SERSERİ MAYINLAR Popüler
Özpetek’in daha önce seyrettiğim “Hamam” (1997) ve "Karşı Pencere” (2003) filmlerinden sonra, “Serseri Mayınlar” (Mine Vaganti) bana daha yakın geldi. Hamam’da ve Karşı Pencere’de pek de tanımlayamadığım yapmacık, yerine oturmayan bir şeyler vardı. Ancak Özpetek, bu son filminde bir şeyler öykülemek ile izlenimler ve duyarlılığı kaydetmek arasında bir denge tutturmuş gibi görünüyor
Sırlarla örülü ailenin hem yadsıyan, hem de içine alıp kucaklayan yönlerini duygusallığa ve tepkiselliğe batmadan anlatıyor. Gündelik hayattan kattığı espri de cabası.
İtalya’nın küçük bir kasabasında geçen öykünün hem başkahramanı hem de anlatıcısı gibi görünen genç Tomasso’nun Roma’dan kalabalık ve zengin ailesinin malikânesine dönüşüyle başlar film. Ağabeyine bir sırrını açıklar ama ailesine aynı sırrı açıklamadan önce ağabeyi ondan hızlı davranır ve yıllardır sakladığı kendi sırrını hepsinin önünde ifşa eder.
Evden ve fabrikadan babası tarafından kovulan ağabeyinin yokluğunda, işleri ve aileyi toparlama yükünü Tomasso sırtlanır. Ancak bu rolden fazlasıyla rahatsızdır. Hayatında kendine dair alması gereken başka kararlar vardır. Fakat otoriter baba buna izin vermez, ilk oğlunda başaramadığını, ikinci oğlunda başarmak istemektedir.
Tomasso’nun en büyük destekçisi, onu tek anlayan büyükannesidir. Gençliğinde hayal kırıklığına uğradığı için aynı şeyi torununun da yaşamasını istemez. Çünkü o da umutlarını gömmüş, kendinden istenildiği gibi davranmıştır.
Farklı olmanın, verilene karşı çıkmanın, toplumdan önce ailede cezalandırıldığını Tomasso, ağabeyinin deneyiminde yaşar. Şimdi bu örneğe bakarak mı karar verecektir yoksa kendi yoluna mı gidecektir? Serseri mayın ne anlama gelmektedir, kimdir? Bunları hep beraber filmin sonunda öğreniyoruz.
Özpetek, Fellini’yi hatırlatırcasına birkaç fantastik öğe de yerleştirmiş filmine. Yukarıdaki dramatik yapıdan, filmin ağır tempolu ve hüzünlü geçtiği de çıkmasın. Kahramanlar sıkıntı çekse de bunu depresif bir şekilde yaşamazlar. İtalyan esprisi, gündelik hayat her daim işbaşındadır, hatta gırgır sahneler de mevcut. Örneğin filmin belki de en etkileyici ve traji-komik sahnesi şeker hastası olan büyükannenin hizmetçiye hazırlattığı türlü şekerlemeleri, pastaları tadını çıkara çıkara yemesidir. Bu ziyafet öncesi bir gelin gibi süslenir de. Tomasso’nun arkadaşlarının malikaneye geldiği gün de gayet eğlenceli, şamatalı geçer. Fransız şansonlarının yerini tutabilecek kimi neşeli, kimi hüzünlü İtalyan şarkılar da olaylara eşlik eder. Ayrıca kasabanın antik dokusu yer yer seyre değer fırsatlar da sunuyor. Klasik meydanı, sütunlarla süslü sokakları, taştan dar yolları, Akdeniz’i, gecesi, gündüzü.
Doğal açılarla çalışan Özpetek, abartılı sahne düzenlemesine de kalkışmamış. Kendini seyrettiren, yine de bütün o kendiliğinden yerleşmiş gibi görünen sahneler arasında mizansen kokan ve bu yanıyla öne çıkan sahne, genç kahramanın yüzü pencereye, sırtı genç kıza dönük, ona kendi sevgilisine arkadan bakışını anlattığı sahnedir.
Kapanışı, hüzün ve neşeyi harmanlayarak, hem iç burkarak hem sevindirerek, bunu da gerçeğin üstüne fantaziyi bindirerek yapan Özpetek, geçmiş ve şimdiyi de buluşturarak, zaman ve kararlar arasında sıkıştırdığı kahramanına ya da bize gelecek için bir yol gösteriyor.
Büyük tiratlar, ihtişamlı sahneler beklemiyorsanız aile ve benlik hakkında izlenmeye değer bir film.


Kendi halinde, fazla iddialı olmayan ama kendini izleten bir film! Bence de...