Leyleğin Geciken Adımı - Theo Angelopoulos Popüler
TV Muhabiri Alexandre, kaçak göçmenlerin durumu hakkında çekimler yapmak üzere, Türkiye-Yunanistan sınırında, Meriç Nehri tatafından bölünmüş "Bekleme Salonu" denen, uzak ve yalıtılmış bir kasabaya gider. Doğu Bloğunun çökmesiyle beraber artan göçmen akımı bu küçük ve kasvetli kasabayı bir Araf haline getirmiştir; Batı ülkelerine sığınmacı olarak geçebilmeyi uman ve bu uğurda zor koşullara katlanmak zorunda kalan kaçak Türkler, Kürtler, Araplar, Arnavutlar vs haklarında son karar verilene dek burada beklemektedirler.
Alexandre, otel odasının balkonunda sigara içerken sokakta biriyile konuşmakta olan bir adamı farkeder; tanıdık bir simadır. Daha sonra ham film kayıtlarında da aynı yüze, eski bir vagonda sigara içerken tekrar denk gelir. Yıllar önce, kariyerinin doruğunda, kendisini parlak bir gelecek bekliyorken, parlementoda, politik sistemi eleştiren ani bir veda konuşmasıyla görevinden istifa edip, güzel Fransız eşini ve yönetici sınıfa ait olmanın sağladığı bütün ayrıcalıkları terkederek tamamen ortadan kaybolan ve bir daha kendisinden haber alınamayan ünlü politikacıdır bu, ya da Alexendre öyle sanmaktadır. Bütün ülkeyi derinden sarmış olan o skandal düzeyinde ani istifanın kahramanı, bu Tanrı'nın bile unuttuğu kasabada, toplumun en alt katmanında yer alan, talihsiz insanlar arasında ne yapmaktadır? Alexandre, resmi görevini ihmal edip, sokakta gördüğü ve o ünlü politikacıya benzettiği adamın izini sürmeye başlar.
Bu arada, bir eğlence esnasında gizemli, genç bir kadının ilgisine mazhar olur. Bir süre sonra ulaşmayı başardığı, ünlü eski politikacı olduğunu sandığı adamın kızı çıkacaktır.
Arlarında duygusal bir ilişki başlamasına rağmen kızın kalbi, sınırın öte yakasında kalmış çocukluk aşkına aittir. Nitekim bir süre sonra, damat ve gelinin sınırı oluşturan Meriç nehri ile ayrıldığın, sinema tarihinin en garip ve etkileyici düğünüyle dünya evine gireceği erkek de o olacaktır. Alexandre'nın doğmakta olan aşkı daha başından bir çıkmaza girmiştir.
Eski poltikacı ve kızı ile yakınlaşması ve sınır biliğinin komutanı sempatik Albay'la arkadaşlığı sonucunda, Alexandre'ın algı evreni de bir anda genişler; daha önce hiç yaşamadığı bir topluluğa ait olma duygusunu hissetmeye başlar. Toplumun en dibinde yer alan, en şanssızların arasında kendi varoluşunu da farklı bir pencereden sorgulamaya başlar.
Sinema
Üye eleştirileri
Toplam 2 üyeden ortalama puan:
Son Güncelleme: Eylül 03, 2011
#1 Eleştirmen - Bütün eleştirilerime bakın
İç Sınırlar, Dış Sınırlar
Imdb'de yerden yere vuran bir eleştiriyle başladım film hakkında dile getirilen düşünceleri okumaya; özetle Angelopoulos'un hitap ettiği kesimlerin ne istediğini çok iyi bilen ve onların nabzına göre kimi bildik klişelerle şerbet veren bir sahtekar olduğunu iddia ediyordu. İtiraf etmeliyim bir an duraksadım; gerçekten filmlerin -eğer varsa- mesajını gerçekten anlamadan, salt büyük bir yönetmen tarafından çekilmiş olmasına bakarak, baştan şartlanmış olarak beğeniyor olabilir miyiz diye. Düşündüm, eleştiride iddia edildiği gibi, yapmacık, gerçek hayatta çok fazla izdüşümü olmayan konular ve karakterler mi işleniyor diye. Gerçekten zorlamama rağmen, sözkonusu imdb eleştirmenine hak veremedim. Konu abartılı mı? Kanayan, üstelik gittikçe büyüyen bir yara olarak mülteci ve kaçak göçmen trajedisi olabildiğince gerçek bir sorun değil mi?Arap "Baharı"ndan sonra, son bir kaç ay içinde bile tanık olmadık mı? Peki karakterler sahte mi? Bana hiç de öyle gelmedi..Tek bir karakteri bile abartılı bulmadım..Muhtemelen, sinemadan Terminatör tarzı filmleri anlayan biri tarafından yazılmış eleştiriyi geçip, kendi yorumlarıma geleyim.
Film bence, insanların kendi bireysel varoluşları ile ötekiler arasına çektiği iç, ve farklı halkların birbirlerine karşı çektiği dış sınırlar ve bunların aşılma özlemiyle ilgili.
Sonradan öğrendiğime göre bu film, "Sonsuzluk ve Birgün",ardından da "Ulis'in Bakışı" ile birlikte ustanın "Sınır Üçlemesi"nden sayılıyormuş. Gerçekten de, bu bilginin ışığında diğer iki film hatırlanırsa pekçok ortak izleklere sahip oldukları görülüyor. Örneğin her üçünde de, başkalarının trajedilerine, istemeden ya da planlamadan ve dışsallığını koruyarak da olsa ortak olmaya başlayan ana karakterimiz, onlar üzerinden o ana kadar kendi üzerine kapalı kalmış öznel varoluşlarının anlamsızlığını görmeye, otantik bir insan varoluşunun ancak "ötekiler"le bir etkileşim içinde mümkün olabileceğini anlamaya başlar. Leyleğin Geciken Adımında, bu farkına varmanın , anlatının genel çerçevesinde çok belirleyici olan anlarda iki farklı karakter tarafından iki -en azından benim sayabildiğim kadarıyla- kez yaşandığına tanık oluyoruz.
Kayıp politikacının hayatını araştırmaya ve neden böyle gizemli bir kayboluşu seçtiğini anlamaya çalışan muhabirimiz, onun kaybolmadan önce yazdığı bir kitabına ulaşır, Kitap şu sözlerle kapanmaktadır:
"Hangi kelimelerle Yeni bir kollektif düşün kıvılcımını tekrar çakabiliriz?
Önünde parlak bir politik kariyer duran politikacı, bütün ayrıcalıklarını bırakıp bu sözle ipucunu verdiği yeni bir kollektif düşün peşine takılır; toplumun tepesindeki yalnız, bireysel varoluşunu rededip, dibindeki kollektif varoluşa yönelir.
Aynı politikacının, benim, güce odaklı egoist varoluşunun kendisini nasıl hayatın doğal gerçekliğinden yabancılaştırdığını dile getiriyor olarak yorumladığım bir ikinci çok önemli sahnesi daha vardır; video kayıtlarında, parlak bir konuşma yapmak üzere parlemento kürsüne yoğun alkışlar arasında geldiği görülür. Konuşma metninini çıkarır, bir süre tereddüt ettikten sonra, katlayıp tekrar cebine kor ve şu sözleri eder; "Öyle zamanlar vardır ki, yağmurun gürültüsündeki musikiyi dinleyebilmek için susmasını bilmek gerekir". Eğer bu, bütün politik tiradlarınız, hamasetiniz yaşamın gerçek sesini bastırmaktan öte bir işe yaramaz demek değilse ne demektir?
Bireysel varoluşun kepazeliğinin ayrımına varılan ikinci sahnenin odağında yeralan ise, kayıp politikacının peşinde olması, babası Odysseus'u arayan Telemachus'a benzetilen muhabirimiz Alexendre'dir;
"Bekleme Odası"ndaki son gecesinde, askeri birliğin komutanın arkasından şöyle bağırır; "Şimdiye kadar bütün bildiğim gerçekte ne çektiklerini dert etmeden ötekileri filme almaktı".
Kapanış sahnesinde de, kasabaya telefon kabloları çekilirken, yani dış dünyaya bağlanmasıyla ülke içi sınırlar bir nebze kaldırılıyorken, henüz aşılmamış asıl sınır olan nehrin kenarına kadar gelir ve öte yakaya bakakalır; kollektif varoluşumuzun üzerinde hala sınırlar vardır.
Filmin bu kapanış sahnesi bence sinema tarihine geçecek kadar, ki başka yorumcular da aynı fikirde, mükemmel bir sahnedir. Üçlemenin diğer filmlerinde de gördüğümüz bir imge burda da iyice abartılarak ekranda yerini alır; sarı yağmurluk giymiş adamlar; bu kez karşımıza telgraf direklerine, önce kabloları çekmek üzere çıkarken ve ardından uzunca bir süre orda asılı kalmış bir şekilde çıkarlar. Filmin Amazon sitesinde yazılan eleştirlerin birinde, telgraf direklerinde asılı bu sarı yağmurluklu adamların, Yunan Ortodoks geleneğindeki, stylites denen çilecileri sembolize ettiği iddia edilir. Bu stylites'ler, bir sütunun sadece ayakta durmaya ya da oturumaya yetecek genişlikteki tepesine çıkar, ruhlarını -muhtemelen başkalarınınkini de- selamate ulaştırmak için kalan ömürlerini orda geçirirlermiş. Arkada stylites'ler insanları selamate erdirmek için aralarındaki iletişimsizliği aşacak telefon kablolarını çekerler ama bu yeni bağlantı asıl sınırın üzerinde iki yakasını bağlamak üzere değil, asıl kopukluğa dokunmadan ona paralel uzanmaktadır. Anlamı kadar görselliği ile de akıllarda kalacak enfes bir sahne..
Kim ne derse desin, bu film kesinlikle çok iyi bir film. İnsanlık durumunun gerçek trajedesini bütün içtenliğiyle dile getiriyor.
Yunanistan'ın o ilk akla gelen güneşli tatil beldeleri yerine, karlı, soğuk kuzey bölgelerinde film çekmeyi seven Angelopoulos, bu kez ülkelerinden başka yerlere gitmek zorunda kalan insanların gittikleri yerdeki sıkıntılarını anlatıyor. Mastroianni eğer daha yaşasaydı Angelopoulos onunla bir kaç film daha çekerdi bence. Her yönetmenin böyle uyum içinde çalıştıkları, birbirlerini tamamlayan oyuncuları var. Aklıma hemen Kurosawa'nın Mifune'si geliyor.
Tavsiye edilir.







































































