Şeytan'ın Tangosu - Béla Tarr Popüler
Reel "Komunizm"lerin çöküş süreci esnasında, Macar toplumunun maddi çöküşü ve küçük bir sorun etrafında, bir kollektif çşftliğin üyelerinin içine düştüğü moral yönsüzlüğü sergileyen epik bir anlatı.
Mevcut "Komunizmin" çöküş sürecine girmesi ile birlikte, artık bir viraneye dönmüş kollektif çiftliğin devam ettirilmesi için de bir gerekçe kalmamış, dolayısıyla o yıl ki hasadın gelirinin kollektivite üyeleri arasında pay edilmesinden sonra kapatılmasına karar verilmiştir. Önlerinde kendilerini nasıl bir hayatın beklediğini bilmeyen kollektivite üyeleri, her durumda atılacak en yerinde adımın çiftliğin ortak geliri üzerinde diğerlerinin hakkını gasp ederek sırra kadem basmalarını sağlayacak bir kumpas kurmak olduğunu düşünürler. Bütün üyeler aynı kumpas içinde olduğundan, herkes herkesten kuşku duyar, eşler birbirini. sevgili metresini, ağabey küçük kız kardeşini kazıklamaya çalışır hale gelmiştir.
Kendisine emanet edilen son hasadın parasını alarak o gece kaçmaya çalışan Bay Schmidt'in planlarından, karısı birlikte yattığı sevgilisi Futaki'ye bahseder. Böylece ganimet daha başlangıçta ikiye (üçe) bölünmüştür. Ancak bu kadarla da kalmaz, komşuları Kraner'ler de birşeylerden şüphelenmektedir. Bayan Kraner, neler olup bittiğini kontrol etmek için ziyaret ettiğinde, Schmidt'lere olayların bütün akışını değiştirecek, ve kaçış planlarını alt üst edecek, ürkütücü bir haber taşır; bütün kollektivite üyelerinin bir sebeble çok çekindiği ama iki yıl önce öldüğüne inandıkları ve artık mitik bir figür haline gelmiş olan İrimias ve asistanı Petrina hayattadırlar ve çiftliğe doğru yola koyulmuşlardır.
Schmidt inanmak istemez, bütün planlarını suya düşürecek bir gelişmedir bu, zira İrimias'tan kaçmak Şeytan'dan kaçmaktan daha zordur. İrimias sağ ise kaçılmayacağına göre, haberin doğru olup olmaması sonraki adımlarını belirleyecektir. Böylece güzel karısını, haberin doğruluğunu araştırmak üzere, köyün barına yollar..İrimias hayatta ise uğrayacağı ilk yer orasıdır.
Haber yayıldıkça diğer kollektivte üyeleri de İrimias'ı karşılamak üzere barda toplanmaya başlarlar. Efsanevi İrimias, küçük topluluk için ne gibi gelecek hazırlamaktadır? Artık herkesin cevabını beklediği soru budur.
Sinema
Üye eleştirileri
Toplam 2 üyeden ortalama puan:
Son Güncelleme: Mayıs 15, 2012
İlk 10 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
Filmi maalesef yönetmenin ısrarla söylediği gibi tek seferde izleyemedim. "Zaman"ınızı alan bir film bu. Tek çekimli sekansların uzunluğu sayesinde karakterle aynı ortama çekilmemiz sağlanıyor. Tarr da bir röportajında uzun çekmesinin sebebini şimdiki jenerasyonun filmlerde konunun, hikayenin mantığını takip edebildiklerini ancak hayatın mantığını/anlamını takip edemediklerini söylemiş. Böylece insanları hikayenin içine çekmeye çalıştıklarını söylemiş.
Film bir anlatıcının arka planda bize hikayeyi anlatarak devam ediyor ve aslında toplam 12 alt başlıkta tamamlanıyor. Bu alt başlıkların neye refere ettiğini bilmiyorum, belki İncil'den başlıklardır veya filmin uyarlandığı romandan.
Filmin bence en dramatik ve sinema olarak en fazla şeyin anlatıldığı bölüm herkes tarafından dışlanmış kızın, kedisi ile ve sonrasında yaptıklarıdır. Ne olduğunu söylersek bence filmden önemli bir ayrıntı vermiş oluruz o yüzden izlemek gerekiyor.
Önder'in yorumunu beğendim diye işaretledim ancak gördüm ki daha önce beğenmişim zaten, bir kez daha izin vermedi.
Filmde açıkça bir siyasi gönderme falan ben de göremedim ancak insanların içine düştükleri sıkıntı ve çaresizlikleri sonucu bir yıl boyunca birlikte çalıştıkları arkadaşlarını aldatma yoluna gitmeleri, eşlerin bile birbirlerinin arkalarından iş çevirmeleri yaşanan çürümeye göndermeler. Fakat bence film karamsarlık ve umutsuzluk içermiyor aksine umuda vurgu yapıyor. Bunu Tarr'ın şu sözünden anlıyorum: "Umarım sinemadan daha çok hayata yakınızdır."
Son Güncelleme: Temmuz 31, 2011
#1 Eleştirmen - Bütün eleştirilerime bakın
Doğu Bloğunda Sıradan Günlük Hayat Nasıl Bir Deneyimdi?
Tam 7.5 saatlik bir film olur mu? Olursa da, yönetmenin üzerine basa basa istediği gibi ara vermeden seyredilebilir mi?
Sinemadan genel kabul gören bildik beklentiler açısından değerlendirildiğine bu sorulara olumlu yanıt vermek imkansız.
Soruyu o yüzden başka türlü formüle etmek lazım; bir solcu olarak, reel sosyalizm hakkında ilk elden gözlemlere dayanan çözümlemeler yapabilmek adına, eski doğu bloğu ülkelerinin birinde yaşayan küçük bir grup insanın günlü hayatlarını yakından izlemek, nasıl bir çevrede yaşadıklarını görebilmek için 7.5 saatlik bir ziyaret teklifini red eder miydiniz?
Herhalde bu teklife kimse hayır demezdi.
Bu filmin 7.5 saat gibi akıl almaz uzunluğunun ve yönetmenin ara vermeden seyredilmesi ısrarının bence temel gerekçesi de tam olarak bu; o zamanları gerçekten yaşandığı gibi ilk elden yaşaması mümkün olmayan geniş bir seyirci kitlesine, bilinen formatıyla sinemanın gerçek hayatla, sinematik gerçeklik arasına kaçınılmaz olarak soktuğu açığı kapatarak, doğu bloğunda günlük deneyimi mümkün olduğunca doğrudan seyirciye yaşatmak. Hayatın somut gerçekliğinde yeni bir kutu mısır patlağı alabilmek, ya da bir başka gerçeklik düzleminde bir iş ya da aile meselesini halletmek için mola verilmez. Ve gerçek hayat elbette, heyacanla sonu nereye varacağı beklenen, arka arkaya gelen heyacanlı olaylar dizgisi de değildir. Sıkıntılı beklemeler, pek az yeni gelişmenin olduğu bıktırıcı tekrarlardan ibarettir çoğunlukla. Filmin Tarkovsky'nin kötü şöhretli uzun sekanslarını mumla aratacak, öyküsel açıdan hiçbir gelişmenin olmadığı yer yer bir saat süren kesmeleri de seyirciyi anlatılan öykünün kendi gerçekliğine olabildiğince çekebilme kaygısından kaynaklanıyor sanıyorum.
Tamam kabul ediyorum, çiftlik meydanına bakan evinin pencersinden, Hitchcock'un Arka Penceresi'nin Jeff'i gibi elinde dürbünüye komün elamanlarının her en küçük hareketini bile, yüzlerce küçük deftere, üstelik olayların geçtiği mekanların krokisi ile birlikte kaydedip, özenle arşivleyen obez Doktor'un iç karatıcı odasına bir saat boyunca misafir olmamız, bu süre boyunca kalkıp işemesine, aksırmasına, tıksırmasına, Brendi damacanasından, ardı ardına kadehini doldurmasına tanık olmak , ya da İrimias'ı beklerken sarhoş olup, dağıtan komün üyelerinin, aynı temayı biktırıcı bir şekilde yineleyip duran bir akardiyon eşliğinde ettikleri aptal danslarını yarım saat boyunca seyretmek zorunda kalmamız düşük yoğunluklu bir işkence haline gelebiliyor yer yer. Ancak yine de ben filmi gerçekten çok beğendim ve yanlış hatırlamıyorsam, yönetmenin ara verilmeden seyredilmesini tavsiye ettiğinden haberim olmadan, kesintisiz izleyebildim ve gerçekten de sıkıldığımı söyleyemem. Böylesine uzun bir süre ilgiyi sıcak tutabilmede, bu tür filmlerden bekleneceği üzere, fotografik sahnelerin bolluğu kadar, insanlığın bir bölümünün bir ütopya peşinde giderken, gerçekte nasıl bir hayat sürdürmüş olduklarını, nasıl bir çevrede, ne tür iişkilere sahip olduklarını ilk elden görmeye yönelik merağın etkisi büyük oldu.
Eğer seyrederlerse solcu dostlarımızın büyük bir çoğunluğunun bunun bir anti-komunist propaganda filmi olduğunu düşüneceklerini sanıyorum. Lakin ben aynı kanıda değilim; Bela Tarr hakkında bir araştırma yapmadım, kimbilir gerçekten bir sosyalizm eleştirisi idi derdi. Ancak öyleyse bile bunu, despot komunist karakterler sergileme ucuzluğuna kaçmadan yapmış. Eğer varsa filmde ideolojik mesaj iç bunaltıcı, olabildiğince kasvetli, yıkık dökük binalar, çamur deryası içinde yüzen insanların yaşam çevresi üzerinden veriliyor. Birleşme sonrası kadının, vızıldayıp duran sinekler eşliğinde teneke bir kap üzerine çömelip, içindeki su ile şapır şapır jenital bölgesini yıkaması ile daha ilk anda cinsellik bile itici hale getiriliyor ki daha öncesinde de, başıboş bıraklmış ineklerin ahırdan çıkıp, çamur deryası haline gelmiş avluda çiftleşmesine tanık oluyoruz. Nezih bir ortam olmadığı kesin, ancak herhangi bir eski doğu bloğu ülkesine 90'lı yıllarda kısa süreli de olsa seyahat etmiş olanlar, filmde tasvir edilen kasvetli çevrenin hiç de abartı olmadığını teslim edecektir. 1995 yazında gittiğim Soçi'de, Plajdaki büyük umumi tüvalette, bölmelerin kapısı olmadığını, insanları ulu orta hacet giderdiğini gördüğümde yaşadığım şoku hala unutamam.
Filmde sergilenen bütün "kötülükler" sıradan "küçük" insanların, hırs, kıskançlık, kuşku, bencillik gibi "küçük" zaafları.
Anti-komunist değilse, sol/komunist bir mesaj verdiği söylenebilir mi? Veriyorsa da ben alamadım. Ancak kendi adıma filmin olumlu ya da olumsuz vermeye çalıştığı didaktik bir mesaj olduğunu sanmıyorum. Yönetmen belli bir hayat kesitini, olabildiğince gerçekte yaşandığı gibi aktarmaya çalışmış. Aslında bu gözlemimi tamamen çürüten, çok sık rastlamadığımız bir anlatım yöntemi de kulanıyor; karakterler tamamen pasif duruma geçtiğinde, örneğin uyurlarken, sürekli bir döngü içinde kamerayı üzerlerinde gezdirirken, iç dünyalarını doğrudan anlatmaya koyulup, karakter tahlilleri yapar. Burda anlattıklarını daha iyi değerlendirebilmek için bütün uzunluğuna rağmen tekrar seyretmek gerekiyor.
Bütün politik çağrışımlardan soyutlayarak ele aldığımızda, film bence "insanlık durumu"nun genel açmazları ile ilgili, ki bunlar salt siyasi devrimle çözülemeyecek temel açmazlar.
Sonuç olarak Şeytan'ın Tango'su, kült film statüsünü boşuna almamış. Sinemayı ciddiye alanların, özellikle edebiyatla buluşan sinemayı cidiye alanların seyretmesi gereken bir film..
Son bir not da, filmin baş karakteri İrimias hakkında düşmek isterim; okuğum bütün romanlardan, seyrettiğim bütün filmlerden tanıdığım bütün kurgusal karakterler arasında, en karizmatik bulduğum İrimias oldu.

























































