İç Akdeniz – İkinci Bölüm Popüler
Ermenek’ten çıkıyorduk. “Sayende Ankaralı da olduk” dedim, arkadaşa. “Malzeme demiyor muydun, daha ne istiyon! Ankaralı demesem, Miralay Onbaşı Hacı Amca’nın, hikayesini nereden bilecektin?” “Miralay Onbaşı! Şimdi mi uydurdun bunu.” “Yazarsın. Bu da benden olsun.” “Askere kötü davranmadığını mı!” dedim, övgümün üstünü bir an önce kapatmak isteyerek. İkimiz de gülmeye başladık, simitçiden sonra Miralay Onbaşı iyi gelmişti.
İç Akdeniz – İkinci Bölüm
Ermenek’ten çıkıyorduk. “Sayende Ankaralı da olduk” dedim, arkadaşa. “Malzeme demiyor muydun, daha ne istiyon! Ankaralı demesem, Miralay Onbaşı Hacı Amca’nın, hikayesini nereden bilecektin?” “Miralay Onbaşı! Şimdi mi uydurdun bunu.” “Yazarsın. Bu da benden olsun.” “Askere kötü davranmadığını mı!” dedim, övgümün üstünü bir an önce kapatmak isteyerek. İkimiz de gülmeye başladık, simitçiden sonra Miralay Onbaşı iyi gelmişti. “Bakma sen, fukaranın tekidir.” dedi arkadaş. “Karısı öldükten sonra çocuklar yanına almadı; dükkanda, orda burda yaşıyor işte.” Sıcak daha fazla konuşmaya mecal bırakamıyordu. Sustuk. Yolumuz, eskiden çok kullanıldığı belli olan toprak bir yoldan bahçelerin üzerine doğru uzayıp gidiyordu.
Gideceğimiz köy, karşı yamacın ortasına yakın, tarlaları andıran düzlüklerin bittiği yerde ayan beyan görünüyordu. Ermenek Çayı’nın yardığı vadiye bir ip gerilse, Ermenek ile köy arası taş çatlasa bir saatlik yürüme mesafesiydi. Ama bu mesafe, kuşun kanadıyla alınmadığında, koca bir vadiyi önce inmek sonra da tırmanmak demekti; ve biz inişin yarısında bile değildik.
Yol bizi bir yeşilliğin içine sürükledi. Zamanında insan elinin değdiği her halinden belli olan bahçeler, sanki bir akşam üstü göçüne emanet edilmişlerdi. Her yerde bir terk edilmişlik havası esiyordu. Bir masal ülkesinden kalma teraslar, yıkılmış duvarları, budanmamış ve her tarafa saçak salmış asmaları ve tıraş edilmemiş erkek yüzü gibi karma karışık duran bahçe otlarıyla bir eski zamana ağıt yakıyorlardı. İki şey biliyorum yalan söylemeyen: biri toprak diğeri dil. Burada toprakla dil yan yanaydı ve anlatılan ne Mut’un ne de Ermenek’in caddeleri gibi demincek cümle edilmişti; sessizliği duyabilsek koca bir tarih anlatılıyordu sanki ve hava sıcaktı. Emeğin kıymetine dair annemden duyduğum en korkak güzelleme geldi aklıma “Allah gavura acımaz, emeğine acırmış.” Annem burada olsaydı da, allahın ne gavura, ne de emeğine acıdığını görseydi, diye düşündüm.
“Ya bu güzelliğe niye böyle yazık edilmiş” dedim, arkadaşa bakmadan. Ses gelmedi. Döndüm. Kulaklıkları takmış, dış dünyadan kopmuştu. Bişey mi dedin der gibi mimiklerini oynattı. Kulaklığı çıkarmasını işret ettim. “Ne oldu” dedi, tek kulaklığı çıkararak. “Bahçeler çok güzelmiş” dedim. “Evet” deyip, geçiştirmek isterken, “Çıkar çıkar, iki çift laf ederiz. Hem bu mu kılavuzluğun? Anlatsana nedir, neredir buralar?” “Aptal muamelesi çektirme kendine. Gördüğünü ne diye anlatayım, turist misin? Taştır, topraktır, ağaçtır. Bildiğin şeyler.” “Hadi ya, bildiğim şeyler. Bizim orda böyle şeyler yok” dedim hafif kızgınlık tonunda. “Efendim” dedi, kaçış olmadığını görünce, “İçinde bulunduğumuz yer Ermenek bağları diye geçer ki, tarihi çok eskidir. Romalılardan bu yana buranın var olduğu söylenir. Bilmem hangi romalı komutanın adına yapıldığı rivayet edilir. Her türlü yemiş mevcuttur: Üzüm, elma, kayısı, nar, incir. Hasan Sabbah’ın cennet bağları, Huri hariç her şey.” “Adaşıma laf etme” dedim, fırsatı kaçırmadan. Arkadaş araya girdiğimi bile fark etmeden “Lakin şimdi biz buraları çok terk ettik. Her yanımız fena halde leman” deyip, “size bir küçük hikaye anlattım heman” dalgasıyla konuşmasını noktaladı. “Ben de seni seviyorum” dedim. “Oğlum daha ne anlatim işte, benim de bildiğim bu kadar” Dalgaya, dalgayla karşılık verdim: “Büyüttük, okuttuk, memleketin en nadide üniversitesine gönderdik ama memleketini öğretemedik, ha?” “Evet, öğretemediniz öğretmenim. Birazdan Ermenek çayına varacağız. Peşinen anlatim de rahat bırak beni. Göksu ırmağının bir kolu olan çay, yukarıdan bir yerden akıp gelir ve şaşılacak şekilde aşağıya doğru akar gider” deyince, anladım, bu çift sürülmeyecekti. “Peki, çocuğum, git kendine şeker bisküvi bişeyler al” dedim. Demin çıkardığı kulaklığı tekrar taktı, diğeri hala takılıydı zaten, Bahçeler bitmek üzereydi ve Ermenek Çayı uzaktan pırıl pırıl görünmeye başlamıştı.
Bahçeler bittiğinde kendimizi yarı bozkır bir yamaçta bulduk. Sel suyu toprağı dilim dilim kesmiş, dışarıya çıkmış bodur ağaç kökleri seyrelmiş insan dişleri gibi boşlukta görünüyorlardı. Yol bitiyordu. Bir şekilde karşıya geçip kullanılmakta olduğu derin teker izlerinden belli olan yeni yola çıkmamız gerekiyordu. Arkadaşa bakıp, elimle, buradan mı inip çıkacağız yaptım. Alt dudağını öne, üst dudağını geriye kaydırdı. Rehberlik bendeydi. Çocukluğumun üzerinde geçtiği yarılmış yamaçların yanında buralar birer suni pist gibiydi. Hiç düşünmeden yarığın en derin olduğu yerden kendimi bıraktım ve hızla karşıya tırmandım; arkadaş da aynısını yapmıştı. Karşıdaydık artık.
Traktör tekerleği, gide gele değirmen taşı vazifesi görmüş, yeni yolu incecik ve köpük köpük bir toprağa gömmüştü. Toza batmamak için yolun kenarını kullanıyor, arkadaşın rahatlığına karşıt bir an önce suya varmak için sabırsızlanıyordum. Birden bir araç kornasıyla irkildim, arkadaşı kolundan tutup daha bir kenara çektim ve hızla geriye döndüm. Daha yirmisine girmemiş bir delikanlı, traktör koltuğunda, toz toprağa batmış bir halde, bütün dişlerini göstererek gülümsüyordu. Kulaklıkları çıkaran arkadaş, kendisinden beklemediğim bir sıcaklıkla, çocuğa seslendi. Tanışıyorlardı.
Ben römorka, arkadaşım, delikanlının yanına, şoför mahalline geçmişti. Traktör kırmızı bir Fiat 640’tı, arkasına bağlanan römork iki tekerlekli, boyaları dökülmüş, iç yüzü yük taşımaktan pırıl pırıldı. Yokuş aşağı ve muhtemelen bir toz bulutu şeklinde vadiye iniyorduk. Römorkun ön kasasına yapışmış, yüzüme gözüme çarpan tozlara aldırış etmeden kendimi traktörün rüzgarına bırakmıştım. Arkadaşla delikanlı birbirine seslerini duyurabilmek için bağrış çağrış konuşuyor, konuşmalarının kimi cümleleri kırık dökük kulağıma kadar geliyordu. Delikanlı ara sıra dönüp bana bakıyor, sanki toza batmış halimden tuhaf bir keyif alıyor gibi görünüyordu. Biliyordum, bu, köye gelmiş şehir çocuklarına karşı takınılan bir tavır ve neyin olduğu belli olmayan tuhaf bir öç alma biçimiydi. Olsundu, beni şu anda ne şehir ne de köy ilgilendiriyordu, yanık mazot kokusu eşliğinde suya iniyorduk ve su vadinin en saklı köşesinde bizi bekliyordu.
Ermenek çayına vardığımızda tozdan neredeyse gözlerimi açamayacak haldeydim. Bizi karşı kıyıya bırakan delikanlı, korna çalıp uzaklaştığında kendimi suyun içine atmıştım bile. Yarı dizime kadar gelen suyun içinde durdum. Başım sıcak ayaklarım serin. Karşıya, geldiğimiz yola baktım. Toprakla su, bozkırla yeşil ve sıcakla serin nasıl yana yana ve yıldızlar kadar birbirine uzak durur, şaşarak şahit oldum. Ayrım o kadar keskindi ki, sırtınızı suya dönseniz kurumuş, yüzünüzü suya verseniz yeşermiş olurdunuz. Suyun bittiği yerde, hemencecik o noktada, bambaşka bir hayat başlıyordu; ve belki de hayat oracıkta bitiveriyordu.
Su soğuktu. Suyun dibinde, çakıl taşları bir hazinenin pırlantaları gibi parlıyorlardı. Kenara yakın, daha sığ ve durgun yerlerde, küçük balıklar sürüler halinde ve yumuşak hareketlerle sağa sola volta atıyorlardı. Bir avuç su aldım. Ellerimi hafif aralayarak suyun çaya dökülmesini seyrettim. “İşte hepsi budur” dedim, yüksek sesle, “Gecenin, gündüzün sırrı, insanın tarih diye yazıya aktardığı el ve beyin emeği, efsanelerin bitip başladığı ve en sonunda yine insanın gelip içine ettiği hayat budur. Ne torosların bakirliği, ne bir eşkıyanın susuzluktan çatlamış dudakları; mavzer de desen, kalaşnikof da, gelip erir bunun içinde. Ben de geldim, al beni.” Arkadaşım duygularını belli etmeyen bir yüz ifadesiyle bana bakıyordu. Mutlu olduğunu biliyordum, buraları gezdirmeye ta kışın, Ankara’da söz vermişti ve işte sözünde durmuştu.
On onbeş dakika kadar suyun içinde kaldım. Üstüm başım sırılsıklamdı. Arkadaş, “Ayinin bittiyse gidelim, yoksa akşama kalırız” dedi. “Peki, Hocam, gidelim. Bu çay bizi bir kere yıkadı, ikinciye kirletmeyelim.” “Daha ayin bitmemiş anlaşılan.” dedi. Sudan çıktım. Vadi genişçeydi burada. Selin kenara yığdığı taşları geçtikten sonra sulu bir arazinin içine girdik. Arazinin diğer tarafında bir bostan kulübesi, sıcağa aldırış etmeden baca tüttürüyordu. “Ya o traktör ne iş yapıyordu öyle?” “Kum çekiyormuş” dedi. “Kum mu? Römorkun içi tertemizdi ama!” Yanıt vermedi. Kulübeye iyice yaklaşmıştık ki, içeriden biri çıktı. Uzun boylu, vücut hatlarının deforme olduğu çoğu Anadolu kadını gibi ilk bakışta belli olan, eşarplı, baktığı yeri aydınlatan irice gözlü bir kadındı. “ ... ” dedi. Arkadaşa döndüm. Arkadaşım, köylerinin ve bir kaç kişinin adını söyleyince, “Mustufaaam, ...” dedi, neredeyse bağırarak. “Hayda” dedim içimden, “hiçbir şey anlamıyorum!” Kadın, o güne kadar hiç haberdar olmadığım ağır bir şive kullanıyordu. Şiveye o kadar yabancıydım ki, kelimelerin nerede başlayıp nerede bittiğini bile kestiremiyordum. “Hoş buldum. Ben Ahmet Celal, henüz iki kolum da var benim” dedim, kendi kendime. İkisi sohbete başlamış, bense bostan kenarında herhangi bir ayrık otu gibi kala kalmıştım. Kadın, “ ... ” dedi. Arkadaşım, bana dönüp, “çay yapayım mı diyor” dedi. İyice salaklaşmıştım. Demin dağa taşa söylev çeken ben, ancak “bilmem” diyebilmiştim.
Akşama kalmayalım deyip, beni sudan çıkaran arkadaş, çayın lafını duyunca zamanı unutmuştu. Kadın, bizi kulübenin yanına yapılmış çardağa buyur etti ve içeri girdi. Yerden yaklaşık yarım metre yükseğe, tahta kazıkların üzerine oturtulmuş olan çardak, el işi kilimlerle döşenmiş ve üstü açıktı. Üst başımızın ıslaklığına bakmadan geçip oturduk, serindi. Kadın elinde bir tabakla kulübeden çıkıp yanımıza geldi. Tabağın içinde küçük birer kavun büyüklüğünde şeftaliler vardı. Şaşkınlıktan gözlerimin büyüdüğünü hissetmiştim. Tabağı patada ortaya koydu. Davranışlarında ne bir kabalık ne de bir nezaket vardı. Hiç nazlanmadan şeftaliye uzandım. Şeftali sadece büyük değil aynı zamanda lezzetliydi de. Tam bir şehir çocuğuydum şimdi. Kadınla arkadaş konuşmaya dalmış, ben de kelime kovalamaktan vazgeçmiştim. Bir an ikisinin birden bana baktığını fark ettim. Şaşkınlıktan neyi nasıl toparlayacağımı ve hatta ağzımdaki şeftaliyi hangi tarafımla çiğneyeceğimi bilememiş, lokmanın dilimin üstünde öylece kalakaldığını hissetmiştim. Kadın anca anlamıştı kendisini anlamadığımı. Bakışları bende cümleleri arkadaşıma, artık daha bir bağırarak konuşuyordu. Bu ikinci turistliğimdi. Bütün doğallığımla “valla teyze anlamıyorum” dedim. Kadın, arkadaşa dönüp “nireye/nirede/nereli” karışımı bir kelimeyle başlayan ve sona yakın künefe peyniri gibi sünen upuzun bir cümle kurdu; ama cümlenin ne soru ne de açıklama olduğunu anlayabildim. “Okuldan arkadaşım” dedi arkadaş. İşin tuhafı, o bizi sorunsuz anlıyordu ama anladığı dilden değil de bambaşka bir dilden yanıt veriyordu. Şeftaliyi yarılamıştım. Çok lezzetliydi. Sucuklu tostun harap ettiği mideme ilaç gibi iniyordu. Meydan düğün dernek.
“Sudan çık dedin, kadınla beş çayı muhabbeti yaptın.” "Kadın tanıdık, oturmasak ayıp olurdu.” dedi. “Nezaket dağıtıyorsun, Mustufaaam. Yukarıda Miralay Onbaşı, burada bostancı kadın. Ya sahi, aynı köyden birini anlayıp birini anlamamak nasıl olur ki! Sizin köyde kaç şive kullanılıyor?” “Bunlar yörük.” dedi. “Miralay?” "Yörümüyü" dedi. "La bi ciddi ol. Bi dakka. Sadece bi dakalığına insan ol" dedim, bütün kızgınlığımla. Kızgınlığımın derecesinden etkilene arkadaş: “Ne bilim, yörük değiller işte” diyebildi ancak. “Yörük ama Kadın iyi yerleşmiş toprağa. Fark ettin mi, bostanda yok yoktu ve hepsi çok bakımlıydı.” “Her sene yaparlar bu işi.” Artık yokuş yukarı çıkıyorduk. Güneş hükmünü kaybetmeye başlamış, tarlaların içindeki tek tük ağaçların ve yamaç boyu yola eşlik eden kayaların gölgeleri uzamaya başlamıştı. “Takriben daha ne kadar sürer?” “Taş çatlasa bir saat.” “O zaman gün batmadan köye gireriz.” “Kesin.”
Zaman zaman içinden geçtiğimiz tarlaların toprağı derin değildi, ayağımın ucuyla bir iki eşelediğimde, hemen sert zemine rastlıyordum, belli ki verimsizdi buralar. Hem arazi o kadar meyilliydi ki tehlikeyi göze alıp tarlayı sürmek bile başlı başına bir cesaret işiydi. Karşı yamacın bahçeleri ne kadar tarih kokuyorduysa, vadinin kuzeye bakan bu tarafı da bir o kadar fukaralık kokuyordu. “Sizinkiler köyü yanlış tarafa kurmuş, Ermenek tarafı daha verimli görünüyordu.” dedim. “Burayı bulduklarına dua etsinler” “Niye?” dedim, merakımı belli ederek. “E belli ki bizimkiler sonradan gelmişler buralara. Köyün en eski yapısı taş çatlasa yüz yaşındadır.” “Çoğu köy gibi, desene” dedim, mırıldanarak...
Güneşin batmasına yakın, köye vardık. Yaprak kımıldamıyordu. Ne bir çocuk, ne başıboş gezen bir köpek ne de bir insan çıktı karşımıza. Doğruca arkadaşın amcasının evine vardık. Ev iki katlıydı. İkinci kata, bakımsızlıktan basamakları düzleşmiş toprak bir merdivenle çıkılıyor, alt kat, üst kısmı içeriye bükülmüş tahta kapının önündeki hayvan pisliklerinden anlaşılabileceği gibi ahır olarak kullanılıyordu. Yukarı çıktık. Kapıyı kaç yaşında olduğu belli olmayan, giydiği bol elbiseden yek beden, eşarplı bir kadın açtı. Açar açmaz önce yüzü aydınlandı sonra beni fark edince hiçbir şey demeden kenara çekildi. İçeri girdik. Büyükçe bir odaya sessizce buyur edildik. Arkadaşım kadına hal hatır soruyor, o, benim duymayacağım şekilde yanıt vermeye çalışıyordu. Oturduk. Oturmamızla içeriden evvela davudi bir erkek sesi, arkasından da o sesin sahibinin gelmesi bir oldu. Ev sahibimizdi. Uzun boylu, cüsseli, kara şalvarlı, kafası usturaya verilmiş, çengel bıyıklı, esmer bir erkekti. Şaşkındım, İlya Repin’in, Kazaklarından biri, tablodan alınmış, Ermenek’in bu köyünün kerpiç yapılı bu evine, karşımıza bırakılıverilmişti. Bana merhaba dedi mi, ona karşılık verdim mi hatırlamıyorum; dalmıştım. Kendime geldiğimde hal hatır faslı bitmiş, “Yürüyerek mi geldiniz?” diye soruyordu. “Evet” dedi arkadaşım. “He, sen de benim gibi kafayı kazıtmışsın” dedi, gülerek. “Geçen hafta geleydiniz belki yamaçta karşılaşırdık.” “Yamaçta ne işiniz var?” dedi arkadaşım. “Terörist arıyorduk” dedi. “Terörist mi?” dedi arkadaşım, yarı şaka yarı ciddi. “He, terörist. Geçen hafta burada aşağıda görenler olmuş. Karakol komutanı, askerler, hep birlikte aradık.” “Buldunuz mu?” “Ne bulacaz, kaçıp gitmişler. He, Mustafam biz seni bu kafanla yamaçta göreydik, terörist bellerdik” dedi ve bir kahkaha patlattı. Patlayan kahkaha, beyaz badana duvarlara çarparken, ışığın bütünüyle çekildiği karşımdaki pencereden ezan sesi geliyordu...
Son
Hasever
Zürich, Haziran 2010
Üye eleştirileri
Son Güncelleme: Ağustos 11, 2010
#1 Eleştirmen - Bütün eleştirilerime bakın
Tamam işte o film, Hasan.
Ziyaret ettiği yer de kürt köyüydü üstelik. :=) Çok güzel bir köydü, bütün köyü sanki tek bir kalıptan dökmüşler gibi, yekpare tek bir yapıydı sanki.
Rüzgar Bizi Sürükleyecek
Hasan,
Öykün bana İranlı yönetmen Abbas Kiarasotami'nin "Rüzgar Bizi Sürüleyecek" filmini hatırlattı..Hem de fazlasıyla..Betimlediğin köy, şiveleri anlaşılmayan karakterler vs aklıma direk o filmi getirdi..
Seyretmediysen şiddetle tavsiye ederim, çok güzel bir filmdir..
Önder,
Tam emin olmamakla birlikte sanki seyrettim gibime geliyor. Bir mühendisin telefon etmek için bir tepeye çıkıyor olması ve Tahran ile kesik kesik görüşmeler yapması şeklinde kalmış hatırımda. Benim seyrettiğim de İran sinemasıydı ama tam emin olamıyorum. Her neyse sipariş listesine ekledim; diğeri de Angelopoulos- Kitera'ya Yolculuk / Voyage to Cythera.
Selam.
Teşekkür.
