HEMEN ŞİMDİ YOLA ÇIKIYORUM Popüler
Güneş boynunu batıya doğru eğmiş, hava serinlemişti. Sabahın yedisinden beri yollarda olan Hikmet, ilk bulduğu boş alana yığıldı. Dizlerinde yürüyecek derman kalmamıştı. Sabahtan beri bildiği, bilmeyip de gördüğü kapısı çalınmadık işyeri bırakmamıştı. Hiçbirisi işçi almıyordu.
Sıcaktan, terden kızarıp, parıldayan geniş alnından, şişman sarkık yüzünden aşağı ter damlacıkları yuvarlanıyordu. Sırt üstü toprağa serildi. Dolgun, kaslı kollarını yanlara uzattı. Yorgunluktan gözleri yarı kapandı. Kirpiklerinin arasından apaydınlık göğe boş boş baktı. Soluk soluğaydı. Hızlı hızlı inip kalkan göğsü bir süre sonra duruldu. Onun boş bakışlarına eşlik edercesine sessizdi çevre. Sabahtan beri bir şey girmemiş midesi sessizliği bozdu. Midesi guruldayıp duruyordu Daha büyük bir gurultu koptu gökyüzünde. Kirpiklerinin arasından baktı. Güneşin önünden bir uçak geçiyordu. Güneş ve uçak uğultuyla dönen bir dolap gibiydi. Bunlara sokağı dolduran simitçinin sesi eklendi. Simitçinin sesiyle birlikte düşünceleri aylar önce girdiği maden işçiliği sınavına gitti.
Maden ocağının işçi alımına başvuran binlerce işçiden biriydi Hikmet. Sınavın yapılacağı binanın önünde binlerce kişi sıraya girmişti. Onlarca simitçi, köfteci, sucu kitlenin çevresinde bağırıp duruyordu. İşe başvuranların sayısı beklenenden çok fazlaydı. Bunun için ilkin kura çekimiyle sınava alınacakların sayının belirlenmesi yoluna gidilmişti. Başvuranların isimleri pinpon toplarına yazılmış, bu toplar küçük bir deliği olan büyük, döner bir dolabın içine atılmıştı. Dolap her dönüşte bu küçük delikten aşağı düşen topun üzerindeki isim okunuyor, listeye yazılıyordu. Bu kişi, iş için yapılacak sınava katılma hakkı kazanıyordu. Topun üzerindeki isim her okunduğunda, alandaki binlerce kişi soluğunu tutardı. Okuyucunun sesi derin bir sessizliğin içinde çınlar, neşeyle bağıran bir iki kişinin ardından oflamalar ve yakınmalar yükselirdi. Kısa süre sonra, yeni topun düşüşü için soluklar tutulurdu.
Hikmet, adı okunduğu zaman yanındaki amcaoğluna sarılarak sevincini paylaşmıştı. Yaşamının ender anlarından biriydi. Kendinden hemen sonra amcasının oğlu Nurettin’in adı okunmuş, onlar da kucaklaşmayı yinelemişlerdi. İkinci gün yapılan yazılı sınavı da yüksek puanla kazanmışlardı.
Göğün mavi boşluğunda yüzer gibi hareketlenen gözleri o anı anımsayınca, o günkü gibi parıldadı. Kollarını göğsünde kavuşturdu. Ama sıradaki güç deneme sınavını anımsayınca gözleri yine bulandı, yüzü duruldu. Güç denemesi sınavına katılmadan, kazanmış gözüyle bakmıştı Hikmet. Kendine çok güveniyordu. Çünkü daha önceleri vücut geliştirme sporu yapmış, inşaat, mobilya gibi kaba güç isteyen işlerde çalışmıştı. Yazılı sınavı geçtikten sonra gerisi vız gelir bana diyerek eline kazmayı almıştı. Madene saplar gibi sallamıştı kazmayı. Beklemediği şansızlık sınavın son aşamasında gelmişti. Omuzladığı keresteyi elli metre taşıyacaktı. Omzunda kereste yokmuş gibi koşmaya başlamıştı Hikmet. Otuzuncu metrede ayağı bir taşa takılmış, yere kapaklanmıştı. Olayı her anımsayışında olduğu gibi, uzandığı yerden yine kendine verip veriştirdi.
“Ulan ne acelen vardı! Ortada koşuşturacak ne vardı. Tabakhaneye bok mu yetiştirecektin! Seni kovalayan mı vardı. Kendinden öncekileri görmedin mi. Yaylana yaylana, omuzlarındaki keresteyi düşüne düşüne adım atıyorlardı. Senin ne zorun vardı!” Omzundaki kereste yere düşünce elenmişti. O kızgınlıkla başını sağa sola vurmuş, rasgele salladığı yumruklardan, elleri kan toplamıştı. Müdür onu sakinleştirmek için:
—Sen benim gözümde sınavı başarıyla geçtin. Sadece kurallar gereği seni işe alamıyoruz. Yoksa fiziksel gücünün gereğinden fazla olduğunu görüyorum. Kendini paralama, seni yedekler arasına yazacağım. Eğer ilerde tekrar işçi alımı gündeme gelirse seni çağıracağız” diye avutmuştu. Bu sözlerden çok, Nurettin’in güç sınavından başarıyla geçmesi, kendine kızgınlığını dindirmişti. Sevinçten mi, kıskançlıktan mı, beli olmayan bir duyguyla suskunlaşmıştı.
Nurettin içine kapanık, sesiz biriydi. Birileri elinden tutup işe götürmezse kılını kıpırdatmaz, evde oturur kalırdı. Uzun zamandır da işsizdi. Yoksulluktan, açlıktan çelimsiz kalan çocuklarının boyları yerine boyunları uzamıştı. Oysa madende çalışmaya başladıktan sonra çocukları kilo almış, boyları uzamaya başlamıştı. Şimdiyse kendi çocukları, Nurettin’in çocuklarının eski durumuna gelmişti. Öyle sıska, ince boyunlu. Yattığı yerden kalktı, karşısında biri varmış gibi sitemli bir sesle, “Allah kahretsin, herkesin çalışabileceği, karnını doyuracağı bir işi neden olamıyor” diye konuşmaya başladı.
Çalan telefon düşüncelerini böldü.
Karşıdan gelen sesle birlikte yüzünü, sınavı kazandığı günkü gibi sevinç kapladı. Gözleri göğün tüm ışığını emmiş gibi parıldadı. Karşıdaki ses:
– Maden Ocakları İnsan Kaynakları’ndan arıyoruz. Bir işçi ihtiyacımız doğdu. İşe alınacak yedekler arasında, sıra size geldiği için aradık. Görüşmek için gelebilir misiniz?
Eline bir iş sözleşmesi uzatılıp geri çekilmiş gibi tedirginleşti.
– Geliyorum, hemen şimdi yola çıkıyorum, görüşmek üzere, deyip, yay gibi ayağa fırladı.
Başını göğe dikti, içindeki tüm sıkıntıları boşaltırcasına çığlık çığlığa bağırdı. Ceplerini yokladı. Üç lira çıktı cebinden. Paraları sağa sola savurdu. Tek ayak üzerinde seke seke koşmaya başladı. Hızlı yürürse bir saat sonra adresteydi.
Telefonu ikinci kez çaldı. Aldırmadı. Koşmayı sürdürdü. Telefonu aralıklarla ağlayan bir çocuk gibi tekrar tekrar çaldı. “Siz de arayacak başka zaman bulamadınız mı?” diyerek yavaşladı, telefonu çıkardı. Arayan karısıydı. Tam zamanında aramıştı. Haberi verince kim bilir nasıl sevinecekti.Telefonu açtı. Karısının konuşmasına fırsat vermeden haberi bir solukta verdi. Karısı tepkisizdi. Cevap vermedi.Üstelik burnunu çeke çeke ağlıyordu. Tüm sevinci geniş yüzünde donup kalan Hikmet kekeleyerek,
– Sana ne oldu, diye sordu.
Duyduklarıyla birlikte sevinci yüzünden silindi. Alnı buruştu. Omuzları düştü, kamburu çıktı. Bir anda on yıl yaşlanmışçasına çöktü. Karısı titreyen, ağlamaklı sesiyle, Nurettin’in göçük altında kalarak öldüğünü söylemişti. Telefonu kapatmasıyla birlikte ortalığı derin bir sessizlik aldı.
Sessizliğin içinde, açlıktan yüzleri incelmiş, boyunları uzamış iki çocuğuyla, kanlar içinde sonsuz bir uykuya dalan amcaoğlu, gözlerinin önüne geldi. Yere çakılmış gibi hareketsizdi. Ne yöne adım atacağının derin, vicdani çatışması içindeydi. Biraz önce ter damlalarının aktığı kırmızı yüzü, şimdi gözyaşlarının ıslattığı kül rengi bir kâğıda dönmüştü.
Üye eleştirileri
Toplam 3 üyeden ortalama puan:
Metin içi tutarlılığa 10 değil, 100 puan vermek gerekiyor aslında. İkisi de tam puanı işaret etse de bunu söylemeden geçemeyeceğim. Öykünün son kısımlarında tüylerim diken tiken oldu. Kaleminize, yüreğinize sağlık. Zaman zaman, durdukça, düşündükçe ya da hiçbir şey yapmazken aklıma gelecek, gözümün önünde adeta kısa bir film gibi canlanacak öykünüzle tanışma fırsatı bulduğuma sevindim.
Diyaloglar kimi kısımlarda çok gerçekçi olmasının yanında bazı yerlerde yapay geldi. Elbette telefondaki işveren olarak arayan sesten bahsetmiyorum. O buz gibi ses kulaklarımda kendiliğiğnden can buldu. Öykünüzden alıntıladığım aşağıdaki kısımdaki sıcaklığı diyalogların ve iç konuşmaların hepsinde görmek istedim bir an.
" “Ulan ne acelen vardı! Ortada koşuşturacak ne vardı. Tabakhaneye bok mu yetiştirecektin! Seni kovalayan mı vardı. Kendinden öncekileri görmedin mi. Yaylana yaylana, omuzlarındaki keresteyi düşüne düşüne adım atıyorlardı. Senin ne zorun vardı!”
Sınava girme hakkının şans toplarına bağlı olması, müdürün, Hikmet'i bir çocuk gibi avutması korkunç şeyler. Okurken insanın asabı bozuluyor. Bu denli etkilemeniz çok güzel. Henri Alleg'ın "Sorgu" eserini okurken yumruklarımı, dişlerimi sıktığımı hatırlıyorum. Vücudumda ne kadar kas varsa hepsinin kasıldığını... Sayfaları çevirirken, yırtıp atmak istediğim olmuştu. Öyle yaptığımda yaşananların değişeceğini bilsem hiç düşünmez, yapardım. Şimdi kitaplığın en göz alıcı yerinde duruyor. Yüreği kaldırabilecek insanlar okusun diye. Öykünüzü okurken değişmek bilmeyen düzene(!) bir yumruk daha sıktım. Ne oldu, sıktığımla kaldım. İçime oturdu, bunaldım. Bursa'da yaşananların üzerine acı bir tat kondurdu.
Akıcı, yalın bir dil eşliğinde, acımasız gerçeklerle donatılmış öykünüzü okumak güzeldi. Paylaşımınız için teşekkürler. Yazın yolculuğunuzda başarılar diliyorum. Kaleminize sağlık...
Seni ve öykünü burada görmek çok güzel. Kitabında en beğendiğim öykü bu. Pürüzsüz bir dil. Yolun açık olsun.
Gerçekçi ve sert
Bursa'da ölen madencilerden arta kalan dramdan sonra öykünüzü okumak insanda derin bir etki bırakıyor.
Öykülerinizi bizlerle paylaşmanızı dilerim.
Gerçekçi bir dille kaleme alınmış etkileyici öykünüzde, fazlalık olarak gördüğüm bir sözcük var, onu belirtmeden geçmeyeyim istedim: "İşe başvuranların sayısı beklenenden çok fazlaydı." Bu cümledeki "çok" sözcüğü, çarpıcı öykünüz için gereğinden fazla bir vurgu gibi gözüküyor. Kaldırılsa daha iyi olur sanki.
Başka arkadaşların öykülerine yazacağınız yorumları merakla beklemekteyim.
-
2009-12-29 13:46:53 |Administrator| AliOsman
-
2009-12-29 14:39:29 |SAdministrator| Murat
-
2009-12-29 14:52:36 |SAdministrator| Murat
-
2009-12-24 16:01:34 |Publisher| emrahpolat
-
2009-12-24 18:10:16 |SAdministrator| Murat

Emrah ne iyi oldu İdris'in kitabının yayınlandığı haberini verdiğin. Aslında kendi de öyküsünün sonunda bu öykünün kitaptan olduğunu yazmış ama üç günlük bir ilgisizlik yaşanmış. İdris'in kitabını ön sayfada yer alan Yazarlarımızdan listesine ekleriz. Bu arada İdris de aramıza hoş geldi. Emrah'ın da dediği gibi diğer öykülerini ve yorumlarını okumak isteriz.

Firefox kullanıyorum. Bu öykü yazarının İdris Yiğit olduğunu göremiyorum. Siz nereden ve nasıl anladınız ?