Bal Popüler
Gırtlağımıza kadar kapitalizme battık hala “binbir gece” ihraç ediyoruz!
Baba, Oğul ve Anne arasında geçen; biri diğerinden, diğeri berikinden kopuk “acayip” bir memleket ailesi.
Daha önceden tanıdığımız şairimizin nihayet çocukluğuna inmiş bulunuyoruz. Bu çocuk, asosyal, içine kapanık, anneden ve çevreden kopuk biri. Öyle ya şair dediğin başka nasıl olur ki. Onun muhakkak bir tuhaflığı olmalı. Kaplanoğlu bize bir değil bir sürü tuhaflık gösteriyor. İknayım; o çocuk şair olur.
Karadeniz’e giden hikaye anlatmayı unutuyor. Hikaye olmadan da sinema olur deniyorsa sözüm yok yalnız o benim sinemam değil.
Karakter yok. Çocuk, anne ve baba bir “başka” memleketin insanı gibi. Kişilerden yola çıkarsak orası katta Kradeniz değil. Anne tam bir şehirli, baba nereli belli değil, çocuk ise daha ziyade, “şehir” “endüstri toplumu” “bohem” (daha o yaşta) türü bir çocuk.
Manzara, ağıt, horon, muska, arı ve katır. Bunları olabilecek en yavaş tempoda perdeye aktardığınızda bir ağırlık yaratıyorsunuz ve o ağırlığın ağırlığı sizi sanat deryasına açıyor; işin sırrı bu.
Avrupalının ağız tadına gelince. O şöyle görüyor, tıpkı yıllardır gördüğü gibi:
Yusuf ist seinem Vater sehr stark verbunden und begleitet ihn bei der Arbeit in den Wald, den Kaplanoğlu mit der Kamera in wunderschönen Bildern einfängt wie eine Märchenlandschaft. (http://www.critic.de/film/bal-2051/) [Yusuf babasına çok bağlı ve onunla ormana çalışmaya gider. Kaplanoğlu kamarasıyla mükemmel görüntüler yakalar tıpkı bir masal ülkesi (altını ben çizdim) görüntüleri gibi ]
Gırtlağımıza kadar kapitalizme battık hala “binbir gece” ihraç ediyoruz!
Sinema
Üye eleştirileri
Toplam 3 üyeden ortalama puan:
bir filmin iyi olması için hikaye anlatması gerekmez. gerçek bir hikaye anlatması hiç gerekmez. Yapıt, kendi gerçekliğini oluşturur.
amaaaa bir de "Çoğunluk" gibi gerçeği suratınıza yumruk gibi vuran filmler vardır ki ikisinden alınan tat birbirinden bambaşkadır.
Bal
Hasan, benden çok yaşayacaksın hocam.
Bal'ı tanıttığın için teşekkürler, benden önce davrandın. Şu sıralar yoğunluktan bir türlü fırsat bulamamıştım. Senin tanıtımının sonrası bir şeyler karalamak gecenin bu saatine kısmetmiş.
Kaplanoğlu ilk filminden itibaren sürekli Tarkovski'ye benzetmeye çalışıyor filmlerini. Kendisi de Ayna filminden çok etkilendiğini söylüyor ama her fırsatta da benzer sahneler çekilmez ki kardeşim. Hatırladıklarım arasında Meleğin Düşüşü'nde kızın ipi sürekli taşıması Tarkovski'nin Nostaljisindeki Rus şairin mum ile yaptığı, havuzun içindeki yolculuğa benzer, Bal'daki çocuğun içi su dolu kovaya bakmasını gösteren (sanırım bu da rüyaydı) İvan'ın Çocukluğundan kopyadır vs.
Yusuf'un annesi konusundaki Hasan'ın eleştirisine katılıyorum ama çocuğun okulda çektiği sıkıntılar bence çok tanıdık. Tamam çocuğu görünce bu ileride şair olacak diyorsunuz ve bu benim ülkemde rastlanılması zor bir durum ama bu filmden tat almamı engellemiyor.
Bence Kaplanoğlu kendi filmlerini çekmeye başlamalı.
Son Güncelleme: Aralık 07, 2010
İlk 10 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
Binbir Gece
Murat
Katkına buradan devam edeyim.
Çocuk tanıdık demişsin ya ben öyle düşünmüyorum. Bence bir köy okulunda "yalnız" kalmanın maddi koşulları yoktur. Çocuğun yalnızlığına bir şey dediğim yok ama o yalnızlık o coğrafyaya ait değil. Aynı yalnızlık durumu Issız Adam'da da vardı. Bir yalnızlık yakalanıyor ama o, o toprağın yalnızlığı değil. Biliyorsun Yeşilcam, köylüleri yumruk yumruğa kavga ettirirdi. Tamam bu millet "kavgacı" ama şekli o değil.
Uzatabilirim. yalnızlığın tarifi bizde, ve yine bence, tek başına kalmak değil, tek başına bırakılmaktır. Bence biz henüz tek başına kalma muktedirliğinde bir toplum değiliz. Ha, istisnaları yok mu; var, var da genelin teorisine uymaz.
-
2010-12-07 15:54:55 |SAdministrator| Murat
-

Lütfen siz aktarın.
SOUL KITCHEN
komedi-macera
Yemek ve lokantacılık hakkında pek çok film çekilmiştir. Benim ilk sırada hatırladıklarım arasında, dul bir kadının erkek işi olduğu için geleneklere aykırı olarak Japon eriştesi yapmayı öğrenip lokantasında satmasını öyküleyen “Tampopo” (1985 Japon yapımı), bir kapitalizm eleştirisi sayılabilecek ve tam olarak yemek hakkında olmasa da “Aşçı, Hırsız, Karısı ve Onun Aşığı ” (1989 Fransız-İng. Yapımı), Amerikan çölünde bir “Bağdat Café” (1987; müziği çok güzeldir), en yakın tarihli olarak da başrolde Juliette Binochet’nin zarifliğiyle “Çikolata” (2000) sayılabilir.
Gerçi, bütün bu filmlerde yemek başka pek çok şeyi temsil edebilir ya da anlatılacak olana eşlik eder.
“Soul Kitchen”, tam bir yemek filmi olmasa da adından da anlaşılacağı üzere bir lokanta hakkında. Bana biraz “Benim Güzel Çamaşırhanem”i (Yön. Stephen Frears; başrolde Daniel Day Lewis; 1985) de çağrıştırmadı değil.
“Soul Kitchen”, bir Klaus Maeck, Fatih Akın prodüksiyonu; Yönetmen, Fatih Akın; Senaryo, Fatih Akın ve Adam Bousdoukus, yapım yılı 2009.
Pek çok oyuncu arasında, Adam Bousdoukus (Yunanlı lokanta sahibi Zinos) rolün hakkını verse de aşağıdaki ikisi kadar dikkat çekici değil. Kendisini daha fazla filmde görmek istediğim Moritz Bleibtreu’yu (Zinos’un ağabeyi İlyas) Fatih Akın’ın diğer filmlerinden tanıyacaksınız. Ama ben onu en çok yine bir Alman yapımı ve tarihsel bir psikolojik deneyin kurgusu olan “Deney” filminden hatırlıyorum. Birol Ünel (Aşçı), Akın’ın müptelası olduğu oyuncusu; her zamanki gibi, işi kısa bile olsa, en iyisini yapıyor. Diğer Türk oyuncular Demir Gökgöl (Kiracı Kaptan), Cem Akın (İlyas’ın arkadaşı) ve sürpriz bir rolde Uğur Yücel.
Hamburg’daki sıradan insanların sıradan hayatlarını sıra dışı ve mizahi bir dille anlatan filmin konusu, kötü bir semtteki, eskiden önünden tren rayları geçen ve hangardan bozma sıradan bir fast food lokantasını, başta öyle amaçlanmasa bile sonradan yemekleri birinci sınıf bir restorana çevirmek. Ve bundan her şeye rağmen vazgeçmemek. Bir bakıma küçük girişimci rüyası. Ne olursa olsun amacından vazgeçme –ama bunu dostlarınla ve yakınlarınla yap– şiarı ise, filmin tüm dokusuna yayılıyor. Öyle ki, kahraman, sevgilisiyle neredeyse imkânsız hale gelen ilişkisini bile bitirmiyor, onun için çaba harcıyor.
Çok kültürlü, çok müzikli, otantik ya da pop Yunan şarkılarından Soul, R & B, Rock çeşitlerine kadar bir sürü şarkıyla bezenmiş, renkli ve cümbüşlü bir film olan “Soul Kitchen”, etnik mozaik konusunda bazı zorlamalara da başvurmuyor değil. Örneğin aşçı kaybolduktan sonra onun Çingene olduğunun laf arasında vurgulanması gibi. Yine de göze o kadar batmıyor. Göçmenlik filmde üstüne gidilen, vurgulanan örneğin politik bir öğe olmaktan ziyade, o göçmenlerin bireysel hayatlarının kültürel bir rengi olarak ele alınmış. Tarzları, müzikleri, sofra adaplarıyla ilgili. Lokanta sahibi pekâlâ Türk ya da Macar olabilirdi, bu ise filmin akışını pek de değiştirmezdi. Örneğin, kahramanlarımızı kazıklayan Alman emlâkçı rahatlıkla başka bir Alman’ı da dolandırabilecek bir tipe benziyordu.
Gelelim aşçıya. Aşçının birinci mottosu: “Her şey satılır, mühim olan satılmayanı satmak.” İkincisi ise: “Ruhun için yemek.”
İkincisini kaba saba motorcu, Rockçı tayfası da anlamış olacak ki, lokanta sahibini şaşırtarak hamburger yerine spesiyallerden sipariş ederler.
Bir ara, tatlıya afrodizyak karıştırmak işleri çığırından çıkaracaktır.
Film, yaşanan bütün sıkıntılı olaylara rağmen dostların ve kaderin de yardımıyla mutlu sonla biter.
Kahramanların başına gelen belalara da gülmeseniz bile gülümseyebilirsiniz.
Fatih Akın’ın da altında imzası bulunan senaryo/diyalog-yoğun bu filmde çekimler, tipik Kuzey işlevselliği çerçevesinde gerektiği kadar, ne fazla uzun, ne de kısa, genelde diyalogla paralel gidiyor. Kurgu da insanı yormuyor. Ana iç mekân lokanta olmakla beraber, farklı iç ve dış mekânlara da rastlanabiliyor, ne var ki bunlar da abartılı, gösterişli sahneler değil, yine senaryonun gerektirdiği ölçüde. Akın, küçük bütçelerle büyük filmler yapılabileceğini daha önce de göstermişti.
Son olarak, bel fıtığı olanlar için harikulade bir film, onların özellikle seyretmesi gerekir.
SERSERİ MAYINLAR (Mine Vaganti)
dram - komedi - psikolojik
Yönetmen: Ferzan Özpetek
Prodüktör: Domenico Procacci
Senaryo: Ivan Cotroneo ve Ferzan Özpetek
Oyuncular: Riccardo Scamarcio, Nicole Grimaudo, Alessandro Preziosi
Yapım Yılı: 2010
Özpetek’in daha önce seyrettiğim “Hamam” (1997) ve "Karşı Pencere” (2003) filmlerinden sonra, “Serseri Mayınlar” (Mine Vaganti) bana daha yakın geldi. Hamam’da ve Karşı Pencere’de pek de tanımlayamadığım yapmacık, yerine oturmayan bir şeyler vardı. Ancak Özpetek, bu son filminde bir şeyler öykülemek ile izlenimler ve duyarlılığı kaydetmek arasında bir denge tutturmuş gibi görünüyor. Sırlarla örülü ailenin hem yadsıyan, hem de içine alıp kucaklayan yönlerini duygusallığa ve tepkiselliğe batmadan anlatıyor. Gündelik hayattan kattığı espri de cabası.
İtalya’nın küçük bir kasabasında geçen öykünün hem başkahramanı hem de anlatıcısı gibi görünen genç Tomasso’nun Roma’dan kalabalık ve zengin ailesinin malikânesine dönüşüyle başlar film. Ağabeyine bir sırrını açıklar ama ailesine aynı sırrı açıklamadan önce ağabeyi ondan hızlı davranır ve yıllardır sakladığı kendi sırrını hepsinin önünde ifşa eder.
Evden ve fabrikadan babası tarafından kovulan ağabeyinin yokluğunda, işleri ve aileyi toparlama yükünü Tomasso sırtlanır. Ancak bu rolden fazlasıyla rahatsızdır. Hayatında kendine dair alması gereken başka kararlar vardır. Fakat otoriter baba buna izin vermez, ilk oğlunda başaramadığını, ikinci oğlunda başarmak istemektedir.
Tomasso’nun en büyük destekçisi, onu tek anlayan büyükannesidir. Gençliğinde hayal kırıklığına uğradığı için aynı şeyi torununun da yaşamasını istemez. Çünkü o da umutlarını gömmüş, kendinden istenildiği gibi davranmıştır.
Farklı olmanın, verilene karşı çıkmanın, toplumdan önce ailede cezalandırıldığını Tomasso, ağabeyinin deneyiminde yaşar. Şimdi bu örneğe bakarak mı karar verecektir yoksa kendi yoluna mı gidecektir? Serseri mayın ne anlama gelmektedir, kimdir? Bunları hep beraber filmin sonunda öğreniyoruz.
Özpetek, Fellini’yi hatırlatırcasına birkaç fantastik öğe de yerleştirmiş filmine. Yukarıdaki dramatik yapıdan, filmin ağır tempolu ve hüzünlü geçtiği de çıkmasın. Kahramanlar sıkıntı çekse de bunu depresif bir şekilde yaşamazlar. İtalyan esprisi, gündelik hayat her daim işbaşındadır, hatta gırgır sahneler de mevcut. Örneğin filmin belki de en etkileyici ve traji-komik sahnesi şeker hastası olan büyükannenin hizmetçiye hazırlattığı türlü şekerlemeleri, pastaları tadını çıkara çıkara yemesidir. Bu ziyafet öncesi bir gelin gibi süslenir de. Tomasso’nun arkadaşlarının malikaneye geldiği gün de gayet eğlenceli, şamatalı geçer. Fransız şansonlarının yerini tutabilecek kimi neşeli, kimi hüzünlü İtalyan şarkılar da olaylara eşlik eder. Ayrıca kasabanın antik dokusu yer yer seyre değer fırsatlar da sunuyor. Klasik meydanı, sütunlarla süslü sokakları, taştan dar yolları, Akdeniz’i, gecesi, gündüzü.
Doğal açılarla çalışan Özpetek, abartılı sahne düzenlemesine de kalkışmamış. Kendini seyrettiren, yine de bütün o kendiliğinden yerleşmiş gibi görünen sahneler arasında mizansen kokan ve bu yanıyla öne çıkan sahne, genç kahramanın yüzü pencereye, sırtı genç kıza dönük, ona kendi sevgilisine arkadan bakışını anlattığı sahnedir.
Kapanışı, hüzün ve neşeyi harmanlayarak, hem iç burkarak hem sevindirerek, bunu da gerçeğin üstüne fantaziyi bindirerek yapan Özpetek, geçmiş ve şimdiyi de buluşturarak, zaman ve kararlar arasında sıkıştırdığı kahramanına ya da bize gelecek için bir yol gösteriyor.
Büyük tiratlar, ihtişamlı sahneler beklemiyorsanız aile ve benlik hakkında izlenmeye değer bir film.
-

İsmet problemi tarif edebilir misin? Nerde takıldın? Neresi çalışmıyor?
Bir de,bundan sonra benzer durumlarda Forumu kullanırsan daha iyi olur..Zira Forum'larda teknik problem vs gibi kategoriler var..Sadece senin için değil ileride benzer problemler yaşayacak kişilerin senin durumunu okuyup benzer durumlarda ne yapmaları gerektiklerini görmüş olur..Benzer bir teknik problem hakkında çözüm arayan biri, yüzlerce film arasından nasıl bulsun? Forum bu gibi durumlar için de var..Aynı zamanda bir Yardım uygulamamız vardı..Onu tekrar devgreye alalım..İkinci bir alternatif olarak karşılaştığın teknik problemleri oraya yazarsın..
-

Yardım Bölümünü tekrar açtım; bundan sonra teknik bir problemle karşılaşırsan oraya yazarsan daha iyi olur; zira senin problemeni çözerken ileride başkaları için referans olacak bir problemler-ve-çözümleri veritabanı kurulur..Yardım bölümüne gittiğinde sağ üstköşede bir alp işareti var..onun yanındanki ikonu tıklarsan soru veritabanına yeni bir girdi ekleme formu gelir..Sorunu metin editörü alanına ekle, daha sonra başkalarının kolay bulması için etiketler seç -zorunlu değil- ve save tuşuna bas..yeni bir soru görünce cevabını veririz..
Herşey uygun bölümünüe yazılırsa bu çapta bir site idare edilebilir ancak..yoksa ortaya kaotik bir yapı çıkar..
-

Bal’ı seyretmedim ama Süt’ü ya da Yumurta’yı seyrettim (filmin ismini hatırlamıyorum ama adam cenaze nedeniyle kasabasına döner; adam galiba Nejat İşler’di ama genç kız kesinlikle Saadet Işıl Aksoy idi).
Semih Kaplanoğlu’nun ilk filmi “Herkes Kendi Evinde” çok farklı ve doğru bir çizgideydi. Sonra nerden çıkardı bu kişisel, içsel anlatımları, gösterge bombardımanını –her şey gösterge kokuyor-, muhafazakâr kasaba ütopyalarını vs, bilmiyorum. Satacağını düşünmüştür, sattı da. Cannes’dan ve yerli festivallerden (örn. Adana Altın Koza) ödülleri topladı.
Bakın, “Herkes Kendi Evinde”yi biraz anlatayım. Zaman, günümüz. Rusya’dan yaşlı bir adam (Erol Keskin) sadece sırt çantasıyla İzmir-Alaçatı’ya çıkagelir. Bu adam, bir komünisttir, kolhozlarda vs.de çalışmış. Erol Keskin, eskilerin o sağlam komünistini sırtıyla bile oynar. Alaçatı da bir kasaba. Fakat, o kasabayla ilgili bir şey yoktur. Hayatının son demlerindeki bu yaşlı komünist, çok gençken Sovyetler için terk ettiği baba ocağına geri dönmüştür. Kasabanın dışında yıkık dökük bir ev, avuç içi kadar bir toprak. Aldığı Rus kültürüyle de harmanlı klasik komünistlerin o canlı, disiplinli, yorulmak bilmez tavırlarıyla işe girişir, geriye kalan son birkaç yılını geçirmek üzere evi güzelce onarır, tarım malzemeleri, tohumlar alır. O pespaye yer canlanmaya, renklenmeye başlar.
Bu arada, hiç görmediği, bilmediği yeğeni çıkagelir. Onun derdi ise orayı satıp parasıyla “gitmek”tir, Amerika’ya gitmektir. Adam bu fikirden habersiz yeğenine de kucak açar, beraber yaşayalım der.
Bir de Rusya’dan İstanbul’a babasını aramak için gelen bir Rus kızı vardır.
Bu üçlü, o evde, ama aslında herkes kendi evinde, buluşur. Sonra film devam eder.
Temiz, sade bir anlatım. Ortaklaşmayı kurcalayan, ne fazla yakın ne fazla uzak, mesafeli bir duruş, büyük laflar etmeyen düşünmeyi seyirciye bırakan, bir ilk film olmasına rağmen küçük, güzel bir filmdi.
Sonra nerden getirdi, hangi gizli sandıktan bulup çıkardı bu üçlemeyi bilmiyorum.
Süt’te (ya da Yumurta’da) acayip sıkılmıştım. Ben bir dağa sırf dağ diye dakikalarca bakamam, o kadar mistik bir yanım yok. Bu uzun çekimlere katlanamadığım için değil; Haneke’nin 7.Kıta’sını izlerseniz görürsünüz, nerdeyse 2-3 dk masadaki tabakları seyrederseniz, sürekli eşyaları çeker, oyuncuları fazla görmezsiniz, ama bunun bir anlamı vardır.
Hasan, haklısın. Karadeniz’e giden “öykü”yü unutuyor. Deforme, dekonstrüye bile olsa ben bir şeyler dinlemek isterim. Karadeniz’in yeşilliklerinden bana ne, takvim yaprağı gibi görüntüler, bunların bütüne katkısı ne. İnsanlar ne yapıyor? Yeşilliğe bakışları ne? BBC, National Geo, şahane doğa belgeselleri gösteriyor, üstelik o belgesellerin bile öyküsü var. Muhafazakâr bir görüntü sunuyor olabilirim. Ama deforme bir şey görmek istesem onun da iyisini izlemek isterim, sırf deformasyon hatırına deformasyon bana hitap etmiyor, zekâma hakaret ediyor.
Allah aşkına lütfen, Cannes’da Altın Palmiye alan Bal’ı, bir ya da iki yıl önce aynı ödülü alan Beyaz Kurdela (Haneke) ile arka arkaya izleyin. Ne alakası var bu iki filmin? (Bunu Bal’ı izlemeden söylüyorum; söyleyebilirim çünkü belli bir uyum gerektiren üçlemenin ilk/ikinci filmini izledim, yeterlidir.) Bu ödülleri neye göre veriyorlar?
Yılmaz Güney’in Altın Palmiye alan filminden (Yol) söz etmiyorum bile. Aradan yıllar geçmiştir, sinema değişmiştir, ideoloji değişmiştir vs. Ama şimdi bahsettiğim konu 1-2 yıl arayla.
Cannes’da iki önemli ödül vardır: Biri Altın Palmiye (popüler olana gider), diğeri Büyük Jüri ödülü (sanat/biçim olarak sinema kavramına daha yakın filmlere daha dışa kapalı bir değerlendirmeyle verilir). Hatırladığım kadarıyla Nuri Bilge Ceylan, Büyük Jüri ödülünü almıştı.
Cannes’daki bu tür tutarsızlıklar yeni değil. Örneğin birkaç yıl önce animasyon dalında bir filme Cannes ödülü verildi, şimdi ismini söyleyince hatırlayacaksınız, izlememişseniz bile muhtemelen duymuşsunuzdur: Persepolis.
İran hakkındaki bu film kimseye yaranamadı; ödül verildikten sonra bile tartışmalar, karşı iddialar yükseldi. Neden verildi vs diye.
Persepolis, filmi yeren İran için fazla sert, filme ödül veren Batı için fazla yumuşak kaldı.
Düşünüyorum da, aynı film, aynı animasyon, Mozambik hakkında çekilseydi, nasıl bir ödül alırdı, ödül alır mıydı?
Bu nedenle, bu ödül işlerini abartmanın pek de bir âlemi yok.
Söz madem Kaplanoğlu’ndan açıldı. Geçenlerde Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde patlak veren Kusturica skandalını hatırlayabilirsiniz. Kaplanoğlu da bunun, Kusturica’ya karşı taraftan, bir parçası oldu. Sanki, Kaplanoğlu, Kusturica’yı bu son Antalya festivalinde görmüş, tanımış gibi! Kusturica Türkiye’ye ilk defa gelmiyor ki. İstanbul Film Festivali’ne geldiğini hatırlıyorum, hafızam uydurmuyorsa.
Kaldı ki, Kusturica söz konusu Antalya festivalinden 3-4 ay önce Bursa’ya gelmiş (muhtemelen oradaki “İpek Yolu” Sinema Festivali içindir), Kültür Bakanıyla karşılaşmış, el sıkışmışlar. Kültür Bakanınki nasıl popülist, iki yüzlü, cahilce bir politika ki, 4 ay sonra geri adım atıyor, tükürdüğünü yalıyor, Kaplanoğlu’yla birlikte Kusturica’ya giydiriyor.
Kaplanoğlu, Kusturica’yı tanımıyor mu, faşistse faşist olduğunu bilmiyor muydu? Aynı dönemin ve coğrafyanın iki yönetmeni birbirlerinin ürünlerini, politik duruşlarını, hayat tarzlarını takip etmez mi, bilmez mi? Hadi Kusturica, Kaplanoğlu’nu tanımaz etmez diyelim (skandalla ve ardından Cannes ödülüyle artık tanımıştır), ama mesele o değil zaten, Kaplanoğlu Kusturica’yı tanımaz mı? Kaplanoğlu sanki uykudan uyanmış gibi davranıyor, sanki biri onun gözünü açmış. Böyleyse, bu daha feci! O zaman bu aymazlıktır. Yıllardır bir faşistin, ırkçının filmlerini izlemiştir. Ya da önceden bu durumu biliyorduysa, sinemacı olma sorumluluğu gereği bizi uyarmamıştır da, “izlemeyin bu faşistin filmlerini!” diye.
Kusturica’nın gazeteye mi, internete mi ne, verdiği –Bursa ziyaretinden de önce sanırım– bir röportaj skandala neden olmuş. Ama Kusturica faşistse herhalde bir gecede faşist olmamıştır. Gece yatarken, yarın ilk işim gazeteye faşist bir demeç vermek olsun dememiştir herhalde.
Kusturica’nın milliyetçi demeyim ama etnik ayrımcılık, o da güçlü bir kelime, bir etnisiteyi kullanıp kullanmadığı tartışılmıştı zaten (Çingeneler Zamanı). Cannes ödüllü Kaplanoğlu, o zamanlar sinema okulunda bir öğrenci olmalı ya da muhtemelen yeni mezun. Haberi yok muymuş bu tartışmalardan?
Çingenelere Cem Karaca’nın şarkısında olduğu gibi “Çingene kalın” der, filmin temel mesajı bu. Kalın ki ben de sizi çekebileyim.
Güzel filmdir, akıllardan çıkmayacak bir filmdir.
Underground ile her anlamda yine şimşekleri üzerine çekti. Kusturica, savaşın taraflarından ziyade savaşı anlatıyordu. Taraflara nerdeyse eşit ölçüde yaklaştığı için, yani hani o her zaman övülen bir tavır olarak tarafsız kaldığı için, Batı’ca eleştirildi. Her zaman tarafsızlıktan dem vuran Batı nedense bu sefer bir tarafgir tavır bekliyordu. Fakat Kusturica’nın gözünden, etkileyici bir sahne olduğunu düşündüğüm, hayvanat bahçesindeki fil ve diğer hayvanların bombaların şiddetinden çektiği acı, eziyet, sokaklarda koşturması, insanların (isterseniz mazlumların) çektiğinden farklı değildi. Kusturica, Batı’nın beklediği türden bir özeleştiriye hiçbir zaman yanaşmadı. Çünkü herhalde bir (Sırp-Hırvat ve daha bilmem ne melezi) Yugoslav olarak biliyordu ki, Hırvatların ya da Müslümanların elinde silah olsaydı, ilk kurşunu onlar da atabilirdi. (Geçerken söyleyeyim, eski Yugoslavya ordusunun üst ve orta düzey subayları Sırp’tı, dolayısıyla silah kontrolü Sırpların elindeydi. II.Dünya Savaşı’nda Nazi-Sırp işbirliği de meşhurdur.) Barışçıl Doğu, barışçıl İslâm efsanesine herhalde Kusturica da inanmıyor. Haklılık payı yok değil. Dört halifeden yalnızca biri eceliyle ölebilmiştir.
Underground da müthiş fantastik, eğlenceli, güzel bir filmdi. Her çeşit sanat kullanılmıştır. Unutulmazlar arasına alınabilir. Üzerine daha fazla şey söylemek için tekrar izlemeli. Amerika için çektiği Arizona Dream de hatırlanabilir. Ama zaten konumuz bunlar değil. Sonuç olarak, Kusturica filmlerini yapıp, dünyaya salmıştı. Bizler Kusturica’yı değil filmlerini seyretmiştik; o filmler onun yaptığıyla kalmadı, biz seyircilerle birlikte çoğaldı ya da azaldı, anlam kazandı ya da kaybetti.
Merak ediyorum, Kaplanoğlu, arşivindeki Kusturica filmlerini acaba çöpe atmış mıdır? Atmalı mıdır? Yani bir yönetmeni ülkenizden kovuyorsanız, tutarlı olmak adına filmlerini de çöpe atmalı, hatta yasaklamalısınız, öyle değil mi?
Yoksa Kaplanoğlu, yönetmenin röportajıyla ortaya çıkan ırkçılığı bir yana, filmleri bir yana mı demiştir?
Acaba Kaplanoğlu, Kusturica filmlerini zamanında memnuniyetle izlemiş midir? Peki, şimdi onları kütüphanesinde, bilgisayarında, herneyse arşivinde görünce midesi bulanıyor mudur? Duvarında filmin afişi varsa onu oradan kaldırmış mıdır? Kaldırmalı mıdır?
Meşum soru: Kaplanoğlu “ne yapmalı”?
Yanıt bekliyorum. Kaplanoğlu’ndan değil sizlerden.
-

Kusturica'nın tartışmalara neden olan beyanatlarından şöyle böyle haberdar olunca buz gibi soğumuştum, ki o esnada tüm filmografisini seyretmeyi planladığım bir yönetmen haline gelmişti Underground'tan sonra..Ki artık içimden gelmiyor. Öncesinde de müziklerini yapan Goran Bregoviç'in güzel eserlerinden de soğumuştum anti-sol demeçlerinden sonra. Tarafsız sanat, ya da suya sabuna dokunmayan sanat ile çok alıp veremediğim yok..Stephen King'i severim, dürüst bulurum..Ama isim yapmak için egemen değerlere yaranan insanlardan sadece tiksiniyorum.
Sırp populisti olmaya yönelen itici bir adama tepki koyan birine normalde sempati ile bakmanız gerekir değil mi? Ben bakamadım..Kaplanoğlu'nun Antalya vukuatından haberdar olunca, hakkında hiçbirşey bilmediğim bu adamdan da daha tanımadan soğudum..Sevemem artık..Nuri Bilge Ceylan'ı çok sevebilmiştim ama, açık , ajitatif bir sol duruşu yok idiyse bile, sistem içi populist bir duruşu da hiç olmadı..Kendi çapında takıldı işte, ama saygı doğurdu..Buna karşın solun bir dönem ikonu olmuş Cem Karaca'yı sadece tiksinerek anabiliyorum. Nuri Bilge Ceylan son tahlilde suya sabuna dokunmamış da olsa çok daha büyük bir sanatçıdır..
Kaplanoğlu, Kusturica'nın ayna imajıdır. Aynı madalyonun diğer yüzüdür. Orda bir Sırp populisti, burda bir Türk-İslam populisti olur ya da tersi. Birine karşı diğerini tutanın koca bir bön olduğundan kuşku duyulmalıdır bence. Antalya vukuatı sisteme yaranmaktan ve onun içinde bir tasdik edilip onaylanmış bir yönetmen-i Azam olma hevesini ele verir. Gelecekteki filmlerinde, batı değerleriyle yoğrulmuş olduğu için bunalıma giren ve huzuru İslam'da bulan ermiş karakterler bekleyebiliriz ya da ana sponsorunun İslamcı TV'ler ya da Fethullah cemaati olmasını. İç yolculuğa çıkıp tasavuffu keşfetmek şu aralar çok trendy yurdum topraklarında, yeni bir rantiye kapısıdır..Çok şık sanatsal bir derinlik vermeye de uygun..
Kaplanoğlu'nun Türk-İslam populistliğine soyunduğu bence çok açık, gerekli yerlere, şişko bir cüzdana sahip olan takunyalılara uygun mesaj yollanmıştır, ben burdayım, görün jestleri gitmiştir..
Bahsettiğin "Herkes Kendi Evinde" filminin seneryosu da bana Angelopoulos'un 1984 tarihli "Cyhtera'ya yolculuk" filmini kuşku uyandıracak derecede hatırlattı. Fazlasıyla intihal kokuyor..Nedendir bilmem Kaplanoğlu'nun Yunanlı yapımcılarla çalışıyor olması akla bunu getiriyor..İki senaryo birbirine bu kadar yakın olamaz. Yeni Türkü "özgün müzik" adı altında bize Grek rembetikolarını satıp durmuş yıllarca, bu da o hesap..Seyrettiğim tek filmi "Yumurta"da Angelopoulos etkisi sezinlemiştim ama paranoyaklık yapıyor olabilirim diye dillendirmemiştim. Artık kuşkum kalmadı; Birebir aktarılan taşranın kırılıp dökülen binalarıyla bezeli idilik çevreler vs karşımızda iyi bir fason zanaatkar olduğunu gösteriyor..Angelopoulos'ta ezilen, horlanan, hayat mücadelesi veren gerçek insanların trajedilerinin sol bir duyarlılıkla anlatılması vardır; Bal'da ise duyarsızlaşmış, kendini bulmaya çalışan batılı değerlere özenen bir bireyin iç çelişkileri..Benim bildiğim hiçbir büyük yönetmen sorunları bireyselleştirmez..Aksine bireysel problemleri alıp, insan olma durumunun varoluşsal açmazları ile hesaplaşır..Son derece bireysel konuları ele alıyor gibi görünen Bergman, Tarkovsky gibi devlerin bile tek tek bireyler değildir aslında dertleri; bir bireyde tezahür eden varoluşsal, teolojik açmazlardır; ölüm, yaşlılık, etik bağlılık vs..Büyükler bireysel problemleri alıp toplumsallaştırır, evrenselleştirirken, bizdekiler toplumsal problemleri alıp bireyselleştirirler..Yumurta'yı alın mesala..O şairi o duruma getiren nedir; var mı bir gönderme...
Komplike bir adam, bir şair ( bizim köylü sağ hamasete uygun olarak siz ona solcu, entellektüel vs deyin), saf bir kasaba kızı tarafından adağı yerine getirmenin önemine ikna edilir..Yani Yeşilçam'ın klasik ecnebi özentisi başkötü Önder Somer karakterinin bir başka varyantıdır bu sadece..Peki "İyi" karakter kim?; adağa saygı göstermenin önemine vurgu yapan kasaba kızı..Kendi değerlerinden uzaklaşırsan annenin ölümünü bile umursamazsın, göçüp gidince de üzülürsün..Filmin Moral dersi bu..
Angelopoulos'un eserini al, Türkiye'ye uyarla, al sana kolay yoldan Türk-İslam populistliğine uygun bir sanatçı statüsü..Bu batılı formatlarla yapılmış "sanat" eserine bakmayın; Galata'nın gayri-müslimlerinden zanaat öğrenip kendi mahallesinde satan bir Osmanlı esnafı var karşımızda.
-

Önce İsmet'in sorusuna yanıt vereyim.
İsmet, sorunu anlamakla birlikte muhatabının ben olmadığını düşünüyorum. Hasbelkader hayatı "doğru" ilkeli yaşamaya çalışan biri olarak, herkes yaşadığından sorumludur diyorum. Benim itirazım hayat alanıma girilmesinden kaynaklı yoksa kimsenin tavuğunda gözüm yok. Rol çalmaya, emek hırsızlığına, başkasının acısıyla kendine paye arayanlara katlanamıyorum...
Önder,
Zizek için "liberallerle ayrı olduğunu göstermek için bazen işi olmadık yerlere vardırır" yollu bir tespitin var. Bu meselede kendimi Zizek konumunda görüyorum. Sırf Kaplanoğlu tarafında görünmemek için bir Sırp "milliyetçisine" yakın durabilirim. Doğrudur, yanlıştır ayrı ama "ucuz kahramanlıklara" katlanamıyorum. Bahse konu olan "politik alan" o kadar yalama olmuş bir alan ki artık orada bir dikiş tutturmak mümkün değil. Bill Clinton'un gelip özür dilediği bir siyasetin kahramanlığına soyunanlardan nefret etmemden daha doğal ne olabilir. Ayrıca, İsmet'i okuyunca (seyretmediğim ama sitede tanıtımını okuduuğum) için fark ettiğim senaryo meselesi de cabası. Ama bir an böyle olmadığını düşünelim. Diyelim ki Angelopoulos'un eserinden bağımsız bir durum var ortada. Ya allahınızı severseniz bu bizim topraklara uyan bir hikayemidir. Yunanistan’ın sol çapı bizim çapımızı kat be kat geçer. Bizde düşünüyorum, gel git bir kişi: Mihri Belli Beğenirsin beğenmezsin...
Tekrara düşme riskine rağmen yazıyorum. Daha ziyade sezgilerim bana bunu söyletiyor. Türkiye’de sanat, daha yeni, “köy”den “köylülükten” kopmanın sancılarını yaşıyor. Birey, karakter arama çabası buna işaret ediyor. Bize özgü bir beslenme kültürümüz olmadığından bazen fast food tarzı amarikan, avrupa tiplerini; bazan akdeniz mutfağını kopyalıyoruz. Eğreti duruşlar buralardan kaynaklanıyor.
Bunun sol siyaseti de mevcut. Üniversite yıllarımda yaptığım en yoğun tartışmaların konusu “yarı feodal” “kapitalist” karşılaşmasıydı. Maoist arkadaşlarla hala anlaştığımız söylenemz. Hal böyle olunca gırtlağımız kadar battığımız kapitalist ilişkileri tarif etmede zorlanıruz...
Ya da bilmiyorum...
-

İsmet,
Sinema kültürün tahmin ettiğim gibi oldukça derin görünüyor..Oldukça sağlam gözlemler dile getirmişsin..Bu birikiminin heba olup gitmesine izin vermezsin umarım.
Naçizhane, birikimini tek tek filmler bazında uygun yerlerine koymanı tavsiye ederim..Tek bir uzun yorumda birsürü filmden bashetmişsin..Tabii ki yorumlarından kendi adıma faydalandım ama uygun yerlerine koymadığın için karman çorman hale gelebilir..Siteyi takip edenleri düşün; ortada bir tertip düzen olmazsa, her filme özel yorumarını nasıl bulsunlar?..Bal'ı arayan gelip bu yorumlarını bulur..Peki bahsettiğin Haneke filmlerini arayanlar Bal'ın altında yazılmış Haneka yorumlarını nasıl keşfetsinler? Tamamen rastlantıya bağlı..Tamam biz düzenli takip edenler her yazdığından haberdar oluyoruz..Ama bundan iki yıl üç yıl sonra siteye gelen biri senin bu Haneke yorumlarını nasıl bulsun..
Haneke'yi çok duyuyor olmama rağmen ben hiç bilmiyorum mesala..
Onun filmlerini tanıtmış olsan, Haneke yorumları ait oldukları yerde bulunabilir..
Bir de yorum'dan ziyade eleştirsi yazsan en azından beni çok mutlu edersin..
Biliyorum hangi özelliğin ne için olduğunu keşfetmek biraz zaman alacak..
Ama özetle şu;
Eleştiri'yi İngilizce'deki "review" karşılığı kullanıyoruz, "critic" karşılığı değil..Eleştirilerin bir girdi hakkında genel ilk değerlendirme, puanlama olarak kullanılması daha uygun..
Yorumlar ise, ki iki türlü, girdi hakkında yorum, herhangi bir eleştiriye özel yorum..
Genel yorum, bir girdi hakkında eleştirinin/review'in ötesinde genel tartışma babında uygun..Başkalarının söylediğine cevap vs olarak..Herhangi bir eleştiriye özel yorum da eleştirinin künyesindeki yorum linki kullanılara yazılıyor..Malum; girdinin geneline değil, spesifik eleştiriye yönelik bir yorum..
Şimdi olmasa da, uzun vadede neyin nereye yazıldığı arşivleme açısından önemli..
Puanlamaya etik olarak karşısın belki; bazı insanlarda böyle bir duyarlılık var..Bu duyarlılığın katldığım yönleri var. Ama sistemin dayattığı bir algılayış var; insanlar uzun uzun analizlerden önce, genel olarak falanca filme bu site ne oy vermiş ona bakıyor..En iyi film vs diye filtreliyorlar..Şahsen benim de yeni film keşfetme yöntemim budur..Tamam büyük ustalar için kimin ne düşündüğünün pek önemi yok..Her Kurosawa filmi seyredilmelidir...Ama diyelin daha az büyüklerde ne yapacağız? Mesala Haneka bilmeyen biri olarak ben hangi filminden başlamalıyım? Daha az iyi bir filmi ile başlarsam soğuyabilirim vs..
Sadece kendi değerlerimize göre değil, insanların genelinin sinemayla ilişkilenmeleri nasıl diye düşünmeliyiz. Ortalama sinema seyircisini referans alırsak, review bence elzemdir..İnsanlar puan görmek ister, uzun analizlerden önce..
Kendin için olmasa bile arkadaşın için puan verebilir misin? Cheers!
Yorumlar
İsmet, sorunu anlamakla birlikte muhatabının ben olmadığını düşünüyorum. Hasbelkader hayatı "doğru" ilkeli yaşamaya çalışan biri olarak, herkes yaşadığından sorumludur diyorum. Benim itirazım hayat alanıma girilmesinden kaynaklı yoksa kimsenin tavuğunda gözüm yok. Rol çalmaya, emek hırsızlığına, başkasının acısıyla kendine paye arayanlara katlanamıyorum...
Önder,
Zizek için "liberallerle ayrı olduğunu göstermek için bazen işi olmadık yerlere vardırır" yollu bir tespitin var. Bu meselede kendimi Zizek konumunda görüyorum. Sırf Kaplanoğlu tarafında görünmemek için bir Sırp "milliyetçisine " yakın durabilirim. Doğrudur, yanlıştır ayrı ama "ucuz kahramanlıklara " katlanamıyorum. Bahse konu olan "politik alan" o kadar yalama olmuş bir alan ki artık orada bir dikiş tutturmak mümkün değil. Bill Clinton'un gelip özür dilediği bir siyasetin kahramanlığına soyunanlardan nefret etmemden daha doğal ne olabilir. Ayrıca, İsmet'i okuyunca (seyretmediğim ama sitede tanıtımını okuduuğum) için fark ettiğim senaryo meselesi de cabası. Ama bir an böyle olmadığını düşünelim. Diyelim ki Angelopoulos'un eserinden bağımsız bir durum var ortada. Ya allahınızı severseniz bu bizim topraklara uyan bir hikayemidir. Yunanistan’ın sol çapı bizim çapımızı kat be kat geçer. Bizde düşünüyorum, gel git bir kişi: Mihri Belli Beğenirsin beğenmezsin...
Tekrara düşme riskine rağmen yazıyorum. Daha ziyade sezgilerim bana bunu söyletiyor. Türkiye’de sanat, daha yeni, “köy”den “köylülükten” kopmanın sancılarını yaşıyor. Birey, karakter arama çabası buna işaret ediyor. Bize özgü bir beslenme kültürümüz olmadığından bazen fast food tarzı amarikan, avrupa tiplerini; bazan akdeniz mutfağını kopyalıyoruz. Eğreti duruşlar buralardan kaynaklanıyor.
Bunun sol siyaseti de mevcut. Üniversite yıllarımda yaptığım en yoğun tartışmaların konusu “yarı feodal” “kapitalist” karşılaşmasıydı . Maoist arkadaşlarla hala anlaştığımız söylenemz. Hal böyle olunca gırtlağımız kadar battığımız kapitalist ilişkileri tarif etmede zorlanıruz...
Ya da bilmiyorum...
Sinema kültürün tahmin ettiğim gibi oldukça derin görünüyor..Oldu kça sağlam gözlemler dile getirmişsin..Bu birikiminin heba olup gitmesine izin vermezsin umarım.
Naçizhane, birikimini tek tek filmler bazında uygun yerlerine koymanı tavsiye ederim..Tek bir uzun yorumda birsürü filmden bashetmişsin..T abii ki yorumlarından kendi adıma faydalandım ama uygun yerlerine koymadığın için karman çorman hale gelebilir..Site yi takip edenleri düşün; ortada bir tertip düzen olmazsa, her filme özel yorumarını nasıl bulsunlar?..Bal 'ı arayan gelip bu yorumlarını bulur..Peki bahsettiğin Haneke filmlerini arayanlar Bal'ın altında yazılmış Haneka yorumlarını nasıl keşfetsinler? Tamamen rastlantıya bağlı..Tamam biz düzenli takip edenler her yazdığından haberdar oluyoruz..Ama bundan iki yıl üç yıl sonra siteye gelen biri senin bu Haneke yorumlarını nasıl bulsun..
Haneke'yi çok duyuyor olmama rağmen ben hiç bilmiyorum mesala..
Onun filmlerini tanıtmış olsan, Haneke yorumları ait oldukları yerde bulunabilir..
Bir de yorum'dan ziyade eleştirsi yazsan en azından beni çok mutlu edersin..
Biliyorum hangi özelliğin ne için olduğunu keşfetmek biraz zaman alacak..
Ama özetle şu;
Eleştiri'yi İngilizce'deki "review" karşılığı kullanıyoruz, "critic" karşılığı değil..Eleştiri lerin bir girdi hakkında genel ilk değerlendirme, puanlama olarak kullanılması daha uygun..
Yorumlar ise, ki iki türlü, girdi hakkında yorum, herhangi bir eleştiriye özel yorum..
Genel yorum, bir girdi hakkında eleştirinin/rev iew'in ötesinde genel tartışma babında uygun..Başkalar ının söylediğine cevap vs olarak..Herhang i bir eleştiriye özel yorum da eleştirinin künyesindeki yorum linki kullanılara yazılıyor..Malu m; girdinin geneline değil, spesifik eleştiriye yönelik bir yorum..
Şimdi olmasa da, uzun vadede neyin nereye yazıldığı arşivleme açısından önemli..
Puanlamaya etik olarak karşısın belki; bazı insanlarda böyle bir duyarlılık var..Bu duyarlılığın katldığım yönleri var. Ama sistemin dayattığı bir algılayış var; insanlar uzun uzun analizlerden önce, genel olarak falanca filme bu site ne oy vermiş ona bakıyor..En iyi film vs diye filtreliyorlar. .Şahsen benim de yeni film keşfetme yöntemim budur..Tamam büyük ustalar için kimin ne düşündüğünün pek önemi yok..Her Kurosawa filmi seyredilmelidir ...Ama diyelin daha az büyüklerde ne yapacağız? Mesala Haneka bilmeyen biri olarak ben hangi filminden başlamalıyım? Daha az iyi bir filmi ile başlarsam soğuyabilirim vs..
Sadece kendi değerlerimize göre değil, insanların genelinin sinemayla ilişkilenmeleri nasıl diye düşünmeliyiz. Ortalama sinema seyircisini referans alırsak, review bence elzemdir..İnsan lar puan görmek ister, uzun analizlerden önce..
Kendin için olmasa bile arkadaşın için puan verebilir misin? Cheers!
Sırp populisti olmaya yönelen itici bir adama tepki koyan birine normalde sempati ile bakmanız gerekir değil mi? Ben bakamadım..Kapl anoğlu'nun Antalya vukuatından haberdar olunca, hakkında hiçbirşey bilmediğim bu adamdan da daha tanımadan soğudum..Seveme m artık..Nuri Bilge Ceylan'ı çok sevebilmiştim ama, açık , ajitatif bir sol duruşu yok idiyse bile, sistem içi populist bir duruşu da hiç olmadı..Kendi çapında takıldı işte, ama saygı doğurdu..Buna karşın solun bir dönem ikonu olmuş Cem Karaca'yı sadece tiksinerek anabiliyorum. Nuri Bilge Ceylan son tahlilde suya sabuna dokunmamış da olsa çok daha büyük bir sanatçıdır..
Kaplanoğlu, Kusturica'nın ayna imajıdır. Aynı madalyonun diğer yüzüdür. Orda bir Sırp populisti, burda bir Türk-İslam populisti olur ya da tersi. Birine karşı diğerini tutanın koca bir bön olduğundan kuşku duyulmalıdır bence. Antalya vukuatı sisteme yaranmaktan ve onun içinde bir tasdik edilip onaylanmış bir yönetmen-i Azam olma hevesini ele verir. Gelecekteki filmlerinde, batı değerleriyle yoğrulmuş olduğu için bunalıma giren ve huzuru İslam'da bulan ermiş karakterler bekleyebiliriz ya da ana sponsorunun İslamcı TV'ler ya da Fethullah cemaati olmasını. İç yolculuğa çıkıp tasavuffu keşfetmek şu aralar çok trendy yurdum topraklarında, yeni bir rantiye kapısıdır..Çok şık sanatsal bir derinlik vermeye de uygun..
Kaplanoğlu'nun Türk-İslam populistliğine soyunduğu bence çok açık, gerekli yerlere, şişko bir cüzdana sahip olan takunyalılara uygun mesaj yollanmıştır, ben burdayım, görün jestleri gitmiştir..
Bahsettiğin "Herkes Kendi Evinde" filminin seneryosu da bana Angelopoulos'un 1984 tarihli "Cyhtera'ya yolculuk" filmini kuşku uyandıracak derecede hatırlattı. Fazlasıyla intihal kokuyor..Nedend ir bilmem Kaplanoğlu'nun Yunanlı yapımcılarla çalışıyor olması akla bunu getiriyor..İki senaryo birbirine bu kadar yakın olamaz. Yeni Türkü "özgün müzik" adı altında bize Grek rembetikolarını satıp durmuş yıllarca, bu da o hesap..Seyretti ğim tek filmi "Yumurta"da Angelopoulos etkisi sezinlemiştim ama paranoyaklık yapıyor olabilirim diye dillendirmemişt im. Artık kuşkum kalmadı; Birebir aktarılan taşranın kırılıp dökülen binalarıyla bezeli idilik çevreler vs karşımızda iyi bir fason zanaatkar olduğunu gösteriyor..Ang elopoulos'ta ezilen, horlanan, hayat mücadelesi veren gerçek insanların trajedilerinin sol bir duyarlılıkla anlatılması vardır; Bal'da ise duyarsızlaşmış, kendini bulmaya çalışan batılı değerlere özenen bir bireyin iç çelişkileri..Be nim bildiğim hiçbir büyük yönetmen sorunları bireyselleştirm ez..Aksine bireysel problemleri alıp, insan olma durumunun varoluşsal açmazları ile hesaplaşır..Son derece bireysel konuları ele alıyor gibi görünen Bergman, Tarkovsky gibi devlerin bile tek tek bireyler değildir aslında dertleri; bir bireyde tezahür eden varoluşsal, teolojik açmazlardır; ölüm, yaşlılık, etik bağlılık vs..Büyükler bireysel problemleri alıp toplumsallaştır ır, evrenselleştiri rken, bizdekiler toplumsal problemleri alıp bireyselleştiri rler..Yumurta'y ı alın mesala..O şairi o duruma getiren nedir; var mı bir gönderme...
Komplike bir adam, bir şair ( bizim köylü sağ hamasete uygun olarak siz ona solcu, entellektüel vs deyin), saf bir kasaba kızı tarafından adağı yerine getirmenin önemine ikna edilir..Yani Yeşilçam'ın klasik ecnebi özentisi başkötü Önder Somer karakterinin bir başka varyantıdır bu sadece..Peki "İyi" karakter kim?; adağa saygı göstermenin önemine vurgu yapan kasaba kızı..Kendi değerlerinden uzaklaşırsan annenin ölümünü bile umursamazsın, göçüp gidince de üzülürsün..Film in Moral dersi bu..
Angelopoulos'un eserini al, Türkiye'ye uyarla, al sana kolay yoldan Türk-İslam populistliğine uygun bir sanatçı statüsü..Bu batılı formatlarla yapılmış "sanat" eserine bakmayın; Galata'nın gayri-müslimler inden zanaat öğrenip kendi mahallesinde satan bir Osmanlı esnafı var karşımızda.
Semih Kaplanoğlu’nun ilk filmi “Herkes Kendi Evinde” çok farklı ve doğru bir çizgideydi. Sonra nerden çıkardı bu kişisel, içsel anlatımları, gösterge bombardımanını –her şey gösterge kokuyor-, muhafazakâr kasaba ütopyalarını vs, bilmiyorum. Satacağını düşünmüştür, sattı da. Cannes’dan ve yerli festivallerden (örn. Adana Altın Koza) ödülleri topladı.
Bakın, “Herkes Kendi Evinde”yi biraz anlatayım. Zaman, günümüz. Rusya’dan yaşlı bir adam (Erol Keskin) sadece sırt çantasıyla İzmir-Alaçatı’y a çıkagelir. Bu adam, bir komünisttir, kolhozlarda vs.de çalışmış. Erol Keskin, eskilerin o sağlam komünistini sırtıyla bile oynar. Alaçatı da bir kasaba. Fakat, o kasabayla ilgili bir şey yoktur. Hayatının son demlerindeki bu yaşlı komünist, çok gençken Sovyetler için terk ettiği baba ocağına geri dönmüştür. Kasabanın dışında yıkık dökük bir ev, avuç içi kadar bir toprak. Aldığı Rus kültürüyle de harmanlı klasik komünistlerin o canlı, disiplinli, yorulmak bilmez tavırlarıyla işe girişir, geriye kalan son birkaç yılını geçirmek üzere evi güzelce onarır, tarım malzemeleri, tohumlar alır. O pespaye yer canlanmaya, renklenmeye başlar.
Bu arada, hiç görmediği, bilmediği yeğeni çıkagelir. Onun derdi ise orayı satıp parasıyla “gitmek”tir, Amerika’ya gitmektir. Adam bu fikirden habersiz yeğenine de kucak açar, beraber yaşayalım der.
Bir de Rusya’dan İstanbul’a babasını aramak için gelen bir Rus kızı vardır.
Bu üçlü, o evde, ama aslında herkes kendi evinde, buluşur. Sonra film devam eder.
Temiz, sade bir anlatım. Ortaklaşmayı kurcalayan, ne fazla yakın ne fazla uzak, mesafeli bir duruş, büyük laflar etmeyen düşünmeyi seyirciye bırakan, bir ilk film olmasına rağmen küçük, güzel bir filmdi.
Sonra nerden getirdi, hangi gizli sandıktan bulup çıkardı bu üçlemeyi bilmiyorum.
Süt’te (ya da Yumurta’da) acayip sıkılmıştım. Ben bir dağa sırf dağ diye dakikalarca bakamam, o kadar mistik bir yanım yok. Bu uzun çekimlere katlanamadığım için değil; Haneke’nin 7.Kıta’sını izlerseniz görürsünüz, nerdeyse 2-3 dk masadaki tabakları seyrederseniz, sürekli eşyaları çeker, oyuncuları fazla görmezsiniz, ama bunun bir anlamı vardır.
Hasan, haklısın. Karadeniz’e giden “öykü”yü unutuyor. Deforme, dekonstrüye bile olsa ben bir şeyler dinlemek isterim. Karadeniz’in yeşilliklerinde n bana ne, takvim yaprağı gibi görüntüler, bunların bütüne katkısı ne. İnsanlar ne yapıyor? Yeşilliğe bakışları ne? BBC, National Geo, şahane doğa belgeselleri gösteriyor, üstelik o belgesellerin bile öyküsü var. Muhafazakâr bir görüntü sunuyor olabilirim. Ama deforme bir şey görmek istesem onun da iyisini izlemek isterim, sırf deformasyon hatırına deformasyon bana hitap etmiyor, zekâma hakaret ediyor.
Allah aşkına lütfen, Cannes’da Altın Palmiye alan Bal’ı, bir ya da iki yıl önce aynı ödülü alan Beyaz Kurdela (Haneke) ile arka arkaya izleyin. Ne alakası var bu iki filmin? (Bunu Bal’ı izlemeden söylüyorum; söyleyebilirim çünkü belli bir uyum gerektiren üçlemenin ilk/ikinci filmini izledim, yeterlidir.) Bu ödülleri neye göre veriyorlar?
Yılmaz Güney’in Altın Palmiye alan filminden (Yol) söz etmiyorum bile. Aradan yıllar geçmiştir, sinema değişmiştir, ideoloji değişmiştir vs. Ama şimdi bahsettiğim konu 1-2 yıl arayla.
Cannes’da iki önemli ödül vardır: Biri Altın Palmiye (popüler olana gider), diğeri Büyük Jüri ödülü (sanat/biçim olarak sinema kavramına daha yakın filmlere daha dışa kapalı bir değerlendirmeyl e verilir). Hatırladığım kadarıyla Nuri Bilge Ceylan, Büyük Jüri ödülünü almıştı.
Cannes’daki bu tür tutarsızlıklar yeni değil. Örneğin birkaç yıl önce animasyon dalında bir filme Cannes ödülü verildi, şimdi ismini söyleyince hatırlayacaksın ız, izlememişseniz bile muhtemelen duymuşsunuzdur: Persepolis.
İran hakkındaki bu film kimseye yaranamadı; ödül verildikten sonra bile tartışmalar, karşı iddialar yükseldi. Neden verildi vs diye.
Persepolis, filmi yeren İran için fazla sert, filme ödül veren Batı için fazla yumuşak kaldı.
Düşünüyorum da, aynı film, aynı animasyon, Mozambik hakkında çekilseydi, nasıl bir ödül alırdı, ödül alır mıydı?
Bu nedenle, bu ödül işlerini abartmanın pek de bir âlemi yok.
Söz madem Kaplanoğlu’ndan açıldı. Geçenlerde Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde patlak veren Kusturica skandalını hatırlayabilirs iniz. Kaplanoğlu da bunun, Kusturica’ya karşı taraftan, bir parçası oldu. Sanki, Kaplanoğlu, Kusturica’yı bu son Antalya festivalinde görmüş, tanımış gibi! Kusturica Türkiye’ye ilk defa gelmiyor ki. İstanbul Film Festivali’ne geldiğini hatırlıyorum, hafızam uydurmuyorsa.
Kaldı ki, Kusturica söz konusu Antalya festivalinden 3-4 ay önce Bursa’ya gelmiş (muhtemelen oradaki “İpek Yolu” Sinema Festivali içindir), Kültür Bakanıyla karşılaşmış, el sıkışmışlar. Kültür Bakanınki nasıl popülist, iki yüzlü, cahilce bir politika ki, 4 ay sonra geri adım atıyor, tükürdüğünü yalıyor, Kaplanoğlu’yla birlikte Kusturica’ya giydiriyor.
Kaplanoğlu, Kusturica’yı tanımıyor mu, faşistse faşist olduğunu bilmiyor muydu? Aynı dönemin ve coğrafyanın iki yönetmeni birbirlerinin ürünlerini, politik duruşlarını, hayat tarzlarını takip etmez mi, bilmez mi? Hadi Kusturica, Kaplanoğlu’nu tanımaz etmez diyelim (skandalla ve ardından Cannes ödülüyle artık tanımıştır), ama mesele o değil zaten, Kaplanoğlu Kusturica’yı tanımaz mı? Kaplanoğlu sanki uykudan uyanmış gibi davranıyor, sanki biri onun gözünü açmış. Böyleyse, bu daha feci! O zaman bu aymazlıktır. Yıllardır bir faşistin, ırkçının filmlerini izlemiştir. Ya da önceden bu durumu biliyorduysa, sinemacı olma sorumluluğu gereği bizi uyarmamıştır da, “izlemeyin bu faşistin filmlerini!” diye.
Kusturica’nın gazeteye mi, internete mi ne, verdiği –Bursa ziyaretinden de önce sanırım– bir röportaj skandala neden olmuş. Ama Kusturica faşistse herhalde bir gecede faşist olmamıştır. Gece yatarken, yarın ilk işim gazeteye faşist bir demeç vermek olsun dememiştir herhalde.
Kusturica’nın milliyetçi demeyim ama etnik ayrımcılık, o da güçlü bir kelime, bir etnisiteyi kullanıp kullanmadığı tartışılmıştı zaten (Çingeneler Zamanı). Cannes ödüllü Kaplanoğlu, o zamanlar sinema okulunda bir öğrenci olmalı ya da muhtemelen yeni mezun. Haberi yok muymuş bu tartışmalardan?
Çingenelere Cem Karaca’nın şarkısında olduğu gibi “Çingene kalın” der, filmin temel mesajı bu. Kalın ki ben de sizi çekebileyim.
Güzel filmdir, akıllardan çıkmayacak bir filmdir.
Underground ile her anlamda yine şimşekleri üzerine çekti. Kusturica, savaşın taraflarından ziyade savaşı anlatıyordu. Taraflara nerdeyse eşit ölçüde yaklaştığı için, yani hani o her zaman övülen bir tavır olarak tarafsız kaldığı için, Batı’ca eleştirildi. Her zaman tarafsızlıktan dem vuran Batı nedense bu sefer bir tarafgir tavır bekliyordu. Fakat Kusturica’nın gözünden, etkileyici bir sahne olduğunu düşündüğüm, hayvanat bahçesindeki fil ve diğer hayvanların bombaların şiddetinden çektiği acı, eziyet, sokaklarda koşturması, insanların (isterseniz mazlumların) çektiğinden farklı değildi. Kusturica, Batı’nın beklediği türden bir özeleştiriye hiçbir zaman yanaşmadı. Çünkü herhalde bir (Sırp-Hırvat ve daha bilmem ne melezi) Yugoslav olarak biliyordu ki, Hırvatların ya da Müslümanların elinde silah olsaydı, ilk kurşunu onlar da atabilirdi. (Geçerken söyleyeyim, eski Yugoslavya ordusunun üst ve orta düzey subayları Sırp’tı, dolayısıyla silah kontrolü Sırpların elindeydi. II.Dünya Savaşı’nda Nazi-Sırp işbirliği de meşhurdur.) Barışçıl Doğu, barışçıl İslâm efsanesine herhalde Kusturica da inanmıyor. Haklılık payı yok değil. Dört halifeden yalnızca biri eceliyle ölebilmiştir.
Underground da müthiş fantastik, eğlenceli, güzel bir filmdi. Her çeşit sanat kullanılmıştır. Unutulmazlar arasına alınabilir. Üzerine daha fazla şey söylemek için tekrar izlemeli. Amerika için çektiği Arizona Dream de hatırlanabilir. Ama zaten konumuz bunlar değil. Sonuç olarak, Kusturica filmlerini yapıp, dünyaya salmıştı. Bizler Kusturica’yı değil filmlerini seyretmiştik; o filmler onun yaptığıyla kalmadı, biz seyircilerle birlikte çoğaldı ya da azaldı, anlam kazandı ya da kaybetti.
Merak ediyorum, Kaplanoğlu, arşivindeki Kusturica filmlerini acaba çöpe atmış mıdır? Atmalı mıdır? Yani bir yönetmeni ülkenizden kovuyorsanız, tutarlı olmak adına filmlerini de çöpe atmalı, hatta yasaklamalısını z, öyle değil mi?
Yoksa Kaplanoğlu, yönetmenin röportajıyla ortaya çıkan ırkçılığı bir yana, filmleri bir yana mı demiştir?
Acaba Kaplanoğlu, Kusturica filmlerini zamanında memnuniyetle izlemiş midir? Peki, şimdi onları kütüphanesinde, bilgisayarında, herneyse arşivinde görünce midesi bulanıyor mudur? Duvarında filmin afişi varsa onu oradan kaldırmış mıdır? Kaldırmalı mıdır?
Meşum soru: Kaplanoğlu “ne yapmalı”?
Yanıt bekliyorum. Kaplanoğlu’ndan değil sizlerden.
Herşey uygun bölümünüe yazılırsa bu çapta bir site idare edilebilir ancak..yoksa ortaya kaotik bir yapı çıkar..
Bir de,bundan sonra benzer durumlarda Forumu kullanırsan daha iyi olur..Zira Forum'larda teknik problem vs gibi kategoriler var..Sadece senin için değil ileride benzer problemler yaşayacak kişilerin senin durumunu okuyup benzer durumlarda ne yapmaları gerektiklerini görmüş olur..Benzer bir teknik problem hakkında çözüm arayan biri, yüzlerce film arasından nasıl bulsun? Forum bu gibi durumlar için de var..Aynı zamanda bir Yardım uygulamamız vardı..Onu tekrar devgreye alalım..İkinci bir alternatif olarak karşılaştığın teknik problemleri oraya yazarsın..
SOUL KITCHEN
komedi-macera
Yemek ve lokantacılık hakkında pek çok film çekilmiştir. Benim ilk sırada hatırladıklarım arasında, dul bir kadının erkek işi olduğu için geleneklere aykırı olarak Japon eriştesi yapmayı öğrenip lokantasında satmasını öyküleyen “Tampopo” (1985 Japon yapımı), bir kapitalizm eleştirisi sayılabilecek ve tam olarak yemek hakkında olmasa da “Aşçı, Hırsız, Karısı ve Onun Aşığı ” (1989 Fransız-İng. Yapımı), Amerikan çölünde bir “Bağdat Café” (1987; müziği çok güzeldir), en yakın tarihli olarak da başrolde Juliette Binochet’nin zarifliğiyle “Çikolata” (2000) sayılabilir.
Gerçi, bütün bu filmlerde yemek başka pek çok şeyi temsil edebilir ya da anlatılacak olana eşlik eder.
“Soul Kitchen”, tam bir yemek filmi olmasa da adından da anlaşılacağı üzere bir lokanta hakkında. Bana biraz “Benim Güzel Çamaşırhanem”i (Yön. Stephen Frears; başrolde Daniel Day Lewis; 1985) de çağrıştırmadı değil.
“Soul Kitchen”, bir Klaus Maeck, Fatih Akın prodüksiyonu; Yönetmen, Fatih Akın; Senaryo, Fatih Akın ve Adam Bousdoukus, yapım yılı 2009.
Pek çok oyuncu arasında, Adam Bousdoukus (Yunanlı lokanta sahibi Zinos) rolün hakkını verse de aşağıdaki ikisi kadar dikkat çekici değil. Kendisini daha fazla filmde görmek istediğim Moritz Bleibtreu’yu (Zinos’un ağabeyi İlyas) Fatih Akın’ın diğer filmlerinden tanıyacaksınız. Ama ben onu en çok yine bir Alman yapımı ve tarihsel bir psikolojik deneyin kurgusu olan “Deney” filminden hatırlıyorum. Birol Ünel (Aşçı), Akın’ın müptelası olduğu oyuncusu; her zamanki gibi, işi kısa bile olsa, en iyisini yapıyor. Diğer Türk oyuncular Demir Gökgöl (Kiracı Kaptan), Cem Akın (İlyas’ın arkadaşı) ve sürpriz bir rolde Uğur Yücel.
Hamburg’daki sıradan insanların sıradan hayatlarını sıra dışı ve mizahi bir dille anlatan filmin konusu, kötü bir semtteki, eskiden önünden tren rayları geçen ve hangardan bozma sıradan bir fast food lokantasını, başta öyle amaçlanmasa bile sonradan yemekleri birinci sınıf bir restorana çevirmek. Ve bundan her şeye rağmen vazgeçmemek. Bir bakıma küçük girişimci rüyası. Ne olursa olsun amacından vazgeçme –ama bunu dostlarınla ve yakınlarınla yap– şiarı ise, filmin tüm dokusuna yayılıyor. Öyle ki, kahraman, sevgilisiyle neredeyse imkânsız hale gelen ilişkisini bile bitirmiyor, onun için çaba harcıyor.
Çok kültürlü, çok müzikli, otantik ya da pop Yunan şarkılarından Soul, R & B, Rock çeşitlerine kadar bir sürü şarkıyla bezenmiş, renkli ve cümbüşlü bir film olan “Soul Kitchen”, etnik mozaik konusunda bazı zorlamalara da başvurmuyor değil. Örneğin aşçı kaybolduktan sonra onun Çingene olduğunun laf arasında vurgulanması gibi. Yine de göze o kadar batmıyor. Göçmenlik filmde üstüne gidilen, vurgulanan örneğin politik bir öğe olmaktan ziyade, o göçmenlerin bireysel hayatlarının kültürel bir rengi olarak ele alınmış. Tarzları, müzikleri, sofra adaplarıyla ilgili. Lokanta sahibi pekâlâ Türk ya da Macar olabilirdi, bu ise filmin akışını pek de değiştirmezdi. Örneğin, kahramanlarımız ı kazıklayan Alman emlâkçı rahatlıkla başka bir Alman’ı da dolandırabilece k bir tipe benziyordu.
Gelelim aşçıya. Aşçının birinci mottosu: “Her şey satılır, mühim olan satılmayanı satmak.” İkincisi ise: “Ruhun için yemek.”
İkincisini kaba saba motorcu, Rockçı tayfası da anlamış olacak ki, lokanta sahibini şaşırtarak hamburger yerine spesiyallerden sipariş ederler.
Bir ara, tatlıya afrodizyak karıştırmak işleri çığırından çıkaracaktır.
Film, yaşanan bütün sıkıntılı olaylara rağmen dostların ve kaderin de yardımıyla mutlu sonla biter.
Kahramanların başına gelen belalara da gülmeseniz bile gülümseyebilirsiniz.
Fatih Akın’ın da altında imzası bulunan senaryo/diyalog -yoğun bu filmde çekimler, tipik Kuzey işlevselliği çerçevesinde gerektiği kadar, ne fazla uzun, ne de kısa, genelde diyalogla paralel gidiyor. Kurgu da insanı yormuyor. Ana iç mekân lokanta olmakla beraber, farklı iç ve dış mekânlara da rastlanabiliyor , ne var ki bunlar da abartılı, gösterişli sahneler değil, yine senaryonun gerektirdiği ölçüde. Akın, küçük bütçelerle büyük filmler yapılabileceğin i daha önce de göstermişti.
Son olarak, bel fıtığı olanlar için harikulade bir film, onların özellikle seyretmesi gerekir.
SERSERİ MAYINLAR (Mine Vaganti)
dram - komedi - psikolojik
Yönetmen: Ferzan Özpetek
Prodüktör: Domenico Procacci
Senaryo: Ivan Cotroneo ve Ferzan Özpetek
Oyuncular: Riccardo Scamarcio, Nicole Grimaudo, Alessandro Preziosi
Yapım Yılı: 2010
Özpetek’in daha önce seyrettiğim “Hamam” (1997) ve "Karşı Pencere” (2003) filmlerinden sonra, “Serseri Mayınlar” (Mine Vaganti) bana daha yakın geldi. Hamam’da ve Karşı Pencere’de pek de tanımlayamadığı m yapmacık, yerine oturmayan bir şeyler vardı. Ancak Özpetek, bu son filminde bir şeyler öykülemek ile izlenimler ve duyarlılığı kaydetmek arasında bir denge tutturmuş gibi görünüyor. Sırlarla örülü ailenin hem yadsıyan, hem de içine alıp kucaklayan yönlerini duygusallığa ve tepkiselliğe batmadan anlatıyor. Gündelik hayattan kattığı espri de cabası.
İtalya’nın küçük bir kasabasında geçen öykünün hem başkahramanı hem de anlatıcısı gibi görünen genç Tomasso’nun Roma’dan kalabalık ve zengin ailesinin malikânesine dönüşüyle başlar film. Ağabeyine bir sırrını açıklar ama ailesine aynı sırrı açıklamadan önce ağabeyi ondan hızlı davranır ve yıllardır sakladığı kendi sırrını hepsinin önünde ifşa eder.
Evden ve fabrikadan babası tarafından kovulan ağabeyinin yokluğunda, işleri ve aileyi toparlama yükünü Tomasso sırtlanır. Ancak bu rolden fazlasıyla rahatsızdır. Hayatında kendine dair alması gereken başka kararlar vardır. Fakat otoriter baba buna izin vermez, ilk oğlunda başaramadığını, ikinci oğlunda başarmak istemektedir.
Tomasso’nun en büyük destekçisi, onu tek anlayan büyükannesidir. Gençliğinde hayal kırıklığına uğradığı için aynı şeyi torununun da yaşamasını istemez. Çünkü o da umutlarını gömmüş, kendinden istenildiği gibi davranmıştır.
Farklı olmanın, verilene karşı çıkmanın, toplumdan önce ailede cezalandırıldığ ını Tomasso, ağabeyinin deneyiminde yaşar. Şimdi bu örneğe bakarak mı karar verecektir yoksa kendi yoluna mı gidecektir? Serseri mayın ne anlama gelmektedir, kimdir? Bunları hep beraber filmin sonunda öğreniyoruz.
Özpetek, Fellini’yi hatırlatırcasın a birkaç fantastik öğe de yerleştirmiş filmine. Yukarıdaki dramatik yapıdan, filmin ağır tempolu ve hüzünlü geçtiği de çıkmasın. Kahramanlar sıkıntı çekse de bunu depresif bir şekilde yaşamazlar. İtalyan esprisi, gündelik hayat her daim işbaşındadır, hatta gırgır sahneler de mevcut. Örneğin filmin belki de en etkileyici ve traji-komik sahnesi şeker hastası olan büyükannenin hizmetçiye hazırlattığı türlü şekerlemeleri, pastaları tadını çıkara çıkara yemesidir. Bu ziyafet öncesi bir gelin gibi süslenir de. Tomasso’nun arkadaşlarının malikaneye geldiği gün de gayet eğlenceli, şamatalı geçer. Fransız şansonlarının yerini tutabilecek kimi neşeli, kimi hüzünlü İtalyan şarkılar da olaylara eşlik eder. Ayrıca kasabanın antik dokusu yer yer seyre değer fırsatlar da sunuyor. Klasik meydanı, sütunlarla süslü sokakları, taştan dar yolları, Akdeniz’i, gecesi, gündüzü.
Doğal açılarla çalışan Özpetek, abartılı sahne düzenlemesine de kalkışmamış. Kendini seyrettiren, yine de bütün o kendiliğinden yerleşmiş gibi görünen sahneler arasında mizansen kokan ve bu yanıyla öne çıkan sahne, genç kahramanın yüzü pencereye, sırtı genç kıza dönük, ona kendi sevgilisine arkadan bakışını anlattığı sahnedir.
Kapanışı, hüzün ve neşeyi harmanlayarak, hem iç burkarak hem sevindirerek, bunu da gerçeğin üstüne fantaziyi bindirerek yapan Özpetek, geçmiş ve şimdiyi de buluşturarak, zaman ve kararlar arasında sıkıştırdığı kahramanına ya da bize gelecek için bir yol gösteriyor.
Büyük tiratlar, ihtişamlı sahneler beklemiyorsanız aile ve benlik hakkında izlenmeye değer bir film.
Ben sinemayı içinde bulunduğu gerçekliğe uygunluğunun yanı sıra (daha çok keyif almak için) nasıl kurgulandığına bakarak da izlemeye çalışıyorum.
Bu topraklarda hiçbir zaman Neruda ile karşılaşıp, dünyalar güzeli garsonla arkadaşlık kurulamayacağın ı ve şefi komünist olan bir postaneye sahip bir kasabanın olamayacağı konusunda "Postacı" filmi hakkında Önder ile yazıştığımızı hatırlıyorum. Benzer düşünüyoruz ama dediğim gibi bunlar sinemadan farklı şekilde keyif almamı engellemiyor.


Tanıdık derken çocuğu değil, çocuğun içinde bulunduğu ruh halini kastetmeye çalışmıştım aslında.
Ben sinemayı içinde bulunduğu gerçekliğe uygunluğunun yanı sıra (daha çok keyif almak için) nasıl kurgulandığına bakarak da izlemeye çalışıyorum.
Bu topraklarda hiçbir zaman Neruda ile karşılaşıp, dünyalar güzeli garsonla arkadaşlık kurulamayacağını ve şefi komünist olan bir postaneye sahip bir kasabanın olamayacağı konusunda "Postacı" filmi hakkında Önder ile yazıştığımızı hatırlıyorum. Benzer düşünüyoruz ama dediğim gibi bunlar sinemadan farklı şekilde keyif almamı engellemiyor.