Benden Bu Kadar Popüler
Melvin Udall ırkçı, homofobik, antisemitik, bencil, obsesif kompulsif bozukluğu olan ve insanları sevmeyen New York'lu çok ünlü ve zengin bir aşk romanı yazarıdır. Etrafında onu seven kimse olmamasına rağmen okurları ona hayrandır.
Melvin her sabah kahvaltısını aynı restoranda ve aynı masada yapmakta ve servisi de aynı garsonun (Carol) yapmasını istemektedir. Carol hasta bir çocuğu olan ve varoşlarda yaşayan orta halli ve dul bir kadındır. Hayatını sürekli takıntıları ile yöneten ve hiçbir değişikliğe açık olmayan Melvin'in hayatı önce eşcinsel ressam komşusunun (Simon) evinde gasp edilmesiyle ve daha sonra da servisini yapan garson kadının çocuğunun hastalanıp da restorana gelememesi ile altüst olur. Film bu üç farklı tipin Baltimore'a yaptıkları mecburi seyahat ve yakınlaşmaları üzerine kurulur.
Sinema
Üye eleştirileri
Toplam 3 üyeden ortalama puan:
Filmin basit bir öyküsü var ama bu basit öykü filmin ortasına gelip kurulmuş son derece zarif bir çekişme ile hareket kazanıyor ve bir sonraki sahnede olacaklar merakla bekleniyor, yarıdan sonra seyircinin duyguları başarılıı biçimde manipüle ediliyor. Titanik ekolünden gelen ancak bütçesi ona göre mütevazi olan, seyircinin hisleri ile oynamayı hedefleyen melodram komedi arası hoş bir izlek. Başroldeki iki başarılı oyuncu sayesinde zayıf yönlerini gizlemeyi başarıyor. Tempo filmin son çeyreğinde fazla düşüyor, fazla kşlişelere tutunuyor ama sonuçta başarılı bir film diyebiliriz.
"İçkin İhlal"
Filmin asıl özelliği, Jack Nicholson karakterinin sonuçta altın bir kalbi olduğunu ve iyi biri olacağını, yani taşı gediğe koymaktan pişman olacağını bildiğimiz için, iki saat kesintisiz siyaseten yanlışçılığın tadını çıkartmamıza izin vermesi değil mi?
Burada yine "içkin ihlal" (bkz. Kazablanka filmine yaptığım yorum) yapısıyla karşılaşırız: günümüzde, ihlal artık hakim ataerkil ideolojinin bastırdığı (film noir'daki femme fatale gibi) yıkıcı motifterin patlaması değil, hakim liberal hoşgörü rejiminin yasakladığı siyaseten doğrucu olmayan ırkçı/cinsiyetçi aşırılıklara neşeyle gömülmektir - kısacası, "kötü" yön bastırılan yöndür.
Femme fatale mantığının sergilenişinde onun ataerkilliği çökertmesini hoş görmemize izin verilir, çünkü sonunda bunun bedelini ödeyeceğini biliriz; burada da Nicholson'ın siyaseten doğrucu olmayan aşırılıklarının keyfini çıkarmamıza izin verilir, çünkü sonunda günahlarından kurtarılacağını biliriz.
Böylece burada da yapı yine bir çift yaratmanın yapısıdır: siyaseten doğrucu olan Nicholson'ın taşı gediğe koyması bir "objet a", onun artı-keyfidir ve Nicholson'ın tam bir heteroseksüel ilişkiye girebilmek için ondan feragat etmesi gerekir. Bu anlamda, film tam (saplantılı) etik tutumun ihanetine ait üzücü bir hikaye anlatır:
Nicholson "normalleştiği" ve sıcak bir insani varlığa dönüştüğü zaman, tam etik tutumu olan ve onu çekici kılan şeyi kaybeder, yani sonuçta sıradan sıkıcı bir çift elde ederiz.
Öyleyse, bu "içkin ihlal" yapısıyla baş etmeye çalışırken, ondan çıkıp kurtulmak nasıl olası? Eylem yoluyla: eylem, içkin ihlalin gün ışığına çıkardığı o reddedilmiş fantazmatik tutkulu eklentiyi kesin olarak bozan şeydir. Jacques-Alain Miller "gerçek bir kadın" tanımının belli radikal bir eylem olmasını önermişti: erkekten, yani eşinden, onun "kendinden daha fazla kendinde" olan, "onun için her şey demek olan" ve kendi canından bile daha fazla değer verdiği, hayatının çevresinde döndüğü o değerli agalmayı silip atmak, hatta yok etmek eylemi.
David Lynch Ya Da Gülünç Yücenin Sanatı, Encore:sh20-21
İyi Ama Oskar'lık Olacak Kadar Iyi mi?
Kuşkusuz kötü bir film değil; ancak hem en iyi kadin hem en iyi erkek oyuncu oskar'inı hakeder miydi? Bence etmez. Gerçi Hitchcock'a, Lynch'e tek bir defa layık görülmemiş bir ödülün saygınlığı da tartışılır ya..
Bir defa öykü çok gerçekçi değil; Nicholson'un canladırdığı karakterdeki bir adamın hayatının son döneminde yumuşayıp romantik biri haline gelmesi bana pek mümkün görünmüyor.

















