SAATİ HİÇ BOZULMAMIŞTI Popüler
İkisi de geminin içinde, tankın önünde yan yana dikildi. İkisinin gözleri de menol kapağındaydı. Formen anlatıyor; her tarafı lekeli mavi iş tulumunu giymiş, başına baretini takmış Necati de dikkatle dinliyordu:
– Tankın menol kapağının çevresindeki sacları değiştireceksin. Saclar iyice çürümüş.
Kısa saçları beyazlamış formen ağır ağır, tane tane konuşuyordu. Tersanede geçirdiği yıllar yalnızca bedenini değil, dilini de ağırlaştırmıştı:
– Hatırlıyorum, bu geminin tankını yıllar önce yine biz tamir etmiştik, dedi.
Çukura kaçmış gözlerini boşluğa dikti, belleğinde bir şeyler aranır gibiydi:
– Ha, tamam tamam. Bu tankı Celal Usta tamir etmişti. Ta o zaman Celal ustaya, “menol kapağının çevresi de yıpranmış ya, birkaç yıl daha idare eder” diye söylemiştim.
İş bilir insanlara özgü bir tavırla yorgunca güldü. Ardından yüzündeki kırışıklar derinleşti. Sanki birkaç saniye içinde yıllar geçmişti. Ağır ağır konuştu:
– Zaman dediğin ne ki, işte yıllar önce de, aynı böyle, bu tankın önünde dikilmiştim.
Konuştukça dili peltekleşti, dudaklarının çevresini beyaz bir kaymak tabakası kapladı.
– Neyse sana kolay gelsin Necati, deyip söylenerek ağır adımlarla yürüdü.
Formenin, “Bu tankı Celal usta tamir etmişti” sözü, Necati'ye babasını anımsatmıştı. Babası evden son kez çıktığı gün, Celal usta’yla böyle bir tankın tamirinde çalışmıştı. O günden sonra, babasından hiç haber alamadılar. Necati konuyu her açtığında Celal usta tedirginleşir, konuşmak istemez, bir suçlu gibi başını önüne eğer suskunluğa gömülürdü.
Bu düşüncelerle, çürüyen sacları markalamak için menol kapağının önünde dikildi.
Hafif bir rüzgar esiyordu. Esen rüzgar çevreye deniz ve yosun kokusu yayıyordu. Hava serin, gri bulutlu gök ıssızdı. Hüzünlü bir suskunluk çökmüştü çevreye. Necati saate baktı, sekiz otuzdu. Saate bakınca, babasının evden son kez çıktığı sabahı anımsadı. Necati babasından saatini istemişti. Babası saatin kordonunu çözmüş, sonra, “tankta çalışacağım oğlum” deyip saati vermekten vazgeçmişti. “Keşke saati almak için diretseydim. Hiç değilse kolumda, sürekli gözümün önünde, babadan kalma bir hatıra taşırdım” diye söylendi.
***
O gün saat altıda kahvaltıyı hazırlamış, sonra da onları uyandırmıştı, Emine. Sessizce sofraya oturdular. Üçü de durgundu. Baba oğul başını kaldırmadan isteksizce kahvaltı yaptılar. Nur ise sessizce onları izledi. Necati başını önünde:
– Baba bugün sınavımız var. Saatini verir misin, dedi.
Tahir saatinin kordonunu açıp durakladı:
– Oğlum bugün de saatsiz yapamam. Yine tankın içinde çalışacağım, dedi.
Necati başını kaldırdı, babasının kolunda parıldayan saatin kordonuna baktı kızgın bir ses tonuyla:
– Zaten ne istesek bahanen hazır.
– Yapma be oğlum. Ayın on beş günü saat senin kolunda. Ama tankın içinde gerçekten saatsiz çalışılmıyor. Işıkla aydınlatılan bir demir deponun içini düşün. Zaman hiç değişmiyor. Gün boyu orada çalışacağız. Saatsiz yapamam.
– Tamam, baba, tamam, deyip kalktı Necati.
Nur da kalktı. Ayakkabılarını giyene kadar izledi onu. Necati kırgın yürüdü.
Nur,
– Oğlum başarılar, deyip tekrar yatağına gitti.
Tahir televizyonu açıp kanal kanal gezindi. Çalan korna sesini duyunca yekindi, hızla aşağı indi.
Taksinin arka koltuğundaki üç kişinin yanına sıkıştı. Şoför Celal:
– Yine duymadın Tahir, tam üç kez kornaya bastık.
– Desteksiz atma Celal, kornaya basar basmaz kalktım.
– Bana inanmıyorsan arkadaşlara sor.
Aralarından biri:
– Duymazsın tabi televizyonun sesi bize kadar geliyordu, dedi.
Celal gaza bastı, direksiyondaki eli hareketlendi. Tahir, Celal’in kolundaki saati gördü:
– Ulan nasıl aklıma gelmedi Celal’de saat olduğu. Çocuğu sınava saatsiz yolladık, dedi.
Celal:
– Neyse, iyi ki vermemişsin. Bugün ikinci tankın tamirine başlayacağız. Bir de sabahlayacağız. İkide bir bana saat sorup durmandan kurtulmuş oldum, deyince arkadakiler gülüştüler.
– Mesailer, hele ki tamir mesaisi adamın iflahını kesiyor. Yarın sabah eve nasıl döneceğim, dedi Tahir.
Önündeki boş yola bakan Celal, sitemli bir ses tonuyla söylendi:
– Sen yine eve döneceksin. Ben bir de o yorgunlukla yola çıkacağım.
– Hayrola, dedi arkadan biri.
– Kayınçonun minibüsüyle, ailecek İzmir’e, kayınpedere gideceğiz. Kayınpeder bu yıl tüm çocuklarını bir arada görmek istiyor da... Mevsim uygun değil ya, Nur da çok istiyor. Allahtan arabayı kayınço kullanacak.
Tahir öne doğru eğildi, ak düşmüş sakalları titredi:
– Canın gitmek istemiyormuş numarası yapma Celal. Bizim öyle bir kayınpederimiz olsa…
– Sağolsun, gerçekten iyidir kayınpederim, dedi Celal.
Uzanıp teybi açtı. Hüzünlü bir türkü sesi arabada yankılandı. Arkadakiler ağır hareketlerle başlarını koltuğa yasladılar. Çevredeki otlar, ağaçlar sararmıştı. Gökyüzü gri bulutlarla kaplı, hava kül rengindeydi. Araba ıssız yolda süzülerek gidiyordu.
Değişik yönlerden akıp gelen irili ufaklı derelerin oluşturduğu büyük bir ırmak gibi, tersanenin ana giriş kapısından içeri aktı işçiler. İçeride daha küçük gruplara ayrılıp işlerinin başlarına dağıldılar.
İş giysilerini giydiler, yanlarında formen, gemiye doğru yürüdüler. Gemiye çıktılar, zemini girintili çıkıntılı tankın çevresini gezerek çürük yerlerine baktılar. Formen geminin üzerinde değiştirecekleri sac, lama ve bayrakları da gösterdi. Sonra menol kapağının önünde dikilip kapağa baktı. Kararsız bir hali vardı:
– Menol kapağının çevresi de yıpranmış ya, neyse orayı değiştirmeyin. Birkaç yıl daha idare eder. Kolay gelsin, deyip uzaklaştı formen.
Celal Usta, durdu, ellerini kalçalarına dayadı, ölü bir canavara bakar gibi tanka bakarak:
– İşimiz bugün daha zor Tahir. Çok seri çalışmalıyız. Yoksa sabaha zor bitiririz. Gözüm kesmiyor ya, ne yaparsın. Erkenden bitirirsek, kendimi hemen eve atarım. Evdekiler hazırlanana kadar biraz kestiririm.
Tahir elinden geleni yapacağını bildiren kararlı bir ses tonuyla:
– Haydi, o zaman usta, girişelim işe, dedi.
Celal onun uzun saçlarına, öne doğru dökülen saçlarının altında belli belirsiz görünen küt alnına ve kendisine yönelen kahverengi gözlerine sevecenlikle baktı. Kemerine taktığı metreyi çıkarırken:
– Girişelim bakalım Tahir, dedi.
İşe önce tankın çürümüş yerlerini markalamakla başladılar. Sonra Celal oksijen lambasıyla, markaladıkları yerleri kesmeye başladı. Cüruflardan korunmak için yüzünü yana çevirdi. Çürümüş sacların cürufu baretine çarptı, ensesinden içeri doluştu. Ağır pas, boya ve yağ kokusu çevreye yayıldı. Alevden çapaklar tankın içine doluştu. Kesim işi bitince sırtlarını tanka dayayıp oturdular. Sessizce birer sigara içip kalktılar. Sacları yerine göre eğip büktüler. Celal usta saclardan tuttu, Tahir’de, kaynak pensesiyle puntaladı. Sonra içteki lama ve bayrakların ölçüsünü aldılar. Dışarıda kesip menol kapağından içeri taşıdılar. Lama ve bayrakları puntaladıklarında öğle yemeği saati gelmişti. İkisi de yorulmuştu. Tankın içinde yan yana çöktüler, birer sigara daha yaktılar. Celal yumuşak bir sesle:
– Biliyor musun Tahir, kayınpederle görüşmeyeli yıllar oldu. Kayınpederim iyi bir adamdır, severim. İzmir Karşıyaka’da geniş bir dairesi var, körfeze bakar. O, her yıl tüm çocuklarını, eniştelerini, torunlarını oraya çağırır, evi şenlensin ister. Bizi bir arada görünce çocuk gibi sevinir. Gel gör ki sık sık gidemiyoruz.
Tahir başı önde:
– Hangi birimiz gidebiliyoruz ki. Seninki yine çağırıyor. Biz gitmeye gitmeye unutulduk, deyip sustu.
– İnsan sevdiklerini unutmaz, Tahir. Unutmaya unutmaz ya şu yaşamın çilesi...
Sigaraları bitince tanktan çıkıp yemekhaneye yöneldiler. Yemekten sonra tankın dışında kaynak yapmaya başladılar. Kaynak çapağı, ateş kıvılcımları gibi çevreye saçılıyordu. Celal yüzünü korumak için kaynak maskesini siper etti. Dış kaynak bitince tekrar oturup sırtlarını tanka dayadılar, birer sigara yaktılar. Hafif esen rüzgar, deniz ve yosun kokuyordu. Söze Celal girdi:
– Beni mahcup etmedin Tahir. Getirdiğim günden beri işinin hakkını vererek çalıştın. İşi de kavradın artık. Tatil dönüşünde sana da el takımı vermeleri için bastıracağım. Celal’i uslu bir çocuk gibi dinleyen Tahir, takım sözünü duyunca kıpırdadı, sırtını tanktan aldı. Bir çocuk heyecanıyla:
– Ne! Takım vermelerini mi söyleyeceksin!
– Evet.
– Ama ben daha ustalık yapamam ki.
– Yapıp yapmayacağını ben daha iyi bilirim. Hem neden öyle güvensizsin. Ne insanlar eline takım alıyorlar.
– İyi olur ya, bilmem ki, yapabilir miyim?
– Yaparsın yaparsın. Haydin içeri girelim, dedi.
Kolunu kaldırıp saate baktı Celal.
– Saat ilerliyor, lama ve bayrakları da kaynatıp sonra taşlama işine başlayalım, dedi.
Lama ve bayrakları kaynattıktan sonra dışarı çıktılar, tanktan başlayıp, taşlama işine geçtiler.
Taş motorunu ilkin Tahir aldı. Kaynağın çapağını, ateşle siler gibi çevreye kıvılcımlar saça saça, taş motoruyla düzledi. Tankın içinde yaptıkları kaynakların çapağını da alınca mola verdiler.
Akşam yemeği için dışarı çıktıklarında hava kararmıştı. Yemeğin verdiği ağırlıkla ikisi de yorgun döndüler. Tankın üzerine çıktılar. İşe başlamadan önce denize doğru oturup birer sigara yaktılar.
Celal:
– Mesainin iyi yanı da bu, eğer iş acil değilse yaylana yaylana çalışırsın. Ama bugün işimiz acil olduğu için böyle hızlı çalışacağız, dedi.
Sırtını saca iyice dayayıp bacaklarını uzattı Tahir. Sigara dumanını serin havaya üfledi:
– Vallahi benim fazla çalışacak halim de kalmadı. İyiden iyiye yoruldum.
– Birkaç saatlik işimiz kaldı. Şu üstte çürümüş birkaç sac, lama ve bayrak değişecek. Sabaha kadar ağır ağır çalışırız. Sonra da bendeniz yolcu. İzmir, Ege, deniz… Gözlerimde tütüyor, deyip karanlık homurtularla dalgalanan denize doğru baktı.
Elektrik lambalarının ışığının vurduğu yerlerde, kırmızı ve siyah renk, yağlı boyayla çizilmiş bir resim gibi parıldıyordu deniz.
Önce Celal, sonra Tahir kalktı. Zeminin çürümüş saclarını değiştirmeye başladılar. İşleri bitince takımları toplayıp tanktan indiler. Tam rahat bir soluk alacaklarken önlerine mühendis dikildi:
– Önceki gün tamir ettiğiniz tankın içinde, iki bayrağın kaynağını unutmuşsun Celal usta. Boyacı arkadaşların da gözünden kaçmış. Bugün suyu doldurmadan önce, son kez kontrol ederken gördüm. Hemen şimdi halledin, gemi bugün gidecek, dedi.
– Vallahi ben elimi bir yere süremem. Çocuklar yola çıkmak için beni bekliyor, dedi Celal usta.
– İllaki sen yap demedim. Tahir de yapabilir. Sana boya ve fırçada verim, kaynaktan sonra bir boya çekersin.
Tahir, zayıf bir sesle:
– Celal’ı yolcu edecektim ama… der demez Celal döndü, onu yanaklarından öperek:
– Hadi gözünü sevim, sen şu kaynağı yap. Sonra da git evine, karına sarılıp uyu, dedi gülümseyerek.
– Öyleyse sana da güle güle.
Tankın içine kabloyu çekti. Elinde takım çantası, menol kapağından içeri girdi. Ampul, kaynak ve taş motorunun kablosunu üçlü prize taktı. Ampulün zayıf ışığı, taze boya ve tiner kokan tankın içine, bir sis bulutunun arkasından güneşin vurduğu bir mağara içi gibi buğulu bir ışık yaydı.
Bir elinde ampul, bir elinde kaynak makinesi, ağır hareketlerle ilerledi. Yorgunluktan beli bükülmüştü. Çalışırken de ağır davrandı. İş hiç bitmeyecekmiş gibi bir bezginlik vardı hareketlerinde. Boya fırçasını elinden kutuya bırakınca, “Oh, ya Rabbi” dedi. Aletleri, kabloyu toplayıp çantaya yerleştirdi. Çok yorulmuştu.
Dinlenmek için yere çöktü, bir sigara yaktı. Tankın içi karanlıktı. Menoldan içeriye dolan ışık, dolunay gibi gümüşi bir parıltı yayıyordu. İçine çektiği sigara dumanını üfledi. Duman başı üzerinde daireler oluşturarak yükseldi. Bacaklarını uzattı, dirseklerini yere dayadı, bulut gibi havaya yükselen sigara dumanına baktı. “İnsan hayatı da böyle hafif ve uçucu olsa, hiçbir acı çekmeyiz” diye geçirdi. Sigarayı tekrar ağzına götürünce kolunda parıldayan saat gözüne çarptı ve dün sabahı, oğlunu anımsadı.
“Şimdi evde yatıyordur” diye düşündü, “Eğer sınavı iyi geçtiyse rahat, zor geçtiyse gergin bir uykudadır oğlum. Geleceğim benim... Dün nasıl oldu da öyle kırıcı oldum. Saati vermeliydim sana. O kadar masraf yapıyorum, okumanı her şeyden çok önemsiyorum. Saati istedin, vermedim. Şu lanet iş yüzünden. İşte bitti batasıca iş... Çocuk nasılda kırgın çıktı evden. Aynı biçimde Nur’a da kaba davrandığım oluyor. Ne oluyor sana Tahir. Bu kadar mı duygusuzlaştın ulan.
Hırslanmıştı. Bir sigara daha çıkarıp yaktı. Aklı oğlundandı.
Lise son sınıfa gidiyordu Necati. Gelecek yıl üniversiteye başlayacaktı. Çok çalışkan denemezdi ama tembel de değildi. Birinci sınıftan beri hiçbir dersten kalmadan sınıf geçmişti. Mühendisliği kazanmayı, diplomasını alır almazda tershaneye, çalışmaya gelmeyi düşünüyordu. Tersanedeki mühendisleri gözünde canlandırdı Tahir. İşçilerden çok daha yüksek bir konumları vardı hepsinin. İşçilerin saygı duydukları mühendisler de vardı, duymadıkları da.
“Benim oğlum saygılı olur. İşçiler de onu el üstünde tutarlar. Ne de olsa tersane işçisi bir babanın oğlu, bizden biri diye bakarlar. Bu benim oğlum deyince, hiç tanımayan biri bile ona yakınlık duyardı. Böyle bir çocuk büyüttüğüm, okuttuğum için, bize de teşekkür etseler yeter. Vereceğim, akşam eve gider gitmez saati çıkarıp onun koluna takacağım. Kendime de ucuzundan, plastik bir saat alacağım.” Vücudunu aşağıya doğru çekti, ayaklarını ileriye doğru uzattı, iki yana açtı. Başı öne düştü. Derin derin içine çekti sigarayı. Üfledi, duman başının üzerinde bir bulut gibi kümelendi. Yorgunluğa, uykusuzluk da eklenince inen kirpiklerinin kapanmasına engel olamadı…
***
Küçükler uyudu. Anne ve oğul ise on ikiye kadar oturdular, tedirgindiler. Nur oturduğu koltuktan kalktı, kolları göğsünde bağlı, salonun içinde ağır ağır yürüyerek söylendi:
– Ayın başı da değil ki arkadaşlarıyla zehir içmeye gitti diyim. Diğer günlerde de evine saatinde gelir bu adam. Ne yapsak?
– Daha ne yapalım anne. Bekleyeceğiz. Tüm arkadaşlarını aradık. Celal Abi desen tatile gitmiş.
Olduğu yerde durdu Nur:
– O da Celal’e takılıp gitmesin mi? Üç beş gün…
– Anne bu kadar da yapma. Böyle bir niyeti olsaydı bize söylerdi, haber verirdi.
– Eeee, o zaman, bu adam nerde kaldı oğlum.
Bir ipucu bulmuş gibi dikkatlice oğluna bakıp devam etti, Nur:
– Ya Celal’le gitti, ya da onu yolculayıp bir yere takıldı, kaldı.
– Anne adam yolda diye rahatsız etmeyelim dedim. Hadi için rahat estin diye arıyorum…
Dudaklarında hüzünlü bir gülümsemeyle Nur:
– Ara oğlum ara. Celal mutlaka bilir nerelerde kaldığını.
– İyi yolculuklar Celal abi.
– Babamı soracaktım. Seni yolcu etmiştir diye düşündük de.
– Eve gelmedi de.
– Az bir iş mi vardı.
– Aradık, aradık. Tüm tanıdık iş arkadaşlarını aradık.
– O yorgun haliyle nereye takılabilir ki.
– Tamam, Celal abi teşekkürler. Rahatsız ettik.
– Sana da iyi yolculuklar Celal abi.
– Celal abi, ondan önce çıkmış işten. Tankın içinde küçük bir tamir işi unutmuşlar. Onu yapıp çıkacakmış. Belki bir yerlere takılmışlardır, diyor.
Nur’u sıkıntı bastı. Telefonun başına koştu. Tanıdığı tüm tersane işçilerini aramaya başladı. Telefon ahizesini yerine bırakınca, külçe gibi koltuğa çöktü. Ağlamaklı bir sesle:
– Bu adam bana rahat yüzü göstermeyecek. Sadece bana çektirse… Sende git uyu oğlum, ben beklerim, deyip başını ellerinin arasına aldı, dalgın gözlerini yere dikti.
Ne o gün ne de sonraki günler Tahir çıkıp gelmedi. Celal de tatilden erken döndü. Döner dönmez Tahir’i araştırmaya koyuldu. Çabaları sonuç vermedi. En son, tamir ettikleri tanka bakılıp bakılmadığı, menol kapağının kontrol edilip edilmediğini soruşturdu. “Menol kapağını kapatmadan geçip gitmiş Tahir. Kapağı ben kapattım” dedi, mühendis.
Bir gün, yeni gelen bir işçinin kullanması için Tahir’in dolabını açtı Celal. Dolabın içine bakınca yüzü sarardı, gözleri dolaba asılı kaldı. İşe geldikleri son gün Tahir’in giydiği giysi katlı halde duruyordu. Hareketsizce dikildi, gözleri dolapta bekledi. Epey süre sonra düşünmeye başladı. “Giysisini giymediğine göre…” Yalnız kendisinin duyduğu bir sesle mırıldandı, “Düştü mü, gemiden denize mi düştü yoksa”. Kendine geldiğinde, dolabı gerisin geri kilitledi.
Başı önünde dışarı doğru yürüdü. İşçileri görünce tekrar geri döndü. Dolabı açtı giysileri alıp kendi dolabına koydu. Birkaç gün sonra, bir akşam, iş çıkışı, “Artık unutulmuş bir acıyı yeniden deşmeyeyim” deyip giysiyi bir poşete koydu, çöp tenekesine attı Celal. “En iyisi bu belirsiz olayı kapatmak. Ne başımıza iş açalım, ne de Tahir’in ailesini yasa boğalım” diye söylendi.
O günden sonra Tahir’in ailesine daha sık gidip gelmeye başladı. Yardım etti. Çocuklarının okumasını kolaylaştırmak için iş arkadaşları arasında dayanışma ağı kurdu.
Akraba ve babasının iş arkadaşlarının yardımlarıyla liseyi bitirdi Necati. Üniversiteye girmek, ona çok uzak bir hayaldi artık. Çalışmaya karar verdi. Çünkü ortaokulda okuyan iki küçük kardeşinin masraflarını bile karşılamakta zorlanıyordu annesi. Necati, tersanede çalışacağını söyleyince çok öfkelendi, kabul etmedi Celal usta. Fakat ne yaptıysa onu caydıramadı. Bir gün eline iş giysisini alıp Celal usta’yla birlikte tersanenin yolunu tuttu.
Yıllarını alacak tersane işçiliği hüzünlü başladı. İlk gün, her eline attığı iş ona babasını anımsattı. Zamanla alışsa da baktığı birçok şeyde babasını görüyordu.
Günler, aylar, yılar geçti. Birçok iş değiştirdi Necati. Ama tersaneden kopamadı. Gün geldi, eline takım verildi, usta oldu. Daha çok para kazanmaya başlayınca da meslek değiştirmek aklından çıktı, gitti.
***
Necati, menol kapağının çevresinde çürüyen sacları markaladı. Sonra çantadan anahtarı aldı, vidaları büküp çıkardı, menol kapağını açtı. Başını menoldan içeriye uzatıp baktı. İçeriden ağır bir pas kokusu geliyordu. Karanlık zeminde bir metal parçası parıldıyordu. Dikkatlice baktı, ama karanlıkta parıltının ne olduğunu seçemedi. Menol kapağından içeri atladı. Eğildi, parıldayan metale uzandı. Kaldırınca metale takılı bir şey kayarak yere düştü. Elleriyle arandı, yere düşen nesneyi aldı. Her iki elini birden menol kapağına doğru kaldırdı. Yan yana tuttuğu saat ve kirden hafif sararmış kol kemiği, kapaktan giren ışıkta parıldadı. Babasının evden çıkarken söylediği son sözler, kulaklarında çınladı: “Oğlum, bugün de saatsiz yapamam. Yine tankın içinde çalışacağım.” Elindeki kemik parçası sallanıyordu. İçerden matkapla oyuyorlarmış gibi zonklamaya başladı başı. Esmer tombul yüzü kızardı, şakaklarından aşağı ter damlaları yuvarlandı. Yedi yıl geçmişti ama saat hiç bozulmamıştı. Bir elinde saat bir elinde kol kemiği, titreyen dizlerinin üzerine çöktü.
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
gerçeği kafamıza çakan edebiyattan nicedir uzaklaşmıştık. sayende anımsadık Orhan Kemal'i. Kalemine sağlık İdris.
Diyorum ki, biraz daha açsan anlattıklarını. şöyle düşün, ben menolün ne olduğunu bilmiyorum formenin de, ya da tersane nasıl kokar, kaynak yaparken ortam nasıldır. ya da bir işçinin evinde neler vardır, koltuk takımı, sedir, kaç odalı evde yaşarlar, peki onların evi nasıl kokar? tüllerine bakıp yoksulluklarını anlayabilir miyiz? kahvaltıda neler yerler? yumurta zeytin, salam, jambon? bunları anlatırsan öyküye daha çok dalabilirim, öykünün içinde yaşayabilirim.
söylemeye çalıştığım, kuru açıklamalar yapmalısın değil;betimleme yapmalısın ama öyle bir yapmalısın ki kurguyla ve temeyla bütünleşmeli bu betimlemeler. yoksulluğu ve yapılan işin ağırlığını hissetmeliyim ben.
Umarım alınmamışsındır yazdıklarıma. yararlı olacağını umarak söylüyorum bunları. ben de gönderdiğim bir öyküyü Erkan'ın eleştirisi doğrultusunda değiştirmiştim. Öykmün böylece olgunlaştığını sezmiştim.
Yolun açık olsun.
Merhaba Melike,
Öncelikle ben eleştiriye geliştirici bir katkı olarak bakıyorum. Neden alınayım. Birçok öykümün gelişiminde arkadaşlarımın eleştirilerinin payı vardır. Ben öykülerimi bir anlamda arkadaşlarla omuz omuza yazarım. Onlara okutup öneriler alırım. Bu anlamda senin önerilerin de oldukça yerinde. Düşündümde yazdığım ailenin sabahki kahvaltıda masalarını, çocukla annesi babalarına telefon ederken evin betimlemesi vb. şeyleri anlatımı güçlendirme öğeleri olarak ekleyebilirdim. Ama bu öykü kitap içinde yayınlandı. Senin önerini bundan sonra yazdığım öykülerim için düşüneceğim.
Çok teşekkür ederim. Böyle yeni önerilerini bekliyorum.
görüşmek üzere.
