İç Anadolu - 2 Popüler

Edebiyat

Edebiyat Yazarları
Yazım Tarihi
25-27 Ekim 2010

Düğün evi telaşlı olur. Bu, belki de, telaşların en güzelidir. Deliye, “niye eve gitmiyorsun?” diye sormuşlar, “burası bizim evden daha güzel” demiş. Düğün evleri güzeldir.

İç Anadolu - 2

Düğün evi telaşlı olur. Bu, belki de, telaşların en güzelidir. Deliye, “niye eve gitmiyorsun?” diye sormuşlar, “burası bizim evden daha güzel” demiş. Düğün evleri güzeldir.

Gencay, merdivende karşıladı bizi. Ayağında pabuç, üstünde damatlıklar, provaya denk gelmiştik. “Damat, nasılsın?” dedim, hafif takılarak. “İyi” dedi. Zaten ciddi bir çocuktu, iyice ciddileşmişti. İçeriye geçtik. Çok geçmeden çaylar geldi. Dün de aynı servis yapılmış ama üzerinde durmamıştım. Biri, muhtemelen bir bayan, servisi kapıya kadar getiriyor, oradan sonrasını erkekler hallediyordu. Tam bir erkek-kadın yalıtımı söz konusuydu. Ve ben şaşırarak fark ettim ki Gencay’ın (üvey) annesi yanımıza gelmemiş, bizleri hoşgeldiniz etmemişti.

Başkent’in, taş çatlasa, elli kilometre uzağındaydık. Vardar’ı bilmiyorum ama ben müthiş huzursuz olmuştum. Cinsiyetin insanın gözüne sokulduğu, rahatsız edici bir durum yaşıyordum. Kendimi taciz edilmiş hissetmiştim. Haymana Oyaca, erkekliğimle sorun yaşadığım ilk yerdi. Siyaseten vurguyu kadına yapıyoruz ama bence, en az, kadın kadar, erkek de bu durumdan muzdarip. Ankara’nın 5yüz kilometre doğusuna düşen köyümde böyle bir durumu hiç yaşamamıştım. Bizde, kadın erkek iç içe yaşar. (“Mum Söndü”ye zemin olan iç içelik.)  Bir an, arkadaşlarımın bize misafirliğe geldiklerini düşündüm, ki Ankara’daki evimizden hiç eksik olmamışlardır, herhalde annem yanı başlarından hiç ayrılmazdı.

Çaylarımızı içtikten sonra dışarıya çıktık. “Bizi gezdir damat” dedim, yine takılarak. “Burası Ankara değil” dedi. “Ona ne şüphe” dedim. “Yok mu tarihi turistik yerleriniz” dedi, Vardar. “Olmaz mı dedi” devam etti “Tarlalara gidelim, tepeye çıkarız manzarası güzeldir.” Massey Ferguson’la tarlaların içine daldık. Gencay, gayet alışık ve rahat kullanıyordu traktörü. Toprak henüz kabarmış, yer yer çamura batıyorduk. Tepenin dibinde, tarla takımında bıraktık traktörü. Tırmanmaya başladık. En öndeydim. Hep sevdim bozkırı. Bozkıra; Karadeniz yeşiline, Akdeniz boduruna, derya mavisine bakar gibi bakarım. Nazım’ın “Kuvayi Milliye Destanı”nı henüz okumamıştım. Okusaydım, eminim, insana çıplaklık hissi veren bozkıra ve ondan bozma tarlalara bakarken Nazım’ı düşünürdüm

“bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
kocatepe'den afyon ovası'na atlıyacaktı.”

İnsan bunu, ister gündüz ister gece, bir tek bozkıra bakarken hissedebilir. Bıraksalar kanatlanıp ovanın ortasına inecektim. Hacısından uzak, lak lakına hayran, bir leylek de ben olaydım. Ve yine henüz dinlememiştim Pink Floyd’u

“Into the distance, a ribbon of black
Stretched to the point of no turning back”

Tom Petty’den de bihaberdim

“I'm learning to fly around the clouds what goes up must come down”

Az ötede Oyaca, Haymana-Ankara karayolu üzerine düşülmüş bir nokta gibi duruyordu. Betonarme ev, mavi kapı, beyaz badana... Nüfus ve rakım resmiyette vardı ama uzaklık yoktu hiçbir tabelada. “Ey yolcu” diye başlayan bir tabela düşünün, öyle geçerken okuyup geçeceğiniz cinsinden değil, bizzat önünde durup işaret parmağınızın kılavuzluğunda satır dolaşacağınız bir tabela. “Gireceğiniz yerleşim yerinin yazar-şair uzaklığı şöyledir:” Ve ne acıdır ki çoğu tabela şöyle olurdu (Önder’in kulakları çınlasın)

Nazım Hikmet          Hesap edilemedi (Gomunist)
Can Yücel                   Hesap edilemedi (Çok küfrediyormuş, m.k.)
Edip Cansever             Hesap edilemedi (O kim la)
Dostoyevski                 Hesap bile edilemedi (Rus)
Balzac                         Hesap bile edilemedi (Fransız)
Neruda                          Hesap bile edilemedi (Hangi memleketten olduğunu araştırıyoğ)
...
(Parantez içi yorumlar halkıma ait. Halkım ki, Tosun’un önderliğinde bu tür notları düşmeyi sever!)

O kadar zamanımız yok bizim, değil mi? O kadar zamanı olmayanın, işte, bu kadar kasabası oluyor. Oyaca, Haymana Ovası’nın döşünde suratta şark çıbanı misali durup duruyor orada. Müşküllük burada da bitmiyor, hiçbir zaman belli olmayacak bu çıbanın olguna düşüp düşmediği... Ve şu düşün, tepemizde, durmadan sorgulayacak bizi: Vakitsiz alınan çıban Yavuz’u da götürdü...

“Maraş’a benziyor mu?” diye sordu Gencay. “Benzemez olur mu?” dedim “ama bizde bu kadar geniş tarla yok.” “Bizde de yok” dedi Vardar. “Fakat toprak aynı” dedim. Gencay’a dönerek, “düğün programı nasıl?” diye sordum. “Uygur ne anlattı size?” diye karşılık verdi. Belliydi aklının bizde kaldığı. “Eski günlerden konuştuk.” “Benim için bir şey demedi mi?” “Dedi” dedim, “alışverişi ondan yapmamış olmana çok alınmış” “Söz vermemiştim.” “Bilmiyorum” dedim, konuyu kapatalım havasında. Anladı. “Bugün sağdıç günü. Akşam ve gece orada olacağız. Yarın, oradan, bize kadar yürüyerek geleceğiz. Damat yürüyüşü yapacağız” “O ne ya?” dedim, merakla. “Akşama sağdıç anlatır size.” dedi, noktaladı. Biraz bekledi, başı önde, sorsam mı sormasam mı havasında “ODTÜ nasıl?” dedi.”Çok büyük ve kalabalık” dedim. Başını kaldırdı, göz göze geldik. “Valla, başka bir şey yok. Yalnız, yurt odaları bizim yatakhaneden çok daha güzel fakat yemekleri Çorumlu aşçımızın yemeklerini tutmaz.” “Kızları?” Vardar, yanıt vermeme fırsat vermeden atıldı “Bu gider yine en çirkinine aşık olur” dedi. Kadim mevzumuz. Lise aşkımın güzel olduğuna arkadaşlarımı bir türlü ikna edememiştim. Vardar, hala o cümleyi kuruyordu. “Oğlum siz bakmasını bilmiyorsunuz. O kız çok güzel. Ara sıra görüyorum.” Şimdi, ikisi birden bana bakıyordu. “Aynı okuldayız ne var bunda!” Bir an önce konuyu değiştirmek için nefes almadan Gencay’a “Evlilik için erken değil mi?” diye sordum. Vardar’a diyorduk ama patavatsızlıkta benim de sicilim bir hayli kabarıktı. Bir gün sonra gerdeğe girecek birine sorduğum soruya bak. Düşünsenize, Gencay, diz çöküp, başı elleri arasında “hayır, istemiyorum, zorla evlendiriyorlar beni” dese, ne yapacaktım. Var mıydı bir önerim! Yanıtına gücümüzün yetmediği ne çok soru soruyoruz!

Sağdıç günü/gecesi bir hayli eğlenceli geçti. Erkek erkeğe, bir çeşit bekarlığa veda partisi mahiyetinde sabahı ettik. Gecede, Oyaca’da karşıma çıkmasını ummadığım bir iki solcu çocuk da vardı. Çocuk dediğime bakmayın, en az benim yaşımdaydılar ve hepimiz çocuktuk. Belli ki Gencay önceden malumat vermiş, çocuklar benimle doğrudan sol sohbete koyuldular. Oyaca ve Haymana’da neler yaptıklarını anlattılar. Haberdar olmadığım bir dergiden bahsettiler. Hem şaşkın hem sevinçliydim. Çocuklar, içinde bulundukları suya o kadar adapte olmuşlardı ki, ben, yanlarında, tatlı sudan, akıntıyla denize sürüklenmiş balığa benziyordum. (Aynı durumu yıllar sonra, Ermenek’in bir köyünde de yaşayacaktım. Orada da Mustafa’nın yanında tatlı su balığı gibi durmuştum. Mustafa, köyden çocuklarla, sol tartışmayı o kadar rahat yapıyordu ki aynı şeyleri ben söylesem, mümkün değil, bu kadar etkili olamazdım. Galiba, halktan kopmak ya da kopmamak, tarifini yapmakta zorlandığım o ilişkilerde gizliydi) Onların kılavuzluğunda suyun oksijen noktalarını geziyordum. Aslında şaşırmamam gerekiyormuş, nasıl ki her köyün ve kasabanın, en az, bir delisi varsa, en az, bir de solcusu olurmuş. Yüce gök, bizi, evvela delilerden sonra da solculardan mahrum etmesin!

Uykusuz gecenin sabahında, sağdıç evini bir telaş aldı. Gencay’ı giydirdik. Siyah takım elbise, beyaz gömlek; velhasıl siyah-beyaz bir damat duruyordu karşımızda. Gencay bambaşka biriydi artık. Arkadaşlığımız bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Bir karesinde Gencay, Atatürk Lisesi’nde, ağabeyimden yemiş olduğu zılgıt sonrasında yanıma gelip “Ya Hasan, kusura bakma ama senin şu abin tam eşoleşek” diyordu. Bunu, hep, gülümseyerek ve o arkadaş samimiyetini içimde saklayarak hatırlarım. Gencay, muhtemelen, içinde benim de olduğum bir hayata nokta koymak üzereydi. İşte sanki bunun nişanesiymiş gibi getirdiğim altını çıkarıp yakasına taktım.

Avluya toplandık. Sağdıç, güvenliğinden sorumlu olduğu Gencay’ın etrafında fır dönüyordu. Anlam vermekte zorluk çektiğim bir adet de burada karşıma çıkmıştı. Damat, düğün evine kadar yürüyecek ve bu arada sıkı bir şekilde korunacaktı zira etrafta elinde toplu iğne, çivi olan bir sürü insan vardı. Bunlar, damadı iğneler ya da mıhlarken, ki bunu yapmak için yol boyunca ellerinden geleni yaptılar, tek kalkan sağdıçtı çünkü damat, gelenekler göre, kendini savunamıyordu. Doğada saçmalığın olmadığını bilebilecek yaştayım. Bu geleneğin evveliyatı ne bilemiyorum ama eminim bu saçmalıkla ortaya çıkmamıştır. Aynısı, daha doğrusu yumruklusu, gerdeğe giren damada da reva görülür. Bir kısmı tevatür de olsa, gerdek gecesini sırt ağrılarıyla geçirmiş damat hikayeleri duymamış değilizdir.

Sağdıç ve damadın uğradığı saldırılar düğün avlusunda sona erdi. Gencay, yol boyunca o kadar ciddi durmuştu ki artık onun başka bir dünyaya geçtiğine kuşkum kalmamıştı. 10sekiz yaşında bu kadar ciddiyet kesin bel ağrısı yapar. (Ciddiyetin bel ağrısı yaptığını daha çok kendimden biliyorum. 23 yaşında geldiğim Zürich’te, “sende gereksiz bir olgunluk görüyorum” diyen bir solcu abinin tespitini hiç unutmadım; doğruydu ama eksikti. Bunu daha ziyade o abinin bilmesi gerekirdi; 17sinde memlekete devrim eli basan ve yine 17sinde asılan bir gelenekten geliyoruz yani bu hesapla 5 (tam bir el) fazlam vardı. Gencay mı? O, toplumun, erkeğin omuzuna yüklediği saçma, şişkin, gereksiz bohçanın altında eziliyordu. İkimizin ortak noktası var, yok değil yalnız bunu arkeologlara bırakıyorum) Oysa, bıraksalar misket oynayacak yaştaydık. Topun taş üstü geçtiği direksiz kalelerimiz, mescit penceresinden votkalı içeri girdiğimiz günler iki adım ötemizde duruyordu.

Düğün avlusu koca bir perdeyle ikiye bölünmüştü. Perdenin bir tarafında erkekler, diğer tarafında kadınlar, ortada da davul zurna bulunuyordu. Aynı melodiyle oynuyor fakat birbirimizin yüzünü göremiyorduk. Kadın erkekten, erkek kadından incecik bir örtüyle nasıl bu kadar kesin ayrılabilirdi. İnsanı suça teşvik eden şu örtü, kaç bin yıllık duvarın yoğunlaşmış haliydi? Perde, ne de çok, büyüklüğünü kaybetmiş, çökmüş bir yıldızın, kara deliğe dönüşmüş haline benziyordu. Hepimiz orada kayboluyorduk; o  ışıkta, o karanlıkta, o çekimde ve o günahta sonsuzluğumuza uğurlanıyorduk.

Düğün bitti, hüzün bitti, hikaye bitti. 302 Mercedes, burnunu Ankara’ya çevirdiğinde, yanımdaki Vardar da dahil üç arkadaşımı, lise yıllarımı, arkada, Ankara’nın elli kilometre güneyinde bırakmıştım. Bu seremonin bir düğünle bitmiş olması ne kadar manidar. Şimdi, haksız mıyım düğünlerde hüzünleniyor olmaktan? Bilmiyorum.

Başa dönüyorum, en başa. Deryayla başlamıştım, onunla bitireyim. Mao, “Halk deniz, devrimci içindeki balıktır” demiş. Balıklığım tartışılır ama tartışma götürmeyen bir şey var ki o da deryanın hızla oksijen kaybettiğidir. Ne dersiniz, bu, çevreciliği de aşan bir mesele değil midir?

Son

Hasever
Zürich, 25-27 Ekim 2010

Üye eleştirileri

Toplam 1 üyeden ortalama puan:

Genel Puan 
 
9.5
Dili Kullanım 
 
10.0  (1)
Kurgu 
 
8.0  (1)
Anlatım 
 
10.0  (1)
Metiniçi Tutarlılık 
 
10.0  (1)
Puanlar (daha yüksek daha iyi)
Dili Kullanım  
Sözcük seçimi,Söz sanatları ,Noktalama/Dilbilgisi
Kurgu  
çizgisel/döngüsel, romantik/gerçekçi, olay örgüsü/zinciri, konu seçimi, Özgünlük
Anlatım  
Bütünlük, Süreklilik, Betimleme, Anlatım kişisi, Anlatıcının Tavrı, Anlatım tekniği, Özgünlük, Ayrıntıların İşlevselliği
Metiniçi Tutarlılık  
Gerçeğe Uygunluk, Olgulara dikkat, İnandırıcılık, Bilgililik, Mantık Hatası Yokluğu
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
İç Anadolu - 2 2011-01-13 11:55:12 Murat
Genel Puan 
 
9.5
Dili Kullanım 
 
10.0
Kurgu 
 
8.0
Anlatım 
 
10.0
Metiniçi Tutarlılık 
 
10.0

sarı

Her ne kadar bozkırdan, yayladan, tarladan, köyden uzak bir hayat sürmüş ve sürüyor olsam da Hasan'ın yazısını okurken sürekli bir sarı renk gözümün önündeydi. Bu da sanırım yazarımızın başarısı olsa gerek. Okurken keyif aldım.

Geçenlerde, buna benzer bir yolculuğu, ancak kendi kafamda ben de yapmıştım. Acaba liseden arkadaşlarım neler yapıyorlardır diye düşündüm. Facebook sayesinde birinin itfaiyeci, diğerinin esnaf, bir diğerinin şarküteri işinde olduğunu öğrenince bir hoş olmuştum. Okuyunca bunlar aklıma geldi tekrar.

Eline, aklına sağlık Hasan.

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile