Nar Kırmızısı Bir Gurbet - (Ver. 2) Popüler
Güvercinler... Onları çok kıskanırdım. Her çatısında evin, yuvaları, tünekleri ve yer yer düzlükleri vardı. Şehrin yegane özgürleriydiler. Her maviye, mavinin her haline kanat çırparlardı. En çok da o evin göğünde dolanırlardı. Kimi zaman sürüyle evin avlusu olarak tahmin ettiğim boşluğuna dalar, kimi zaman da kalfasına kurşun sıkılmış gibi evin boşluğundan çıkıverirlerdi.
Nar Kırmızısı Bir Gurbet - (Ver. 2)
Bulutların kanatları yoktur,
ama uçarlar.
Kentlerin canı yoktur,
yine de kanarlar.
Yıkılmış kale surlarının dibinde, grinin her tonuna sahip, kapıları sıkı sıkıya kapalı ve pencerelerinde hiçbir daim insan başı görünmeyen taş yapı bir ev vardı. Şehre ve şehrin önü sıra uzanan ovaya hakim bu evin, kaç zamandır böylesine sessiz ve ıssız yaşandığı söylenirdi. Daracık sokakların, yer yer dışarıya taşmış lağım akıntılarının arasında, mağrur ve biraz da kaderinden muzdarip bir duruşu vardı. Evin, şehre bakan tarafındaki kapının üzerinde tunçtan kocaman halkalar ve ön duvarının taş süslemelerinde cenge girmiş üniforması belirsiz savaşçılar dururdu.
Eylül, bütün hüzünlerin bir yekunu gibi balkıyordu florasan lambamızdan. Yeni evimizin bahçesinde yetişmiş bir nar duruyordu soframızın tam ortasında. Ben, küçüğüm, annem, babam ve üniformalımızdan müteşekkil bir aileydik sofranın başında. Gurbetin gurbete değiştiği, ne gelenin ne de gidenin halinden memnun olduğu bir zamandı; ki dışarıda durmadan kamyonlar geçiyordu. Asfalt kendi sıcağından ve karasından bıkkın, bir ucu Mardin, bir ucu Suriye’de sallanıp duruyordu. Üstünde ve şoför mahallinde konuşulan bütün lisanlar resmi makamlar nezdinde zararlı ve yasadışıydı...
Taş evin duvarlarından çoğu vakit bir ses yayılırdı geceye. Kuşun kanadından hafif, tüyünden yumuşak bu sesi, ancak geceyi bilenler duyabilirdi. Kimi geceler kulağıma kadar gelir ve yatağımda, bütün kabuslarımı kovmuş bir mavi dinginlikle, uykuya dalardım. Sonra, taş döşeme sokaklarda, nallanmış eşekler geçer ve sabaha gözlerimi açardım. Sabah, bir bulut gibi gelir ve rüzgarı olmayan bu şehrin tepesinde çakılır kalırdı. Tepelerde askerler nöbet tutar, şafak sayardı ve daha aşağılarda, içi bildirilerle dolu, helikopterler bekleşirdi...
Her hafta sonu kendimi bu evin dibinde bulurdum. Bir şey anladığım yoktu mimarisinden. Sadece bir bilinmezin esiri ve çatısını kuramadığım cümlelerin peşindeydim. Beni sürükleyen taşın sesi, serinliği ve tanışıklığıydı belki de... Uzun uzun duvarlarına bakar, cenk eden askerleri kafamda canlandırır, onları amansız bir savaşın kahramanları gibi görürdüm ama duvarların ötesinde ne var diye merak etmezdim. Kendi başına bir kişiydi ev. Ben bu kişinin peşindeydim. Sonra döner, dışarıya taşmış dükkanların mallarını ve durmadan işleyen bakırcı ocaklarını seyrederdim. Ustanın kalfaya, kalfanın çırağa seslendiği bir bilinmez dildi Arapça ve ben, sadece tonlamalardan tahmin edebiliyordum ne dediklerini. Benim kendilerini anlamadığımı bilir, yine de bir kez olsun anlaşma ihtimalimizin yüksek olduğu o lisanı ağızlarına almazlardı...
Güvercinler... Onları çok kıskanırdım. Her çatısında evin, yuvaları, tünekleri ve yer yer düzlükleri vardı. Şehrin yegane özgürleriydiler. Her maviye, mavinin her haline kanat çırparlardı. En çok da o evin göğünde dolanırlardı. Kimi zaman sürüyle evin avlusu olarak tahmin ettiğim boşluğuna dalar, kimi zaman da kalfasına kurşun sıkılmış gibi evin boşluğundan çıkıverirlerdi. Hem sonra çocuklar da dokunmazdı onlara. Kimsenin güvercinler için kurulmuş bir öksesi yoktu. Varsa bile bu çocuklar, okul sıralarında yalnız otururlardı. İşte o yalnız oturanlardan birinin yanına oturtmuşlardı beni. Saçları sıfıra vurulmuş, sol kolu omzundan cansız sallanan solak bir çocuktu.
Mesut, kolunu bir mahalle sıhhiyecisine kurban vermiş, bilmem kaç kız kardeşin tek erkek kardeşiydi. Memleketin her yanında olduğu gibi bu, burada da kıymetli bir durumdu. Mesut kolundan şikayetsiz, sınıfın en iyi futbol oynayan çocuğuydu. Futbol dediysem öyle çayır çimen değil, okul binasından ve binanın önünden geçen asfalt yoldan arta kalan küçücük bir alanda oynanırdı. Mesut, sınıfta yalnız ama futbolda aranan biriydi. Güvercinlere kötülük etmiş biri ancak iyi futbol oynarsa oyuna alınıyordu; anlamıştım. Mesut’la aynı sırada oluşumuz onun yaramazlığından, benim de göçebeliğimdendi. Anlaşıyorduk, daha doğrusu birbirimize dokunmuyorduk.
Her yazılı öncesi sıranın üzerine yazdığı kopyaları yazmamaya başladığında anladım ki artık arkadaş oluyorduk. O bana taş evi anlatıyor, ben de ona yazılılarda yardımcı oluyordum. Tamamen yasadışı bir oluşumdu bizimki; yıllar sonra anladım. Güvercinlere kötülük edecek biri değildi Mesut, ama yine de böyle biliniyordu. Bir günden bir güne kendisini savunduğunu, kimseye, hele hele güvercinlere, hiç kötülük yapmadığını söylediğini hatırlamıyorum. O, zaten öyleydi ve bunu kimseye anlatmak zorunda hissetmiyordu kendisini.
Taş ev, çok şey bilen bir Abi’nin eviydi. Mesut, onun, tıpkı evinin duvarlarına resmedilmiş savaşçılar gibi bir savaşçı olduğunu söylerdi. Devlet, kapısından içeri girmeden evvel, Mesut bu Abi’den kitaplar alır, hikayeler dinler ve güvercinlerin lisanını öğrenirmiş. “Çok şey biliyordu” demişti bir keresinde bana. “Biz hep ayın aynı tarafını görürmüşüz, biliyor musun?” Soru dolu bakışlarla baktığımı görünce, “o Abi söyledi” demişti. O Abi söylediyse bu Mesut için tartışılmazdı. O zaman ilgimi çekmemişti ayın hep aynı yüzünü görüyor oluşumuz. Yıllar sonra “Ayın Karanlı Yüzü” isimli Pink Floyd albümünü dinleyince yeniden hatırladım Mesut’u.
[...]
All that is gone
All that’s to come
And everythink under the sun is in tune
But the sun is eclipsed by the moon (1)
Güneş tutulmuş fakat müsebbibi ay değildi. Asker yeşili bir parka, boydan boya asılmıştı ülkenin semasına. Mesut, Diyarbakır’a götürülmüş ve bir daha kendisinden haber alınamamış Abi’nin peşinden, çaresiz ve kimsesiz kalmışmış. “Haber salmam lazım” diyordu. O Abi’ye haber salmak için Beyaz’ı yakalaması lazımmış. Kimse bilmiyordu Mesut’un derdini. O dert bütün bir ülkenin derdi, o güvercin herkesin yakalamak istediği güvercinmiş. Çünkü o mevsimde haberler, bir tek güvercinlerin kanadında giderse okunmayacakmış. Ve Diyarbakır mahpushanesi güvercinler hariç herkese yasaklı bir kaleymiş. Mesut, Beyaz’ı yakalamak için benden hiç yardım istemedi. Diyarbakır’ı, mahpushaneyi hiç dillendirmedi; ancak yıllar sonra çıkarabildim bunları. Belli, bütün yakınlaşmamıza rağmen, güvenilir bulmamıştı beni. Ne de olsa bir tarafı memur biriydim. Ve Mardin’de memurlar sevilmiyordu...
Sonra mevsim döndü. Kışın kurum olup şehrin üzerine yağdığı zamanlar, yerini bir serin zamana bıraktı. Bademler çağlaya durup, güneşin ucu sararınca anladık ki yaz geldi. Mardin’de bahar, kıştan yaza geçmek için gerekli olan bir mevsim değil, sadece bir formaliteydi. Karne merasimini takiben son bir maç yaptık ve bir daha birbirimizi görmedik. Mesut, Beyaz’ı yakalayıp paçasına haber iliştirdi mi bilmiyorum. Bir yaz günü arkamızda bırakırken taş şehri, Mardin-Diyarbakır yolunda, tek kollu bir bisikletli pedal basıyordu Diyarbakır’a doğru. Yüzünü göremedim ama o Mesut’tu... Biliyordum...
Hasever
(1) Eclipse, Pink Floyd, 1973 (Dark Side of The Moon albümünden)
[…]
Giden
Gelen
Göğün altında her şey kendi ahenginde
Fakat güneş, yine de tutulur ay ile
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
Son Güncelleme: Haziran 01, 2010
#1 Eleştirmen - Bütün eleştirilerime bakın
Güzel öykü
İyi bir öykü Hasan, tebrikler.
Dili kullanım ile ilgili bir kaç nokta kafama takıldı. Abartıyor olabilirim ama yine de dikkatini çekmek istedim
"Her çatısında evin, yuvaları, tünekleri ve yer yer düzlükleri vardı."
'Her evin çatısında' olması gerekmez miydi? Ancak sanıyorum sadece sözkonusu eve tünedikleri anlatılmak isteniyordu. Lakin bu durumda da bence, "evin her çatısında" demek daha güzel olurdu..Bilmiyorum devrik cümle kullanımı belki benim çok hoşuma gitmiyor.
"En çok da o evin göğünde dolanırlardı.Kimi zaman sürüyle evin avlusu olarak tahmin ettiğim boşluğuna dalar, kimi zaman da kalfasına kurşun sıkılmış gibi evin boşluğundan çıkıverirlerdi.
Burada "ev" çok fazla tekrar edilmiş ve tek bir cümle gereksiz yere üçe bölünmüş bence. Dolayısıyla zayıf bir anlatım olarak tınlıyor. İlk cümlede "o evden" bahsedildiği vurgulandıktan sonra zamir kullanımı daha güzel olurdu bence..Mesala;
"En çok da o evin göğünde dolanır, kimi zaman sürü halinde avlusu olarak tahmin ettiğim boşluğuna dalar, kimi zaman da kalfasına kurşun sıkılmış gibi ordan çıkıverirlerdi."
"Taş evin duvarlarından çoğu vakit bir ses yayılırdı geceye. (...) Kimi geceler kulağıma kadar gelir."
Burda da küçük teknik hatalar var gibi geldi bana.
Pencereler dururken sesin duvardan yayılması zor. "Taş evin pencerelerinden çoğu vakit bir ses yayılırdı" daha inandırıcı olurdu. İlk cümlede sesin yayıldığını bildirdiğimize göre, zaten kulağımıza gelmiş demektir, dolayısıyla ikinci cümle gereksiz duruyor. Bilmiyorum, sesin işitme organına geldiğini belirtmek bana ters geldi. Burda metaforik, ya da düzdeğişmeli bir betimle daha uygun olurdu kanımca
"Memleketin her yanında olduğu gibi bu, burada da kıymetli bir durumdu."
Bu ve burada'nın ard arda gelmesi kulağı tırmalıyor..İkisi arasında bir açıklık koymak iyi olurdu..
"Bu, memleketin her aynında olduğu gibi, burada da kıymetli bir durumdu"
Son olarak;
"Bir yaz günü arkamızda bırakırken taş şehri, Mardin-Diyarbakır yolunda, tek kollu bir bisikletli pedal basıyordu Diyarbakır’a doğru. Yüzünü göremedim ama o Mesut’tu"
Bilmiyorum, belki şiirsel dilin öykü diline sızmasına karşı ben aşırı alerjiğim.Bunu çok tutumlu bir şekile ve ancak uzun bir anlatıdan sonra, duygusal yatırım ve okuyucunun karakterlerle ilişkilenmesi doruğa çıkarıldığı zamanlarda kullanılmalı, bir final sahnesinde mesala..Çok cömertçe kullanıldığı zaman, şahsen ben öykünün içtenliğinden kopuveriyorum, hemen aklıma "edebiyat yapılmaya" çalışılmış kuşkusu geliyor -günlük dilde kullanıldığı şekliyle alay edici bir vurgu olarak "edebiyat yapmayı" kastediyorum..
Bu pasajı defalarca okudum, bir melodi ile paralelik kurmaya çalştım..Seslerin iniş çıkışına baktım..
Öykünün genel melodisi içinde yukarıdaki pasaj, özelikle ayrık olarak duran "Mardin-Diyarbakır yolunda"nın tınısı, sakin, pastoral bir melodinin ortasında bir anda bir trompet çığlığı gibi geldi..
Öykülerin bir melodisi var..Eğer buna önem vereceksek, bir müzisyen gibi tek tek her "notaya" dikkat etmek lazım kanımca.
Bu anlamda sadece -di'li geçmiş zaman kullanılması da tek sesli bir armoni yaratıyor gibi..Kanımca bu melodik monotonluğu kırmak için, zaman ekini mümkün olduğunca geciktirmek gerekir, bunun yolu da cümleleri birleştirmek galiba, bir davul vuruşu gibi tınlayan -di'leri hep sona saklamak gerekiyor belki...Mesala Proust'un tek bir "cümlesi" nerdeyse bütün bir sayfaya yayılabiliyor. Kısa kısa cümlelerle ard arda gelen di'ler yavan bir melodi yaratıyor.
Umarım çok ileri gitmemişimdir eleştirilerimde..
Sevgili Önder,
Demek ki dışarıdan böyle görünüyorum. İnsanların bana kızdığı, alındığı kadar kötü bir şey değilmiş ama. Kendimi gördüm. Teşekkür ettim. Yazara nasıl karışılmazsa okura da karışılmaz diyenlerdenim. Dediklerin için "hayır" diyemem; çünkü bu okurun yazarlığına dil uzatmak olur. Sadece küçük bir açıklamam olacak. Devrik cümleleri genelde melodiyi tamamlamak için kullanıyorum. Ve büyük bir sevinçle öğrendim ki sen de melodi diyorsun. Sadece öyküde değil, günlük siyasal değerlendirmelerimde de melodiye önem veriyorm. Öykü yazımına gelince. Sadece yazıyorum. Deniyorum. Bir kaygım, kalıbım yok. Bu da benim özgürlüğüm. Tekrar teşekkür ediyorum...
