ZAMAN Popüler
Kız elinden tuttu ve beraber odanın köşesine ilerlediler.Eliyle sandalyeyi göstererek “Bu sandalye” dedi, “Üzerine otururuz”. “Otururuz” diye tekrar etti oğlan.
Kız gülümsedi, “Evet, otururuz” dedi, “Bak böyle”. Sandalyeye oturdu ve oğlana baktı. Oğlan gülümsüyordu, anlamıştı sandalyenin ne işe yaradığını. Kız kalktı. Mutfağa girdiler. En üst çekmeceyi açtı. İçinden bir kaşık aldı. Oğlan’ın gözlerinin hizasına tuttu iyice görsün diye. “Bu kaşık” dedi, “Yemeği bununla yeriz”. Önünde sanki bir çorba kasesi varmış gibi kaşığı daldırdı, sonra ağzına soktu. Oğlan gülümsüyordu. Tekrarladı: “Bununla yeriz”. Kız cevap olarak başını salladı.
Oturma odasına döndüler. Oğlan kızın elini bıraktı, duvara iyice yaklaştıktan sonra, iki manzara resminin arasında duran saati gösterdi ve kıza baktı. Kız, “Saat” dedi, “Zamanı gösterir”. Oğlan bu sefer tekrar etmedi, anlamamıştı. Kız yeniden “Zamanı gösterir.” dedi. Nasıl açıklayacağını bilemiyordu. Zamanı göstermenin, daha doğrusu zamanın ne anlama geldiğini kendisinin de bilmediğini farketti. Zor durumdan kurtulmak, Oğlan’ın ilgisini başka bir şeye çekmek için gözlerini etrafta dolaştırdı.
...
Oğlan kızın önüne geldi. Değişik bir ifadesi vardı yüzünün. Saati göstererek “Geri” dedi. Kız, kolundaki saatle duvardakini kontrol etti, “Hayır” dedi, “Geri değil”. Oğlan öfkelenmişti, “Geri” diye tekrar etti. “Geri, geri, geri..”. Gözleri yaşarmıştı. Kız ne olup bittiğini anlayamıyordu.
...
Kız, sımsıkı sarıldı Oğlan’a. Kulağına fısıldadı: “Geri gidemeyiz”. Sesi kısıklaştı, acıdı: “Kimse gidemez, bebeğim, kimse”. Oğlan ağladı. İlkönce gözleri ağladı, sonra başı. Sonra göğüs kafesi, sonra tüm gövdesi. Bir bebek gibi..
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
Her biri üç beş satırı geçmeyen dört paragraftan oluşan bir anlatıda okuyucunun hafızasında bu denli kalıcı iz bırakabilmek oldukça önemli ve bunu hakkıyla yaptığınızı düşünüyorum. Kısa ve akıcı cümlelerin birbiriyle bağlantısı oldukça güzel bir şekilde kurulmuş.
İlk paragrafı okurken çocuğun delikanlı çağlarında, utangaç, itaatkar biri olduğunu düşündüm ama hızla gelişen öykünün beni yanıltması hoşuma gitti.
Öyküleriniz süzgeçten geçmiş gibi. Okumak oldukça keyif verici. Tebrik ediyorum. Daha başka öykülerinizi ve varsa eğer başka türlerde de yazdıklarınızı okumak dileğiyle...
-
2009-09-10 01:31:16 |Publisher| karasu
-
2009-09-10 10:52:10 |Publisher| erkan
Melike, eleştirin için teşekkürler. Öykümsü dememin nedeni kısalığı değil, öyküyü andırmasıdır. Bana göre öykü değildir, bir öykü taslağıdır daha çok. Bir de adların ne önemi var? "Kısa kısa öykü" olmasın da "pek kısa öykü" olsun ya da "kısacık öykü" olsun. Ne yaptığımı sınıflandıracak olan ben değilim, isteyen sınıflandırır..
Oğlan'ın ne olduğunun okuyucuya bırakıldığı bir durum sözkonusu ama çocuk olmadığı kesindir. Yazarken, en sondaki ağlamanın iki yönü olduğunu düşünmüştüm: Ağlaması, geriye dönemeyeceğini anlamanın yarattığı acıdan kaynaklanmaktadır ve bir bebek gibi ağlayarak gene de bir şekilde geriye dönmektedir.
-
2009-09-09 14:44:24 |Publisher| erkan
Yukarıda "(Çocuk olmadığı, kız anlatamadığı halde zaman kavramını anlamasından anlaşılmıştır. Öte yandan, geçmişe dönmek istemesinden bu kavrayışının da çocukça olduğu bellidir. Öte yanın öte yanı ise şu: Geçmişe, çocukluğuna, ana karnına ya da yaşadığı dramın öncesine dönmeyi dilemek, aklı başında bir yetişkinin yapabileceği bir şeydir)" demişim. Bir daha okuyunca anlamsız bir laf etmişim gibi geldi. Aslında demek istediğim şu: Oğlan, bir başkasından kendisini geçmişe döndürmesini istemektedir. Çocukça olan budur. Aklı başında yetişkininki ise bir "keşke"den ibarettir.
-
2009-09-09 20:14:03 |Publisher| fetekos

Daha çok öne sürdükleri yöntemler hakkında kafa yormak gerektiğini düşündüğüm yeni roman tartışması, bana Sarraute’un vardığı, iki roman anlayışı arasında bir “tercih” noktasını işaret etmiyor. Bu tartışma içerisinde gösterilen ve bilinç araştırmalarının, ruhbilimsel gelişmelerin etkisiyle tanımlanan yeni araçların, geleneksel roman anlayışıyla ve yöntemleriyle harmanlanması açısından değerli olabileceğini düşünüyorum. Özellikle senin de bahsettiğin gibi okuyucuya özneyi yaratması için, okuyucuyu anlatıya ortak edebilmek için olanak tanıyan bu araçlardan fayda sağlanabilir. Fakat Sarraute, kısaca söyleyecek olursam, roman kişisinin ölümünden söz ediyor. Ben bu kadar emin değilim. Benim bundan anladığım, belli kişiliklerle sınırlanmış romanların, birçok özelliğin bir araya gelmesinden oluşan “insan”ı anlatmakta yetersiz kaldığıdır (Bence bu, dikkate alınması gerekli bir eleştiri ve Türk edebiyatında da örnekleri az değil). Bunun, senin tanımındaki ikinci işlevi, kahramanın eyleme geçmesini okurun anlamlandırmasında yalnızca yazara bağlı kalmasıyla aksatabileceğini; olaydan, kişinin eyleminden ziyade, sınırlı karakter kalıbına odaklanmaya neden olabileceğini ve artık o eylemin failinin ancak o tanımlanmış kişilik ile özdeşleşebileceğine inanılmasına, bir tür kolaylığa yol açabileceğini düşünüyorum. Yani cimri, sevecen, kötücül, vs. karakter tanımlarının sayfalarca betimlemelerle yapılmasının, bu yolla karakterleri hiç boşluksuz iyice belirgin kılmanın, okuru oldukça bildiği bu kişilik kalıplarına alıştırdığı ve artık yeni araştırmalara ve düşüncelere karşı miskin kıldığı için bu olanağın tanınması gereğidir anladığım. Ama buradan anlatıda kişinin ölmesi kadar keskin bir sonuca ulaşamam. Ayrıca geleneksel romanı da sırf bu eleştiriye mahkum etmek pek doğru gibime gelmiyor. Sarraute’un bilhassa üzerinde durduğu ve pek çok eserinde yoğun betimlemelerle kişi kalıbını öne çıkaran Balzac, öte yandan toplumsal çalkantı dönemlerini bana kalırsa yeni roman temsilcisi olarak gösterilen pek çok yazardan daha boyutlu ele alabilmiş, ve tarzı, şahsen benim karakterlerine duyduğum ilgiyi azaltmamıştır. Son okuduğum nefis romanı Suyu Bulandıran Kız’da, Köylü İsyanı’nda, Köylüler’de, vs. tanımlanan çok çeşitli karakterlerin, dönemin ruhunu, ilişkilerin özünü başarıyla yansıtması bunu kanıtlıyor.
İçeriğe gelirsek, tartışmayı çok detaylı bilmediğim için çekiniyorum ama eğer bu yeni roman anlayışı, yazarı “ben”in gözünden dış dünyanın tahliliyle, dış dünya algısını “ben”e yansıdığı kadarıyla, "yalnızca" onun gerçekleri, düşleri, yanılgıları, hesaplaşmaları, sevinçleri, hüzünleri ve ilişkileriyle sınırlıyorsa, geleneksel romanın yöntemlerine getirdiği eleştiri bu noktaya varıyorsa (sonraki tartışmaları bilmiyorum ama Sarraute bu konuda temkinli davranıyor; gene de “kişinin ölmesi”ni nereye vardırdığını bu denemesinde açıklıkla dile getirmiyor), buna katılmam mümkün değil.
“Kafka, Faulkner, Joyce geçen yüzyılın başında yazmışlar. O zamanlar ise, dünyanın ve yaşamın gitgide karmaşıklaşmaya başladığı, neden-sonuç ilişkilerinin çözülüp, herşeyin garip tesadüflerden ibaret olduğunun düşünülmeye başlandığı zamanlar. Ortaya çıkan karmaşık gerçeklik, bu yazarlardaki, yaşama dair kesinlik, eminlik duygusunu yoketmiş olabilir.”
Çok yerinde bir analiz. Benim düşündüğüm de bu. Sözü geçen yazarlarda dış dünyanın algılanması daha çok bir kaderci tutumla açıklanabilir gibime geliyor. Mesela Sarraute’un yeni romana örnek olarak gösterdiği Faulkner’ın ezilen karakterlerinin, zenciler, kadınlar, vs. neden ezildiklerini anlamak oldukça zor. İşin tuhafı, romandaki bu insanların da neden bu tür ilişki biçimlerine tabi oldukları hakkında doğru düzgün fikirleri bulunmuyor. Bilinçli eylem söz konusu değil. Yeni romancılardan anlatımını beğendiğim J.M. Coetzee için de çok benzer şeyleri söyleyebilirim. Üç romanında da, Barbarları Beklerken, Demir Çağı, Michael K. Nasıl Yaşadı, baskı altındaki Güney Afrika zencilerini, ezilmiş halkın tepkilerini dile getiriyor ama bu üçünde de aynen Faulkner’da olduğu gibi hüküm sürmekte olan sömürü durumunun zencileri de beyazları da insani değerlerden uzaklaştırdığı gösterilmekle yetiniliyor. Ezilenlerin kendi durumlarıyla ilgili kaderci yaklaşımlardan öte bir açıklamaları bulunmuyor. Yoksulluğun kaynağı hakkında bütüncül bir fikri bulunan, bilinçle bir araya gelmiş, umutlu eylemler içerisine girmiş, yani yalnızca bireylerden oluşmuş bir toplum değil de topluluk haline gelmiş insanlar, bilinmeyen bir güç tarafından yönetilen kadere sığınmayan emekçiler yok burada. Oysa bu, ele alınan gerçeği son derece sınırlı bir açıdan yansıtmaktır. Mesele toplumsaldır, “yalnızca” birey açısından ele alınan ve dinamik değil statik bir tahlil, oluş içinde değil olmuş bitmiş bir “gerçek” yaklaşımı, yazarı da okuru da yaşamla ve dertleriyle ilgili bir gizem, boşluk ve çözümsüzlük hissine sürüklüyor. Sınırlılık yaratan en önemli unsur bence budur.
Romanda kişinin ölmesi tezi, bu sonuca varır mı, bilemiyorum.
-
2009-09-09 14:36:24 |Publisher| erkan
Uyduruk ama yararlı olabilecek bir tanım yapayım: Öykü ya da roman, belli öznelerin belli eylemlerinin anlatılmasından ibarettir (Yer, kişi betimlemeleri gibi yardımcıları ihmal ediyorum. Bunlar olmazsa da olur çünkü). İlkönce bir insan (genellersek bir canlı) gerekir. İkinci olarak ise bu insanın bir eylemde bulunması. Yani bize gereken, eylemde bulunan en az bir insandır (Bunu yazarken konuyla ilgisi olmayan bir şey aklıma geldi: Özne sayısının artması, öykünün yazılmasını zorlaştırıyor. Onun için öykü yazmaya tek özneli anlatılarla başlamak, en doğrusu olmaz mı?).
Eylemde bulunan en az bir insan, kısacası en az bir özne demiştik. Bu öznenin de bir adı olmalı el mecbur. Karabaş, Nihat, Kız veya Fetekoş'un işaret ettiği gibi sadece K olabilir. Özne açısından bakarsak, öyküyü kurabilmek için bu kadarı yeterli.
Eyleme geçmesi ikinci şarttı. Yaptığı her eylem, özneyi daha çok tanımamızı sağlayacak. O ana kadar sadece adını bildiğimiz Özne'nin kurnaz veya (kapıdan sığmıyorsa) çok şişman biri olduğunu öğreneceğiz. Eylemlerle birini tanımak, en iyisi bu değil midir? Aynı hayatta olduğu gibi. Bir arkadaşınızın kurnaz olduğunu, o size "Ben, kurnazım" dediği için değil, hareketleri, bakışları kurnazca olduğu için anlarsınız.
Öznenin adı hariç eylemlerle tanınması durumu, özne hakkında okuyucunun en özgür olduğu durum olsa gerek. Tabiri caizse, okuyucu özneyi kendisi yaratabilir. Ama bu, her okuyucuya uymaz. Belirsizlik, dayanılması zor bir durumdur.
Öznenin okuyucu tarafından belirlenmesine öyküdeki 'Oğlan' iyi bir örnek olabilir. Onun hakkında bildiğimiz üç şey var: Birincisi, Oğlan'ın cinsiyeti erkektir (Bu bile okuyucuya göre değişebilir); İkincisi bir çocuk veya bir çocuk gibi olduğu için en basit aletlerin ne işe yaradığını bile öğrenmesi gerekmektedir (Çocuk olmadığı, kız anlatamadığı halde zaman kavramını anlamasından anlaşılmıştır. Öte yandan, geçmişe dönmek istemesinden bu kavrayışının da çocukça olduğu bellidir. Öte yanın öte yanı ise şu: Geçmişe, çocukluğuna, ana karnına ya da yaşadığı dramın öncesine dönmeyi dilemek, aklı başında bir yetişkinin yapabileceği bir şeydir); Üçüncüsü ise kız'la arasında yakın bir ilişki olduğudur. Bundan gayrısı, okuyucunun onu nasıl yazdığına bakar.
Biraz dolambaçlı olarak Fetekoş'un yazısıyla kurmaya çalıştığım ilişki şu: Okuyucuyu, öyküsüne ortak etmek yazarın niyetine bağlıdır. Bence, bunu yapmak bir tercihtir. Yazarın bıraktığı boşlukları doldurmak, herşeyin ayrıntılandığı bir öyküyü okumaktan daha farklı bir emek gerektirir.
Kafka, Faulkner, Joyce geçen yüzyılın başında yazmışlar. O zamanlar ise, dünyanın ve yaşamın gitgide karmaşıklaşmaya başladığı, neden-sonuç ilişkilerinin çözülüp, herşeyin garip tesadüflerden ibaret olduğunun düşünülmeye başlandığı zamanlar. Ortaya çıkan karmaşık gerçeklik, bu yazarlardaki, yaşama dair kesinlik, eminlik duygusunu yoketmiş olabilir.
-
2009-09-09 02:07:24 |Publisher| büşra

Öykü teknik anlamda yetkinlik isteyen bir tür. Roman veya bu şekilde kısatlamyayım daha uzun türlerde yazar daha rahat davranabiliyor. Okuyucu da bu durumu daha olağan karşılayabilyor. Ama öykü bir mükemmeliyet istiyor. Roman yazmak için bir basamak olarak görülmemesi gereken bir edebi tür. Tam olarak hatırlayamıyorum ama, kısasını yazamadığım için roman yazdım, anlamını çağrıştıran bir sözü vardı yazarın. Belki siz hatırlarsınız.
Öyküde sözcük seçimi çok büyük önem taşıyor. Yorumda oğlana ve kıza isim vererek öyküyü yeniden yazışınızla birlikte bunu daha net bir şekilde görmüş oluyoruz.
-
2009-09-09 06:08:51 |Publisher| fetekos

Erkan,
Aynı öykümsüyü isimli ve isimsiz karakterlerle denemen, “yapıyı farklı rakamlarla formülize” etmen bana bir roman tartışmasını anımsattı. Nathalie Sarraute, özellikle Balzac ve Flaubert üzerinden geleneksel roman anlayışını eleştiriyor Kuşku Çağı’nda. Okuduğumda bana özellikle verdiği örnekler açısından çarpıcı gelen birkaç konu vardı bu kitapta. Sarraute, geleneksel roman anlayışında roman kişilerinin aşırı önemsenmesinin ve bu kişiler aracılığıyla gerçeklerin ele alınmasının, kişilerin kesin çizgilerle bölünmüş karakterlerinin ve çevrelerinin detaylı betimlenmesiyle romana derinlik kazandırılmasının yazarla okurun arasına bir yabancılaşma unsuru olarak girdiğini öne sürüyor. Sarraute’a göre okur, bu kalıplaşmış ve onu diğer kişilerden kesin çizgilerle ayıran roman kişisinin çok bilindik karakteristik özelliklerinin “insan”ı anlamaya yetmediğini düşünüyor. Mesela Eugenie Grandet’in babası M. Grandet’in kişiliğini oluşturan en belirgin özellik cimriliğidir ama bu, okurun karmaşık “insan”a ulaşması için yeterli bir veri değildir. Sarraute, bunun Balzac döneminde okuyucunun gerçeğe ulaşması için yeterli olduğunu ama artık ruhbilimsel gelişmelerin etkisiyle okurun insana dair çok daha fazla şey bildiğini, sınırlı kişiliğe ağırlık verilmesini işlevsiz ve yetersiz bulduğunu belirtiyor. Proust ve James Joyce’un iç monologlarının insanın zengin iç dünyasını başarıyla yansıttığını ve bir kişi ile sınırlanmışlığın yerine bu çok katmanlı ve insanın çelişik yapı özelliklerinin bir aradalığının “insan”a ulaşmak için daha doğru bir araç olduğunu, ayrıca da okuru eski yöntemin tembelliğinden kurtararak yazarın dünyasına çekebileceğini öne sürüyor.
Bunun için karakterin okurca kolay kavranır ve tanınır olmasının, hatta kalıplar içerisinde hareketsiz hale getirilmesinin, donuklaştırılmasının önüne geçmek gerektiğinden bahsediyor Sarraute. Bu konuda geleneksel romanların yaptığı gibi kişiyi ismiyle anlatıya sokmaktan vazgeçen yazarlardan örnek veriyor. Mesela Kafka’nın, kahramanlarını yalnızca K harfiyle tanıtmasını, Faulkner’ın aynı anlatı içerisinde farklı karakterler için aynı ismi tercih etmesini ve Joyce’un karakterleri için yalnızca her şekilde kodlanabilecek baş harfler kullanmasını bu amaca yönelik olarak değerlendiriyor.
Senin Kız ve Oğlan olarak tanımladığın kişiler de Ayşe ve Hasan haline geldiğinde onlar hakkında daha fazla bilgi talep ettiğimi fark ettim. Kız ve Oğlan, herhangi iki kişi olabilecekken, Ayşe ve Hasan’ın birbirleriyle ilişkisinin, içinde bulundukları durumun ve kişisel özelliklerinin, mesela Ayşe’nin ne iş yaptığının, Hasan’ın hastalığının ne olduğunun, Ayşe’nin onun hakkında düşündüklerinin bana bildirilmiş, çevrelerinin tanımlanmış olması, anlatının bir başı olması ve sona bağlanmasının gerektiğini düşündüm. Daha doğrusu, onları kafamda tanımlamaya ve tamamlamaya çalıştım. İlkindeyse bu gereği daha az hissettim. Yazarın verdikleriyle yetinmek sanki burada, zihnimde canlandırabileceğim hiçbir şeyin önceden verili olmadığı durumda, daha olasıydı. Sarraute, işte bu ilk durumun okuru yazarın bulunduğu yere getirdiğini, bundan sonra okurun yazarla birlikte ilerleyeceğini ve birbirlerine yakınlaşacaklarını iddia ediyor. Yeterli bir gösterge değil belki bu, belki de yanılıyorum ama bu hissim, Sarraute’un öne sürdüğü gibi geleneksel romana alışkın okurun, kafasında yaratmaya çalıştığı karakter için elinde bulunması gereken araçları istemesinden, Ayşe'nin iyilik sever bir arkadaş ya da hayatını engelli kardeşine adamış fedakar bir abla olduğuna kanaat getirmek için yazarın sunduğu tüm işaretleri o sonuca bağlama çabasından kaynaklanan bir tembellik olabilir mi acaba? Gerçekten de bu, isimlerle tanımlanmış karakterlerden vazgeçmekle ve gene Sarraute’un ileri sürdüğü gibi anlatıcı kişisinin birinci tekil şahsa dönmesiyle giderilebilir mi? Bu tartışma hakkında daha fazla bilgim yok. Teknik açıdan da yabancısıyım konunun ama bir okur olarak bile aklımda yer eden, bu yazarları okurken çoğu kez göz önüne almaya çalıştığım ilginç bir tartışma olarak gördüm bu yazıyı.
-
2009-09-09 00:08:04 |Publisher| erkan
Büşra, güzel sözlerin için teşekkürler. Aslında bu öykümsüde benim gördüğüm en hoş yan yeni deneyler için uygun olması. İkinci ve üçüncü ile ücüncü ve dördüncü paragraflar arasındaki üç noktalar, öykünün bütünlüğünü tam sağlayamıyor gibi.
Deney demiştik: Kahramanları Kız ve Oğlan olarak tanımlamak, bize onların cinsiyetlerinin ne olduğunu ve yaşlı olmadıklarını anlatıyor sadece. Kız ve Oğlan yerine, Ayşe ve Hasan deseydik nasıl olurdu:
"Ayşe elinden tuttu ve beraber odanın köşesine ilerlediler.Eliyle sandalyeyi göstererek “Bu sandalye” dedi, “Üzerine otururuz”. “Otururuz” diye tekrar etti Hasan. Ayşe gülümsedi, “Evet, otururuz” dedi, “Bak böyle”. Sandalyeye oturdu ve Hasan'a baktı. Hasan gülümsüyordu, anlamıştı sandalyenin ne işe yaradığını. Ayşe kalktı. Mutfağa girdiler. En üst çekmeceyi açtı. İçinden bir kaşık aldı. Hasan’ın gözlerinin hizasına tuttu iyice görsün diye. “Bu kaşık” dedi, “Yemeği bununla yeriz”. Önünde sanki bir çorba kasesi varmış gibi kaşığı daldırdı, sonra ağzına soktu. Hasan gülümsüyordu. Tekrarladı: “Bununla yeriz”. Ayşe cevap olarak başını salladı.
Oturma odasına döndüler. Hasan Ayşe'nin elini bıraktı, duvara iyice yaklaştıktan sonra, iki manzara resminin arasında duran saati gösterdi ve Ayşe'ye baktı. Ayşe, “Saat” dedi, “Zamanı gösterir”. Hasan bu sefer tekrar etmedi, anlamamıştı. Ayşe yeniden “Zamanı gösterir.” dedi. Nasıl açıklayacağını bilemiyordu. Zamanı göstermenin, daha doğrusu zamanın ne anlama geldiğini kendisinin de bilmediğini farketti. Zor durumdan kurtulmak, Hasan’ın ilgisini başka bir şeye çekmek için gözlerini etrafta dolaştırdı.
...
Hasan Ayşe'nin önüne geldi. Değişik bir ifadesi vardı yüzünün. Saati göstererek “Geri” dedi. Ayşe, kolundaki saatle duvardakini kontrol etti, “Hayır” dedi, “Geri değil”. Hasan öfkelenmişti, “Geri” diye tekrar etti. “Geri, geri, geri..”. Gözleri yaşarmıştı. Ayşe ne olup bittiğini anlayamıyordu.
...
Ayşe, sımsıkı sarıldı Hasan’a. Kulağına fısıldadı: “Geri gidemeyiz”. Sesi kısıklaştı, acıdı: “Kimse gidemez, bebeğim, kimse”. Hasan ağladı. İlkönce gözleri ağladı, sonra başı. Sonra göğüs kafesi, sonra tüm gövdesi. Bir bebek gibi.."
Tek değişiklik oldu. Kız ve Oğlan durumunda, kahramanların cinsiyetleri ve genç oldukları okuyucuya anlatılıyor. Ayşe ve Hasan dediğim zaman ise sadece cinsiyetler belli, her ikisi de seksen yaşında olabilir. Hasan Alzheimer hastasıdır mesela. Ayşe neyin ne işe yaradığını en baştan anlatmaktadır.
Bir kadın ve bir erkek kahraman yerine iki erkek veya iki kadın kahraman olsaydı nasıl olurdu? Aslında anlatmak istediğim şey şu: Öykünün bir yapısı, başka deyişle bir formülü. Yapı esas olan, sadece formüle koyduğumuz rakamlar değiştiği için sonuç farklı oluyor. Herneyse..
Yorumlar
Oğlan'ın ne olduğunun okuyucuya bırakıldığı bir durum sözkonusu ama çocuk olmadığı kesindir. Yazarken, en sondaki ağlamanın iki yönü olduğunu düşünmüştüm: Ağlaması, geriye dönemeyeceğini anlamanın yarattığı acıdan kaynaklanmaktad ır ve bir bebek gibi ağlayarak gene de bir şekilde geriye dönmektedir.
Okuyucuyu da okuma eylemine katan, onu edilginlikten kurtaran, bir çeşit yaratıcı durumuna getiren yapıtlar okunurken emek verilmesi gerekenlerdir. Bu yüzden bu tür eserlerin eskiyse okuyucuları; yeniyse yayınlayıcısı azdır.
Öyküdeki "oğlan"ı ben çocuk değil de çocuk zekalı bir yetişkin olarak düşünmüştüm. Bana bunu düşündüren "oğlan"ın ağlayışının betimlenişiydi. Gözümde aklı ermeyen bir yetişkinin bu şekilde ağlayışını canlandırdı bu betimleme, zamanın geri alınamayışındak i sarsıcılığı bu şekilde vermek istemişsiniz diye düşünmüştüm.
İçeriğe gelirsek, tartışmayı çok detaylı bilmediğim için çekiniyorum ama eğer bu yeni roman anlayışı, yazarı “ben”in gözünden dış dünyanın tahliliyle, dış dünya algısını “ben”e yansıdığı kadarıyla, "yalnızca" onun gerçekleri, düşleri, yanılgıları, hesaplaşmaları, sevinçleri, hüzünleri ve ilişkileriyle sınırlıyorsa, geleneksel romanın yöntemlerine getirdiği eleştiri bu noktaya varıyorsa (sonraki tartışmaları bilmiyorum ama Sarraute bu konuda temkinli davranıyor; gene de “kişinin ölmesi”ni nereye vardırdığını bu denemesinde açıklıkla dile getirmiyor), buna katılmam mümkün değil.
“Kafka, Faulkner, Joyce geçen yüzyılın başında yazmışlar. O zamanlar ise, dünyanın ve yaşamın gitgide karmaşıklaşmaya başladığı, neden-sonuç ilişkilerinin çözülüp, herşeyin garip tesadüflerden ibaret olduğunun düşünülmeye başlandığı zamanlar. Ortaya çıkan karmaşık gerçeklik, bu yazarlardaki, yaşama dair kesinlik, eminlik duygusunu yoketmiş olabilir.”
Çok yerinde bir analiz. Benim düşündüğüm de bu. Sözü geçen yazarlarda dış dünyanın algılanması daha çok bir kaderci tutumla açıklanabilir gibime geliyor. Mesela Sarraute’un yeni romana örnek olarak gösterdiği Faulkner’ın ezilen karakterlerinin , zenciler, kadınlar, vs. neden ezildiklerini anlamak oldukça zor. İşin tuhafı, romandaki bu insanların da neden bu tür ilişki biçimlerine tabi oldukları hakkında doğru düzgün fikirleri bulunmuyor. Bilinçli eylem söz konusu değil. Yeni romancılardan anlatımını beğendiğim J.M. Coetzee için de çok benzer şeyleri söyleyebilirim. Üç romanında da, Barbarları Beklerken, Demir Çağı, Michael K. Nasıl Yaşadı, baskı altındaki Güney Afrika zencilerini, ezilmiş halkın tepkilerini dile getiriyor ama bu üçünde de aynen Faulkner’da olduğu gibi hüküm sürmekte olan sömürü durumunun zencileri de beyazları da insani değerlerden uzaklaştırdığı gösterilmekle yetiniliyor. Ezilenlerin kendi durumlarıyla ilgili kaderci yaklaşımlardan öte bir açıklamaları bulunmuyor. Yoksulluğun kaynağı hakkında bütüncül bir fikri bulunan, bilinçle bir araya gelmiş, umutlu eylemler içerisine girmiş, yani yalnızca bireylerden oluşmuş bir toplum değil de topluluk haline gelmiş insanlar, bilinmeyen bir güç tarafından yönetilen kadere sığınmayan emekçiler yok burada. Oysa bu, ele alınan gerçeği son derece sınırlı bir açıdan yansıtmaktır. Mesele toplumsaldır, “yalnızca” birey açısından ele alınan ve dinamik değil statik bir tahlil, oluş içinde değil olmuş bitmiş bir “gerçek” yaklaşımı, yazarı da okuru da yaşamla ve dertleriyle ilgili bir gizem, boşluk ve çözümsüzlük hissine sürüklüyor. Sınırlılık yaratan en önemli unsur bence budur.
Romanda kişinin ölmesi tezi, bu sonuca varır mı, bilemiyorum.
Eylemde bulunan en az bir insan, kısacası en az bir özne demiştik. Bu öznenin de bir adı olmalı el mecbur. Karabaş, Nihat, Kız veya Fetekoş'un işaret ettiği gibi sadece K olabilir. Özne açısından bakarsak, öyküyü kurabilmek için bu kadarı yeterli.
Eyleme geçmesi ikinci şarttı. Yaptığı her eylem, özneyi daha çok tanımamızı sağlayacak. O ana kadar sadece adını bildiğimiz Özne'nin kurnaz veya (kapıdan sığmıyorsa) çok şişman biri olduğunu öğreneceğiz. Eylemlerle birini tanımak, en iyisi bu değil midir? Aynı hayatta olduğu gibi. Bir arkadaşınızın kurnaz olduğunu, o size "Ben, kurnazım" dediği için değil, hareketleri, bakışları kurnazca olduğu için anlarsınız.
Öznenin adı hariç eylemlerle tanınması durumu, özne hakkında okuyucunun en özgür olduğu durum olsa gerek. Tabiri caizse, okuyucu özneyi kendisi yaratabilir. Ama bu, her okuyucuya uymaz. Belirsizlik, dayanılması zor bir durumdur.
Öznenin okuyucu tarafından belirlenmesine öyküdeki 'Oğlan' iyi bir örnek olabilir. Onun hakkında bildiğimiz üç şey var: Birincisi, Oğlan'ın cinsiyeti erkektir (Bu bile okuyucuya göre değişebilir); İkincisi bir çocuk veya bir çocuk gibi olduğu için en basit aletlerin ne işe yaradığını bile öğrenmesi gerekmektedir (Çocuk olmadığı, kız anlatamadığı halde zaman kavramını anlamasından anlaşılmıştır. Öte yandan, geçmişe dönmek istemesinden bu kavrayışının da çocukça olduğu bellidir. Öte yanın öte yanı ise şu: Geçmişe, çocukluğuna, ana karnına ya da yaşadığı dramın öncesine dönmeyi dilemek, aklı başında bir yetişkinin yapabileceği bir şeydir); Üçüncüsü ise kız'la arasında yakın bir ilişki olduğudur. Bundan gayrısı, okuyucunun onu nasıl yazdığına bakar.
Biraz dolambaçlı olarak Fetekoş'un yazısıyla kurmaya çalıştığım ilişki şu: Okuyucuyu, öyküsüne ortak etmek yazarın niyetine bağlıdır. Bence, bunu yapmak bir tercihtir. Yazarın bıraktığı boşlukları doldurmak, herşeyin ayrıntılandığı bir öyküyü okumaktan daha farklı bir emek gerektirir.
Kafka, Faulkner, Joyce geçen yüzyılın başında yazmışlar. O zamanlar ise, dünyanın ve yaşamın gitgide karmaşıklaşmaya başladığı, neden-sonuç ilişkilerinin çözülüp, herşeyin garip tesadüflerden ibaret olduğunun düşünülmeye başlandığı zamanlar. Ortaya çıkan karmaşık gerçeklik, bu yazarlardaki, yaşama dair kesinlik, eminlik duygusunu yoketmiş olabilir.
Aynı öykümsüyü isimli ve isimsiz karakterlerle denemen, “yapıyı farklı rakamlarla formülize” etmen bana bir roman tartışmasını anımsattı. Nathalie Sarraute, özellikle Balzac ve Flaubert üzerinden geleneksel roman anlayışını eleştiriyor Kuşku Çağı’nda. Okuduğumda bana özellikle verdiği örnekler açısından çarpıcı gelen birkaç konu vardı bu kitapta. Sarraute, geleneksel roman anlayışında roman kişilerinin aşırı önemsenmesinin ve bu kişiler aracılığıyla gerçeklerin ele alınmasının, kişilerin kesin çizgilerle bölünmüş karakterlerinin ve çevrelerinin detaylı betimlenmesiyle romana derinlik kazandırılmasın ın yazarla okurun arasına bir yabancılaşma unsuru olarak girdiğini öne sürüyor. Sarraute’a göre okur, bu kalıplaşmış ve onu diğer kişilerden kesin çizgilerle ayıran roman kişisinin çok bilindik karakteristik özelliklerinin “insan”ı anlamaya yetmediğini düşünüyor. Mesela Eugenie Grandet’in babası M. Grandet’in kişiliğini oluşturan en belirgin özellik cimriliğidir ama bu, okurun karmaşık “insan”a ulaşması için yeterli bir veri değildir. Sarraute, bunun Balzac döneminde okuyucunun gerçeğe ulaşması için yeterli olduğunu ama artık ruhbilimsel gelişmelerin etkisiyle okurun insana dair çok daha fazla şey bildiğini, sınırlı kişiliğe ağırlık verilmesini işlevsiz ve yetersiz bulduğunu belirtiyor. Proust ve James Joyce’un iç monologlarının insanın zengin iç dünyasını başarıyla yansıttığını ve bir kişi ile sınırlanmışlığı n yerine bu çok katmanlı ve insanın çelişik yapı özelliklerinin bir aradalığının “insan”a ulaşmak için daha doğru bir araç olduğunu, ayrıca da okuru eski yöntemin tembelliğinden kurtararak yazarın dünyasına çekebileceğini öne sürüyor.
Bunun için karakterin okurca kolay kavranır ve tanınır olmasının, hatta kalıplar içerisinde hareketsiz hale getirilmesinin, donuklaştırılma sının önüne geçmek gerektiğinden bahsediyor Sarraute. Bu konuda geleneksel romanların yaptığı gibi kişiyi ismiyle anlatıya sokmaktan vazgeçen yazarlardan örnek veriyor. Mesela Kafka’nın, kahramanlarını yalnızca K harfiyle tanıtmasını, Faulkner’ın aynı anlatı içerisinde farklı karakterler için aynı ismi tercih etmesini ve Joyce’un karakterleri için yalnızca her şekilde kodlanabilecek baş harfler kullanmasını bu amaca yönelik olarak değerlendiriyor.
Senin Kız ve Oğlan olarak tanımladığın kişiler de Ayşe ve Hasan haline geldiğinde onlar hakkında daha fazla bilgi talep ettiğimi fark ettim. Kız ve Oğlan, herhangi iki kişi olabilecekken, Ayşe ve Hasan’ın birbirleriyle ilişkisinin, içinde bulundukları durumun ve kişisel özelliklerinin, mesela Ayşe’nin ne iş yaptığının, Hasan’ın hastalığının ne olduğunun, Ayşe’nin onun hakkında düşündüklerinin bana bildirilmiş, çevrelerinin tanımlanmış olması, anlatının bir başı olması ve sona bağlanmasının gerektiğini düşündüm. Daha doğrusu, onları kafamda tanımlamaya ve tamamlamaya çalıştım. İlkindeyse bu gereği daha az hissettim. Yazarın verdikleriyle yetinmek sanki burada, zihnimde canlandırabilec eğim hiçbir şeyin önceden verili olmadığı durumda, daha olasıydı. Sarraute, işte bu ilk durumun okuru yazarın bulunduğu yere getirdiğini, bundan sonra okurun yazarla birlikte ilerleyeceğini ve birbirlerine yakınlaşacaklar ını iddia ediyor. Yeterli bir gösterge değil belki bu, belki de yanılıyorum ama bu hissim, Sarraute’un öne sürdüğü gibi geleneksel romana alışkın okurun, kafasında yaratmaya çalıştığı karakter için elinde bulunması gereken araçları istemesinden, Ayşe'nin iyilik sever bir arkadaş ya da hayatını engelli kardeşine adamış fedakar bir abla olduğuna kanaat getirmek için yazarın sunduğu tüm işaretleri o sonuca bağlama çabasından kaynaklanan bir tembellik olabilir mi acaba? Gerçekten de bu, isimlerle tanımlanmış karakterlerden vazgeçmekle ve gene Sarraute’un ileri sürdüğü gibi anlatıcı kişisinin birinci tekil şahsa dönmesiyle giderilebilir mi? Bu tartışma hakkında daha fazla bilgim yok. Teknik açıdan da yabancısıyım konunun ama bir okur olarak bile aklımda yer eden, bu yazarları okurken çoğu kez göz önüne almaya çalıştığım ilginç bir tartışma olarak gördüm bu yazıyı.
Öyküde sözcük seçimi çok büyük önem taşıyor. Yorumda oğlana ve kıza isim vererek öyküyü yeniden yazışınızla birlikte bunu daha net bir şekilde görmüş oluyoruz.
Deney demiştik: Kahramanları Kız ve Oğlan olarak tanımlamak, bize onların cinsiyetlerinin ne olduğunu ve yaşlı olmadıklarını anlatıyor sadece. Kız ve Oğlan yerine, Ayşe ve Hasan deseydik nasıl olurdu:
"Ayşe elinden tuttu ve beraber odanın köşesine ilerlediler.Eli yle sandalyeyi göstererek “Bu sandalye” dedi, “Üzerine otururuz”. “Otururuz” diye tekrar etti Hasan. Ayşe gülümsedi, “Evet, otururuz” dedi, “Bak böyle”. Sandalyeye oturdu ve Hasan'a baktı. Hasan gülümsüyordu, anlamıştı sandalyenin ne işe yaradığını. Ayşe kalktı. Mutfağa girdiler. En üst çekmeceyi açtı. İçinden bir kaşık aldı. Hasan’ın gözlerinin hizasına tuttu iyice görsün diye. “Bu kaşık” dedi, “Yemeği bununla yeriz”. Önünde sanki bir çorba kasesi varmış gibi kaşığı daldırdı, sonra ağzına soktu. Hasan gülümsüyordu. Tekrarladı: “Bununla yeriz”. Ayşe cevap olarak başını salladı.
Oturma odasına döndüler. Hasan Ayşe'nin elini bıraktı, duvara iyice yaklaştıktan sonra, iki manzara resminin arasında duran saati gösterdi ve Ayşe'ye baktı. Ayşe, “Saat” dedi, “Zamanı gösterir”. Hasan bu sefer tekrar etmedi, anlamamıştı. Ayşe yeniden “Zamanı gösterir.” dedi. Nasıl açıklayacağını bilemiyordu. Zamanı göstermenin, daha doğrusu zamanın ne anlama geldiğini kendisinin de bilmediğini farketti. Zor durumdan kurtulmak, Hasan’ın ilgisini başka bir şeye çekmek için gözlerini etrafta dolaştırdı.
...
Hasan Ayşe'nin önüne geldi. Değişik bir ifadesi vardı yüzünün. Saati göstererek “Geri” dedi. Ayşe, kolundaki saatle duvardakini kontrol etti, “Hayır” dedi, “Geri değil”. Hasan öfkelenmişti, “Geri” diye tekrar etti. “Geri, geri, geri..”. Gözleri yaşarmıştı. Ayşe ne olup bittiğini anlayamıyordu.
...
Ayşe, sımsıkı sarıldı Hasan’a. Kulağına fısıldadı: “Geri gidemeyiz”. Sesi kısıklaştı, acıdı: “Kimse gidemez, bebeğim, kimse”. Hasan ağladı. İlkönce gözleri ağladı, sonra başı. Sonra göğüs kafesi, sonra tüm gövdesi. Bir bebek gibi.."
Tek değişiklik oldu. Kız ve Oğlan durumunda, kahramanların cinsiyetleri ve genç oldukları okuyucuya anlatılıyor. Ayşe ve Hasan dediğim zaman ise sadece cinsiyetler belli, her ikisi de seksen yaşında olabilir. Hasan Alzheimer hastasıdır mesela. Ayşe neyin ne işe yaradığını en baştan anlatmaktadır.
Bir kadın ve bir erkek kahraman yerine iki erkek veya iki kadın kahraman olsaydı nasıl olurdu? Aslında anlatmak istediğim şey şu: Öykünün bir yapısı, başka deyişle bir formülü. Yapı esas olan, sadece formüle koyduğumuz rakamlar değiştiği için sonuç farklı oluyor. Herneyse..

Yazınıza öykümsü demek yerine "kısa kısa öykü" denebilir bence. Kısa öyküden ayrı bir tür bu biliyorsunuz. Türk edebiyatındaki temsilcisi Ferit Edgü.
Okuyucuyu da okuma eylemine katan, onu edilginlikten kurtaran, bir çeşit yaratıcı durumuna getiren yapıtlar okunurken emek verilmesi gerekenlerdir. Bu yüzden bu tür eserlerin eskiyse okuyucuları; yeniyse yayınlayıcısı azdır.
Öyküdeki "oğlan"ı ben çocuk değil de çocuk zekalı bir yetişkin olarak düşünmüştüm. Bana bunu düşündüren "oğlan"ın ağlayışının betimlenişiydi. Gözümde aklı ermeyen bir yetişkinin bu şekilde ağlayışını canlandırdı bu betimleme, zamanın geri alınamayışındaki sarsıcılığı bu şekilde vermek istemişsiniz diye düşünmüştüm.