Tütsü Kadın Popüler
“Gerçekleri görmüyormuşum…”
Fısıldar gibi ağzından çıktı kelimeler. Kızgın, alaycı ve gururluydu.
“Kıskanıyorlar. Güzel bir beraberliğimiz var ve bunu kıskanıyorlar. Tabii, böylesine güzel bir kadının onların yanında değil de, benim yanımda olmasını hazmedemiyorlar. Çabucak tükettikleri ilişkilerinin, aşk dedikleri anlık beraberliklerinin yanında, benim beraberliğim cüzzamlı… Bu yüzden kaçırıyorlar bakışlarını bakışlarımdan. Korkmaları bundan. Karşı çıkacağımı, yüzlerine vuracağımı biliyorlar. Sözlerine eldiven geçirmiş gibi usulcacık, çekinerek sayıklayıp kaçıyorlar. Değmiyor, dokunmuyor dedikleri, söyledikleri. Kıskanıyorlar..."
Etrafına baktı, oldukça kalabalıktı. Hâlbuki yıllar önce kalabalık olmazdı burası.
Gözü devamlı kapıdaydı. Konuşmak için, gündüz gözü, hem de burayı seçtiğine göre, akşam başka programı olmalıydı. İçini kuşku ve merak sardı.
“Yine ne giymiştir acaba? O açık seçik elbiselerinden birini giymez umarım” diye düşündü.
Dikkat çekmeyi seviyordu. Kıskandırmak hoşuna gidiyor, diğer kadınlardan daha iyi, daha güzel olduğunu tanımadığı insanlara bile göstermek istiyordu.
İçeriye bir anda lavanta kokusu yayıldı; salonun rengi değişerek leylak rengine büründü. Üzerine giydiği lila renkli, göğüslerinin neredeyse yarısını açıkta bırakan çiçekli elbisesiyle tütsü buğusuymuş gibi süzüldü. Adam ayağa kalkarak yanındaki sandalyede yer gösterdi. Tüm o güzel kokusu ve kırmızı rujuyla, adamın ağzının kenarını usulcacık öptü. Sandalyesine otururken, kızıl uzun saçlarını geriye doğru savurarak gülümsedi. Güzelliğinin farkına varılmasını ister gibi etrafına bakınıyordu.
Kadının yine her zamanki gibi büyüleyici, aldırmaz tavrından huzursuz oldu, yerinde kımıldandı ve etraftan bakıp bakmadıklarını farkettirmeden kontrol etti.
“Bugün yine çok güzelsin!” derken, kadının memeleri üzerindeki dantel parçasını yukarı çekeledi. Sanki dantele yapışıkmış gibi göğsü yukarı çıkıp indi. Dekoltesini kapatmaya yetmeyen becereksizce bir hamle olmaktan öte geçmedi.
Kadının yüzündeki tatlı gülümseme kaybolmadı.
Sıkıntılı halinden sıyrılmak, dikkatini dağıtmak için masanın üzerinde duran plastik çiçekli vazoyu masanın kenarına doğru iteledi. “Acaba ne konuşacak benimle” diye düşünüyor, merakı kıskançlığının önüne geçiyordu.
Birden aklına gelmiş, gelme amaçları buymuş gibi neşelendi.
“Gel, içki içelim. Ben rakı içeceğim, sen de hafif bir meyve kokteyli alırsın, rahatlarız hem”
Aynı anda yaklaşan garsona elini kaldırarak işaret etti.
“Bana bir tek rakı, sevgilime de meyve kokteyli. Ha, içinde vişne olmasın, hoşlanmaz…”
Garson afallamış olarak kısa bir an durdu ve devam etti;
"Hemen mi getireyim, sonra mı?”
“Elbette hemen getir!”
Adam, giden garsonun arkasından bakarken kafasını sola doğru hayret biçiminde eğerek kadının elini tuttu.
“Görüyorsun ya, bizden başka herkes ne yapmamız gerektiğini düşünüyor.”
Yılların eskitmediği ve hatta hiç dokunmadığı kadının ellerinde ellerini gezdirirken kadının gözlerindeki huzursuzluğu gördü. Kaçamayacağını anladı.
“Önemli olan şu mesele ne?”
Sustular.
Garson, kadehleri masaya bırakırken kadının yüzüne endişeli bir gölge düştü. Kadın derin bir nefes içine çekerek kâküllerine doğru üfledi. Alnına düşen saçları havalandı.
İki çift el masanın üstünde deviniyordu. Yüz yüze sevişmek ister gibi avuç içini adamın avucuna yapıştırdı. Şimdi birbirlerinin bileklerini kavrıyorlar, parmaklarıyla ellerinin en mahrem yerlerini okşuyorlardı.
Kadın, yeniden çizermiş gibi adamın hayat çizgisinin üzerinden defalarca geçti. Parmağı çizginin bittiği yerde hareketsiz öylece durdu. Diğer avucunda sıkmış olduğu yüzüğü adamın açık avucuna bırakarak, şaşkın parmakları yüzüğün üzerine kapattı. İki eliyle sımsıkı sıktı.
Anlamıştı…Terlemeye başladı.
Ayrılmak istediğini söyleyip durmuştu on yıl önce de. Ve güneydoğuya annesinin yanına gitmişti. Ne zaman görmeye gittiyse ya akrabaların yanında ya hastahanede ya da tatildeydi. Ta ki bir gün erkek kardeşi eline aynı yüzüğü koyana kadar.
“Bitti…Her şey bitti!" dediklerinde ortalığı dağıtmış, haber getireni de, çevresindekileri de küfür ve tartakla beraber defetmişti.
Ve sonunda kazanmıştı. Günler, aylar, yıllar sonra onu yeniden kazanmıştı.
İşte! Uzun, uykusuz ve ağrılı geçen gecelerden sonra ansızın çıkıp gelmişti. Gittiği gibiydi. Aynı güzellik ve kendine aynı güvenle. Yıllar dokunmadan gelip geçmiş ya da on yıl süren bir uykudan uyanmış gibi dingindi.
Bir sır gibi söylemişti dost bildiklerine, bir sır gibi sessizce. “Yeniden beraberiz” derken aynı bakış vardı o dost bildiklerinin yüzünde. Kıskançlık dolu gözler. Bu adamlardan her şey beklenirdi. Kendi karıları yılların karşısında onun gibi güzel, genç ve seksi kalamadıkları için, başka genç kadınlarla kaçamaklar yapmıyorlar mıydı? Bu yüzden kıskanıyorlar “iyi değilsin” diyorlardı.
Gecenin bir vaktinde, tam da ona özlem şiirleri yazarken gelmemiş miydi? Çalışma masasına oturmuş, cevapsız mektuplardan sonra yine bir şiir yazmıştı. Biliyordu, kendisine yazılan şiirler hep etkilemişti onu. Şiirin kenar süslerine onun gözlerini çizerken birden saçları kağıdın üzerine dökülmüştü. Sonra kaşları, alnı, burnu, ağzı... Ağzı. Gülüyordu. Defterin kenarından, masanın kenarına oturuvermişti.
Elindeki yüzüğü sıkarken “Bunu daha önce de yaptı “ diye düşünerek teselli bulmaya çalıştı. Devamlı onunla olması, başka kimseleri dâhil etmedikleri yaşamlarında sıkıcı olmuş, aşırıya mı kaçmıştı? Ve işte gün ışığına çıktığı ilk anda göze gelmişti beraberliği. Hâlbuki gece onları siyah bir tül gibi örtüyor, başka gözlerden koruyor ve kıskanç, çekemeyen bakışlardan uzak tutuyordu. Yoksa o kıskanç insanlar ona da mı fısıldamıştı bu beraberliğin hastalıklı olduğunu, gerçeklerin görünmek istenmediği safsatasını. Avucunu sımsıkı sıkarak metalin canını acıtmasın istedi.
Kadın hiçbir şey demeden çantasından rujunu çıkardı ve dudaklarındaki kırmızılığı alevlendirdi. Saçlarını hep yaptığı gibi savurdu. Vakit gelmişti.
Adamın yaşlı gözlerinde buruk bir veda vardı. Yaşlı yüzündeki yaşlı gözleri, yaşlı ellerini takip etti. Rakı kadehini alarak yaşlı ağzını araladı ve bir dikişte içti.
Salonda gezinen fotoğraf makineli adama işaret ederek;
“Bir resim” dedi
Fotoğrafçı deklanşöre basmadan tüm harfleri yayarak sesleniyordu;
“Beyefendi çekiyorum”
Kadın, adamın yüzündeki yaşları silerken garson masaya yanaştı. Kadının kolu garsonun karnına girdi. Farketmedi garson. Bardakları alırken mırıldanıyordu,
“Arkadaşınız gelmeyecek galiba?”
Adam duymadı. Garson biri dolu diğeri boş bardakları alırken, gözünü sabitlemiş ağlayan adama acıyla gülümsüyordu.
Adam, bir buğu gibi yerinden kalkan kadının leylak kokulu duruşuna, lila rengi beline sarıldı.
Masadaki fotoğrafına baktı.
“Vedanın resmi olsun bu. Kabullenmem daha kolay olur belki”
Masada leylak bir veda tütüyordu...
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
Sevgili Sevda,
Öncelikle bizlerle paylaştığın öykülerin için teşekkür ediyorum. Başarılı bir öykü dostu olduğun için seni ayrıca takdir ettiğimi de belirtmek isterim.
-- Sözlerine eldiven geçirmiş gibi usulcacık, çekinerek sayıklayıp kaçıyorlar.
Bu cümleyle okuyucuya verilmek istenen mesaj, kendisini takip eden bir sonraki cümlede zaten verildiği ve içinde barındırdığı sözcüklerin, kendimce farkettiğim uyuşmazlığı sebebiyle ve yine bence öyküden çıkarılmalı.
-- Etrafına baktı, oldukça kalabalıktı. Hâlbuki yıllar önce kalabalık olmazdı burası.
Bu cümledeki „oldukça kalabalık“ biraz düşünüldüğünde ikinci cümlede kullanılan „kalabalık“tan farklı bir şeymiş gibi kullanılmış gibi geliyor insanın kulağına. Bu da, son tahlilde cümleden „zaten şimdi de o kalabalık yok“ anlamı çıkarabiliyor. Ya „oldukça“ sözcüğü cümleden çıkarılmalı ya da ikinci cümledeki „kalabalık“ önüne „böyle“ sözcüğü konulmalı düşüncesindeyim. Almancadaki „ziemlich“ veya Ingilizcedeki „quite“ kullanımı belki uygun bir örnek olabilir ama halen emin değilim. Bu eleştirimi „gözardı da edilebilecek bir yaklaşım“ olarak kabul et lütfen.
--“Yine ne giymiştir acaba? O açık seçik elbiselerinden birini giymez umarım” diye düşündü.
Bu cümlede „açık seçik“ yerine „açık saçık“ kullanılmalıydı veya benim zamanımda böyle kullanılırdı demek isterim. Özal „Bunu da açık seçik ifade edeyim“ derken, Hulusi Kentmen „Ne o öyle yine açık saçık giyinmişsin“ derdi. Tabii o zamanlar giysilerde bir pencere veya transparan bilinci henüz halk tarafında tam oluşmamıştı. Eğer cümlendeki „seçik“ elbisenin transparan olduğuna yönelik bir betimleme ise, yerinde olmuş, pek de güzel olmuş derim.
Öykünün sonunda okuyucuya yapılan sürpriz çok hoştu. Öykülerinin devamını bekliyorum.
Yorumlar
Köfte yoğururken bazılarımız eldiven takarız. Kıyma tırnaklarımıza girmesin ya da kıymaya ellerimiz değmesin diye. Kıl- tüy ,tırnak temasından uzak tutmak isteriz diğer besin ortaklarımızı düşünerek…
Öyküdeki anlatmak istediğim betimlemeye gelince.
Eldiven benzetmesinden önce vurgulanan, adamdaki marazi durumdan korkmalarıdır. Ondaki hastalığın kendilerine geçmesini istemedikleridi r. Benzetmeden sonraki ise; kendilerinden korkmalarıdır. Kıskandıklarını n belli olmasını istemedikleri, eksikliklerinin görülmesini istemedikleri, aynı duyguların kendilerince yaşanamadığının belli olacağı huzursuzluğudur . Çift uçlu bir benzetmedir.
Ancak görüyorum ki yeterince başarılı olamamış bir paragraf olarak karşımda duruyor. Yeniden gözden geçirmek gerekir.
“Etrafına baktı, oldukça kalabalıktı. Hâlbuki yıllar önce kalabalık olmazdı burası.”
Haklısınız. Bağlaçtan sonra olumsuzlamak gerekir.
“Etrafına baktı oldukça kalabalıktı. Hâlbuki yıllar önce oldukça sessizdi burası” gibi bir cümle olmalıydı. Göz ardı edilmeyecek bir yanılgıdır.
-“Yine ne giymiştir acaba? O açık seçik elbiselerinden birini giymez umarım” diye düşündü.”
Bu cümledeki “seçik” bilinçli olarak kullanılmıştır. Açık saçık diyecek kadar sevgilisini-eşi ni küçümsemeyecek kadar tutkulu ve sevgili. Diğer paragraflarda verildiği gibi kadınımız dikkat çekici, göz alıcı giyinmeyi sevdiğinden "ben buradayım” cinsinden giyindiği ve davrandığı için açık ve seçik. Elbise transparan değil. Lila renkli, çiçek desenli ve göğüs dekolteli, oldukça seçilir bir tür…
Yeniden teşekkür ediyorum.

Teşekkürler sevgili AsabiDev,
Köfte yoğururken bazılarımız eldiven takarız. Kıyma tırnaklarımıza girmesin ya da kıymaya ellerimiz değmesin diye. Kıl- tüy ,tırnak temasından uzak tutmak isteriz diğer besin ortaklarımızı düşünerek…
Öyküdeki anlatmak istediğim betimlemeye gelince.
Eldiven benzetmesinden önce vurgulanan, adamdaki marazi durumdan korkmalarıdır. Ondaki hastalığın kendilerine geçmesini istemedikleridir. Benzetmeden sonraki ise; kendilerinden korkmalarıdır. Kıskandıklarının belli olmasını istemedikleri, eksikliklerinin görülmesini istemedikleri, aynı duyguların kendilerince yaşanamadığının belli olacağı huzursuzluğudur. Çift uçlu bir benzetmedir.
Ancak görüyorum ki yeterince başarılı olamamış bir paragraf olarak karşımda duruyor. Yeniden gözden geçirmek gerekir.
“Etrafına baktı, oldukça kalabalıktı. Hâlbuki yıllar önce kalabalık olmazdı burası.”
Haklısınız. Bağlaçtan sonra olumsuzlamak gerekir.
“Etrafına baktı oldukça kalabalıktı. Hâlbuki yıllar önce oldukça sessizdi burası” gibi bir cümle olmalıydı. Göz ardı edilmeyecek bir yanılgıdır.
-“Yine ne giymiştir acaba? O açık seçik elbiselerinden birini giymez umarım” diye düşündü.”
Bu cümledeki “seçik” bilinçli olarak kullanılmıştır. Açık saçık diyecek kadar sevgilisini-eşini küçümsemeyecek kadar tutkulu ve sevgili. Diğer paragraflarda verildiği gibi kadınımız dikkat çekici, göz alıcı giyinmeyi sevdiğinden "ben buradayım” cinsinden giyindiği ve davrandığı için açık ve seçik. Elbise transparan değil. Lila renkli, çiçek desenli ve göğüs dekolteli, oldukça seçilir bir tür…
Yeniden teşekkür ediyorum.