Zaman Popüler
Mesaiden çalarak kapıda dikildiğimi fark edince kaygılandım. Kaç dakikadır kapıda dikiliyordum? Bana yararı dokunmadığını bildiğim, buna rağmen sorduğum yüzlerce sorudan biriydi.
Kendimce cevaplandıracak; belleğimde biriken gereksiz ayrıntılar yığınına bir yenisini ekleyecektim. Kaygımsa, henüz varlığını hissedemediğim farklı bir meseleye dönüşerek bir anlamda yok olacaktı. Kaç dakikadır kapıda dikiliyordum? Belki on, belki bir, belki on bir! Dikilirken aklımdan geçenlerin dışında kaç dakikadır dikildiğimin ne önemi vardı ki? Neydi ki dakika? Kendimden uzak tutmaya ve hiçleştirmeye çalıştığım zamanın güdük hallerinden biriydi. Günün yirmidört saat olduğunu, üç dakikalık rüyaya bir serüvenin sığdığını, kelebeklerin yirmidört saat yaşadıklarını, en yakın galaksinin bilmem kaç milyar ışık yılı uzakta olduğunu bilmenin kime ne faydası vardı? Başkalarının zamanı önemsediğini yürüyüşlerindeki telaştan anlıyordum; onlar için hayatın kendisiydi çünkü. Kim bilir, belki ben de onlar gibi düşündüğümden, zamanı önemsiz bir şeymiş gibi algılıyordum; daha doğrusu algılamayı tercih ediyordum. Şu kesin: bana iyi şeyler çağrıştırmıyordu; varlığı altında eziliyordum, önemiyse içimi daraltıyordu...
Geçen sene Kadıköy’ de gittiğim saatçi geldi aklıma. Dükkândaki metalik koku o an genzime yapıştı. Saatimin tamir edilmesini beklerken etraftaki ıvır zıvırı seyrediyordum. Derken, duvardaki saatlerden birine takıldım: akrebi, yelkovanı ve rakamları yoktu, saniye çubuğu dolap beygiri gibi dönüp duruyordu. Bozuk olduğunu zannettim, asıldığı yeri ve öteki saatlerle arasındaki mesafeyi fark edince öyle olmadığını anladım. Tamirci başını işinden kaldırmadan, ne düşündüğümü sordu. Bir şey düşünmüyorum, saate bakıyorum, dedim. Farkındayım, baktığın saat hakkında ne düşündüğünü sordum, dedi. Saniye çubuğu özellikle yalnız bırakılmış, dedim. Doğru dedi, devam etmemi bekliyordu. Zaman diye bir şeyin olmadığını, onu rakamların var ettiğini anlıyorum, dedim. Gülümsedi, açıklama yapacak zannettim, yapmadı; kendi düşüncesini keşfetmemi istediği açıktı. Göstergenin boş boş dönmesi zamanı hiçleştiriyor, diye devam ettim. Demek ki zaman karşılığı olan bir şeymiş, deyip kahkaha attı. Ne demek istediğini anlamadığım halde, evet belki, dedim. Dükkanın gerçekliğinden bir an için koptum; boşlukta asılı gibiydim, içerdeki metalik koku ve ıvır zıvır silinmişti. Meselenin içine giremediğime yordum bu durumu. Saatçinin paslı sesiyle ayaklarımın tekrar yere bastığını ve nesnelerin belirginleştiğini hissettim. Zaman; akrebin, yelkovanın ve rakamların yokluğunda gösterir kendini. Bu üçü zamanı sınırlandırıp bastırır. İçlerinde en gaddarı akreptir. Belki de adı o yüzden akreptir, dedim. Söylediğim şeyi duymadı ya da önemsemedi. Akrep, bir rakamda tam altmış dakika bekler, zamanı da beklediği rakama hapseder, deyip sustu. Peki yelkovan? dedim. Yelkovan akrebe dalkavukluk eder, ancak onun kadar sabırlı değildir, bu yüzden zamana karşı ikinci derece suçludur. Akrep, yok ederek varolan birinin acımasızlığına ve sabrına sahiptir. Tıpkı bir akrep gibi! deyip boynunu bana doğru uzattı, kafası kopacak sandım. Çekinerek, rakamlar kaldı, dedim. Saniye çubuğunu unutma, dedi, zekice gülümseyerek, ancak rakamlarla devam etti: onlar akrebin birinci derece suç ortaklarıdır, zamanın da hücre numaralarıdır. Rakamları hatırlattığıma sevinmişti. Beni de kendi safına kattığından emin; oniki tane olmaları bile aşağılayıcı! deyip gözlerimin içine baktı. Meydan mı okuyor, onay mı bekliyor kestiremedim. Hiçbirşey söylemedim. Saniyeyi hatırlatmamı beklediğini tahmin etmeme rağmen inatla sustum. Kendisi gibi düşünmediğimi anlamıştı. Benim yıllardır çözemediğim bu dörtlü mekanizmada en saf, en masum olanı saniye çubuğudur. Bir çocuğun telaşı vardır onda, bütün lahzaları okşayarak hareket eder; zamanla bağı bu yüzden farklıdır. Adeta onu kutsar! Çünkü zaman kutsanacak bir şeydir. Sesi, çatallı bir ıslığa dönüşerek ıvır zıvırın içinde eriyip gitmişti. Aralarındaki ilişkiyi çözmüş gibi konuşuyorsunuz, dedim. Yüzü gözü karardı. Merakla ne diyeceğini bekliyordum. Sustalı çeker gibi saatimi uzattı. Eskisinden daha sağlam, ona iyi bak, dedi. Parayı ödeyip çıktım...
Dükkândan uzaklaşırken saatçinin söylediklerini düşündüm; bir yere bağlayamadım, belki işime gelmediğinden. Zamanın hayat demek olduğunu kanıtlamak kolaydı, inkâr etmek zordu. Hayat demekse, şehrin bittiği yerde bitiyor gibiydi. Kendimi iyi hissettiğim basık bir pazar sabahı Çamlıca’ dan şehre bakacak; eylemle zamanın ilişkisini düşünecektim. Onu takip eden ilk basık pazar sabahı da Paşalimanı’ nda bir balıkçı kahvesine oturacak, gözlerimi karşı yakanın sisli puslu görüntüsünden ayırmadan, zamanın beni nereden alıp nereye bıraktığına kafa yoracaktım. Nereye götürdüğüyle ilgilenmiyordum; çünkü gelecekle ilgilenmiyordum. Şimdilik kafamın meseleye takılmasıyla yetiniyordum. Kafamın ne zaman neye takılacağını kestiremiyordum. Hangi meseleye neresinden baksam işim zordu. İçim daraldıkça hayal kuruyordum. Zamandan kopuk hayaller kurabildiğimde hafifliyordum. Zaman, dört yaşında yüklendiğim bir un çuvalıydı. Çuval yıllar içinde yıpranıp delinmişti. Yükümün giderek hafiflemesinden içindeki unun iplik iplik döküldüğünü anlıyordum. Zaman, kendini bile aşındırıyordu. Ondan kopmak her zaman iyi geliyordu. İyi kötü bir hayat sürerken, başına otuz dört koyduğumda bunaldığımı hissediyordum. Bunaltıcı bir hayat yaşadığımı sanıp pişmanlık duymamak için, zamanı anmamam gerekiyordu.
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
Sevgili Murat Müffettişoğlu,
Konu seçimi ve anlatılmak istenen çok hoş. İnsanların sanırım üzerine yazmaktan asla vazgeçmeyecekleri bir konu zaman. Ki edebiyat anlatılmış bir konu üzerine yazmamak değil, defalarca anlatılanı başka üsluplarda yazabilmekse eğer, bir konunun üzerine yazılabilecek onlarca yazı olabilir. Yanlış anlaşılmamak adına tekrar ediyorum: Anlatılmak istenen konu oldukça ilgi çekici… ‘’Kendimden uzak tutmaya ve hiçleştirmeye çalıştığım zamanın güdük hallerinden biriydi. Günün yirmi dört saat olduğunu, üç dakikalık rüyaya bir serüvenin sığdığını, kelebeklerin yirmi dört saat yaşadıklarını, en yakın galaksinin bilmem kaç milyar ışık yılı uzakta olduğunu bilmenin kime ne faydası vardı? Başkalarının zamanı önemsediğini yürüyüşlerindeki telaştan anlıyordum; onlar için hayatın kendisiydi çünkü. Kim bilir, belki ben de onlar gibi düşündüğümden, zamanı önemsiz bir şeymiş gibi algılıyordum; daha doğrusu algılamayı tercih ediyordum. Şu kesin: bana iyi şeyler çağrıştırmıyordu; varlığı altında eziliyordum, önemiyse içimi daraltıyordu...’’ kısmı ise gerçekten çok iyi bir betimleme.
Fakat tam öyküyü okuyacakken ardı ardına gelen; dikildiğimi, dikiliyordum, dikilirken, dikildiğimin gibi tekrar öykünün ilerlemesine mani oluyor. Sonrasında da pek çok kez kullanılan; zaman, akrep, yelkovan gibi sözcükler de benzeri bir etki yapıyor. Aynı fiilleri ve adları kullanmak yerine eşanlamlı olanlara başvurmak veya tekrar cümleleri çıkarmak öyküyü sadeleştirebilir gibi geldi bana.
Bir başka kopukluk ise bir anda akla gelen saatçi. Arada bir cümle ya da o duruma geçiş niyetinde bir his yaratmak sanki daha iyi olabilir.
Öykünün sonunda yanlış anlamadıysam zamanla yaşanan münakaşa yaşın 34 olmasından kaynaklanıyor. Bir anda böyle bir kaygının devreye girmesi de eğreti durmuş gibi geldi.
Özetle; çok tekrar bulunduğunu ve bunun sık sık öyküden kopardığını hissettim okurken. Durum öykülerinde ve bilinç akışı tekniğinde önemli olanın az tekrar ve iyi kelime seçimleri olduğunu, hatta biraz şiirselliğin daha besleyici olduğunu düşünüyorum.
Benim düşüncelerim bu kadar. Üzerinde yapılacak bazı rötuşlarla çok iyi bir öykü olabileceğini düşünüyor. Yazın serüveninizde başarılar diliyorum.
Sevgilerimle
