Daybreak Popüler
Çok kuzeyli bir hikaye...
Çok kuzeyli bir hikaye...
Sinema
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
Kuzeyli’nin Derdi
Kuzeyli’nin derdi beni gerdi.
Film bittikten sonra, kendi kendime, “sen buna takılırsın” demiştim, öyle de oldu. Film kafamda dönüp duruyor. Haşa, zerre kadar yakınımdan geçen bir hikaye değil. :)
Kuzeyli’nin işi zor; vallahi... Biz (nispeten) güneyliler daha alışık sorunlarla uğraşıyoruz. Mesela devrim gibi kadim bir sorunumuz var; toplumsallık diyoruz, kollektivite, dayanışma hatta imece deyip günü devirdiğimiz çok oluyor. Ha, yorulmuyor muyuz, pek tabi. Bu uğurda ter de kan da akıttığımız oluyor.
İsveç filmi olan “Om jag vänder mig om” İsveç’te geçiyor. İç içe geçmiş hikayelerin, şaşılacak dercede, dünyayı kucaklıyor olması epey düşündürdü beni. ABD ajanından, duvar ustasına; cerrahtan psikoloğa; güneyli sevdasına düşmüş kuzeyli kızdan evini bir arada tutmak isteyen klasik kadına kadar her şey mevcut. Tanrıya/Allaha inansam kilise/camiden çıkmazdım. Zaten film de buna benzer bir hikayeyle sonuçlanıyor.
“Ey fani insan! Ne kadar debelirsen debelen, seni paklayacak olan aile, ailendir” diyor yönetmen. Aynı fikirde değilim; ama mesajı alıyorum. Şimdi yine sinema-hikaye tartışması başlatmayayım zira bu tartışmada sanki bende bir “odunluk” varmış hissine kapılıyorum...
Filmin esas kadını ama yine de aileyi savunan Teyzemin müthiş performansından esinlenerek bir iki cümle kurmak istiyorum. Teyze, kocasını, kocasının psikoloğuna kaptırmış bir aşıktır. Mahkeme kararıyla boşanmış ama evliliğini beyninde bitirememiştir. Zaten çoğu dava da böyle değil midir? Eski kocasını ve onun genç sevgilisini bir ev baskınıyla rehin alan Teyze, şiddet karşısında panik olan genç psikoloğa belki de hayatının dersini verir. “Sen psikolog olamayacak kadar zayıf karakterlisin” der. Ve böylece biz, Kuzey’de mesleğin insandan ne kadar uzaklaştığını görürüz. Belki de bu “Fachidiot”un yeni versiyonudur. Ne aşkı, ne hayatı, ne vefayı ne de sevdayı tanıyan psikolog, hayatın kitaplarda geçmeyen cümleleri karşısında dumur olur; iyi de olur...
Bir de öç alma işi var. Arkadaşının, eşiyle yattığını öğrenen erkek, ondan onun evini ve işini alarak öç alır. Ve biz öğreniriz ki, ilkeliz ve (bunca uygarlığa rağmen) çırıl çıplağız. Koca bir mağarada; odasız, duvarsız, perdesiz yaşıyoruz. Ve kimin kiminle yattığı aslında herkesçe bilinen bir malumdur; illegalite salaklar ve görmek istemeyenler içindir. Siz, bunları benim söylediğime değil bana söyletene bakın...
Film, ailenin toptan ortadan kalktığı; kimsenin kimseye acımadığı bir ilişkiler yumağı şeklinde örülmüş. Bu “yozlaşmaya” sebep nedir? Aile. Peki yönetmenin merhemi nedir: Yine aile...
Bir de şöyle bir (coğrafi) gerçeklik var: Kuzeye gittikçe, insan göğünde güneş kayboluyor. İster misiniz bütün bunların müsebbibi güneş olsun!
Tavsiye ederim.
Hasever,
Zürich, 11 Ocak 2011
-

Önder,
Göğün bütün renkleri adına yemin ederim ki kastım sen değildin.
Hocam, ben sana kale kapılarını açmış durumdayım zira derdimi anladığını düşünüyorum. Ha tartışacağımız şeyler yok mu, muhakkak vardır ama bu kadar "temel" konularda değil. Ben daha ziyade, Melike'nin, bana, şöyle geçerken bir dokunayım der gibi görünen eleştirisini düşünmüştüm.
Önder,
Daha dün gece; sonsuzluk ve bir gün filmini "yeniden" izledim... Şöyle söyleyim: (Bir erkek olarak ve kullanacağım kavramların tartışmaya açık olduğunu kabul ederek) Güzel kadınları severim, güzel ve akıllı kadınları daha çok severim; güzel, akıllı, sanatçı kadınları çok çok severim. Ve bu bitmez; uzar gider...
Görüntü mü? sinemanın her şeyi. Birine bir şey öğretmek mi? Ne biliyoruz ki. Ben öğretmekten çok almaktan yanayım. Ne öğretildiğine değil ne aldığıma bakarım. Bu yüzdendir ki hiç okul birincisi olmadım.
Kalabalık cümlelerle yapılan edebiyatı yutmadığım gibi; sırf görüntülerle kotarılmaya çalışılan sinemayı da yutmuyorum. Aslında hepsi bu...
-

Yok ben de konu uzasın diye atladım hemen zaten..Aklıma da gelmedi değil aslında kime atıfta bulunduğun..
Öğretmeyi sana, ya da bize atfetmedim, yönetmenlere atfen söyledim..Aslında kafamda daha çok "alma" beklentisi vardı.
"Kendini keşfe çıkan" geveze edebiyat gibi sırf görüntülerle işi kotarmaya çalışan sinemayı da tabii ki yutmamalıyız..Katılıyorum..Bunu hem ben, hem İsmet, hem de Murat eleştirmişti..Farklı düşünmüyoruz..
Ama şöyle bir nüans var; adagio bir tempo,uzun kesmeler, fotografik görüntüler vs ile bir "sanat filmi" illüzyonu yaratıp, el altından boktan bir mesajı kakalamaya kalkan ve egemen ideolojiyi sarıp sarmalayıp yeni bir ambaljla sunan filmlere benim itirazım..
Ama salt görüntü, bir öyküden çok imge kurmaya çalışan sinema; hiç itirazım yok, zevkle seyrediyorum..
Mesala efsane Rus yönetmen Dziga Vertov'un "Kameralı Adam" diye bir filmi var; delinin teki elinde kamera sokaklardaki günlük hayatı çekmiştir sadece..Hiç itirazım yok..İmgeler zaten birsürü öykü anlatıyor..Söze gerek yok..
İkinci bir örnek; Wener Herzog'un "Fata Morgana"sı..Sadece çöl manzaraları..Başımın üstünde yeri vardır..
Üçüncü bir örnek;
Seyretmedim ama Mikhail Romm'un "Sıradan Faşizmi". Kült özelliğne güvenerek aktardım..
Görüntü/İmge çok güçlü Hasan..Rafine, kompakt, sıkıştırılmış bir anlam iletici..Bu felsefede de başlı başına bir disiplin; Semiology / Göstergebilim diye geçiyor..Adamlar üzerine bir disiplin kurmuş..O kadar önemli ki, sistemin bütün mantığı görüntüler, göstergeler, imgeler üzerinden kurduğunu bile iddia edebiliriz..Başka bir yerde dile getirmiştim; sol çok sözel, kendi göstergeler düzenini kuramadı..Sistemin insanlara metalarla kurdurduğu "cool" imgesine karşı sol kendi imgelerini kuramıyor..
Ha ama elbette, bizim sinema esnafını, batıdan gördüğü kimi göstergesel kalıpları alıp fason üretmesiyle yeni bir imgesel anlam inşaa edilmiş olmuyor..Kavgada gereken büzük gibi, derin bir duyarlılık gerektirir..Nasıl büzük sahibi olabilmek için, kavganın içinde büyümek gerekirse, gerçekten yeni bir imgesel anlam kurabilmek için kişinin özgün, samimi bir derdi olması gerekir..O dert yakacak ki, anlatabilecek birşeyleri olsun..Yoksa tabii ki para ve çevre varsa fason sinemasal üretim, fason don üretiminden daha fazla yaratıcı bir duyarlılık gerektirmez..
Ha bu arada Sonsuzluk ve Birgün'den kadınlarla ilgili çağrışıma nasıl geçtin anlamadım..
Yorumlar
)Öğretmeyi sana, ya da bize atfetmedim, yönetmenlere atfen söyledim..Aslın da kafamda daha çok "alma" beklentisi vardı.
"Kendini keşfe çıkan" geveze edebiyat gibi sırf görüntülerle işi kotarmaya çalışan sinemayı da tabii ki yutmamalıyız..K atılıyorum..Bun u hem ben, hem İsmet, hem de Murat eleştirmişti..F arklı düşünmüyoruz..
Ama şöyle bir nüans var; adagio bir tempo,uzun kesmeler, fotografik görüntüler vs ile bir "sanat filmi" illüzyonu yaratıp, el altından boktan bir mesajı kakalamaya kalkan ve egemen ideolojiyi sarıp sarmalayıp yeni bir ambaljla sunan filmlere benim itirazım..
Ama salt görüntü, bir öyküden çok imge kurmaya çalışan sinema; hiç itirazım yok, zevkle seyrediyorum..
Mesala efsane Rus yönetmen Dziga Vertov'un "Kameralı Adam" diye bir filmi var; delinin teki elinde kamera sokaklardaki günlük hayatı çekmiştir sadece..Hiç itirazım yok..İmgeler zaten birsürü öykü anlatıyor..Söze gerek yok..
İkinci bir örnek; Wener Herzog'un "Fata Morgana"sı..Sad ece çöl manzaraları..Ba şımın üstünde yeri vardır..
Üçüncü bir örnek;
Seyretmedim ama Mikhail Romm'un "Sıradan Faşizmi". Kült özelliğne güvenerek aktardım..
Görüntü/İmge çok güçlü Hasan..Rafine, kompakt, sıkıştırılmış bir anlam iletici..Bu felsefede de başlı başına bir disiplin; Semiology / Göstergebilim diye geçiyor..Adamla r üzerine bir disiplin kurmuş..O kadar önemli ki, sistemin bütün mantığı görüntüler, göstergeler, imgeler üzerinden kurduğunu bile iddia edebiliriz..Baş ka bir yerde dile getirmiştim; sol çok sözel, kendi göstergeler düzenini kuramadı..Siste min insanlara metalarla kurdurduğu "cool" imgesine karşı sol kendi imgelerini kuramıyor..
Ha ama elbette, bizim sinema esnafını, batıdan gördüğü kimi göstergesel kalıpları alıp fason üretmesiyle yeni bir imgesel anlam inşaa edilmiş olmuyor..Kavgad a gereken büzük gibi, derin bir duyarlılık gerektirir..Nas ıl büzük sahibi olabilmek için, kavganın içinde büyümek gerekirse, gerçekten yeni bir imgesel anlam kurabilmek için kişinin özgün, samimi bir derdi olması gerekir..O dert yakacak ki, anlatabilecek birşeyleri olsun..Yoksa tabii ki para ve çevre varsa fason sinemasal üretim, fason don üretiminden daha fazla yaratıcı bir duyarlılık gerektirmez..
Ha bu arada Sonsuzluk ve Birgün'den kadınlarla ilgili çağrışıma nasıl geçtin anlamadım..
Göğün bütün renkleri adına yemin ederim ki kastım sen değildin.
Hocam, ben sana kale kapılarını açmış durumdayım zira derdimi anladığını düşünüyorum. Ha tartışacağımız şeyler yok mu, muhakkak vardır ama bu kadar "temel" konularda değil. Ben daha ziyade, Melike'nin, bana, şöyle geçerken bir dokunayım der gibi görünen eleştirisini düşünmüştüm.
Önder,
Daha dün gece; sonsuzluk ve bir gün filmini "yeniden" izledim... Şöyle söyleyim: (Bir erkek olarak ve kullanacağım kavramların tartışmaya açık olduğunu kabul ederek) Güzel kadınları severim, güzel ve akıllı kadınları daha çok severim; güzel, akıllı, sanatçı kadınları çok çok severim. Ve bu bitmez; uzar gider...
Görüntü mü? sinemanın her şeyi. Birine bir şey öğretmek mi? Ne biliyoruz ki. Ben öğretmekten çok almaktan yanayım. Ne öğretildiğine değil ne aldığıma bakarım. Bu yüzdendir ki hiç okul birincisi olmadım.
Kalabalık cümlelerle yapılan edebiyatı yutmadığım gibi; sırf görüntülerle kotarılmaya çalışılan sinemayı da yutmuyorum. Aslında hepsi bu...
Galiba şurda bana bir taş var;
Alıntı:
Böyle hisse kapılmana açıkcası çok üzüldüm..Tartış ma başlatmama isteği de ayrı bir tuzu biberi olmuş..
Şimdi yine sinema-hikaye tartışması başlatmayayım zira bu tartışmada sanki bende bir “odunluk” varmış hissine kapılıyorum...
Hiç tartışmamanın çok kesin ve etkili bir yolu var; kaparız siteyi bütün can sıkıcı tartışmalardan da külliyen kurtulmuş oluruz..
Şimdi soru şu; sol olarak, sanat alanında yerli yersiz toplumcu gerçekçilik "suçlaması"ndan çok çekmedik mi?..Benim derdim bu suçlamayı bertarafa etmektir, başka birşey değil..
Her tür yaratıcılık ürününde illa ki büyük toplumsal sorunları ele alınıp, bir de çözümüne yönelik reçeteler sunulmak zorunda değildir..Sinem anın işlevi "yalnızca" öğreten adam olmak hiç değildir. Toplumsal meseleleri analiz kaabiliyetimi arttırma ihtiyaçı içindeysem gider politik-felsefe kitabı okurum, film seyretmem..Sen böylesin diye dile getirmiyorum bunları, solumuz böyle diye getiriyorum..Ti pik solcumuz, sanat deyince sadece toplumcu gerçekçi olanı anlamaz mı? Sadece izleyiciyi ayıltmaya yönelik, ajitatif filmleri anlamaz mı sinemadan?
Çulhaoğlu'nun beni son derece kızdıran bir yazısı vardır, sitede duruyor..O yazıda, başka durumlarda çok beğendiğim eleştiriler yapan Çulhaoğlu, "Memleket sorunlarını tartışacağımız bir toplantıya katılmak yerine, Moğolistan sinemasının son örneğini görmeye gidiyorlar" gibi bir laf eder..
Şu günlerde RTE'yi niye kıyasıya eleştiriyoruz? insanların giydiği dona bile karışma hakkını kendinde görebidiği için değil mi? Gerekçeleri tamamen farklı da olsa Çulhaoğlu ile RTE'nin tavırları arasında bir fark var mı? her ikisinde de insanların günlük varoluşlarını kendi doğrularına göre dezayn etme isteği yok mu? Sanatın iyisinin kötüsünün ne olduğunun standartlarını belirleme isteği yok mu?
Stalin'in büyük yönetmenlere nasıl anasından emdiği sütü burnunda getirdiği çok anlatılır..Kokr unç İvan'da aktörün başını kaldırış şeklini bile eleştirmiş. Son noktada eleştirmekle kalmadığını da biliyoruz..
Benim derdim, RTE'de bulunana benzer zihinsel yapılara karşı sol içinde de tavır almak..
Üstelik belirttim de; ben sinemada öykü olmasın da demedim, sadece hain bir öykü olmasın, baştan aşağı görüntülere bile dayansa kabülümdür dedim..Ki yukarıda anlattıklarına göre bu filmde toplumun egemen değerlerini yenide üreten bir öykü var..Sen de gayet güzel eleştirmişsin.. Katılıyorum ailenin çözüm olduğu mesajını vermek son derece gericidir..Negr i'yi analım; Aile bugün sol hareketler üzerindeki en büyük 3 engelden biridir - Bkz. Commonwealth.
Bu sitede de "hain" öykülü filmlere karşı elimizden geldiğince eleştirimizi yapıyoruz..Ama bu demek değil ki, sinema sadece mesaj vermekle, insanlara kurtuluş reçeteleri sunmakla, ya da gözlerini birşeylere açmakla yükümlüdür..
Koskoca Film genre'ları var, toplumsal meselelerle uzaktan yakından ilgisi olmayan; mesala film-noire, ki dayandıkları entrikalı dedektif öyküleri bir yana başlı başına fotografik birer görsel şölenlerdir..Bu nun korku/gerilim filmi ayağı var, sürrealist ayağı var vs..
Ne demek istediğimi anlatmak için bir kez daha müzik örneğini hatırlatacağım; benim için en kaliteli olan müzikler sözsüz olanlardır..Biz im Ortodoks solun sinemaya karşı olan yaklaşımını müziğe uygulamaya kalkarsak sadece Marş ya da Ali Asker dinlememiz gerekir..Böyle olmayacağı açık..
Müzik bir zevk alanı, sinemayı da öyle kavramak gerekmez mi? Keyifli bir iki saat geçir gitsin..Bir film, hain bir öykü sunmadığı sürece, sadece görüntülerden ibaret bile olsa benim için yeterlidir..Zir a sinema dediğin 24 kare fotoğrafın arka arkaya gelmesinden ibarettir son tahlilde..Fotoğ raf sanatını mahkum ediyor muyuz?
Solun en büyük hatalarından biri, solcu varoluşu bir ödevler, sorumluluklar etiğine indirgemesidir. .İnsanlara "seni göreve çağırıyorum" diye gitmek yerine, seni daha güzel bir varoluşa davet ediyorum diye gitmesini öğrenmek lazım..Göreve çağırarak kimseyle biraraya gelemeyiz..Beni mkiler bu gibi kaygılardı sadece; sana ne kadar "odun olduğunu" hissettirmek değil..


Hasan,
Galiba şurda bana bir taş var;
Şimdi yine sinema-hikaye tartışması başlatmayayım zira bu tartışmada sanki bende bir “odunluk” varmış hissine kapılıyorum...
Böyle hisse kapılmana açıkcası çok üzüldüm..Tartışma başlatmama isteği de ayrı bir tuzu biberi olmuş..
Hiç tartışmamanın çok kesin ve etkili bir yolu var; kaparız siteyi bütün can sıkıcı tartışmalardan da külliyen kurtulmuş oluruz..
Şimdi soru şu; sol olarak, sanat alanında yerli yersiz toplumcu gerçekçilik "suçlaması"ndan çok çekmedik mi?..Benim derdim bu suçlamayı bertarafa etmektir, başka birşey değil..
Her tür yaratıcılık ürününde illa ki büyük toplumsal sorunları ele alınıp, bir de çözümüne yönelik reçeteler sunulmak zorunda değildir..Sinemanın işlevi "yalnızca" öğreten adam olmak hiç değildir. Toplumsal meseleleri analiz kaabiliyetimi arttırma ihtiyaçı içindeysem gider politik-felsefe kitabı okurum, film seyretmem..Sen böylesin diye dile getirmiyorum bunları, solumuz böyle diye getiriyorum..Tipik solcumuz, sanat deyince sadece toplumcu gerçekçi olanı anlamaz mı? Sadece izleyiciyi ayıltmaya yönelik, ajitatif filmleri anlamaz mı sinemadan?
Çulhaoğlu'nun beni son derece kızdıran bir yazısı vardır, sitede duruyor..O yazıda, başka durumlarda çok beğendiğim eleştiriler yapan Çulhaoğlu, "Memleket sorunlarını tartışacağımız bir toplantıya katılmak yerine, Moğolistan sinemasının son örneğini görmeye gidiyorlar" gibi bir laf eder..
Şu günlerde RTE'yi niye kıyasıya eleştiriyoruz? insanların giydiği dona bile karışma hakkını kendinde görebidiği için değil mi? Gerekçeleri tamamen farklı da olsa Çulhaoğlu ile RTE'nin tavırları arasında bir fark var mı? her ikisinde de insanların günlük varoluşlarını kendi doğrularına göre dezayn etme isteği yok mu? Sanatın iyisinin kötüsünün ne olduğunun standartlarını belirleme isteği yok mu?
Stalin'in büyük yönetmenlere nasıl anasından emdiği sütü burnunda getirdiği çok anlatılır..Kokrunç İvan'da aktörün başını kaldırış şeklini bile eleştirmiş. Son noktada eleştirmekle kalmadığını da biliyoruz..
Benim derdim, RTE'de bulunana benzer zihinsel yapılara karşı sol içinde de tavır almak..
Üstelik belirttim de; ben sinemada öykü olmasın da demedim, sadece hain bir öykü olmasın, baştan aşağı görüntülere bile dayansa kabülümdür dedim..Ki yukarıda anlattıklarına göre bu filmde toplumun egemen değerlerini yenide üreten bir öykü var..Sen de gayet güzel eleştirmişsin..Katılıyorum ailenin çözüm olduğu mesajını vermek son derece gericidir..Negri'yi analım; Aile bugün sol hareketler üzerindeki en büyük 3 engelden biridir - Bkz. Commonwealth.
Bu sitede de "hain" öykülü filmlere karşı elimizden geldiğince eleştirimizi yapıyoruz..Ama bu demek değil ki, sinema sadece mesaj vermekle, insanlara kurtuluş reçeteleri sunmakla, ya da gözlerini birşeylere açmakla yükümlüdür..
Koskoca Film genre'ları var, toplumsal meselelerle uzaktan yakından ilgisi olmayan; mesala film-noire, ki dayandıkları entrikalı dedektif öyküleri bir yana başlı başına fotografik birer görsel şölenlerdir..Bunun korku/gerilim filmi ayağı var, sürrealist ayağı var vs..
Ne demek istediğimi anlatmak için bir kez daha müzik örneğini hatırlatacağım; benim için en kaliteli olan müzikler sözsüz olanlardır..Bizim Ortodoks solun sinemaya karşı olan yaklaşımını müziğe uygulamaya kalkarsak sadece Marş ya da Ali Asker dinlememiz gerekir..Böyle olmayacağı açık..
Müzik bir zevk alanı, sinemayı da öyle kavramak gerekmez mi? Keyifli bir iki saat geçir gitsin..Bir film, hain bir öykü sunmadığı sürece, sadece görüntülerden ibaret bile olsa benim için yeterlidir..Zira sinema dediğin 24 kare fotoğrafın arka arkaya gelmesinden ibarettir son tahlilde..Fotoğraf sanatını mahkum ediyor muyuz?
Solun en büyük hatalarından biri, solcu varoluşu bir ödevler, sorumluluklar etiğine indirgemesidir..İnsanlara "seni göreve çağırıyorum" diye gitmek yerine, seni daha güzel bir varoluşa davet ediyorum diye gitmesini öğrenmek lazım..Göreve çağırarak kimseyle biraraya gelemeyiz..Benimkiler bu gibi kaygılardı sadece; sana ne kadar "odun olduğunu" hissettirmek değil..