Serzeniş - Merve Kurun Popüler
''Nezaket! Kov şu iti kanepemden!''
Nezaket bahçedeki bamyaları suluyor. Koca duvardan içeriye, kulakları çamura bulanmış yaşlı bir köpek atlıyor ve erik ağacının hemen altındaki kanepeye uzandığı gibi uyumaya başlıyor. Köpek uyurken çamurlu kulakları gözlerini tıpkı bir perde gibi örtüyor.
''Nezaket! Kov şu iti kanepemden!''
Nezaket elindeki hortumu fırlatıp attığı gibi az ilerdeki tulumbanın dibine dayalı çalı süpürgesini kavrıyor ve eriğin altına seğirtip koca kulaklarının perdelediği yüzüne vura vura köpeği bahçeden kaçırıyor.
''Aferin Nezaket, biz mi bakacağız alemin aç acına kapısında tuttuğu ite? Gitsin, evinde uyusun köpek olacak koca kulaklı.''
''Demeyin nine hanım öyle. Belediye zehirlemiş Ragıp Ahalisi'nin itini. Kıyma çektirmiştim ya dün, işte o zaman kasapta duydum. Şuncacık bir ömrü kalmış, günleri sayılıymış. Eziyet ettirmeyin hayvana, günahtır valla.''
''Üfff! Abuk sabuk konuşma Nezaket! Zehirlenmiş olsa bunca yaşar mıydı, o zamancık ölüverirdi. Kim bilir kim uydurdu bunları, inandın sen de.''
Köpek hemen o an ölmemiş olsa da, Nezaket, nine hanıma işte o anda küsüyor ve söylene söylene, akıttığı sulardan etrafında küçük bir göl oluşan hortumu alıp bamyalara dönüyor:
''Hissiz kadın, ruhsuz, laf anlamaz, inat!''
Nine hanım, penceresinden başını ense köküne kadar çıkarıyor ve küçücük gözlerini kocaman açıp Nezaket'in kıyı boyunca toplaşan bamyaları sulaya sulaya bahçenin arkasına doğru uzaklaşmasını izliyor. Çelimsiz yardımcısının gittiğinden iyice emin olunca, elini buruşuk mavi elbisesinin göğsünden içeri daldırıp, katlana katlana minnacık olmuş bir kağıdı çekip çıkarıyor. Onu, yaşlı gözlerine yaklaştırıp uzaklaştırarak önü sıra dalgalandırıyor ve sonra bir oyun gibi tüm katlarını yavaş yavaş açıyor. Kağıt açılınca bunun bir mektup olduğu anlaşılıyor. Her ne kadar nine hanımın gözünde okuma bilgisi olmasa da, ninecik mektubun bitimine karalanan ismi çıkarabiliyor; kocası Rahmet Efendi'nin Rahmet'i... Mektubu bulup, yazanının da kocası olduğunu fark ettiği andan beri kocasının bu mektubu kime yazmış olabileceğinin merakıyla öylece kağıdı süzüyor.
Mektuba bakar dururken düşüncelere dalıyor nine hanım. Düşüncelerini zihnine düşüren ağız lafa hep ''Ah şu Nezaket''le başlıyor ve başladığıyla kalmayıp ardından uzaktaki çocuklar ve torunlara ilişkin hayaller, kırıla yıkıla değiştirilen ümitlerle uzayıp sonra sözü yine ''Şu Nezaket''le bitiriyor. Nine hanım dalgınlığından sıyrılınca elindeki mektupsa onu kat edip göğsünden içeri atıyor, mektup değil de resimli dergi, gazeteyse divanın altına ittiriyor ve yerinden kalkıp penceresine ya da nereye olsun, yine penceresine konuvermek üzere tıs tıs bir yürüyüş başlatıyor. Pencere önündeki yeşil mindere bırakıyor yaşlı bedenini ve yine başlıyor düşüncelerin düşüşü, yine o ağız, ninenin deyimiyle ''Şu Nezaket!'' diyesi...
''İte bak ite! Yine duvardan atladı da kanepeme kondu da kulaklarını, kocaman kulaklarını-hayret, ne büyük- gözlerine düşürdü de uyumaya hazırlanıyor.''
''Ragıp Ahalisi'nin itinden de ancak bu beklenir. Rahatlığın, umursamazlığın böylesi... Müstehak bu köpeğe belediye zehiri. Ağulansın dilleri - ne dili, koca koca kulakları - da görsün; elalemin hanesine dalıp malını mülkünü sömürmek ne demekmiş, anlasın. İstemiyorum canım, zorla mı? Köpek değil mi, at bir taş kaçsın. Öğle yemeği vakti de geliyor, torunlar denizden döner şimdi. Bir masamıza buyur etmediğimiz kaldı uyuz iti. Bu yaşımdan sonra, torun torba yetmedi, bir de bu it çıktı başıma. Pek de dalgın dalgın bakıyor... Nezaket doğru söylüyor olmasın? Zehirlendi mi acaba?''
''Nezaket!''
''Geldim nine hanım!''
''Koş Nezaket, koş da kov şu iti!''
Çeviklikle bitiveriyor o an Nezaket divanın dibinde. ''Gençlik başka,'' diye düşünüyor hanım nine, ''ben şimdi şu Nezaket kadar genç olacaktım... Böyle uzuncacık, zayıfcacık... Bunca parlak, dümdüz olacaktı yanaklarım, ellerim, yüzüm... Ben o zaman...''
''Ne duruyorsun Nezaket?''
''Gitmiyor hanım nine!''
''At taşı, yar kafasını da görsün.''
''Uğraşmayalım hanım nine, nasılsa yine gelecek.''
''Ne demekmiş o? Şu gözü çapaklı, kulakları çıyanlı köpeğe mi yenileceğim ben? Köpek efendinin keyfini mi bekleyeceğim, o kalksın gitsin de ben bahçeme inip kanepemde oturayım, badem kırıp ıhlamur koklayayım diye? Biti piresi de cabası. Kov şu iti diyorum Nezaket, hişşt, kız! Kime diyorum? Bak hiç dinliyor mu? Baksana Nezaket, senin annenle biz, çocukluktan öyle arkadaş büyüdük ama o bile benim işlerimi senin gibi savsaklamaya çalışmaz, sözüme karşı durmazdı. Ah ahhh! Ah zaman, sen geçtin, gittin; herkesi de götürdün ama bir tek beni böyle söz dinlemez Nezaketlerle, cırtlak sesli torun çocuklarıyla, Ragıp Ahalisi'nin uyuz itiyle baş başa bıraktın.''
''Kovdum hanım nine, kızma.''
''Aman, iyi. Baksana Nezaket, öğle yemeği hazır mı?''
''Hemen hazırlayacağım hanım nine!''
''Koşsana kız, yetişmeyecek. Torunlar biter birazdan kapıda, cır cır öterler ''yemek'' diye. Heyyy! Kime diyorum!''
Girişteki basamakları tırmandı Nezaket. Kapıyı örten beyaz tül perdeyle üzerindeki koca kara sineği eliyle ittirdi ve kumrallığı kararan az kısa biraz uzun saçları, yeşil benekli beyaz elbisesiyle uzayıp gitti, kısaldı ve dindi.
''Uyuşuk kız.''
Kendi kendine söylenmeye başladı yaşlı kadın; ''Uyuşuk kız,'' dedi, ''Eli ağır,'' dedi, ''Dili sivri,'' dedi, ''Saygı bilmez,'' dedi, dedi, dedi... Öyle konuşur dururken sesi gücünü tüketti ve kadın anlatmaktan yorulan dudaklarını büzüp çenesine geri çekti. Etrafına bakındı bir zaman. Üzerinde kurulduğu minderi biraz sağa, biraz da öne doğru oynattı ve bahçe duvarının ötesindeki yoldan geçen iki kadına laf attı. Sonra minderini biraz daha çekiştirdi ve ansızın -hangi an, hangi sızı; birden oluveren her şey midir sızı veren yoksa sızı mıdır ansızın oluşuveren- durdu.
''Deli köpek, yine geldi uyuz it. İnatın böylesi... Hay Allah'ım! Ben bu köpeği şimdi, şimdi terliğimi fırlattığım gibi... Terlik olmaz. Şu kıyıdaki taşı gözüne gözüne attığım gibi... Taş olmaz. İşte şu süpürgeyi iki yanından koca kulaklarının sarktığı başına indirdiğim gibi... Rahmetli olsaydı çiftesini kapar, silahı köpeğin boz etine nişanlar... Ah rahmetli ah! Sen ne alim, ne salim, yüreği ne iyi, ne temiz; tabi, az biraz dili ağır... Yok canım, az mı; az mı laf söyledi o diliyle bana? Biraz bozuktu ağzı, öfklendi mi küfür gırla giderdi. Tabi, unutur muyum hiç? Hem özü de pek öyle iyi değildi, doğrucu sayılmazdı yani. Hak yediği de olmuştur hani. Adalardan buraya aşırdıklarını, burdan oraya kaçırdıklarını unutmuş değilim. İhaneti de olmadı değil... Bilmez miyim o Necla'nın kara kaşına, kara gözüne bakıp bakıp... O Necla ki köşe komşumuz Ragıp Efendi'nin karısıydı... Alacağın olsun senin Rahmet Efendi, tanrıdan rahmet görmeyesin! Necla denen o soysuzun- o da az kıvırtık değildi hani- kara kaşı kara gözü gibi bet benizli zebaniler sana göz açtırmasın, amin!''
''Oldu mu şimdi, ölmüş adamın arkasından? Tövbe tövbe... Uyuz it, günaha soktu beni. Necla karısına da iftira attım; ona da tövbe. Akşam bir fatiha okuyayım da ruhlarına... Ruhları... İster misin bizim Rahmet Efendi öteki tarafta da o Necla soysuzunun kaşlarına bakıp bakıp... Ah, ah! Bir türlü ölemedim ki gideyim de adamın başında durayım, ''İndir gözlerini önüne bakayım.'' diyeyim.''
''Hanım nine!''
''Ne var kız?''
''Fasulyelerin kılçıklarını ayırayım mı etinden hanım nine?''
''Her seferinde ne diye sorup duruyorsun kuş akıllı kızım? Kaç kere dedim, ayırmayınca boğazımda çatal çatal oluyor lokma; yutamıyorum diye... Niye her seferinde sorup duruyorsun da beni öfkelendirip... Bırak şimdi fasulyeyi Nezaket de bahçeye gel, şu it kanepeme kondu yine, kovuver.''
''Hanım nine, demedim mi ben, kaç kere kovsak da nafile, yine gelir diye... Bırak yatsın hayvancık, ölecekmiş zaten...''
''Anlamıyorsun değil mi Nezaket? Köpek benimle inatlaşıyor. Ben kovdukça o geliyor, o geliyor ben kovduruyorum, sonra yine, yine... Mahsus yapıyor, valla bak, bilmez misin, Ragıp Ahalisi'nin iti değil mi, karısı da öyle değil miydi onun, kara kuru Necla hani, az mı göz süzdü Rahmet Efendi'ye... Onun da tek amacı bana zıt gitmek, beni kıskandırmaktı. O yüzden rahmetlinin arkasından hemencecik ölüverdi de kocamın yanında bitti. Güya ''Bak, ben Rahmet Efendi'yi senden çok seviyorum ki onu ahirette olsun yalnız bırakmadım.'' diyesi oldu, anlamadım mı sanki... Ah Rahmet Efendi ah! Ben nasıl oldu da seni Necla soysuzuna kaptırdım... Mektubu da ona yazmıştı kesin, tabi yaa, niye düşünüyorum ki, kime olacak başka... Tövbe tövbe... Ölmüş insanların arkasından... Akşama bir fatiha, tertemiz...''
''Günah valla hanım nine, deme öyle.''
''Kız Nezaket, ne diye içerden bağırıp duruyorsun, Ragıp Ahalisi'nin iti yine kondu kanepeme diyorum, gel diyorum... Kov şu iti Nezaket kanepemden, kov da rahat edeyim... İçim ezik ezik oldu Nezaket, gelsene kız! Su da getir gelirken, hadi ama! Kime diyorum..!''
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
Talihsiz
Ne itin ne de sahibinin hatrı varmış...
