Tatlı Hayat Popüler
La Dolce Vita'yı, adeta cennetten çıkma bir huri kadar güzel Anita Ekberg'in Trevi Süs Havuzunda dans ettiği sahneyle biliyoruz. Oysa sinema tarihine geçen bu sahnenin ve Anita Ekberg'in filmde merkezi bir yeri yokmuş.
La Dolce Vita sona doğru çizgisel bir şekile gittikçe gelişen, bir başı ve sonu olan bir olay örgüsüne dayanmıyor. Bu anlamda aslında anlattığı bir öykü yok. Birbirinden bağımsız yedi ayrı episod'tan oluşuyor. Episod'ların kendisi de herhangi özel birşey anlatmıyor. Tasasız burjuva hayatının sıradan günlük yaşantısından sahneler.
Bazı yorumculara göre bu yedi episod hristiyanlığın "yedi ölümcül günahı"na tekabül ediyormuş.
Bütün film, bir bulvar gazetesinde muhabir olan Marcello'nun etrafında dönüyor. Çevresindeki bütün kadınların ilgi odağı olan, birlikte yaşadığı ve tipik bir evlilik yapmak için yanıp tutuşan sevgilisi tarafında ölesiye sevilen Marcello bütün avantajlarına rağmen aslında hiç de mutlu değildir, orta yaşına rağmen hala bir arayış içindedir. İyi bir yazar olmayı istemektedir. Lakin içinde bulunduğu yaşam kendini değiştirmesine pek de olanak vermez, kendi iç çelişkilerini aşıp, gerçekten sevdiği bir konuya odaklanamaz. Bunun bir ipucunu, ünlü havuz sahnesinde görebiliriz. Güzeller güzeli Anita Ekberg havuzda dans ederken kendini kontrol edemez, (kim edebilir ki böyle bir güzellik karşısında) "Biliyorum bir hata yapıyorum, bu büyük bir hata olacak" diyerekten yanına gider.
Sinema
Üye eleştirileri
Toplam 2 üyeden ortalama puan:
Son Güncelleme: Mart 01, 2008
#1 Eleştirmen - Bütün eleştirilerime bakın
Tasasız Burjuva Hayatının Boşluğu
Seyrettiğim her filminin ardından Fellini'nin tüm zamanların en iyi yönetmenlerinden biri oluğuna daha fazla ikna oluyorum. Adam her bir sahneyi ve oyuncuları adeta bir kareografi içinde yönetiyor. Film kadar aynı zamanda bir bale de yönetiyor sanki. Kameranın önündeki herkes, kalabalığa ait bir figüran bile, tasarlanmış belli bir kareografiye göre sahneye giriyor ya da çıkıyor. Ortada bir bale yok ama kareografi var.
Bir başka sahnede ise, egemen değer yargılarına göre son derece başarılı, çok güzel bir eşe ve çocuklara sahip Steiner'ın muhteşem villasında, yanına yaklaşıp "Lütfen seni daha fazla ziyaret etmeme izin" ver der. Buna karşın Steiner yaşamının özenilecek hiçbir tarafı olmadığını ama isterse daha düzenli bir yaşama sahip olması, iyi bir yazar olmaya odaklanması için daha uygun bir iş bulmasında yardımcı olabileceğini söyler.
Filmin yedi episodundan beni en çok etkileyen, Marcello ve çevresineki bir sürü farklı tipin, orji gibi bir partide biraraya geldiği sahne oldu. Burda Marcello'nun çelişkisi bir patlama yapar adeta, otokontrolünü kaybedip, ortamda bulunan herkese hakaret etmeye başlar. Söhreti yakalamaya gelmiş taşralı bir kızın üzerine at gibi biner ve kaba etlerine bir kırbaç gibi vurmaya başlar. Sahne gittikçe sıradan gerçeklikle bağını koparır. Herkes sanki ortak bir düşü yaşıyormuş gibi.
Sabah olduğunda sahile doğru hep beraber yürümeye başlarlar. Bu son sahnede bazı gönderimleri olduğunu sandığım iki olay yaşanır; ilki balıkçılar ne tür olduğu belirsiz, kocaman, canavarımsı bir balığı ağları ile sahile çekmektedirler. Daha sonra kamera bu iğrenç yaratığın gözüne zum yapar ve ardından Marcello'ya. Hani Le Chien Andalou'nun anlamsız imgelerini "açıklamaya" çalışanların durumuna düşmüş olmayalım ama sanki bu balık arzunun ele geçirilemeyen nesnesini temsil eden "objet petit a"ya bir gönderme gibi geldi bana. Zizek olsa "The Real"le yüzleşmek olarak yorumlardı herhalde balığın o iğrenç gözüne yapılan zumu.
Diğer olay ise, Marcello'nun daha önce bir sahil cafe'sinde "yazmaya" çalışırken gördüğü ve muhtemelen saflığı, masumluğu temsil eden o çok güzel genç kızın, denize dökülen derenin öte yakasından kendisine seslenmesi, el kol hareketleri yapması ve galiba birlikte yürümeye davet etmesi. Marcello kızın ne demek istediğini anlamaz, bu arada parti grubundan başka bir kadın seslenir, bir oraya bir buraya bakar ve omuzları düşük bir şekilde geldiği yere döner.
Film hakkında bir başka not da Papparazzi kelimesinin bu filmde Marcello'nun arkadaşı olan Paparazzo adlı karekter sayesinde populerleşmes olması.
Alışık olduğumuz anlamda doğrusal bir olay örgüsü olmadığı için sürükleyici bir film olduğu söylenemez. Ama bir öykü beklemeden seyredebilirseniz bence kaçırılmaması gereken bir film.







Bu kadar sıkıcı bir film zor bulunur doğrusu; uzun ve çok sıkıcı. Sonuna kadar izledim; hani izlemiş olayım diye. Önder'in dediği gibi, "Tasasız burjuva hayatının sıradan günlük yaşantısı" anlatılıyor, ama bu kadar mı sıkıcı olur kardeşim?