Yumurta - Semih Kaplanoğlu Popüler
Yumurta
Şair Yusuf annesinin ölüm haberini alır ve yıllardır uğramadığı kasabadaki çocukluk evine geri döner. Bakımsızlıktan harap düşmüş bir evde onu genç bir kız, Ayla beklemektedir. Yusuf beş yıldır annesi ile yaşayan bu uzak akrabadan habersizdir...
Ayla'nın Yusuf'tan bir isteği vardır. Zehra'nın ölmeden önce adadığı adağı oğlu Yusuf yerine getirmelidir. Taşra hayatının durağan ritmi, eski sevgili, dostlar ve hayaletlerle dolu mekanlar ve içini kaplayan suçluluk duygusu yüzünden karşı koyamaz. Ve Ayla ile Yusuf üç-dört saat uzaklıktaki bir yatır türbesinde yapılacak kurban kesimi için yola çıkarlar.
Kurbanlığın seçileceği sürünün bulunamaması yüzünden geceyi bir krater gölünün kenarındaki otelde geçirirler ve katılmak zorunda kaldıkları düğünün atmosferi Yusuf'la Ayla'yı birbirlerine yaklaştırır.
Yağan ilk kar suçluluğu örterken, koçun kurban edilişi Yusuf'un kaderini değiştirecek midir?
Sinema
- Altın Portakal - En İyi Film
- Altın Portakal - En İyi Görüntü Yönetmeni
- Altın Portakal - En İyi Kostüm
- Altın Portakal - En İyi Sanat Yönetmeni
- Altın Portakal - En İyi Senaryo
- Bangkok World Film Festival - En İyi Yönetmen
- Estoril European Film Festival - İkinci Film Ödülü
- Fajr Film Festivali - En İyi Yönetmen
- Fajr Film Festivali - Teknik ve Artistik Başarı Ödülü
- İstanbul Film Festivali - En İyi Film Altın Lale Ödülü
- Medfilm Festival - Eurimages Italia Ödülü
- Nurnberg Turk- Alman Film Festivali - En İyi Erkek Oyuncu Ödülü
- Nurnberg Turk- Alman Film Festivali - En İyi Film
- Ravenna Mosaico d'Europa Film Festivali - En İyi Film
- Romanya Anonimul Film Festivali - En İyi Görüntü
- Saraybosna Uluslararası Film Festivali - En İyi Kadın Oyuncu
- Seul Uluslarası Film Festivali - En İyi Film
- Sevilla Film Festival - Eurimages Ödülü
- Siyad - En İyi Erkek Oyuncu
- Siyad - En İyi Film
- Siyad - En İyi Görüntü Yönetmeni
- Siyad - En İyi Kadın Oyuncu
- Siyad - En İyi Kurgu
- Siyad - En İyi Sanat Yönetmeni
- Siyad - En İyi Senaryo
- Siyad - En İyi Yönetmen
- Valdivia Uluslararası Film Festivali - En İyi Kadın Oyuncu
- Valdivia Uluslararası Film Festivali - En İyi Yönetmen
Üye eleştirileri
Toplam 2 üyeden ortalama puan:
Güzel bir üçleme, güzel bir film
Doğrudur; Nuri Bilge Ceylan'ı çok bekledik bu ülkede; yani dramatik, eğlencelik vs. bir senaryonun yanında, sinemanın son tahlilde görsel bir sanat olduğu gerçeğini de gözönüne alıp işin fotoğrafik yanına özen gösteren bir sinema anlayışı.
Ancak tahmin ediyorum, sinematografisi iyi olan bir film çekmek için usta bir yönetmen olmaya gerek yok; bu işin uzmanı, bir sürü adsız usta profesyoneller var. Küreselleşen dünyada iyi bir sinematoğrafçı bulmak, futbolcu bulmaktan zor olmasa gerek. Üstelik sinemanın 100 yılı aşan birikimi sonucunda, "sanat filmlerinin" atmosferik-estetik bir etki bırakmak, düşsel bir sinema gerçekliği yaratmak için kullanılan yöntemlerinin ISO9000 standartları çıkarılabilir herhalde; adagio bir tempo, tercihan puslu bir manzara, aniden esen bir rüzgar sonucu çılgınca sallanmaya başlayan ağaçlar/otlar, aktörü/aktrisipencere çerçevesi önüne koymak ve bu vesileyle dış manzarayı çerçevelemek vs.
Bu yüzden sadece bu görsel öğeler kullanılarak "sanat filmi" yapılmış olur mu? Tamam Ceylan da tam bunu yaptı ama artık üstüne başka birşeyler de katmak gerekmez mi?
Oyunculuk Türk sinemasında en önemli açmazlardan biri galiba; yapamıyor bizimkiler..Hayatın doğallığını yansıtamıyorlar. Geçen FB'ta bir arkadaşın arkadaşı Yerli Diziler bağlamında mükemmel bir yorum yapmıştı; "Ortaokul müsamareleri gibi, sırası gelen repliğini okuyor geçiyor"..Benim uzun süre arayıp da bulamadığım ifadeydi bu..Yapmacıklık sarkıyor heryerden..Sözde "usta" oyunculardan bile..Yumurta bu açıdan o kadar kötü değildi..Ancak bazı ufak tefek noktalara takıldım;
Sahafa seksi bir kadın gelir elinde bir şarapla..Bir süre bakıp bir kitap beğendikten sonra "Şarabı bırakıp bunu alsam olur mu?" der..Böyle bir diyalog gerçek hayatta normal koşullar altında olur mu? Sıradışı bir durum sonuçta bu; kadının neden böyle tuhaf bir teklifte bulunduğunun ipuçları verilmeliydi bence..Öyle bir çeşni olsun diye konduğu izlenimi veriyor;
Aktör, otobüse yetişmek ya da randevuya geç kalmama benzeri bir izlenim veren bir şekilde aceleyle, adeta koşarak yürümektedir..Yürüdüğü hızla içeriye dalar ve doğrudan, soluklanmadan kalabalık bir odadaki yerine geçer oturur ve sağdaki, soldaki insanlarla el sıkışır..Sonradan anlıyoruz ki, bu bir cenaze evidir..Annesi ölmüştür..Yeryüzünde annesinin cenazesine vapura yetişmeye çalışan biri gibi yürüyen kaç kişi vardır acaba; böyle bir haber alan birinin omuzları düşer, ne yapacağını bilemez vs..Yok eğer çok soğukkanlı, ağır, karizmatik biri ise de acele acele yürümez, cenazenin bir yere gideceği yoktur nasılsa,..
Mezarlık sahnesi başladığında bir kronometre çalıştırın; tabutun eller üstünde görülmesinin ardından, aktörün taziyeleri kabul edip, bitirmesi arasında geçen süre 10sn'den azdır..
Annenin kaybedilmiş olması, filmin hareketini başlatan neden; aktörün filme konu olan muhtemelen yabancılaşma, duygusuzlaşma şeklinde tezahür eden iç dünyasındaki çelişkileri başlatan, önemli bir olay; iç dünyasına biraz daha ışık tutmak için defin töreninin biraz daha uzun tutulması gerekmez miydi? Omzunun üstünden İmama'a doğru bir çekim, derken toprak atılması, derken karşı açıya geçip yüzündeki ifadelerin gelip geçmesine zoom yapılması vs..Yok!..tüm filmin merkezi olayı etrafında atmosferik bir etki bırakma yönünde hibir özen göremedim..
Benzer şekilde küçük çocuğun su alıp gelmesi ve mezarı suladıktan sonra, hazrola geçer gibi dua pozisyonunu alması..Angelopoulos'un ufacık çocuklaarı bile nasıl yönettiğinden bahsetmiştik..Benzer bir özen Kaplanoğlunda maalesef yoktu..Çocuğa bir bidon su alıp koşa koşa geleceen, döker dökmez dua pozisyonuna geçecen demek yerin oturaacan, biraz soluk alaacan ve sonra ellerini açacaan dese çözülürdü herhalde bu iş..
Başroldeki kızın platonik sevgilisi, manzara seyretmek için çıktıkları yerde çimenlere -(toprak zemine)- oturmadan önce yeri üfler..Tamam bizim bıçkın anadolu delikanlıları normal hayatta da şakındır ama yönetmenimizin derdi bu denli realist olmak değildi herhalde; uluslarası bir filmde ulusal karakterimizin çok küçük detayları zatn verilemez herhalde..
Filmin orta yerinde, bir baktık kahramanımız bir kuyunun dibinde, çıkmaya çalışıyor vs..Sonradan aşırı zorlayarak anlıyoruz ki bu bir rüya imiş..Doğal hayatlarımızda bile, rüyanın gerçeküstü karakterinin yoğu etkisi altında kalmaz mıyız? En gerçekçi rüyada bile ürkütücü, sıradışı sürrealist bir unsur olmaz mı? Tamam kuyunun kendisinin sembolik bir değeri var ama sembolik olarak kullanıldığını nerden bileceğiz eğer başka hiçbir desteleyici sürrealist sembol yoksa..
Kurbanlık koç almaya giderken, mola verdikleri yerde uzak akrabaları yaşlı bir kadınla yaptıkları diyalog da hiç inandırıcı değildir..Artık bunamış, ne dediğini bilmeyen yaşlı, tonton bir nine izlenimi verilmek istenmiş, ama kullandıkları kadına bakıyorsun, sesi fıldır fıldır..Hiç de öyle bunamış bir hali yok..
Belki bunlar küçük detaylar ama yavaş tempolu bir filmi ilgi çekici kılan tam da bu tür atmosfer yaratan, bir gerçeklik yanılsaması oluşturan minik detaylardır..Bunlar başarılı kurgulanmaz ise filmin yapmacıklığı kendini belli eder; gözümüze gözümüze batar..
Bir de arabanın içinden çekimlere çok ağırlık verilmiş..Abbas Kiarostami etkisi midir nedir? "Yumurta"nın sembolik anlamını ise anlayamadım doğrusu..
Batı Sineması
Önder'in, beynimde uçuşup duran, "bu memleketten büyük yazar çıkmaz" yargısıyla bir paralellik içerdiğini düşünüyorum: Evvela, "Issız Adam, şimdi "Yumurta" ve bir parça da "Uzak" filmindeki esas karakterlerin (15 yıldır uzağında olduğum) memleketime ait olmadıklarını düşünüyorum. Veya ben o "tipi" henüz tanıyamıyorum. Daha ziyade bir batı ülkesi "atmosferi" taşıyan bu insanlarda, anlam vermekte güçlük çektiğim "iç dünya tılsımı" var. Bunun bizim gibi toplumlara henüz uğramadığını düşünüyorum. Biz kalabalıkta büyüyoruz, bu kadar yalnız kalacak adalarımız yok sanırım. Yalnızlığa bir olumluluk yüklüyor değilim sadece yazılı düşünmeye çalışıyorum. Süt'ün, Başak Köklükaya, hariç daha sinemasal durduğu üçlemenin, eğer hesabım doğruysa en iyisi "Bal" olmalı. Bakalım bakalım.
Bir de not olması açısında yazayım. Sanki memlekette bir "Batı Sineması" mı doğuyor ne! Dingin, yumuşak, sessiz ve asude... Memleketin genel durumuna hiç uymuyor(?)













































