Yaşamın Kıyısında Popüler
Yaşamın Kıyısında (Auf der anderen Seite[1]), Almanya-Türkiye arasında geçen üç bölümlü bir filmdir. Birinci bölüm Trabzonlu Ali Usta ile Maraşlı hayat kadını Yeter’in trajedisine ayrılmış. Filmin ikinci bölümü hayat kadını Yeter’in devrimci(!) kızı Ayten ile eski bir çılgın olan Alman Susanna’nın hayat karşısında oradan buraya savrulan kızı Lotte’nin ortak hikayesine ayrılmış. Üçüncü bölüm ise ilk iki bölümün karışımı, filmin finalidir...
Sinema
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
"Çerçi Geldi Hanım"
Bazen çok şey anlatmak hiçbir şey anlat(a)mamak, hiçbir şey anlatmamak ise çok şey anlatmak olabiliyor. Bahse konu olan anlatım, bilinerek yapıldığında bir noktaya kadar sanata, gerisi ise propaganda sınırlarına dahildir. Bilinir, II. Paylaşım Savaşı’nda en büyük propaganda aracı olarak sinema (salonu) kullanılmıştır. Bu, televizyonun olmadığı bir zamanda son derece anlaşılır bir durumdur ve sinemanın kullanılmış olması da öyle büyük teorilere bağlanmayacak bir sadelik içerir: Birilerini veya kitleleri etkilemek istiyorsanız onlara fotoğraf ve o fotoğrafa ait mantıklı bir hikaye sunmalısınız; bu aynı zamanda gazete haberciliğinin de ana ilkesidir. Sinemaya gelince, en sade tanımıyla, saniyede 24 kare fotoğrafın beyaz perdeye aktarılmasından başka nedir ki!
Yaşamın Kıyısında (Auf der anderen Seite* ), Almanya-Türkiye arasında geçen üç bölümlü bir filmdir. Birinci bölüm Trabzonlu Ali Usta ile Maraşlı hayat kadını Yeter’in trajedisine ayrılmış. 1978 Maraş olaylarında kocasını kaybeden Yeter, nasıl olmuşsa Almanya’ya kadar gelebilmiş ve orada hayat kadını olmuştur. Trabzonlu Ali Usta ise erken yaşta eşini kaybetmiş, tek evladını çok iyi yetiştirmiş; yalnız, altılı oynayan, seks düşkünü bir küfürbazdır. Akın’ın bu iki karakteri daha sonraki karakterleri gibi ayakları havada, nereden nasıl geldikleri belirsiz tiplerdir. Yeter, 1978’de kocasını kaybettikten sonra Almanya’ya kadar gelebilen, feodal çevreye sahip olmayan, tek başına, “acayip” bir kadındır. Tek başınalık Ali Usta için de geçerlidir. Tek başınalık, Avrupa’da yaşayan Türk veya Kürtler için yapılabilecek en son betimleme olsa gerek. Yine de filmin en izlenebilir bölümü bu bölümdür. Bunda Tuncel Kurtiz’in büyük oyunculuğunun yanı sıra F. Akın’ın Almanya’yı yakından tanımasının da büyük payı olsa gerek.
Filmin ikinci bölümü hayat kadını Yeter’in devrimci(!) kızı Ayten ile eski bir çılgın olan Alman Susanna’nın hayat karşısında oradan buraya savrulan kızı Lotte’nin ortak hikayesine ayrılmış. Filmin tuhaflaşmaya başladığı bölüm bu bölümdür. Pankartlı, sloganlı ve sol yumruklu bir yürüyüşün akabinde araya alınan bir sivil polisin dövülmesi ve silahının alınmasıyla hikayesine başladığımız devrimci Ayten, kar maskeli, karalar giymiş bir militandır. Silahı alıp kaçan Ayten, polisleri atlatmayı başarır ama kaçarken cep telefonunu düşürüp deşifre olur. Polisin ev baskınından da sıyıran Ayten soluğu, çabucak, Almanya’da alır. Almanya’da kendisini yoldaşları karşılar. Hani yoldaş dediysem bu film icabıdır. Ayten’i karşılayanlar yoldaş olmaktan daha çok, mafya kılıklı demek bile zor, çakal tipli çakallardır. Ayten’e ilkin “Polis durdurursa bizi tanımıyorsun” derler. Ayten biraz duraklar ama pek de şaşırmadan “olur” der. Ayten Türkiye’den Hamburg’a, muhtemelen örgütün ayarladığı bir pasaportla gönderilecek kadar önemli ama havaalanında iki çakala teslim edilecek kadar kıymetsizdir.
Akın bu filmiyle Cannes’da en iyi senaryo ödülünü aldı. Cannes’da ödül veren jüride kimler vardı bilmiyorum ama en az Akın kadar Türk veya Kürt solundan habersiz olduklarından şüphe duymuyorum. Ayten’i karşılayan çakallardan biri Ayten’e “Benim bir mekanım var. İstersen orada çalışırsın” der. Eğer bir çarpıtma ve özellikle tersten aktarma yoksa Akın bilmelidir ki kendisine solcuyum diyen biri en azından şeklen de olsa “mekan” kelimesini kullanmaz. Mekan kelimesi daha ziyade “mafya ve onun türevlerinin” bir sembolüdür.
Neyse, Almanya’ya iner inmez “satışa gelen” (herhalde böyle denmek isteniyor) Ayten, annesini (Maraşlı Yeter) bulamayınca yoldaşlarına(!) postayı koyup(!), kendisini sokaklara atmıştır. Ama bu kadar değil tabi. Ayten’in posta koyarken ki söylediği laflar da takdire şayandır. “Ne biçim yoldaşsın ulan [...] car car car karı gibi” şeklinde en izbe arka sokaklarda dahi zorlukla rastlanabilen bir dil kullanıyor Ayten. Aynı Ayten birkaç sahne sonra üniversitede para dilenirken edindiği arkadaşıyla (sevgilisiyle), partilere katılıyor ve orada ayaküstü sevişirken çok rahat davranabiliyor. Daha birkaç sahne önce İstanbul’da karalar giymiş militan kız şimdi Almanya’da, ilk bakışta aşık olduğu kız arkadaşının evine yerleşmiş ve sular seller gibi kullanabildiği ingilizcesiyle, sevgilisinin annesine emperyalizm dersleri vermektedir. Filmi izlerken şaşkınlıktan şaşkınlığa gark olduğumu bilmem belirtmeme gerek var mı? Birilerinin cinsel tercihine laf edecek değilim ama değişimin bu kadar muhteşemine ise ancak pes diyebiliyorum.
Film, tam Avrupalılara göre olmuş. Doğu mistizmi, bir ülkenin kaderini değiştirmeye kalkmanın karşı konulamaz maceracılığı, hayalperestliği ve “şöyle bir takılacaktım”cılığı. Hayatına bir mana arayan Lotte, Ayten’i Almanya’da tutamayınca (Ayten’in iltica başvurusu kabul edilmez) kalkıp Ayten’in peşi sıra Türkiye’ye gider. Ve giderken annesine “ ilk kez bir şey istiyorum hayatta” yollu bir takım manidar laflar eder. Evet Lotte, Almanya’da doğmuş büyümüş, dünyanın dört bir yanına yolculuklar yapmış ve bu yolculukların hiçbirinde hayatın manasına dair bir işarete denk gelmemiştir. Bu işaret Lotte’ye Militan Ayten ile ulaştırılmış ve Lotte şimdi o işaretin (ışığın) peşine düşmüştür. Akın’ın Yeter karakteri gibi Lotte karakteri de küt diye ölüverir ve ölürken karakter olamayışına paralel hiçbir etki bırakmaz insan üzerinde... Çünkü ölüm gidenin arkasında bıraktığı boşluktur. Bu boşluk ne kadar büyükse ölümün acısı da o kadar büyük olmaktadır. Avrupa’da Maraşlı olmak, 1978 Maraş olaylarında kocasını kaybetmek ve Almanya’da orospuluk yapmak bir karakter oluşturmaya yeter şeyler değillerdir.
Lotte’nin annesi kızının macerasını tamama erdirmek için Türkiye’ye gelir. Daha önce bahsetmedim ama filmin esas oğlanı, yani Ali Usta’nın oğlu Nejat, Yeter öldükten sonra Türkiye’ye gelmiş kendini Yeter’in kayıp kızını (Militan Ayten) bulmaya adamıştır. Lotte’nin annesi kızının ev sahibi olan Nejat’ı bulur ve kızının odasına yerleşir. Bir sabah balkondan sokağı seyreden anne insanların nereye gittiğini sorar Nejat’a. Nejat ““dreitägige Opferfest“ (üç (öyle deniyor) günlük kurban bayramı) başladı, insanlar camiye gidiyorlar” der ve huşu içinde camiye gidenleri seyretmeye koyulurlar. Yeter’in ölümüne sebep olduğu için babasını terk eden Nejat bu arada insafa gelir ve Lotte’nin annesine dönüp, birkaç günlüğüne kitap evine bakıp bakamayacağını sorar ve atlayıp arabasına babasının peşinden Trabzon’a doğru yol alır. Değil mi ki bayram! Küsler barışacak, insanlar kaynaşacak, savaşlar bitecek, refah gelecek. Hani neredeyse “huzur islam”da diyecek insan.
Bu arada Ayten Lotte’nin ölümünden sonra cezaevi müdürüyle görüşmüş, pişmanlığını devlet katına iletmiştir. Değil mi? Tinerciler bir insanı öldürüyorlar yol ortasında ve bir militan pişman oluyor solculuğundan(!). Ne muhteşem bir bağlantı ama. Tam ödüllendirilecek bir film. Solcular çakal kılıklı, örgütler mafya tipli, kadın militanlar Paşakapı Cezaevi’nde birbirine “orospu karı” diye küfreder ve en muhteşemi: “Van’dan yoldaşlar gelecek (İstanbul’a). Örgütün geleceğini tartışacağız. Onları koruyacağımıza söz verdik. O silahın (sivil polisin silahı) yerini söyle” diyen yoldaşına Yeter, “sana niye güveneyim?” der.
Doğrudur, güven yoksa sol da yoktur. Yazıyı kapatmadan Akın’a bir kaç hatırlatma yapmak isterim. Eğer sanat incelikleri dil, kalem, perde veya sahne aracılığıyla başkalarına ulaştırma çabasıysa, ki bence öyledir, özen, bilgi ve yetenek gerektirir. Basittir ama belirleyicidir. Van’dan Yoldaş gelmez, Heval gelir. Kaldı ki örgütün geleceğini tartışmak için niye İstanbul’a gelinsin sayın Akın, bu solcular salak mı?
Güncelleme (26 Aralık 2010):
İsmet (Tekerek)’in “Akın, küçük bütçelerle büyük filmler yapılabileceğini daha önce de göstermişti.”** cümlesinin bende yarattığı çağrışımı şu şekilde formüle etmek istiyorum. Küçük bütçeler, büyük rakamalar vs. bu işin “ayrılmaz” bir parçası olsa da bence ayrımı “küçük” “büyük” hikayeler belirliyor. Yanlış anlaşılmasın, hikayeler arasında bir sıralama yapıyor değilim. Her hikaye “an azından” kendi içinde mutlak bir önem ve (ö/i)nceliğe sahiptir. Söylemek istediğim bü hikayelerin nasıl yaşandığıdır. Sanata uyaralarsak; mesele bu hikayelerin nasıl anlatıldığıdır. “Nasıl ki “yanlış bir hayat doğru yaşanamazsa” Kötü kurgulanmış/yazılmış bir hikaye de doğru anlatılmaz. İşte, Hayatın Kıyısında’nın çıkmazı da burada. Fatih Akın, bildiği “küçük” hikayelerden ziyade bilemediği “büyük” bir hikaye anlatmak istemiş; cesareti beni ilgilendirmiyor, cümlelerim cehaletinedir...
Hasever
Zürich, 30 Ekim 2007
* Auf der anderen Seite, Yönetmen: Fatih Akın, Senaryo: F. Akın, Oyuncular: Nurgül Yesilçay, Baki Davrak, Tuncel Kurtiz, Hanna Schygulla, Patrycia Ziolkowska, Nursel Koese, Lars Rudolph, Andreas Thiel, Almanya-Türkiye 2007, Drama
** http://www.e-hayalet.net/index.php/sinema-sections-472/69-komedi/13845-soul-kitchen
Ödüller: Cannes Film Festivali'nde en iyi senaryo ödülü (2007), İilk kez verilmeye başlanan Avrupa Parlamentosu en iyi film ödülü (2007), Antalya Altın Portak film festivalinde en iyi yönetmen ödülü.


Uzun zaman oldu ama filmi izlerken çok can sıkıcı bulmuştum filmi. Hasan'ın dediği gibi, "Film, tam Avrupalılara göre olmuş." Filmin senaryo dalında cannes'da ödül alması da ayrıca düşündürücü; çok aksak bir senaryosu var. Birincisi Babil'in ucuz bir kopyası (O kurgunun ilk örneği Yılmaz Güney'in "Yol" filmidir. Ayrıca karakterleri geliştiremiyor, tam sıçrama yaptırması gerekiyor (Tuncel Kurtiz örneğinde olduğu gibi.) pat karakteri öldürüveriyor ve başka bir hikayeye geçiyor... Aslında filmde çok sorun var... Neyse eleman boksörlerle ilgili bir film çekecekmiş, bir boks sever olarak merakla bekliyorum...