Çoğu Anadolu kasabasını, kasabanın tepesinde yıkık bir kale veya içinde yıllanmış bir çınar ağacı yoksa, daha dün kurulmuş sanırsınız. Ne bir bina, ne bir yol ne de bir kaldırım geçmişe alıp götürür sizi. Her yerde, birbirinden ve dünden kopuk, demincek çatılmış sıvasız duvarlarıyla evler çıkar karşınıza.
İç Akdeniz – Birinci Bölüm
Çoğu Anadolu kasabasını, kasabanın tepesinde yıkık bir kale veya içinde yıllanmış bir çınar ağacı yoksa, daha dün kurulmuş sanırsınız. Ne bir bina, ne bir yol ne de bir kaldırım geçmişe alıp götürür sizi. Her yerde, birbirinden ve dünden kopuk, demincek çatılmış sıvasız duvarlarıyla evler çıkar karşınıza. Kasabanın bir meydanı ve meydanın bağlandığı yollar olmadığından, nereye giderseniz gidin bir soluksuzluk hali bulur, tabeladan bunalmış caddeyi, ki genellikle bir tanedir ve kasabayı, sağlı sollu veya altlı üstlü ikiye böler; dışarıya taşmış tezgahlar ve her köşe başını tutmuş seyyar satıcı tablalarından tıka basa dolu görürsünüz. Kime sorsanız “orada” der, orası genellikle akaryakıt istasyonunun karşısında bir yerlere düşer ve istasyonun adı da petroldür.
Mut’un, tepesinde kale ve otobüs terminaliyle yan yana, yıllanmış bir çınar ağacı vardı. Bizi terminale bırakan otobüs, yolcularını alıp terminali terk ettiğinde, o gün o öğle vakti, sanki ben ve arkadaşımdan başka Mut’ta hareket halinde kimsecikler kalmamıştı. Güneş tepeye çıkmış, İç Akdeniz’in bu kasabasını yak ha yak ediyordu. Nereye dönsek göz yakan ve dalga dalga yayılan bir sıcak vardı. Ermenek’e gidecek olan aracı ararken karşımıza çıkan bir iki değnekçi de olmasa o gün oraya yanlışlıkla geldiğimizi düşünecektik.
Mut otobüs terminali, kasaba klasiği olduğu üzere, genişçe bir alanın ucuna iliştiriverilmiş, hücre tipi yazıhaneleriyle alelade bir yapıydı. Ermenek-Mut hattına bakan firma görevlisi, yazıhanenin önüne bir tabure atmış, karpuz yiyordu. “Biletleri içerde alacaksınız” dedi. Aracın kalkış saatini ve yerini öğrendikten sonra çay bahçesinin yolunu tuttuk; zaten başka gidecek yer de yoktu. Çay bahçesinin yanından akan suyun üzerine atılmış uyduruk köprücüklerden birinden geçip, kenarda boş duran bir yere oturuverdik. Etraf sessizdi. Az ötede akan su, yapma tümseklere çarpıp ortama bir şelale havası vermeye gayret ediyorduysa da, şelalenin sesi üç adım öteye ya gidiyor ya gitmiyordu. Mut, sessizliğine suyu da katmış, normalde kasabanın en gürültülü yeri olması gereken otobüs terminali bile bir sayfiye yeri gibi sessiz sakin yaşanıyordu.
Çay bahçesi bir çınaraltıydı. Uyduruk tabureleri, yamru yumru masaları ve çakıl taşı zemini kanatları altına alan çınar, belli ki, önce başını göğe dikmiş, sonra da seyahatten dönmüş yorgun yolcu gibi yere sarkmıştı. Sarkmış dalların gölgesinde oturan insanlar, şaşılası bir simetriyle, başları önde, sanki çınarı taklit ediyor, sadece birbirlerinin duyabileceği bir kısıklıkta konuşuyor; ocak başına oturmuş kahveci, bütün bunları vizörüne almış, kurulu bir kamera gibi etrafı tarıyordu.
Kitabe... Çınarın gövdesine çakılmış, tarihe hakaret bir cümleyle herkese meydan okuyan kitabe, bilmem kim efendinin kim efendiden almış olduğu malumata göre çınarın yaşını haber veriyordu bize. Anadolu insanın pratik yüzeyselliğine ilk çarptığım yerdi orası. Yıllar sonra bunun bir istisna olmadığına ve hemen hemen bütün Anadolu’da, yöreye ait objelerin bu şekilde tarihlendirildiğine şaşarak vakıf olmuşumdur.
“Çay mı?” diye sordum arkadaşa, “Çay” diye yanıt verirken, sanki bilmiyor musun diye göz attı bana. Çay düşkünüydü arkadaşım, biliyordum, ama bir kelime daha etmezsek, o sıcakta bir daha konuşamayacağız gibi gelmişti bana. “Bir çay ve su” dedim garsona. “Su mu?” dedi, anlamamış gözlerle bana bakarak. “Su” dedim, “Ne varsa artık.” Anlamadı ve muhtemelen içinden küfrederek uzaklaştı oradan. Bu tür, yerden bitme yerlerde garsonluk yapanlar, genellikle müşterinin ne istediğine değil, müşteriye ne getirmek istediklerine ayarlıdırlar, çay veya tanıdık bir meşrubat demediğim için kalıbın dışına çıkmış, garsonun ezberine çomak sokmuştum.
Çay geldi, su yoktu. Garsona baktım. “Şişede mi olsun abi” dedi, “şişede olsun” dedim. Gitti. Yirmisinde ya var ya yoktu. Bilindik bir garson tipiydi ve kimseye garson gözlükleriyle baktığı yoktu. Akşama olmazsa sabaha, sabaha olmazsa akşama işi terk edecek bir gönülsüzlükle gidip geliyordu. Ve bu, orada, benden başka hiç kimsenin meselesi değildi. Elinde küçük bir su şişesiyle dönüp geldi. “Eyvallah” dedim, “abi hesap” dedi. Sağ bacağımı hafif ön yana uzatıp, elimi tam cebime atmışken, arkadaşım, umarsız, rahat ve sanki dünden hazır ettiği parayı garsona uzattı. Hesap ödenmişti hem de şişenin kapağı açılmadan.
Aracımızın kalkmasına yakın kalktık. Demin geçerken görmemiştim. Yazıhaneden bozma bir büfe inanılmaz bir ucuzlukla sucuklu tost satıyordu. “Alalım mı?” dedim arkadaşa. Olur manasında kafa salladı. Aldık. Ermenek minibüsü perona yanaşmış, daha demin karpuz yiyen görevli; beyaz kısa kol gömlekli, saçlarını arkaya taramış, güneş yanığı tenli, orta boylu biriyle, bir not defterine bir şeyler yazıp duruyorlardı. Yazıhane görevlisi elindeki kalemi kağıdın üzerinde sektirdikçe diğeri işaret parmağıyla bir takım yerleri gösteriyor ve sol elinde tuttuğu sigarayı belli bir periyotta çırpıp duruyordu. Minibüse bindik. Çok geçmeden, görevliyle hesap yapan kişi direksiyona geçti, şoförümüzmüş.
Mut arkamızda kalmış, yol, bir ormanın içinde ve mütemadiyen kıvrılıp akıyordu. Ne şoför yolla ne de yolcular yolculukla meşguldüler. Belli ki her şey günlük rutinindeydi. Bizse bir fotoğraf çerçevesine iliştirilmiş iki vesikalık gibi manzaraya aykırı duruyorduk. Yolculuğun sosyal zaruriyetini arkadaşımın omuzlarına yükleyip, kulaklıkları taktım: Deep Purple, “Child in Time” diyordu ve melodi yol kıvrımlarına muhteşem uyuyordu. Şemsi Yastıman gelmişti aklıma, Kırşehir bozlaklarının rock böğürmeleriyle hep bir paralellik taşıdığını düşünmüşümdür; en çok da Plant’in böğürmeleriyle...
Kesin; o altın kuralı çiğnemiş ve herkesin en az bir yolculuğunda yaptığı hatayı ben de yapmış olmalıydım. Sucuklu tostun ucuzluğu midemde ayağa kalkmıştı. Şoförümüz, aynı yolu yıllardır gidip gelen birinin alışkanlığıyla ve nereden düştükleri belli olmayan biz iki gence biraz da hava atarcasına direksiyon tutuyor, ağzındaki sigarayı, spagetti western’lerin esas oğlanları gibi, sağdan sola soldan sağa büyük bir maharetle kaydırıyordu. Aldığımız bütün virajlar bir yumruk gibi içime oturuyor, sanki bir el midemi kavrayıp ağzıma kadar getiriyordu. Kulaklıkları çıkardım. “Daha çok var mı?” dedim arkadaşa, “Az kaldı” dedi. Gözlerine baktım, “Valla az kaldı” dedi. Az kalsındı başka türlü bu yolculuk bu mideyle katlanılmaz olurdu.
Ermenek, uzaktan, sırtını kayaya vermiş, ayaklarını vadiye uzatmış bir insan gibi oturuyor görünüyordu. Minibüs garaja girdiğinde bütün her şeyimle midem olmuştum. Araçtan iner inmez tuvaletin yolunu tuttum. Kasaba tuvaletleri, ki, olmasalar daha mı beter olur halimiz; bilemiyorum; her türlü kokunun ve kirin barındığı; yeşil sabunlu, bakır musluklu ve her gelenden bir leke taşıyan lavabolarıyla tam birer pislik yuvasıdırlar. Elimi yüzümü yıkamış, her şeye rağmen ferahlamış olarak çıkıyordum ki, “abi” dedi bir ses, döndüm. Öyle ya, manzara esas şimdi tamam olmuştu: Tuvalet bekçisi. Elimi cebime attım ve bir kağıt para uzattım. Aldı, şöyle bir göz attı paraya; gayet alışık ve ustaca cebe indirdi. Masanın üstünde duran madeni tabaktan birkaç bozuk aldı ve bana uzattı. Oldum bittim para üstü saymadığım için, uzatılan her neyse alıp, çıkacaktım ki, tekrar “abi” dedi, kolonya tutuyordu. “Sağ ol” dedim. Dünyanın en kötü kolonyaları buralarda olurdu. Göz göze geldik, bir an, “abi sen yabancısın de mi” dedi, içinden. Soru gözlerinde bir an belirip kayboldu ama gördüm... Tuvalette çıktığımda, arkadaşım bir simitçiyle konuşuyordu. Simitçi, ortaokul yaşında, ağzında sakız, kara yağız, naylon ayakkabılı bitirim bir tipti. “....dökülür”le biten cümlesinin sonuna denk gelmiştim. Arkadaşıma baktım, “bir matematik sorusu sordum” dedi. “Neymiş bakim o soru?” deyip, gülümseyerek simitçiye baktım. “Abi diyor ki, simitlerin üzerindeki taneleri en kolay nasıl sayabilirmişim.” “Tane mi?” anlamamışlığımı belli ederek. “Susam” dedi arkadaş, “susam taneleri” “Yuh” dedim simitçinin duymayacağı bir sesle, “sorulacak soru mu bu?” Ama el mahkum, oyunu devam ettirdim. “Peki sen ne dedin” dedim, simitçiye. “Abi saymak istesem taneler dökülür.” “E olsun, o dökülenleri de sayarsın.” “Olur mu abi, o zaman kim alır o simidi!” der demez, yüksek tempoda giden bir film, birden bire ağır çekime alındığında nasıl an uzarsa öyle oldu, arkadaşa baktım, sanki saatler süren bir sessizliğin içinde donakalmıştık, zor bela toparlanıp, “de mi ama kim alır ki” diyebildim ancak...
Simitçiyi arkamızda bırakmış, elimizde taneleri dökülmemiş birer simit, keyfimiz kaçmış bir halde, cadde boyunca yürüyorduk. “Artık bir yerine yazarsın bunu” dedim. Arkadaşımdan ses çıkmadı. “Uzak mı gideceğimiz yer?” “Hayır” dedi, “hemen şurada, yakında.” Az yürüdükten sonra sola saptık, sol kolun üzerinde ikinci ya da üçüncü dükkana, bir iki basamak çıkarak giriverdik. Arkadaşın babasının tanışı, altmışını geçkin, saçları önden dökülmüş, bıyıksız, beyaz tenli, kalın kuru dudaklı, geniş döşlü, gömleğini son düğmesine kadar iliklemiş, yelek-ceket bir Hacı Amca’ydı. Bizi görünce, devlet malzeme ofisi tipli masasından kalktı, çektiği tespihi usta işi bir hareketle avucuna toplayıp, ceketinin cebine soktu. Dükkanı tıka basa eşya doluydu, bir çeşit çerçi dükkanı: Namazlıklar, tespihler, plastik kaplar, uyduruk robot oyuncaklar, kazma-kürek, sakız, çakmak ve hatta Beşiktaş posteri. Selam verdik, selam aldı. Arkadaşım kendisini tanıttıktan sonra, daha bir sıcak davranmaya başladı. “Yolunuz nereye” dedi. “Karşıya, köye gidiyoruz” dedi, arkadaşım. Beni kastederek ve bana hiç bakmadan “Delikanlıyı çıkaramadım, kimlerden?” “Okuldan arkadaşım” dedi arkadaş, “köyden değil.” “Yabancı, öyle mi. Memleket nere yeğenim?” Bana değil, arkadaşla benim aramdaki boşluktan hafif arkadaş yönüne doğru bir yere bakıyordu. Tam memleketimi söylemeye hazırlanıyordum ki, arkadaş, “Ankaralı” dedi. Şaşırıp kalmıştım. Niye Ankaralı olmuştum ki şimdi. “Ankara mı?” ilk kez bana bakarak “Neresinden? Ben orda askerlik yaptım. Güvercinlikte. Bildin mi?” Yanıt vermeme fırsat vermeden devam etti “İtfaiye bölüğünde onbaşıydım” İşaret parmağıyla kolunu gösterdi “Kazık vardı, tek kazık. Lakin askere hiç kötülüğüm olmadı. Kazık olduysa ne olmuş. Hepimiz vatan evladıyız. Kimin kanı kiminkinden kırmızı?” Sığ suda yürürken birden bire derine düşmüş gibi şaşkındım ama Hacı Amca, belli ki, kullanmaktan helak ettiği ve neredeyse artık hiçbir anlam yüklemediği ezber cümlelerine devam ediyordu. “Memleketin her yerinden insan vardı: iki kol, iki ayak, bir baş. Uzundu askerlik. Ankara uzaktı bize. Şimdi Ankara’nın içinde kalmış oralar. Ben görmedim, görenler diyor” Birden konuyu değiştirdi, arkadaşa dönüp “Baban eski işinde mi?” Yine yanıtı beklemeden devam etti. “İşi iyi, işi iyi. Söyle sebat etsin. Bu zamanda iş nerde? Akşam dolmuşunu mu bekliyonuz?” “Hayır” dedi arkadaş, “yürüyerek gideceğiz.” “Yürüyerek mi? Gençsiniz ama uzun sürer. Yokuş in, yokuş çık. Hem yolun tozu toprağı da çoktur. Ben artık yürüyerek gidemiyom, ihtiyarladım. Şimdi, sabah namazında kalkıyom, sabah dolmuşuna biniyom, öğle ve ikindiyi köyde kılıyom. İkindiden sonra dolmuşa biniyom akşam namazına burdayım. Çok zaman oldu, yatsıyı Ermenek dışında kılmadım.” Bu arada köstekli saatini çıkarmış saate bakıyordu. Bir an sustu, suskunluktan istifade “çıkalım mı” dedim, arkadaşa. Arkadaş, “biz gidiyoz, bişey diyon mu?” dedi, yüksek sesle ve Hacı Amca'nın diline öykünerek. “Babana selam söyle, selametle gidin.” Çıktık. Selam getirmiş, selam götürüyorduk. Hava, uçan kuşu düşürecek derecede sıcaktı. İkindiye daha vardı ve Ermenek’in ayaklarını uzattığı vadi yolumuzu gözlüyordu...
Birinci bölümün sonu
Hasever
Zürich, Haziran 2010