şenlikte ateş Popüler
şenlikte ateş
"Bununla birlikte bazı evlerden inlemeler yükseliyordu.Önceleri, böyle bir şey olduğunda, sokakta durup kulak kabartan meraklılara rastlanırdı sıklıkla. Ancak bu uzun uyarı işaretlerinden sonra herkesin yüreği sanki sertleşmiş gibiydi ve sanki bu ilenmeler insanların doğal diliymiş gibi, herkes bunları duya duya yürüyor ya da yaşayıp gidiyordu."
Albert Camus, Veba
Artık emekli olması gerek. İşten döndüğünde külçe gibi yığılıp kalıyor. İşi bırakmak için Yusuf'un okulunu bitirmesini bekliyor. O ne kadar da, anne çalışma artık, ben bakarım sana, dese de dinlemiyor. Nasıl bakacak? Barlarda saz çalarak... Olmaz öyle şey. Babasının emaneti kendisine. Yemin etti iyi bakacağına. Önce okulunu bitirsin, eli ekmek tutsun. Gerçi konserlerden falan az da olsa kazanıyor, bazı akşamlar da gizli gizli bir yerlerde çalıp harçlığını çıkarttığını da biliyor, yine de omuzlarına evin yükü binerse bir daha başını kaldıramaz işten güçten. Diplomasını eline almalı. O yüzden bir yıl daha dayanacak.
Babası, ölmeden iki ay önce armağan etmişti bağlamayı. Üçüncü sınıftan dörde geçtiği yıl. Temmuzdu. Okullar kapanalı bir ay olmuş, Yusuf'u sokaktan eve sokamıyorlardı. Tüm gün top peşinde. Sabah kahvaltı ettikten sonra çıkıyor, akşam, toz, yara bere içinde dönüyordu. Sıcak bir pazar günü, dışarı başlarını uzatmaya korkuyorlar. Mahallenin çocukları yine dışarıda. Evin yanındaki boş arsada top oynuyorlar. O da pencerede yolunu gözlüyor Yusuf'un. Bu sırada baktı dört beş çocuk, içlerinde Yusuf yok, eve doğru koşuyorlar, yüreği ağzında açtı kapıyı. Söyleyin Yusuf nerde? Eli ayağı titriyor. Kuruyor. Onlarca olasılık. Trafik kazası. Beyin kanaması. Kavga. Bıçaklanma. Lağım çukuru. Yeni öldü üç yaşında bir çocuk, iki sokak ötede düştü çukura. Ne oldu çocuklar, ne oldu, Yusuf nerde? Biri başlıyor, teyze, diye öbürü susturuyor. Arsada, derken arkadaki onu dirsekleyip öne atılıyor, top oynuyorduk, diyor. Söz onda kalıyor. Fena düştü, fena, yürüyemiyor şimdi. Koşuyorlar top oynanan arsaya. Babası kucaklıyor. Durağa kadar yürüyorlar. Para yok. Taksiye binemezler. Belediyeden iniyorlar. Hastaneye kadar yine babasının kucağında. Bacağında kırık. İki ay yatacak, alçıyla. Okul açılana kadar top yok. Dört duvar arasında sıkılıyor iki günde. O günlerde babası bağlamayla geliyor eve. Bu işin ustası bir arkadaştan yardım istiyorlar. Haftada üç dört gün geliyor arkadaş, önce kendi çalıp söylüyor. " Üç beş kişi kalmış türkü diyenler/kıl kara çadırda geçmiyor günler/ onun için bozgun öter telimiz" "allı turnam bizim ele varırsan/şeker söyle kaymak söyle bal söyle/gülüm gülüm kırıldı kolum/tutmuyor elim turnalar hey" Sonra da Yusuf'a öğretiyor saz çalmayı, türkü söylemeyi.
Bağlamayı eline alışından iki ay sonra babasını yitirince bu telli saza iyice sarılıp teselli bildi elindekini. O oldu, bir daha da bırakmadı.
Kara, kapkara bir oğlancıktı. Çok zayıf. Elleri giysilerinin içinde kalmış, görünmüyor, giysilerle takım başlığının altında kocaman gözler... Oyuncak bebek gibi. Yalnız, bu kocaman gözler gebe kalmadan önce düşlediği gibi, kocasına benziyor.
Üç aylık oldu. Yine de düzene girmediydi uykuları. Sabaha kadar ağlıyor. Onunla birlikte de annesi... Uykusuzluk bir yandan, hasta mı, niye ağlıyor endişesi bir yandan... Çevresindekiler, ilk çocukta böyle olur, fazla korkar üzülürsün, merak etme bebekler ağlaya ağlaya büyür, diyorlar. Sen gel de onun yüreğine anlat. Ya bir şey oluverirse yavrusuna ne yapar sonra? Diken üstünde, gözünü kırpmıyor.
Çok değil, daha doğumdan bir yıl öncesine kadar belleri, kıçları yağ bağlamış kadınlar kızarmış yağ kokuları saça saça otururken kapı önlerinde dedikodusunu yapıyorlardı. "Hala döl tutmadı. Zavallıcık. Allah'ın dertsiz bir kulu yok ki dünyada onlar olsun. Kocasının gözü dışarıda olur yarın öbür gün. Erkek kısmı soyu sürsün ister. Baktı ki karı çorak toprak, aranmaya başlar hemen." Aynı bahçede oturdukları Şadiye söyledi bunları. "Sizin için böyle diyorlar." dedi. Mahalleliyle görüşecek pek zamanları yoktu onların. Karı koca günde yüzlerce eteğin, gömleğin, pantolonun biçilip dikildiği bir işlikte çalışıyorlardı. Haftanın altı günü sabahın köründe çıkıp akşam evlerine giriyorlar. Kalan zaman yalnızca yemek yiyip uyumaya yetiyor. Öbür kadınlar kocalarının işten dönmesini eşiklerde bekliyorlar. Her akşam el ele evlerine gelen bu kadınla adamı kıskandıklarını kendilerine bile söylemeden, içlerindeki kötücül duyguları, onlar hakkında konuşarak yok etmeye çalışıyorlar. " Çocuksuz evde huzur olmaz. Beti bereketi de kalmaz oranın. Rabbim niye çift yaratıyor insanları? Çocuk yapsınlar diye. Pek de mutlu görünüyorlar. Yazık. Uzun sürmez bu." Her akşam o, kocasıyla tozlu dikiş işliğinden dönerken ellerinde örgüleri, uzun etekleriyle eşiklere yayılan kadınlar, pis pis kokup bir yandan kazandığı parayı kendilerine vermeyen kocalarına duydukları öfkeyi bastırmaya çalışır, köyden gelecek tavuğun hesabını yapar, bir yandan da fısıldaşırlardı. "Her kulun bir derdi var. Onlarınki de çocuksuzluk." Her eve bir çocuk gerekirdi. Hiç kimselere dinletemedikleri sözü dinletsinler diye, dövüp bağırıp rahatlasınlar diye.
Söylenenleri duyunca ürktü. Kocaman, kara gözleri olan bir oğlancık istedi. Babasına benzeyen... Olsun da el alemin ağzı kapansın. Korkuyor kocasını yitirmekten. "Olmaz öyle şey, biz yol arkadaşıyız. Uzun bir yol bu. Geri dönmek yok, başka yöne sapmak yok. Hem ben seni, doğacak çocukları ya da başka şeyleri hesaplamadan sevdim. Anlıyor musun beni?" O gece Mert'in rahminde büyümeye başladığını biliyor. O gece. Başka olasılık yok çünkü.
Hiç unutmadı, şehvetle değil, kocasının ölümüyle yasaklamıştı bunu kendine, şefkatle anımsadı yine okşayışları, öpüşleri, çevresindeki her şeyi sarsan, yıkan; dünyayı, yaşamın tüm iyilik ve kötülüklerini unutturan o an'ı... O anda olmuştu ne olduysa.
Bir buçuk ay sonra haberi kocasına ağlayarak verdi. Onu yitirmeyecekti artık, çocukları olacaktı çünkü.
Haberi, kıçları belleri yağ bağlayan kadınlara Şadiye aracılığıyla uçurdu. Bu kadınlar artık işten kocasıyla el ele dönerken yalnızca büyüyen karnına bakıp iç çekiyorlardı.
Karnı iyice belirginleşince şefleri kocasıyla kısa bir konuşma yapmış, işten ayrılması gerektiğine onu ikna etmişti. Yusuf yedi yaşına gelinceye kadar dışarıda düzenli bir işi olmadı bir daha; ama kapı eşiklerinde kocasını da beklemedi. Kışın evde oğlunu uyuttuktan sonra montların sağ tarafına armalar dikti. Yazın sırtına bebeğini bağlayıp tarlalarda maydanoz demetleri yaptı. Yusuf'u okutup iyi yaşatacaktı. Oğlu okula başlayınca o da kocasının yanında işe girdi. O gün bugündür çalışıyor. Az kaldı, okulu bitsin Yusuf'unun, hemen emekli olacak. Belki torunu olur ona bakar. Kollarında bir bebek istedi, oğlunun çocuğu, sevimli bir gelin doğurmuş onu, çıtı pıtı bir gelin, annecim, diyor kendisine, böyle düşledi, sonra mutfağa geçti yemek hazırlamaya.
Soğanları doğramaya başlamadan önce en alt çekmeceyi açıp bir kaset çıkarıyor, eski bir kaset. Bunları artık kimse almıyor zaten, oğlu "cd" dediği plaklardan getiriyor eve, o pek anlamıyor bu işlerden. Kocasından kalan kasetleri dinliyor. "mahsus mahal derler kalırım zindanda/kalırım, kalırım dostlar yandadır/ik'elleri kızıl kandadır kanda/ölürüm ölürüm kardeş aklım sendedir/artar eksilmeyiz zindanlarında/kolay değil derdin ucu derinde/Kumhan ırmağında Karaburun'da/bulurum bulurum kardeş öfkem kındadır" Soğanı doğramaya başlıyor, gözlerinden yaşlar akıyor. Doğradıklarını dibine sıvıyağ koyduğu tencereye aktarırken yuvasına sokulan anahtar sesini duyuyor. Acısını unutuyor. Seviniyor. Gözlerini siliyor elinin tersiyle. Oğlunun biraz şımarıklıktan biraz da züppeleri eleştirmek için kurduğu alaycı seslenişlerden biri: "Oo, valide hanım, yine neler döktürüyorsunuz, bakalım. Yemeğe gerek yok, oturup banalım kavrulmuş soğana." derken yanağına bir öpücük konduruyor. Bebekken olduğu kadar güzel kokuyor. İçine çekiyor kokusunu, nazlı nazlı, git buradan diyor, işimden alıkoyma beni.
"Öf anne, işin bitmez senin de..."
"Bitmez tabi ya, tutmuyorsun hiçbir şeyin ucundan. Hadi, domatesleri doğra bakalım. Hem yemeğe katalım, hem şöyle güzel bir çoban salata yapalım. Tam zamanı domatesin, mis gibi kokuyor, ucuzladı da."
Salataya yeşil nane de doğradılar. Yusuf eve gelirken, sokağın köşesinde iki kasanın içinde maydanoz, roka, dereotu satan çocuktan almıştı taze naneyi. Masayı balkona kurup yaz kokuları içinde yemeklerini yerken konuyu açtı annesine.
" İlk konserimi vereceğim. Beş altı gün yokum anne. Çarşamba gecesi yola çıkacağım. Pazartesi dönerim bir değişiklik olmazsa. Masrafımı dernek karşılayacak. İstersen sen de gel. Senin de olmanı isterim aslında. İzin alabilirsen. Güzel olur. Şenlik. Bizim gibi insanlar hep. Tiyatrocu, yazar, şairler de var. Halk danslarının müzik grubundayım , cuma akşamı da kendim çalıp söyleyeceğim. İlk kez beni bağlama ustası olarak tanıtacaklar. Düşünebiliyor musun? Benim için dönüm noktası olabilir, en azından belli bir çevrede tanınacağım."
Babası yaşasaydı onu yalnız bırakmaz, giderdi ilk konserine, birlikte giderlerdi. O kocakarı ne yapsın bir başına şenlikte? Paneller, söyleşiler de olacakmış, ne anlar ki böyle okumuş yazmışların işlerinden?
"Git oğlum hayırlısıyla, ben beklerim seni. Babanı unutma, konser verirken onu düşün. Ne çok isterdi seni böyle görmeyi." İkisinin de gözleri yaşardı. Yusuf konuyu değiştiriverdi. Tamnotvermez Azime Hoca'nın hikayelerini anlatarak annesini güldürdü.
Anne, Çarşamba gecesi hiç uyumadı, Perşembe de... İçinde bir sıkıntı onu daraltıyor, boğuyordu. Oğlunun yola çıkarken gözlerine, babasına benzeyen koca, siyah gözlerine yansıyan o sevince ters bir şeyler... Bu sevinç ilk kez korkuttu onu. Gözlerinde donup kalacak gibisine geliyordu o aydınlık. Yemek yiyemiyor, kimseyle iki çift laf edemiyor, televizyonu açamıyor, her yer dar geliyor. Kabir azabı böyle bir şey olsa gerek, diyor kendi kendine. Neyin nesi ki bu? Hayır olsun. Duvarlar üstüne üstüne geliyor, insanlar, şehir... Oğlunun yanına gitmek istiyor, kokusunu içine çekmek...
Cuma günü iş çıkışını zor ediyor. Apartmanın kapısından girince duyuluyor onun karşılık veremediği telefonunun çaldığı. Koşarak çıkıyor merdivenleri, kalbi duracak sanıyor, biliyor ki yetişemezse, açamazsa telefonu daha kötü. Azap içinde yaşamayı sürdürecek. Yusuf'tan haber almalı. Telefonu açıyor, önce duvarın dibine çöküyor sonra bağırarak şehrin sokaklarında koşturmaya başlıyor. Birilerini bulmalıyım, bakan, vali, polis, diye düşünürken bağırıyor. Sokaktan geçenlerin yakasına yapışıyor "yardım edin" diyor. "Kurtarın" Anlamadan bakıyorlar, kimisi acıyor, kimisi merak ediyor, kimisi de gülüyor.
Yusuf'un annesi ömrü boyunca tek bir tümce tekrarlıyor köprü altlarında, istasyonlarda. Acısı yüzünde olgun bir gülümsemeye dönüşüyor bir süre sonra. Tek bir tümce: "Oteli sarmışlar yakıyorlarmış hepsini cayır cayır diri diri oteli sarmış yobazlar..."
Üye eleştirileri
Toplam 2 üyeden ortalama puan:
Etkileyici bir öykü
Sıcacık bir öykü yazmışsın Melike.
Eşler arasındaki sevginin ve geç gelen çocuğun anlatıldığı ilk bölüm, öykünün sonuna göre daha profesyonel işi. Sondaki acı ve ananın aklını kaybedişi daha detaylı anlatılsaydı iyi olurdu.

Eleştiren Erkan Okay Eylül 02, 2009