartışmalarından uzak kalmamız, ODTÜ’de diğer üniversitelerden daha kuvvetli, otantik bir gençlik hareketinin doğmasını sağladı. ODTÜ öğrenci hareketinin bu boyutuyla da biraz farklı olduğunu söylersem abartmış olmam. Kelimenin gerçek anlamı ile bir öğrenci hareketi idik.
Bir konuda doğabilecek bir yanlış anlamayı önlemek isterim. Dönemin gençlik hareketinde arkadaşlarımda egemen olan DEV-GENÇ sempatisi değildi. Yani geniş kesim, THKP-C, THKO gibi silahlı mücadeleci guruplara sıcak bakmıyordu. Basit bir nedeni vardı bunun. Gençlik korkuyordu. DEV-GENÇ gibi olmak istemiyordu. İkili bir korkuydu bu. Birincisi, gençlik devletten yana gelecek baskılardan korkuyordu. Abilerimizin başına gelenler önümüzdeydi. Kimse aynı akıbete uğramak, öldürülmek istemiyordu. İkincisi, gençlik, kendi sorunları ötesinde, genel siyasi sorunların taşıyıcısı olmak istemiyordu. DEV-GENÇ’e yönelik en büyük eleştirimiz, onun, gençlik hareketi olmaktan çıkıp, siyasi bir hareket haline dönüşmesiydi. Ben de dahil, birçok insan, gençlik, kendi sorunları ötesinde, genel siyasi sorunların taşıyıcısı olsun istemiyorduk.
Şunu söylemek mümkündür. ODTÜ gençliğini örgütlerken, “geçmiş siyasi akımlar ve aralarındaki tartışmalar“, saydığım nedenlerden dolayı bizim için önemli olmadı. Bu sayede, esas olarak ODTÜ öğrencilerinin akademik-demokratik taleplerini merkezine alan bir çalışmayı yürütmemiz mümkün oldu. Sıkıyönetim yıllarında derslerimizde başarılı ve örnek öğrenciler olmamız, ODTÜ’de demokratik bir gençlik hareketi yaratmamızı kolaylaştırdı. Geçmişe ilişkin bir tek tutumumuz vardı: Geçmiş Karalanmasın, “ağabeylerimiz yanlış yapmış olabilirler ama onlara küfredilmesin”. Bu nedenle kamplaşma TSİP ile onun karşısındakiler arasında oldu. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi isimler elbette önemliydi, romantik bir bağımız vardır bu insanlarla aramızda ama kimse bizlerin, o yıllarda esas olarak bu sempatiyi örgütlediğimiz gibi yanlış bir kanıya kapılmasın. Bu daha sonraki kolay tarih yazmanın getirdiği bir yanılsamadır. Gençlikteki – ODTÜ’deki ana eğilim, söylediğim gibi, “geçmişin tekrar etmesinden korku“ idi
ODTÜ´de, tek tek her sınıfı, her bölümü gezdim dersem abartmış olmam. En çok kullandığım argüman, “geçmişe benzemeyeceğimiz“, “Biz DEV-GENÇ olmayacağız, onu yeniden kurmak istemiyoruz“, idi. Onlar yanlış yapmış olabilirlerdi ama onlara “küfredilsin“ istemiyorduk. Belki çoğumuza tuhaf gelebilir bunu duymak ama sadece öğrenci gençliğin demok¬ratik taleplerini merkezine alan, demokratik bir gençlik örgütlenmesi istiyorduk. Doğrudan ülke sorunlarıyla ilgilenen sosyalist, devrimci bir parti veya hareket başka yerden çıkacaktı ve gençler de elbette onun bir parçası olabilirdi. Bizim en devrimci görevimiz,”anti-faşist demokratik bir gençlik hareketi” yaratmaktı.
ODTÜ-DER bu sürecin bir ürünü olarak kuruldu. ODTÜ-DER gerçek anlamda demokratik bir örgüt¬lenmeydi ve sınıflara varıncaya kadar örgütlenmiştik. ODTÜ-DER bünyesinde, hemen hemen her bölümde ve her sınıfta ayrı ayrı toplantılar düzenlemeye başladık. Bu toplantılarda, sınıfların, bölümlerin temsilcilerini seçtik, taleplerini ayrı ayrı topladık. Tamamıyla aşağıdan yukarıya doğru örgütlendiğimiz gibi, ODTÜ öğrenci gençliğinin sorunlarına ilişkin geniş bir katalog elde etmiştik. “İyi bir Laboratuar nasıl olmalıdır“, üzerine Fizik bölümü öğrencilerinin yaptığı bir tartışma hâlâ aklımdadır. Ayrıca her bölümde, kendi sorunlarıyla ilgilenen fakülte dernekleri kurduk.
ODTÜ´de korkarak yaptığımız ilk eylemi hatırlıyorum. Hazırlık Binası’ndan Menza´ya kadar yürüdük. Neyi protesto ettik hatırlamıyorum, galiba Kisinger’in ziyaretini protesto idi. Kaç kişiydik unuttum; belki 50 belki 100. Arkadaşların omzuna çıkarak bir konuşma yaptım. Bu konuşma ile “öğrencilik kariyerimin“ biteceğine inanıyorduk. Hakkı ve Hasan Basri bir araba ayarlamışlardı, ona bindim ve kaçtık. Hakkı her zaman ki soğukluğu ile “geçmiş olsun artık hayatın karardı“ dedi. Ne eve, ne okula bir hafta gitmedim. Ama bir şey olmadı.
Jandarma’nın ODTÜ’den çıkmasını, idaredeki faşist kadrolaşmaya son verilmesini istiyorduk. Ayrıca, en önemli talebimiz öğrenciler olarak yönetime katılmaktı. Öğrenci örgütümüz, üniversite yapısının bir parçası olsun ve Üniversite kurumlarında temsilcilerimiz olsun istiyorduk. Her bölümün sorunlarını içeren somut taleplerimiz vardı. Bunu fakülte yöneticileri ile de tartışıyor, konuşuyorduk. Önemli kararlar, öğrencilerin geniş katılımı ve oylama ile alınıyordu. Bana sonra anlattılar. ODTÜ Stadyumu hınca hınç doluydu ve boykot konusunda bir tartışma yapıyorduk. Bu tür toplantıları belli aralarla yapıyor ve kararları bu tartışmalar sonucu yapılan oylamalarda alıyorduk. Eski DEV-GENÇ önderlerinden İrfan Uçar bir gün böyle bir toplantıyı, tartışmayı ve oylamayı izliyor ve yanındaki arkadaşına “işte bizim yapamadığımız buydu“, diyor. Ankara’nın diğer üniversitelerinde bu havanın yakalanamadığını hatırlıyorum. Oralarda “siyasi“ sorunlar, farklı gurupların varlığı nedeniyle daha başat olmuştu.
ODTÜ-DER’in gerçekten demokratik bir yapısı vardı. Daha sonra başka siyasetlerden yana tavır alacak, bizden farklı düşünen arkadaşları yönetime almaktan çekinmedik. Uğur Ayken, Levent Resul, ,Saffet ve Zadik bu isimler arasındadır. Dernek yönetimini, bölümlerden demokratik olarak seçilerek gelen kişilerden oluşturmaya dikkat ettik. İsteseydik bu arkadaşları yönetime almayabilir, baştan dışlayabilirdik. Siyasetin derneği değil, öğrencilerin seçimle gelmiş temsilcilerinin derneğini kurduk. Her ODTÜ öğrencisi, kanunen olmasa bile, ODTÜ-DER’in doğal üyesi sayıldı. Bizler, öğrenci kitlesi içinde çoğunluk olmaya çalıştık ve tüm öğrenci kitlesinin derneksel örgütlenmesi içinde yer aldık. Bunun dışında ayrı bir siyasi yapı kurmadık. Tek bağlayıcı siyasi yapımız derneğimizdi.
Bu sırada benim ilişkide olduğum ağabeylerim, Hakkı ve Yıldırım, benim kendi yapıları içindeki kariyerimi hızla yükseltiyorlardı. Beni, “şimdi artık şu arkadaşla buluşucaksın”, diye bir başka arkadaşla ilişkiye sokuyorlardı. Hakkı Hocam sonradan söyledi, meğer bu terfi anlamına geliyormuş. Hasan Basri Temizalp, Engin Erkiner (Acil Sorunlar Broşürü’nü onun yazdığı söylenir) ile tanışmam bu sıralardadır. Hatta bir seferinde, “devrimci mücadelelerde, halk savaşlarında bu normaldir“, diyerek beni ODTÜ boykotumuzun en hızlı döneminde “Cephe Gerisine“ çektiler. İstanbul’a gittim orada bir hafta yoğun teorik çalışma yaptım. Melih Pekdemir, Mehmet Ali Yılmaz gibi arkadaşlar buna bir anlam verememişlerdi, kendilerini “en sıcak günlerde“ yalnız bırakmam nedeniyle bana çok kızdılar. Ama onlara hiçbir şey söylemedim. Ne de olsa ilişkim ‘gizli’ idi. Sonuçta, yarattığımız gençlik hareketinin dışında, biraz suni biçimde duran bu ilişkileri doğal olarak attım. Öğrenci hareketi var, derneklerimiz var, gençlliğin sorunları etrafında bir dergi çıkarmamız gerektiğini tartışıyoruz. Bu sırada, Hakkı Hocam bana “ ama bizim örgütlü ilişkilerimiz” diyor. Sırıtıyordu bu durum. ‘X’ örgütü diye bilinen ‘Acilci’lere tavır almamla sorun kendiliğinden çözüldü.
Bugünden tarihe yönelik olarak konuşmak zordur ama şunun altını özellikle çizmek isterim. Beni ve ODTÜ’de öne çıkan diğer arkadaşlarımı hapisten çıkan ‘abilerimizden’ Nasuh Mitap ve Oğuzhan Müftüoğlu’nun yanına götüren, onların “gençlik hareketinin kendi dinamizmi dışında başka bir merkez yoktur” tavırları olmuştur. Kendilerini yükselen öğrenci hareketi dalgasına entegre etmeleri onların başarısıydı. Nasuh’u burada çok ama çok özel bir sevgi ile anmak isterim. Yaptığımız her ama her eylemde (ki daha çok bildiri dağıtmak, bazı okullarda öğrencileri MHP’lilerin saldırılarına karşı korumak gibi şeylerdi) yanımızda idi. Bana Nasuh ‘abim’ hep bir koruyucu meleğim gibi gelmiştir.
Sonuç Yerine
ODTÜ’de gençlik hareketinin diğer üniversitelere göre daha otantik, daha “homojen“ olması ve oralarda yaşanan bölünmelerin bizde başlangıçta yaşanmamış olmasının iki ana nedeni vardı. Birincisi, “X“ çevresi dışında önemli bir “örgütlü ilişki“ olmamasıydı. İkincisi, ODTÜ’de esas olarak sadece üniversitenin sorunlarını merkeze alan, sadece onunla sınırlı bir çizgiyi hayata geçirmeyi başarmış olmamızdı. “X“ örgütünün ODTÜ’deki diğer elemanlarının “gençlik işlerine“ karışmamış olması benim işimi çok kolaylaştırmıştı.
İdari İlimler Fakültesi merkez olmak üzere, Melih , Mehmet Ali gibi ismini saymakla bitiremeyeceğim bir arkadaş grubu bir sempati ve çekim merkeziydi. Her işin başında önünde bizler vardık. Celal Hoca, Ayşe Pekdemir, Ayşegül Dinlerer, Muammer Bekdik, Ünal, Murat, Erkan Kayılı, Uğur Ayken, Ahmet Pehlivan, (1984’de Tokat’ta öldürüldü), Yakup Coşar isimleri ilk elde hatırladıklarımdır. Hüseyin Duyar, Bülent Forta, Cengiz Atalay, Uğurhan Berkok, Tuğrul ve Yavru İsmail gibi isimlerini saymakla bitiremeyeceğim “bize göre genç“ bir çevre daha vardı. Bayrağı bizden sonra onlar taşıdı. Aramızda tarifi zor, hatırası hâlâ hafızamda, derin dostluk-kardeşlik bağları kurulmuştu. Aradan geçen 25 yıla, yaşanan onca siyasi altüst oluşa rağmen bu dostluklar büyük ölçüde bozulmadı. Hâlâ da sürüyor.
Bana, aradan geçen 25 yıldan sonra o dönemden geriye ne kaldı diye sorarsanız, “dostluklarımız” derim. Demokratik Öğrenci Hareketi konusunda derseniz, gerek bize egemen olan “Marksizm-Leninizm“, gerek daha sonraki gelişmeler bu demokratik dinamiği dumura uğrattı galiba, derim. Ayrıca burada ‘siyasi’ bir geçmiş değerlendirmesi yapmadığımı sadece “geçmiş zaman olur ki” anlamında, o dönemin bende bıraktığı izlenimler üzerinde, belki biraz romantik bir gezinti yaptığımı özel olarak hatırlatmak isterim. Aklımda hep Münir Özkul’un sözleri: “ PERDE!”
(İstanbul ODTÜ Mezunlar Derneği Yayın Organı BARAKA dergisinden, Kasım 2008)
Kısa bir ön hikaye
Ankara Kurtuluş Lisesi’nde, Liseli Öğrenci Hareketi’nde oldukça aktiftim. Lise’nin, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin yanında olması, babam Dursun Akçam’ın Türkiye Öğretmenler Sendikası’nda II. Başkanlık yapması gibi nedenlerle, DEV-GENÇ hareketinin önderlerini yakından tanıyordum. ODTÜ’ye 1970-71 yılında girdim, 17 yaşındaydım. ODTÜ Fikir Kulübü’ne üye oldum. Artık “Doğu Perinçek’çi” değil, DEV-GENÇ’li idim. O sene 12 Mart darbesi oldu. İlişkide olduğum insanların “beni korumaları“ nedeniyle bu dönemi çok rahat geçirdim. Bu sayede, ODTÜ’nün Dev-Genç’li abileri yakalandıktan sonra, 12 Mart döneminde ODTÜ’de çeşitli örgütlerden geride kalan insanları hem tanıyan hem de yeni insanlarla, eskileri bir arada toparlama özelliğine sahip biri durumunda buldum kendimi.
12 Mart Döneminde Neler Yaptık?
ODTÜ’de geçmiş dönemde siyasi olarak aktif olan kimse kalmamıştı. Herhangi bir örgüt veya ilişki söz konusu değildi. Ben, 1968 gençlik hareketi ile ODTÜ’ye yeni gelen kuşak arasındaki bağlantı kayışı gibiydim. Hemen hemen her bölümden arkadaşlarım vardı ve gözüme kestirdiklerimle “gizli“ ilişkiler sürdürüyordum. Yaptığım iş, Mahir Çayan’ın Kesintisiz Devrim adlı yazılarını onlara dağıtmaktı. Kesintisiz Devrim’in 2.sini Mahir Çayan hapisten kaçtıktan sonra yazmıştı ve bana da ulaşmıştı. Bu yazı ancak daktilo edilerek çoğaltılabiliniyordu. Gene sonradan öğrendim. Meğer benimle ilişki sürdüren ”abilerim”, THKP-C’nin ODTÜ örgütlenmesinde, 12 Mart döneminde öldürülen Koray Doğan’a bağlı bir gurubun üyesi imişler. THKP-C dağıldıktan sonra bu çevre kendisini dağıtmamış ve örgütlülüğünü sürdürmeye devam etmiş. Daha sonra önce “X“ gurubu diye bilinen sonra “Acilciler“ olarak örgütlenen gurubun çekirdeği budur. “Acilciler“ denmesinin nedeni de, bu çevrenin “Türkiye Devriminin Acil Sorunları“ diye bir broşür yazmış olmasıydı. Kesintisiz Devrim’in teorik olarak genişletilmesi amacıyla kaleme alınmıştı. Bu broşürü de okuyor ve tartışıyor dağıtıyorduk.
Sıkıyönetim yıllarında en önemli siyasi faaliyetimiz, derslerimize düzenli devam etmekti. Gençlerin 68’li yıllardaki yoğun eylemlilikler nedeniyle, okula devamsızlıkları ciddi bir sorundu. 12 Mart darbesi sonrası, “devrimciliğin“, dersleri asmanın bahanesi olarak kullanılması hâlâ söz konusu olabiliyordu. Buna en çok solcu hocalarımız kızıyordu. “12 Mart öncesini anlayabiliyoruz ama şimdi yapılan tembellikten başka bir şey değildir“, diyorlardı. Haklıydılar. Hatırlıyorum, “en iyi devrimci, derslere düzenli devam eden, derslerinde başarılı olan kişidir“, derdik. Derslere devam etmenin, ders çalışmanın büyük yararı oldu.
Benim kuşağımdan birçok arkadaş, “ezbere devrimciler“ olmadılar. İktisat bölümünde okumanın verdiği avantajla, birçok konuda kendimiz araştırmalar yaptık, okuduk, tartıştık. Özellikle idari İlimler Fakültesi’nde geniş bir gurup arkadaşın “Cepheci“ olmasının nedeni, kendi yaptığımız araştırma ve tartışmaların ürünüdür. Kulakları çınlasın, Celal Hoca , Ünal birkaç yıl önce kalp krizi geçirerek vefat ettiğini öğrendiğim Muammer Bekdik gibi birçok arkadaşla, sabahlara kadar süren eğitim çalışmaları yapardık. Ağırlıklı iktisat tarihi, ekonomi politika, emperyalizm vb. konularıyla uğraşırdık. Bunlar aynı zamanda okulda aldığımız iktisat ve iktisat tarihi dersleri idi.
Diğer bölümlerden arkadaşları da beraber ders çalışma sayesinde tanıdım ve ortak siyasi tavır almamızda bu ders çalışmalar çok önemli bir rol oynadı. Abartısız şunu söyleyebilirim: 1973 sonrası ODTÜ gençlik hareketini örgütleyen bizler, aynı zamanda bölümlerinin en başarılı öğrencileriydik. İyi bir üniversite eğitiminin nasıl olması gerektiği konusunda açık bazı düşüncelere sahiptik. Bu bilgilerimiz, öğrenci gençliği, akademik-demokratik sorunlar etrafında toparlamamızda önemli bir rol oynadı.
Hemen hemen her bölümden arkadaşla var olan bu tür ilişkiler dışında, benim “örgütsel“ ilişkim Hakkı ile devam ediyordu. Örgütsel, kelimesini tırnak içinde yazdım, çünkü, yaptığım, ara sıra Hakkı ile buluşmak idi ve Hakkı’nın bana bir şeyler anlatması idi. Hakkı kısa bir süre hapse düşmüş sonra çıkmıştı. Beni “X“ gurubundan bazı arkadaşlarla tanıştırdı. Onlarla da yaptığım görüşmeler daha çok “teorik“ niteliğe sahipti. İktisat okumamızdan dolayı en çok konuştuğumuz, tartıştığımız konular, III. Bunalım dönemi diye tanımladığımız, dünya kapitalizminin 2. Cihan Harbi sonrası içine girdiği dönemin karakteristikleri ve bunun devrim teorisi açısından gündeme getirdiği değişiklikler ve benzeri konulardı. Bu konuda elde ettiğimiz bilgiler sayesinde 12 Mart’ın çıkış döneminde, bazı öğretim üyeleriyle birlikte Tüm İktisatçılar Birliği’ni kurmuştuk. Yıldırım Koç, teorik yetkinliği sayesinde hem bana öğretmenlik yapıyor, hem de “hocaları“ örgütlüyordu.Tüm İktisatçılar Birliği, ODTÜ ‘X’ çevresinin bir açılımı idi. Burada bir nedenden dolayı ODTÜ öğrencilerinden özür dilemek isterim. Teorik çalışmalarımız için kütüphaneden durmadan kitap araklıyorduk. Yazık, hiç gerek yoktu, hırsızlığın adının “devrimci faaliyet” olarak konması ise, benim için bugün bile bir utanç kaynağıdır.
Hakkı ve Yıldırım Koç ilişkide olduğum abilerimdi. Ankara sokaklarında yaptığımız gizli buluşmaları, saatlerce dolaşmalarımızı, tartışmalarımızı hâlâ güzel bir anım olarak saklıyorum. Bu ilişkiler içinde ben esas olarak ODTÜ öğrenci gençliğinden sorumlu idim. Ayrıca TÖS’ün devamı olarak kurulma aşamasında olan TÖB-DER’e gidiyordum. Babamı tanıdıkları için bana sıcak davranıyorlardı. Yaptığım iş, öğretmenlerin çıkartmayı düşündükleri dergi için İngilizce çeviriler yapmaktı (Bunun adına literatürde, burjuva örgütlerde, Leninist çalışma yapmak, denirdi. Ben ise tanıdığım öğretmen ağabeylerden utanırdım, onlardan bir şeyler sakladığım için. Ayrıca, öğretmen dergisine meslekleri ile ilgili çeviri yapmanın ‘devrimci’ tarafını pek anlamazdım. Tuhafıma giderdi).
12 Mart Sonrası
İllegal ilişkilerden legal örgütlenmeye geçmemizin en önemli nedeni, genel seçimlerle ortamın yumuşamaya başlaması ve TSİP’in kurulmuş olmasıdır. TSİP esas olarak DEV-GENÇ karşıtı bir çizgi izliyor ve gençliği bu temelde örgütlemek istiyordu. Bu dönemde genel af oldu ve hapisten birçok insan çıkmaya başladı. Bu tarihle birlikte ikili bir süreç başladı. Birinci süreç, gençlik hareketinin kendisiydi. Gençliğin “Akademik ve Demokratik“ talepleri etrafında örgütlenme ihtiyacı vardı. İkinci süreç ise, içerden çıkan insanların eski örgütleri yeniden toparlamaları, kendi iç hesaplaşmalarını yaşamaları idi.
ODTÜ özelinde, bu iki süreci birbirine bağlayan halka, Hakkı “Hocam”dı. Hakkı o zaman bana sıkça söylediği şu sözlerdi: “Şu andaki asıl ayrım geçmişte silahlı mücadeleyi savunanlarla ona küfredenler arasındadır. Bu nedenle, biz THKO, THKP-C, TİKKO geleneğine sahip çıkmalı, onların buluştuğu ortak zemini kalkış noktamız yapmalıyız. Silahlı müca¬dele veren guruplar arasındaki ayrılıklar önemli değildir artık. İçerden çıkan arkadaşların sorunları halletmesini beklemek gerekiyor. Senin yapman gereken tek şey, gençliği kendi sorunları etrafında, bu gelişmelerden bağımsız olarak örgütlemendir. Ben sana diğer gelişmeler belli bir boyuta gelince haber veririm.“
Zannediyorum hem ODTÜ’de örgütlerin yapılarının zaten dağılmış olması, hem de Hakkı “Hocam”ın direktifleri doğrultusunda, geçmiş siyasetlerin iç tartışmalarından uzak kalmamız, ODTÜ’de diğer üniversitelerden daha kuvvetli, otantik bir gençlik hareketinin doğmasını sağladı. ODTÜ öğrenci hareketinin bu boyutuyla da biraz farklı olduğunu söylersem abartmış olmam. Kelimenin gerçek anlamı ile bir öğrenci hareketi idik.
Bir konuda doğabilecek bir yanlış anlamayı önlemek isterim. Dönemin gençlik hareketinde arkadaşlarımda egemen olan DEV-GENÇ sempatisi değildi. Yani geniş kesim, THKP-C, THKO gibi silahlı mücadeleci guruplara sıcak bakmıyordu. Basit bir nedeni vardı bunun. Gençlik korkuyordu. DEV-GENÇ gibi olmak istemiyordu. İkili bir korkuydu bu. Birincisi, gençlik devletten yana gelecek baskılardan korkuyordu. Abilerimizin başına gelenler önümüzdeydi. Kimse aynı akıbete uğramak, öldürülmek istemiyordu. İkincisi, gençlik, kendi sorunları ötesinde, genel siyasi sorunların taşıyıcısı olmak istemiyordu. DEV-GENÇ’e yönelik en büyük eleştirimiz, onun, gençlik hareketi olmaktan çıkıp, siyasi bir hareket haline dönüşmesiydi. Ben de dahil, birçok insan, gençlik, kendi sorunları ötesinde, genel siyasi sorunların taşıyıcısı olsun istemiyorduk.
Şunu söylemek mümkündür. ODTÜ gençliğini örgütlerken, “geçmiş siyasi akımlar ve aralarındaki tartışmalar“, saydığım nedenlerden dolayı bizim için önemli olmadı. Bu sayede, esas olarak ODTÜ öğrencilerinin akademik-demokratik taleplerini merkezine alan bir çalışmayı yürütmemiz mümkün oldu. Sıkıyönetim yıllarında derslerimizde başarılı ve örnek öğrenciler olmamız, ODTÜ’de demokratik bir gençlik hareketi yaratmamızı kolaylaştırdı. Geçmişe ilişkin bir tek tutumumuz vardı: Geçmiş Karalanmasın, “ağabeylerimiz yanlış yapmış olabilirler ama onlara küfredilmesin”. Bu nedenle kamplaşma TSİP ile onun karşısındakiler arasında oldu. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi isimler elbette önemliydi, romantik bir bağımız vardır bu insanlarla aramızda ama kimse bizlerin, o yıllarda esas olarak bu sempatiyi örgütlediğimiz gibi yanlış bir kanıya kapılmasın. Bu daha sonraki kolay tarih yazmanın getirdiği bir yanılsamadır. Gençlikteki – ODTÜ’deki ana eğilim, söylediğim gibi, “geçmişin tekrar etmesinden korku“ idi
ODTÜ´de, tek tek her sınıfı, her bölümü gezdim dersem abartmış olmam. En çok kullandığım argüman, “geçmişe benzemeyeceğimiz“, “Biz DEV-GENÇ olmayacağız, onu yeniden kurmak istemiyoruz“, idi. Onlar yanlış yapmış olabilirlerdi ama onlara “küfredilsin“ istemiyorduk. Belki çoğumuza tuhaf gelebilir bunu duymak ama sadece öğrenci gençliğin demok¬ratik taleplerini merkezine alan, demokratik bir gençlik örgütlenmesi istiyorduk. Doğrudan ülke sorunlarıyla ilgilenen sosyalist, devrimci bir parti veya hareket başka yerden çıkacaktı ve gençler de elbette onun bir parçası olabilirdi. Bizim en devrimci görevimiz,”anti-faşist demokratik bir gençlik hareketi” yaratmaktı.
ODTÜ-DER bu sürecin bir ürünü olarak kuruldu. ODTÜ-DER gerçek anlamda demokratik bir örgüt¬lenmeydi ve sınıflara varıncaya kadar örgütlenmiştik. ODTÜ-DER bünyesinde, hemen hemen her bölümde ve her sınıfta ayrı ayrı toplantılar düzenlemeye başladık. Bu toplantılarda, sınıfların, bölümlerin temsilcilerini seçtik, taleplerini ayrı ayrı topladık. Tamamıyla aşağıdan yukarıya doğru örgütlendiğimiz gibi, ODTÜ öğrenci gençliğinin sorunlarına ilişkin geniş bir katalog elde etmiştik. “İyi bir Laboratuar nasıl olmalıdır“, üzerine Fizik bölümü öğrencilerinin yaptığı bir tartışma hâlâ aklımdadır. Ayrıca her bölümde, kendi sorunlarıyla ilgilenen fakülte dernekleri kurduk.
ODTÜ´de korkarak yaptığımız ilk eylemi hatırlıyorum. Hazırlık Binası’ndan Menza´ya kadar yürüdük. Neyi protesto ettik hatırlamıyorum, galiba Kisinger’in ziyaretini protesto idi. Kaç kişiydik unuttum; belki 50 belki 100. Arkadaşların omzuna çıkarak bir konuşma yaptım. Bu konuşma ile “öğrencilik kariyerimin“ biteceğine inanıyorduk. Hakkı ve Hasan Basri bir araba ayarlamışlardı, ona bindim ve kaçtık. Hakkı her zaman ki soğukluğu ile “geçmiş olsun artık hayatın karardı“ dedi. Ne eve, ne okula bir hafta gitmedim. Ama bir şey olmadı.
Jandarma’nın ODTÜ’den çıkmasını, idaredeki faşist kadrolaşmaya son verilmesini istiyorduk. Ayrıca, en önemli talebimiz öğrenciler olarak yönetime katılmaktı. Öğrenci örgütümüz, üniversite yapısının bir parçası olsun ve Üniversite kurumlarında temsilcilerimiz olsun istiyorduk. Her bölümün sorunlarını içeren somut taleplerimiz vardı. Bunu fakülte yöneticileri ile de tartışıyor, konuşuyorduk. Önemli kararlar, öğrencilerin geniş katılımı ve oylama ile alınıyordu. Bana sonra anlattılar. ODTÜ Stadyumu hınca hınç doluydu ve boykot konusunda bir tartışma yapıyorduk. Bu tür toplantıları belli aralarla yapıyor ve kararları bu tartışmalar sonucu yapılan oylamalarda alıyorduk. Eski DEV-GENÇ önderlerinden İrfan Uçar bir gün böyle bir toplantıyı, tartışmayı ve oylamayı izliyor ve yanındaki arkadaşına “işte bizim yapamadığımız buydu“, diyor. Ankara’nın diğer üniversitelerinde bu havanın yakalanamadığını hatırlıyorum. Oralarda “siyasi“ sorunlar, farklı gurupların varlığı nedeniyle daha başat olmuştu.
ODTÜ-DER’in gerçekten demokratik bir yapısı vardı. Daha sonra başka siyasetlerden yana tavır alacak, bizden farklı düşünen arkadaşları yönetime almaktan çekinmedik. Uğur Ayken, Levent Resul, ,Saffet ve Zadik bu isimler arasındadır. Dernek yönetimini, bölümlerden demokratik olarak seçilerek gelen kişilerden oluşturmaya dikkat ettik. İsteseydik bu arkadaşları yönetime almayabilir, baştan dışlayabilirdik. Siyasetin derneği değil, öğrencilerin seçimle gelmiş temsilcilerinin derneğini kurduk. Her ODTÜ öğrencisi, kanunen olmasa bile, ODTÜ-DER’in doğal üyesi sayıldı. Bizler, öğrenci kitlesi içinde çoğunluk olmaya çalıştık ve tüm öğrenci kitlesinin derneksel örgütlenmesi içinde yer aldık. Bunun dışında ayrı bir siyasi yapı kurmadık. Tek bağlayıcı siyasi yapımız derneğimizdi.
Bu sırada benim ilişkide olduğum ağabeylerim, Hakkı ve Yıldırım, benim kendi yapıları içindeki kariyerimi hızla yükseltiyorlardı. Beni, “şimdi artık şu arkadaşla buluşucaksın”, diye bir başka arkadaşla ilişkiye sokuyorlardı. Hakkı Hocam sonradan söyledi, meğer bu terfi anlamına geliyormuş. Hasan Basri Temizalp, Engin Erkiner (Acil Sorunlar Broşürü’nü onun yazdığı söylenir) ile tanışmam bu sıralardadır. Hatta bir seferinde, “devrimci mücadelelerde, halk savaşlarında bu normaldir“, diyerek beni ODTÜ boykotumuzun en hızlı döneminde “Cephe Gerisine“ çektiler. İstanbul’a gittim orada bir hafta yoğun teorik çalışma yaptım. Melih Pekdemir, Mehmet Ali Yılmaz gibi arkadaşlar buna bir anlam verememişlerdi, kendilerini “en sıcak günlerde“ yalnız bırakmam nedeniyle bana çok kızdılar. Ama onlara hiçbir şey söylemedim. Ne de olsa ilişkim ‘gizli’ idi. Sonuçta, yarattığımız gençlik hareketinin dışında, biraz suni biçimde duran bu ilişkileri doğal olarak attım. Öğrenci hareketi var, derneklerimiz var, gençlliğin sorunları etrafında bir dergi çıkarmamız gerektiğini tartışıyoruz. Bu sırada, Hakkı Hocam bana “ ama bizim örgütlü ilişkilerimiz” diyor. Sırıtıyordu bu durum. ‘X’ örgütü diye bilinen ‘Acilci’lere tavır almamla sorun kendiliğinden çözüldü.
Bugünden tarihe yönelik olarak konuşmak zordur ama şunun altını özellikle çizmek isterim. Beni ve ODTÜ’de öne çıkan diğer arkadaşlarımı hapisten çıkan ‘abilerimizden’ Nasuh Mitap ve Oğuzhan Müftüoğlu’nun yanına götüren, onların “gençlik hareketinin kendi dinamizmi dışında başka bir merkez yoktur” tavırları olmuştur. Kendilerini yükselen öğrenci hareketi dalgasına entegre etmeleri onların başarısıydı. Nasuh’u burada çok ama çok özel bir sevgi ile anmak isterim. Yaptığımız her ama her eylemde (ki daha çok bildiri dağıtmak, bazı okullarda öğrencileri MHP’lilerin saldırılarına karşı korumak gibi şeylerdi) yanımızda idi. Bana Nasuh ‘abim’ hep bir koruyucu meleğim gibi gelmiştir.
Sonuç Yerine
ODTÜ’de gençlik hareketinin diğer üniversitelere göre daha otantik, daha “homojen“ olması ve oralarda yaşanan bölünmelerin bizde başlangıçta yaşanmamış olmasının iki ana nedeni vardı. Birincisi, “X“ çevresi dışında önemli bir “örgütlü ilişki“ olmamasıydı. İkincisi, ODTÜ’de esas olarak sadece üniversitenin sorunlarını merkeze alan, sadece onunla sınırlı bir çizgiyi hayata geçirmeyi başarmış olmamızdı. “X“ örgütünün ODTÜ’deki diğer elemanlarının “gençlik işlerine“ karışmamış olması benim işimi çok kolaylaştırmıştı.
İdari İlimler Fakültesi merkez olmak üzere, Melih , Mehmet Ali gibi ismini saymakla bitiremeyeceğim bir arkadaş grubu bir sempati ve çekim merkeziydi. Her işin başında önünde bizler vardık. Celal Hoca, Ayşe Pekdemir, Ayşegül Dinlerer, Muammer Bekdik, Ünal, Murat, Erkan Kayılı, Uğur Ayken, Ahmet Pehlivan, (1984’de Tokat’ta öldürüldü), Yakup Coşar isimleri ilk elde hatırladıklarımdır. Hüseyin Duyar, Bülent Forta, Cengiz Atalay, Uğurhan Berkok, Tuğrul ve Yavru İsmail gibi isimlerini saymakla bitiremeyeceğim “bize göre genç“ bir çevre daha vardı. Bayrağı bizden sonra onlar taşıdı. Aramızda tarifi zor, hatırası hâlâ hafızamda, derin dostluk-kardeşlik bağları kurulmuştu. Aradan geçen 25 yıla, yaşanan onca siyasi altüst oluşa rağmen bu dostluklar büyük ölçüde bozulmadı. Hâlâ da sürüyor.
Bana, aradan geçen 25 yıldan sonra o dönemden geriye ne kaldı diye sorarsanız, “dostluklarımız” derim. Demokratik Öğrenci Hareketi konusunda derseniz, gerek bize egemen olan “Marksizm-Leninizm“, gerek daha sonraki gelişmeler bu demokratik dinamiği dumura uğrattı galiba, derim. Ayrıca burada ‘siyasi’ bir geçmiş değerlendirmesi yapmadığımı sadece “geçmiş zaman olur ki” anlamında, o dönemin bende bıraktığı izlenimler üzerinde, belki biraz romantik bir gezinti yaptığımı özel olarak hatırlatmak isterim. Aklımda hep Münir Özkul’un sözleri: “ PERDE!”
(İstanbul ODTÜ Mezunlar Derneği Yayın Organı BARAKA dergisinden, Kasım 2008)
Üye eleştirileri
Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok
Powered by JReviews
