Bir süper Market Gezisi Popüler

Edebiyat

Edebiyat Yazarları
Etiketler
Yazım Tarihi
02022010

“Bey, şu üstü bir şeylerle kaplı olan şey ne eti ki?”

“Tütsülemiş et o.”

“Peki şu salama benzer kocaman şey?”

“Jombom… Alalım mı biraz, ister misin?”

“Bilmem ki… Kaç lira acaba?”

 

 

 

 

Bir Süper Market Gezisi

Kocaman marketleri olmayan semt kalmadı herhalde. Kocaman olmasa da bakkalın pabucunu dama attırtacak kadar kudretlidir. Haksızlık etmeyelim, zor durumlarda bakkal amcaya gidip, birkaç yumurta, kabartma tozu ya da meyve suyu almıyoruz değil. Aybaşı olduğunda ise, elimizdeki o devasa tek tip poşetleri, bakkal amcadan kaçıra kaçıra evimize gireriz. Gizli bir gömü bulmuşuz da saklıyoruzdur hani.

İşte yine böyle bir gömü günü… Yo, öyle sepet falan almayız elimize. Tekerlekli arabalardan almalı. Üstümüzde hırka, ceket ne varsa sepetin içine atmalıyız. Hem sepetimiz dolu görünür. Göz ucuyla bakarız tepeleme dolmuş sepetler gelip geçerken. Neler yok ki içinde… Elektronik cihaz mı dersiniz, köpek mamaları mı dersiniz, spor ayakkabı mı dersiniz… Adamlar kıtlıktan çıkmış gibi koli koli alıyorlar.

“Bence büfesi var. Toptan buradan satın alıp orada kullanıyorlar.”

“Yok, bence büyük bir aile bunlar. Kalabalıklar. Aile şirketleri varsa hani, çocuklar evden gitmemiştir. Dizilerde oluyor ya!”

“Bakkalı var. Orada satıyor.”

Tüm ihtiyaçlar markaya ve gramajına göre bakılıp; en ucuzu, en kârlısı alınır ve sepete atılır.

“İki paket süt… Etti mi kırk dokuz milyon… İki litre yağ, etti elli iki milyon… Çocuğum o mısırlı kahvaltılığı ne yapacaksın? Geçen ay yemedin, mecburen annenle biz bitirdik. Kakaolu falan fark etmez, aynı şey, beğenmeyeceksin alma! Bırak oğlum… Ulan, git gofret al…”

“Yaaaa! Reklamlarda yiyorlar ya! Benim de canım istiyor…”

“Süt iç desek, içmez e bu da süte konuluyor…”

“Bana ne, bana ne.”

“Gözü çıksın bu reklâmların. Sütüne bisküvi doğrasam kıyamet kopartır.”

Kavga gürültü, zorla geriye bıraktırılan duş jeli, pahalı bir oyuncak, albenili takım çantası, papatyalı çiçek sulama kovası yekûn tutara biraz nefes aldırır. Başka da alınması engellenecek bir şey kalmamıştır.

Yiyecek bölümlerinden geçmeye can mı dayanır? Işıl ışıl tatlılar, salamlar, sucuklar, börekler, hazır yemekler insanı zıvanadan çıkarır. Ama, bugün aylık alınmadı mı ya! Şöyle bir ziyafet çekmek gerekir. Hele hele şu şarküteri yok mu? Tadını, adını bilmediğimiz, dahası hiç görmediğimiz etler, camların altından “ye beni” diye bakıyor. Evimizin erkeği niyeti bozmuş gibidir. Sorarsınız;

“Bey, şu üstü bir şeylerle kaplı olan şey ne eti ki?”

“Tütsülemiş et o.”

“Peki şu salama benzer kocaman şey?”

“Jombom… Alalım mı biraz, ister misin?”

“Bilmem ki… Kaç lira acaba?”

Tezgâhtar kıza, mırıl mırıl, ürkekçe, parmağınızla işaret ederek, fiyatını tam sormak üzereyken sarışın, yeşil gözlü, dimdik yürüyüşlü, elleri cebinde bir beyefendi gelip; zaten kısa olan boyunuzu iyice kısaltır.

Ne istediğini bilen bir eda ile kuru fasulye, mercimek alıyormuş gibi rahat rahat sıralar;

“Kekikli füme yarım kilo, dana jambon üç yüz gram, dana mortedella salam da yarım kilo…”

Sanki etrafında kimse yoktur adamın. Kahverengi kemerine uygun şık kahverengi ayakkabılarına bakarsınız. Tertemiz; ne toz var ne de çamur. Nasıl da ağzında şeker varmış gibi yuvarlayarak söylemiştir her kelimeyi. Kelimeler şekerle beraber metal bir yere çarpıyormuş gibi akisli çıkmıştır. Tam o sırada, bekleşen, bekleştikçe sinen sizi gören diğer görevli çocuk yaklaşarak ne istediğinizi sorar. Hâlbuki adam öyle bir yaklaşıp söylemiştir ki siparişini, hiçbir es yoktur.

Eşinizin koluna girer, heyecanlanırsınız. Eşiniz ‘pelonez’ salam derken atılır düzeltirsiniz, etiketten kopya çekmeyi unutmamışsınızdır.

“Polonez! Polonez…”

Evet anlamında bakar görevli.

“ Ne kadar?” demek isteyerek “ne kadar?” demez.

“İki yüz elli gram” dersiniz.

Derken, boyunuz daha bir kısalır, sesiniz daha da cılızlaşır. Polonez salamınız dilimlenirken makinede, artık rahatlamışsınızdır. Adam da paketini alıp uzaklaşırken, ipinden kopmuş gibi atılırsınız.

"Füme de olsun… Dört yüz gram…"

Görevli, cam bölmeden büyükçe bir kalıbı aldığında geri dönüşü olmayacak gibi heyecanlanırsınız;

“Şundan!… Şu şu, üzerinde kahverengi şeyler olandan…”

“Biberli?”

“Evet…”

Gözünüz bu sefer fiyat etiketine ilişir. Engellerle dolu bir yarıştaymış gibi terlersiniz. Engele takılmanın rahatsızlığı ve korkusu ile yeniden atağa geçersiniz;

“İki yüz elli gram olsun. Beğenirsem buranın ürünlerini, yeniden alırım.”

Hepten de ürkek görünmek işinize gelmez. Son bir hamleyle kıvırıp duruma onur eklersiniz.

Artık işlem bitmiştir. Jambonu bir dahaki sefere almayı düşlersiniz.

Kasada hesabı kredi kartından geçirirken, arkanızdan gelen kadının kozmetik ürünlerine, dondurulmuş hazır gıdalarına, doğranmış soğanına kayar gözleriniz. Siyah dar pantolonundan fışkıran göbeğine, döşündeki çillere, gergin dudaklarına, şaşkın gözlerine… Göz göze geldiğiniz an gülümsersiniz. O da gülümser. Galiba.

Paketleri acele ile poşetlere doldururken, mahalle bakkalında karşılaştığınız insanlar gelir aklınıza. Bağrış çağırış konuşmalar, sıkılmadan istenen gramlık peynirler, yabancı olmayan etler, bizden kavurmalar… Kimsenin ne sesi mekaniktir ne de boyu uzun. Belki uzundur da siz yanında güdük kalmazsınız. Hani ayaklardakiler de çoğu zaman anne terliği ya da arkasına basılmış bir baba ayakkabısıdır.

Mahalleye girdiğinizde oğlunuz bağırır arkadaşlarına. Elinde geçen ay da yine salladığı ve sonra ziyan ettiği mısırlı kahvaltılık gevrekten vardır. Sallar da sallar bayrak gibi;

“Baaak, biz markete gezmeye gittik.”

Eve girer girmez masaya kurulan eşiniz seslenir.

“Hele şu şeyleri bir getir de tadına bakalım. Ekmek de getir”

Oturursunuz sofraya. Özenle açmaya çalışırsınız şeffaf ambalajı. Yeniden üzerine gerip kapatacaksınızdır. Birer tane dilimlerden alır, ucundan ucundan ısırırsınız. Önüne, arkasına, kokusuna baktıktan sonra mırıldanırsınız hep beraber. Aynı yalanı hep beraber aynı anda söylersiniz.

“Çok değişik, güzel güzel…”

“Evet farklı bir tadı var. Güzel… Normal salama benziyor.”

“Ne salamı be? Kaç paralık şey salama mı benzer?”

“Ne bileyim canım, tabii benzemez de. İşte…”

Kahvaltıya gelir gider müthiş salamlı-fümeli tabaklar. Geldiği gibi de giderler hep.

Akrabanız geldiğinde, yine ambalajını sıyırıp büyük bir keyif ve hava ile sofraya getirirsiniz. Adamın gözünün içine bakarsınız. Yesin de beğensin diye. Adam ince dilimi büker büker ağzına atar, ama bir şey de söylemez. Dayanamazsınız;

“Haydar, nasıl beğendin mi tadını? Yeni bir market açılmış, hele bir bakalım dedik fümeleri nasılmış.”

“Füme mi? Salam değil mi bu? Füme dedikleri bu mu şimdi? Vallahi alırım pastırmamı, kırarım iki yumurta, ohhh mis. Füme de ne ki!”

Hakaretle karışık bir rahatlama hisseder bünyeniz. Son dilimi dürüp de ağzına atarken Haydar…

Sevda Güngör

21/10/2007

 

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
Dili Kullanım  
Sözcük seçimi,Söz sanatları ,Noktalama/Dilbilgisi
Kurgu  
çizgisel/döngüsel, romantik/gerçekçi, olay örgüsü/zinciri, konu seçimi, Özgünlük
Anlatım  
Bütünlük, Süreklilik, Betimleme, Anlatım kişisi, Anlatıcının Tavrı, Anlatım tekniği, Özgünlük, Ayrıntıların İşlevselliği
Metiniçi Tutarlılık  
Gerçeğe Uygunluk, Olgulara dikkat, İnandırıcılık, Bilgililik, Mantık Hatası Yokluğu
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile