Bir Yüzle Başladı Her Şey
Popüler
Deniz... Mavinin onun üzerindeki hali, gözlerimin mavisiyle buluştuğunda adeta ben de yaşamla bütünleşir, varlığımı hissederdim. Ben çerçevelerini kalınca çizdiğim yaşamımda binlerce tövbe ve yeminle beraberdim. Korkaklık deyin, acizlik deyin, ne derseniz deyin ama kendi küçük dünyamı kurmuştum ve başka dünyalarla onu sarsmaya hiç niyetim yoktu. Bu yüzden tek dostum denizdi. Bir tek ona uzun uzun bakardım. Ondan başka her şey sığdı benim için. O mekanı ve o masayı da denizin hatırına seçmiştim. Yoksa neyine gerek benim gibi birinin insan arasına karışmak?
Yaşım alışkanlıklarımı terk etmeye pek müsait olmadığından, denizi de terketmem sanmıştım. Yanılmışım. Haftada en az bir kere zaman geçirdiğim mekan, o gün bana ihanet etmeseydi, sizinle de karşılaşmazdım. Şöyle ki tam gözlerimi denizin derinliklerine daldırmıştım -etrafımdaki hareketlilik, gelenler, gidenler, ara sıra dünyamın ortasına düşen şakalar ve arkasından gelen kahkahalar olmasa, nerede olduğumu bile unutabilirdim- o yüzü gördüm. Denize bakma isteğime gökyüzü engel oldu. Ben göğe bakamam, başım döner. Ne çare? Başımın dönmesi yetmezmiş gibi bir de yağmur bastırdı aniden... ağlıyordu... orada... denizin kıyısında... O yüzün güzelliğine mi kapılayım, niye ağladığını mı düşüneyim şaşırmıştım.
Alt üst olmanın yaşı yokmuş meğer. Kaçmanın bile sınırları varmış bu insan selinde. Kaçmak demişken; yaşamımın tek kelimeyle özeti. Oldum olası her şeyle, herkesle mesafeler koydum arama. Öyle ki kaçtığımı bile unutmuştum. Firarımı yüzüme vuran o yüz... hatırlamanın kimi zaman unutmaktan daha ağır olduğunu suratıma çarpmıştı... kaçtığım pek çok şeyi yeniden hatırlatarak.
Benim yerimde başka biri olsaydı, o güzelliği, o gökyüzünü seyre dalar, sevap işlemek için her şeyi yapardı. Ama benim için böyle olamazdı. Birbirini tekrar eden olaylardan örülü hayatım her şeyi aynılaştırmış, insanların vücutlarının başında yer alan o anlam dehlizine bakmayı kendime yasaklamıştım. Ben karşımda duran denizin içinde yüzmeli, dalgalarla üstümü örtüp gizlenmeliydim. Ah, o yok mu? Hepsi onun yüzünden oldu... Aniden gözlerim saatlerdir yattığı yerden yeni kalkmış birinin, rüyadan gerçeğe uyandığı andaki şaşkınlığını giyindiler. O, denizimle arama girmiş, ayaklarıyla örtündüğüm dalgaları tekmeleye başlamış, saçları rüzgarın ıslığıyla dansa kalkmış, beni bakmaya teşvik ediyordu. Bir de deniz sığmış da çoğalmak için onu bekliyormuş gibi ağladıkça ağlıyordu.
Onu izlediğimi fark etti mi bilmiyorum, birden bana döndü. Yanı başımdaymış gibi irkildim. Şaşkınlığımdan herkes gibi baktığımı da geç anladım. Ben de sevap işliyordum. Benim gibi bir günahkarın sevapla ne işi olabilirdi ki? Gördüğüm her şeyden güzel olan biri ağlayamazmış gibi, inanılması zor bir olaya şahitlik edermiş gibi... seyrediyordum onu. Bu defa beni gerçekten görmüştü, yakalanmıştım suç üstü. Utançla gözyaşlarını sildi. Sonra da uzun uzun bana baktı. Sanki yıllarıdır bakmadığım tüm yüzler bir olmuş intikam alıyorlardı benden. Okumayı unutmuş biri gibi hecelemeye başladı dudaklarım. Ne anlatmak istediğini gözlerinden söküp almaya çalışıyordum. Bir yüze bakmanın ne demek olduğunu yüzüme vurmasına izin vermiştim. Sonra bir anda kendimi toparlayıp gözlerimi kaçırdım. Önümdeki kitabın hiç bitmeyecek gibi duran cümleleri arasına sakladım yüzümü. 'Bakma hayır bakmamalısın, kaldırma kafanı kelimelerden. Bir yüzle başlar her şey... Önce bütünü görürsün, sonra gözlerin, çizgilerin ve dudakların anlamını çözmeye çalışırsın' diye uyardım kendimi. Garson gelip görüş alanımı kaplayana kadar mücadelemi sürdürdüm. Neredeyse garsonu alıp karşıma oturtacaktım, öyle çaresizdim.
- Bir isteğiniz var mı beyefendi?
- Alternatiflerim neler?
Garson saydıkça sorularımı çoğalttım. Sonra adam bana yeter diyen gözlerle bakınca siparişimi verdim.
- Balık ve beyaz şarap lütfen, yalnız balıkların kafalarını gövdesinden ayırıp getiriseniz sevinirim.
Garson şaşkın şakın bakınca açıklama yaptım.
- Balık kafası sevmem, tabağımda yer işgal ediyorlar.
Ne diyecektim; 'yüz yüzdür işte... İnsan, hayvan fark etmez, balıkların dona kalmış bakışları rahatsız ediyor beni' mi diyecektim? Neyse ki garson soğukkanlılıkla dediklerimi not aldı ve uzaklaştı. Ah şu garsonlar ne iyi insanlardır. Hep anlayışlıdırlar. İnsanın yüzüne değil ellerindeki adisyona bakarak diyeceklerini derler. Dünyanın en önemli bilgilerini kaydediyormuşçasına dediklerinizi bir bir yazar, çok soru sormaz, seni olduğun gibi kabul ederler.
Garsonu oyalamış olmam işe yaramıştı. Hala oradaydı ama artık dikkati benden uzaktaydı. Lokantanın önündeki merdivenlere oturmuş, şimdi de güneşin batışını seyrediyordu. Arkasını dönmüştü. Yüzü görünmüyordu. Etrafı kolaçan ettim, fırsat bu fırsat daha iyi bir masa aradım, denizden bana o gün hayır yoktu. Yalnız lokanta pek kalabalıklaşmıştı. 'Her yerde yüzler, kahrolası karakter aynaları' vardı. Başımı yeniden kitaba gömdüm. Suratsız balıkları ve unutturacak şarabı beklemeye başladım. Kelimeler işimi hep zorlaştırmıştı ama hayatta daha güçlü bir sığınak bulmak da zordu. Kaç hayat kurup yıktım onlarla bir bilseniz. Onlar da ihanet ettiler bana. Yüreğimi vurmaya çalışan yüzü alıp kitabın ortasına getirdiler:
''...İnanmak istediklerimizi yaşamımızın en anlamlı yerine koyduk, duymak istemediklerimizin anlamlarını büküp attık. Bir gün anladık ki; ne bir eksik ne bir fazlaymış dünya... Herkes için aynı dönermiş... Peşinden koşmak beyhudeymiş. Çünkü zaman zaman durup bakmadan hikaye edinemezmiş insan. Durduğun an yine dünya öne geçermiş. Bu sebeple arayış hiç bitmezmiş... diye sürdürdü kelimelerini. Ben de 'ne arıyorum?' diye o zaman sordum kendime. Durup baktığım o yüzü rahatsız etmekten korkuyor ama gözümü de alamıyordum. Bana anlattıkları yüzüyle birleşiyor beni yeni bir dünyaya davet ediyordu. Büyülü bir duruşu vardı. İnkar edemezdim. Onu dinlemeyi bırakıp yüzünde bulduğum tüm çizgilerle konuşmaya başladım. Bana o yüze yerleşmelerinin hikayelerini anlatıyorlardı sanki. Yaşamanın en güçlü okul olduğunu söylüyorlardı. Hepsi ayrı bir yaşanmışlıktan gelip oturmuşlardı oraya. Tüm sözcükleri alt üst edercesine yüzde bir belirginleşip, bir kayboluyorlardı. Beni görmediğim yerlere götürüyorlardı... Yaşam hem değer kazanıyor hem de anlamını kaybediyordu gözümde... Hikayeler bir noktayla başlayıp çizgilerle son buluyordu... Her çizgi başka bir hikaye oluyordu. Benim dünyadan daha hızlı dönesim geliyordu. Dönerken durup bakmak, uzun uzun izlemek istiyordum... İki eylem çatışıyordu içimde...''
Alın işte! Kitabın kahramanının işi kalmamış, benimle uğraşmaya karar vermişti. Kelimeler... Benim olmayan bir hayatı önüme attılar. Benim gibi bir kaçağı tutup yaşamın ortasına bıraktılar. İçime huzursuzluk, kuşku ve buna benzer kaç duygu varsa hepsini saldılar.
Güneşin batmaya başladığını fark ettiğimde, artık nereye çevireceğimi şaşırdığım başım çaresiz kaderine teslim oldu. O andan sonra kendime rağmen kalkıp gitmeliydim yanına. O yüze daha yakından bakmalı, okuyup da anlayamadığım her bir sözcüğün anlamını sormalıydım. Denizi gökyüzüyle aldattığımı kabul etmeli ve önüme ne gelirse yaşamaya razı olmalıydım. Daha iki saat önce bu masaya gelip oturan kişi değildim artık, kendime bile yalan söyleyemez olmuştum. Kaçmak mı kovalamak mı diye tartışaduruken kafası kopartılmış balıklarım servis edildi. O an karşımda kimseyi göremedim. Karanlığın içinde parlayan deniz bana gittiğini söyledi. O öyle sansın. O gün bugündür hep bende kaldı. Hiç bir yere gidemedi. Gözümü her kapayışımda, uykularımın öncesinde, rüyalarımın ortasında, televizyonda, gazetelerde, dolaştığım sokaklarda her yerde benimleydi. Kaç yüze onun yüzünü giydirdim, ağlayan kaç kıza gidip mendil uzattım. Hatta gökyüzüne hiç yorulmadan baktım. Bulutlarla ahbap oldum. Ve ben artık kaçtığım her şeyin ortasındaydım. Bana size niye uzun uzun baktığımı sormuştunuz. Öğrendiniz işte. Onu arıyorum. İddiaya girerim ki 'ne yüzsüz adam' diye geçirdiniz içinizden, 'insan insana görmemiş gibi bakar mı' dediniz. Evet, haklısınız, ben nicedir yüzsüzüm. İnsan bir kez bir yüz görüp de doya doya bakamayınca yüzsüzleşiyor. Hayatımın son çeyreğinde başladığım, yeminlerime bile yüz çevirdiğim o yüzü arıyorum. Belki de şimdilerde güldüğü için bulamıyorum onu. Ama ilk görüşte tanıyacağıma eminim. Bunun için tüm insanların önlerine geçip, yüzlerine tek tek bakmak zorunda kalsam da devam edeceğim. Madem siz de o değilsiniz, ben kalkayım artık. Ne de olsa çok vaktim kalmadı.
Üye eleştirileri
Toplam 2 üyeden ortalama puan:
Özenle seçilmiş kelimeler, dikkatle işlenmiş bir dil... Son zamanlarda okuduğum en güzel öykülerden biri diyebilirim. Tebrik ediyorum, enfesti.
"Bir de deniz sığmış da çoğalmak için onu bekliyormuş gibi ağladıkça ağlıyordu."
"Ve ben artık kaçtığım her şeyin ortasındaydım.
Bunlar ve daha nicesi, çok güzel ifadeler.
Bir kadın olarak, öykünde, bir erkeğin dünyasından bakmayı oldukça güzel bir şekilde yaptığını düşünüyorum.
Kendiyle tanıştığı günden beri, çatışması hiç bitmeyen, birçoğu cevapsız olan sorularına her gün yensini ekleyen, sütten ağzı yanan fakat yoğurdu üflemek yerine sütün sıcaklığından kopamayan bir kahraman karşımdaki. Bir hesaplaşma sonrası, kendinle başbaşa kalmanın ardından verilen kararlar ve kararlara uyamamanın getirdiği huzursuzluk. Kararszılıkta yaşayan, en kesin kararı, kararsızlık olan, net olmayana tapmak olan bir adam... Güzeldi.
Sadece anlatımın tamamına hakim olan sıcaklığı, bütünlüğü, ilk kısımda pek bulamadım diyebilirim. Kaptıramadım kendimi belki de. "Aylak Adam"ı okurken de böyle olmuştum. İlk on sayfasında ne diyor bu adam demiştim ama sonrasında bitmesin diye her mevsimi ayrı bir güne ertelemiştim. Bu arada kahramanın garsonla ilgili düşünceleri bana yusuf atılgan'ı hatırlattı biraz da.
Kalemine sağlık.
Sevgili Büşra,
Güzel yorumların için teşekkür ediyorum. Umarım bizler de bir gün, 'aylak adam' ve onun gibi pek çok iyi yazının arasına karışacak ama kendi dönemimizin izlerini ve de özgünlüğünü yansıtabilecek eserler veririz. Senin de zihnine ve yüreğine sağlık:)
Son Güncelleme: Ocak 28, 2010
İlk 50 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
TEK SOLUKTA OKUNANGİLLERDEN
Sevgili arkadaşım, öykün bana yıllar önce yazdığım bir deniz hikayesini anımsattı. Bu yüzden öyküyle aramda baştan sona özel bir bağ sözkonusuydu. Konu aman aman öyle farklı olmasa da anlatım ve kurgudaki özgünlük, bu öyküyü benim için yazı familyasında tek solukta okunangiller kategorisine sokmama yetmiştir. Birinci ağızdan dinlediğim öyküler, tanrı bakışlı öykülere oranla daha çok ilgimi çekiyor. Çünkü betimlemeler daha bir lezzetli oluyor o zaman. Bu öyküde de güzel içsel betimlemeler vardı. Öykülerinizin devamını sabırsızlıkla bekleyeceğim. Tebrik ederim bu güzel öykünüz için. Sevgiyle...
Sevgili kankardeş,
Ben de daha çok birinci tekil anlatıcıyı ve bilinç akışını öykülerimde kullanmayı tercih ediyorum. Daha samimi buluyorum, eğer olay örgüsü uzun ve karakter sayısı fazla değilse tanrısal anlatıcı bu tür öykülerde eğreti duruyor. Bu anlamda tat aldığımız nokta aynı. Beğenin ve zaman ayırıp değerlendirdiğin için teşekkür ediyorum. Sevgiyle kal :))
