Bir Başka Ülke Popüler
Bir Başka Ülke, Cambridge'li iki öğrencinin ilişkisi hakkındaki bir film iı elefdir. Film, Komünist Judd (gerçek hayattaki modeli: Oxford'daki solcu öğrencilerin idolü olan ve 1936'da İspanya'da ölen John Comford) ile sonraları Rus casusu olan ve hikayesini Moskova' daki sürgünlüğü sırasında onu ziyaret eden bir İngiliz gazetecisine anlatan zengin eşcinsel Guy Bennett (gerçek hayattaki modeli: tabii ki Guy Burgess) arasındaki ilişkiyi anlatır.
Aralarında cinsel bir ilişki yoktur; Judd, Guy'ın cazibesine kapılmayan tek kişidir (Guy'ın deyimiyle, "Bennett hükümranlığının tek istisnası"): Tam da bu nedenle, Guy'ın aktarımsal özdeşleşme noktasıdır.
Olaylar otuzların "özelokul" ortamında gelişir: Şovence boş konuşmalar, öğrenci liderlerinin ("tanrılar"ın) sıradan öğrenciler üzerinde yarattığı terör; ama bütün bu terörde bağlayıcı olmayan, çok da ciddi olmayan bir şeyler vardır; aslında bütün müstehcenliğiyle, öncelikle de eşcinsel ilişkilerin oluşturduğu dal budak salmış bir ağ biçimine bürünmüş olarak keyfin hüküm sürdüğü bir evreni gizleyen eğlenceli bir yapmacıklık havası vardır bu terörde - gerçek terör, keyfin dayanılmaz baskısıdır daha çok. Oxford ve Cambridge otuzlu yıllarda işte bu nedenle KGB'ye zengin bir alan sunuyordu: Yalnızca, ekonomik ve toplumsal krizin ortasında tuzları gayet kuru olan zengin öğrencilerin "suçluluk kompleksi" yüzünden değil; öncelikle tam da ataleti sayesinde dayanılmaz bir gerilim, ancak "totaliter" bir keyif ten feragat etme çağrısının dağıtabileceği bir gerilim yaratan bu boğucu keyif atmosferi yüzünden de böyleydi bu - Almanya'da, Hitler bu çağrının yerini nasıl işgal edeceğini biliyordu; İngiltere'de ise, en azından seçkin öğrenciler arasında, bu konuda en maharetli olanlar KGB'nin avcılarıydı.
Slavoj Zizek, "İdeolojinin Yüce Nesnesi", Metis, sh:55-56
Sinema
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
Sodom Ve Gomora Yatılı Erkek Lisesi
Filmin konusu bazılarına çok abartılı gelebilir ama yanılmıyorsam 1930'larda İngiltere'nin en prestijli yatılı okullarındaki hayat hakkında nesnel bir fikir veriyor.
Filmin asıl ilginç yanı, hatta belki de yüklü mesajı, hiç akla gelmeyecek, "dejenere", iddiasız bir karakter mi, yoksa her fırsatta dünya algısını göğsünü gere gere ifşa edenden mi daha iyi dava adamı -örnekte komunist- olur sorusunu gündeme getirmesi.
Komunistliğini hiç çekinmeden her ortamda dile getiren, her küçük fırsatta kokuşmuş sınıflı toplumu eleştiren Judd, gencecik yaşında o çok bağlı olduğu davasına ciddi bir katkıda bulunma fırsatı İspanya İç Savaşında ölür. Buna karşın başlangıçta komunizmle hiç bir alakası olmayan hedonist Guy, Sovyet ajanı olur ve hayatının sonuna kadar inandığı sistem için ajanlık yapar.
Burdan benim çıkardığım sonuç şöyle;
İnsanın yaşam tarzı davaya/ideolojiye değil, dava/ideoloji yaşam tarzına yedirilince daha kararlı ve üretken bir denge ortaya çıkıyor. Bir başka ifadeyle, ideoloji yaşamın içinde özümsenmeyip dışsal bağlanma noktası olarak yaşandığında çok etkin ve sonuç alıcı olamıyor. Fanatik komunist Judd değil, homseksüel Guy komunizme daha fazla hizmet ediyor.
Filmin, Zizek'in de alıntıladığı çok etkileyici bir diyaloğu var;
Guy, kendisine homoseksüelliğin bir zorunluluk değil bir tercih olduğunu iddia eden Judd'a şu karşılığı verir;
"Sen Das Kapital'i okuduğun için mi komunist olduğunu sanıyorsun. Hayır!. Tam aksine Komunist olduğun için Kapital'i okuyorsun"
Son Güncelleme: Ocak 14, 2010
İlk 50 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
En İyi Maske, Yüzün Kendisidir
Filmin, Guy'ın dönüşümünü betimleme biçimi üzerinde durmakta fayda var: Tam da bunu betimlememesi, sadece bu dönüşümün bütün unsurlarını ortaya koymakla yetinmesi filmin buradaki zarafetine tanıklık ediyor. Yani otuzlu yıllara yapılan ve filmin ana bölümünü oluşturan flashback'ler tam da Guy'ın çoktan Komünist olduğu, ama henüz bunu bilmediği noktada kesiliyor - formel dönüşüm edimini dışarıda bırakacak kadar zarif bir filmle karşı karşıyayız; birinin çoktan aşık olduğu halde bunun farkında olmaması ve bu yüzden de aşkını aşık olduğu kişiye karşı abartılı sinik bir tavır ve savunmacı bir saldırganlık göstererek ifade etmesi durumuna benzer bir durumda film flashback'leri kesiyor.
Peki daha yakından bakıldığında, filmin akıbeti ne oluyor? Bu boğucu keyif ortamına verilen iki tepki karşı karşıya konuyor: Judd'un reddedilişi, açıkça beyan ettiği Komünistliği (bu yüzden ondan KGB ajanı olamazdı) ve öte yanda, aşırı, kokuşmuş hazcılığın bir temsilcisi olarak Guy. Ama Guy'ın planları suya düşmeye başlamıştır (şahsi düşmanı olan şoven bir kariyerist Guy'ın daha genç bir öğrenciyle kurduğu eşcinsel ilişkiyi açığa çıkarınca "tanrılar" onu törenle döverek aşağılamışlardır: Böylece Guy ona vadedilmiş olan şansı, ertesi yıl kendisi de bir "tanrı" olma şansını yitirmiştir). Bu noktada Guy içinde bulunduğu savunulamaz durumdan kurtulmanın anahtarının Judd'la kurduğu aktarım ilişkisinde yattığının farkına varır: Buna çok hoş biçimde iki ayrıntıyla işaret edilir.
Birincisi, Guy Judd'u burjuva önyargılarından kendisinin de kurtulamamış olduğunu söyleyerek suçlar - eşitlik ve kardeşlikten dem vuran bütün laflarına rağmen, hala "bazı insanların sevişme tarzları
yüzünden öbürlerinden daha iyi olduğu"nu düşünmektedir; kısacası. Aktarırnda bulunduğu özneyi tutarsızlığı içinde, eksikliği içinde yakalar. İkincisi, saf Judd'a tam da aktarım mekanizmasını gösterir: Judd Komünizmin doğruluğuna duyduğu inancın, tarihi ve Marx'ın metinlerini iyice incelemiş olmasının sonucu olduğunu zannederken, Guy buna şu cevabı verir: "Sen Marx'ı anladığın için Komünist değilsin, Komünist olduğun için Marx'ı anlıyorsun!" - yani Judd peşinen Marx'ın tarihin hakikatine ulaşmayı sağlayan bilginin taşıyıcısı olduğunu önvarsaydığı için Marx'ı anlamaktadır; tıpkı İsa'ya inanmasının nedeni teolojik savların onu ikna etmiş olması olmayan Hıristiyan mümin gibi; tam tersine mümin, inancın inayeti onu zaten aydınlatmış olduğu için teolojik savlardan etkilenmiştir.
Safdil bir ilk yaklaşımla, Guy'ın kendini bu iki özellik sayesinde (Judd'un tutarsızlığını yakalamıştır ve hatta aktarım mekanizmasını köküne kadar açığa çıkarmıştır) Judd'a yapmış olduğu aktarımdan kurtarmanın eşiğine gelmiş olduğu zannedilebilir, ama işin doğrusu tam zıt yöndedir: Bu iki özellik sadece, Lacan'ın söyleyebileceği üzere, "bilenlerin kayboldukları"nı (tes non-dupes errent) onaylamaya yarar. Tam da bilen biri olduğu için, Guy aktarıma yakalanmıştır Judd'a yöneltilen iki suçlama da ancak onun Judd'la kurduğu ilişkinin çoktan aktarıma dayalı bir ilişki olduğu göz önünde bulundurularak anlam kazanır (tam da aktarım çoktan gerçekleşmiş olduğu için analistte küçük zaaflar ve hatalar bulmaktan büyük zevk alan hastanın durumunda olduğu gibi).
Guy'ın Komünistliğe geçmeden hemen önce kendini içinde bulduğu durum, bu aşırı gerilim durumu, Judd'un ona içine düştüğü berbat durumun kendi suçu olduğunu söylemesine (biraz basiretli davranabilmiş ve eşcinselliğini tahrik edici ve meydan okuyucu bir biçimde teşhir etmek yerine gizlemiş olsaydı, her şey böyle nahoş bir biçimde ortaya dökülmez, o da mahvolmazdı) verdiği cevapta çok iyi görülür:
"Benim gibi biri için tam bir basiretsizlikten daha iyi bir örtü olabilir mi?" Aldatmanın tam da insana özgü boyutunun (Öteki'yi bizzat doğruyu söyleyerek aldattığımız boyutun) son derece Lacancı bir tanımıdır bu şüphesiz: Herkesin maskenin ardındaki gerçek yüzü aradığı bir ortamda, onları şaşırtmanın en iyi yolu doğruluk maskesinin kendisini takmaktır. Ama maskeyle doğrunun örtüşmesini korumak imkansızdır: Bu örtüşme, bize "hemcinslerimizle dolaysız bir temas" kurma imkanını sağlamak şöyle dursun, durumu dayanılmaz kılar; her türlü iletişim imkansızdır çünkü tam da ifşaat yüzünden bütünüyle soyut- lanmış durumdayızdır - başanh iletişimin olmazsa olmaz koşulu görünüş ile gizli arka plan arasında asgari bir mesafeyi korumaktır.
Nitekim tek açık kapı, aşkın "bir başka ülke"ye (Komünizme) inanmaya kaçmak ve komplo kurmaktır (KGB ajanı olmak); bunlar maske ile gerçek yüz arasına radikal bir mesafe getirirler. Son flashback sahnede, Judd ile Guy üniversite bahçesini turlarken, Guy çoktan mümin olmuştur: O henüz bunu bilmese bile, kaderi mühürlenmiştir. Bu sahnedeki ilk sözleri, "Komünizm gerçekten doğru olsaydı harika bir şeyolmaz mıydı?", o anda halen bir başkasına havale edilen, aktarılan inancını ortaya koyar - buradan hemen yıllar sonra Moskova'daki sürgünlüğüne geçebiliriz; yaşlı ve kötürüm Guy'ı ülkesine bağlayan tek keyif artığı, kriket anılandır artık.
Slavoj Zizek, "İdeolojinin Yüce Nesnesi", Metis, sh:56-58
Nitekim tek açık kapı, aşkın "bir başka ülke"ye (Komünizme) inanmaya kaçmak ve komplo kurmaktır (KGB ajanı olmak); bunlar maske ile gerçek yüz arasına radikal bir mesafe getirirler. Son flashback sahnede, Judd ile Guy üniversite bahçesini turlarken, Guy çoktan mümin olmuştur: O henüz bunu bilmese bile, kaderi mühürlenmiştir. Bu sahnedeki ilk sözleri, "Komünizm gerçekten doğru olsaydı harika bir şeyolmaz mıydı?", o anda halen bir başkasına havale edilen, aktarılan inancını ortaya koyar - buradan hemen yıllar sonra Moskova'daki sürgünlüğüne geçebiliriz; yaşlı ve kötürüm Guy'ı ülkesine bağlayan tek keyif artığı, kriket anılandır artık.









































