Meryem Ana Popüler
Bakkalın bitişiğindeki evi biçimsiz taşların üst üste dizilmesiyle örülmüş bir duvar çevreliyordu. Duvarın üstü gelişigüzel bir şekilde sıvanmış çimentoyla kaplıydı. Taşların arasına da duvarın üstünü buladıkları şu meretten koysalardı ne olurdu sanki! Aralardaki çamurla saman karışımı harç insanın içini karartıyordu. Yağmurla birlikte duvardan sızan çamurlu su Adem Usta’ya ağlarken sürmesi akan bir kenar mahalle dilberini hatırlattı …
Adem Usta daha kırkına girmeden kafasında bir tel siyah saç kalmamış, kırklı yaşlarında, yüzünde en az yaşı kadar çok çizgi barındıran bir adamdı… Babasıyla aynı kaderi yaşayan adam, oğlunun da aynı kaderi yaşamasına vesile olmuştu. Büyük oğlu Mustafa ergenliğinde beyazlamaya başlayan saçlarından dolayı ciddi bir bunalımın eşiğindeydi. Oğlanın kır saçlarıyla başlayan sorunlu dönemleri bir türlü bitmek bilmedi. İlk kez evden kaçıp günler sonra eve geri döndüğünde Mustafa yanında misafirlerini getirmeyi de ihmal etmemişti. Onun misafirleri kafasını mesken tutan bitlerden başka bir şey değildi. Misafirperverlik gösterecek halleri yoktu ya! Gaz yağı, bit şampuanı ne var ne yok boca ettiler oğlanın kafasına. Zayıflıktan içe çöken yanakları toparlandı günler sonra toparlanmaya başladı.
Evliliklerinin ilk senesinde kucaklarına aldıkları bu oğlan evladının ardından Adem Usta’nın karısı Hanife ertesi sene bir düşük yaptı. Sonraki sene bir düşük daha ve bir tane daha… Tıpkı anası gibi bahtsızdı o da. Bu ailenin kaderinde bir devridaim yapmak vardı adeta.
Adem Usta Hanife Teyze’den altı yaş daha gençti. Annesinin bitmek bilmeyen ısrarları üzerine karı diye Hanife’yi aldığında henüz yirmi yaşındaydı. İyi kadındı aslında, hakkını yememek lazımdı. Ama bu kır saçlı delikanlının gönlü başkasında olunca… Bir türlü ısınamamıştı işte. Kadın onu seviyor gibiydi; zamanla ben de severim dedi kendi kendine, olmadı. Adem Usta, Hanife Teyze’nin kendisini sevdiği için her şeye katlanacağını sandı. Yanılmadı da... Ama ardı ardına düşen bebekler, üremek için evlenen bu çifti birbirinden uzaklaştırdı. Adem Usta dükkanına gidip geliyor, geceleri kahvede oyalanıyor; kadın evin işiyle uğraşıyor, komşularla çene çalıyordu. Çocuk yaşta saçları kırlaşmaya başlayan Mustafa kendiliğinden büyüyüp gidiyordu. Ne anasının ilgilendiği vardı ne de babasının. Dünyaya insan olarak geldiğine sevinemese de bir çiçek ya da hayvan olarak gelmediğine seviniyordu yalnızca.
Mustafa küçük yaşta kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmişti. Daha ilkokula giderken yatmadan önce çalar saati kurardı ve sabah kahvaltı niyetine birkaç lokma atıştırdıktan sonra beslenme çantasını hazırlayıp okula giderdi. Her pazar Mustafalar’ın banyo kazanları cayır cayır yanardı. Önce babası, sonra anası girerdi banyoya. Sıra Mustafa’ya geldiğinde “Dikkatli ol e mi yavrum…” demekten başka bir şey yapmazdı anası. Kötü kadın değildi ama başkalarının anasına da hiç benzemiyordu. Banyo kazanının musluğundan kaynar suyun her zamanki gibi nazlanarak aktığı bir zamanda Mustafa leğeni doldurmak için kazanın kapağını açtı ve banyo tasını usulca suya daldırdı. Oradan aldığı sıcak suyu leğene boşalttı. Leğenin yarısı sıcak suyla dolana kadar aynı hareketi tekrarladı. Elindeki tası kazana son daldırışında Mustafa suya erişemedi ve demir kazan kolunun iç yüzünü yaktı. Acı içinde musluğu açtı ve dışarının ne kadar soğuk olduğunu hatırlamasını sağlayan buz gibi su hortumun ucundan akmaya başladı. Leğendeki suyu ılıştırdıktan sonra yıkanmaya başladı. Sıkıca kapattığı gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Bu kez gözünü yakan sabun değildi. Keşke sabun olsaydı diye geçirdi içinden. Belki ona kolunun acısını unuturdu.
Babası anasından daha düşkündü Mustafa’ya. Ama erkek adam sevgisini öyle uluorta belli etmezdi. O yüzden geceleri üstünü örtmek bahanesiyle oğlanın yanına giderdi yalnızca. Ona karşı kendini suçlu hissediyordu. Ana gibi ana, baba gibi baba olamamışlardı. Karısına da ses edemiyordu. Onun da kendince sebepleri vardı ne de olsa…
Mustafa bir yazda öyle bir boy atmıştı ki şaşmamak mümkün değildi. Servi gibi bir oğlan oldu. Epeyce kırlaşmış saçlarıyla liseye gidiyordu. Kahvaltı yapmayı çoktan bırakmış, çay ve sigarayla karnını doyuruyordu. O büyüdükçe babası eve daha az gelir olmuştu. Annesi artık kimseyle konuşmuyor, evinin işini gördükten sonra örmeye doyamadığı dantellerinin başına sessiz sedasız geçiyordu. Mustafa anasının bunca çeyizi kime yaptığını merak ettiği halde kendinde hiçbir zaman bunu sorma cesaretini bulamadı.
Mustafa bir rüya gördü. Tam olarak hatırlayamadığı rüyasında kalabalık bir arkadaş grubu etrafını sarmıştı. Hava kararmak üzereydi ve onlar baraj kenarında oturmuş konuşuyorlardı. Mustafa’da garip bir huzursuzluk vardı. Ne konuştuklarını anlamadan dalgın dalgın onları izliyordu. Birden bütün gözlerin üstünde olduğunu hissederek irkildi. İçlerinden biri, rüyasında en yakın arkadaşıymış güya, “Kardeşini niye getirmedin?” diye soruyordu. Hiç kardeşi olmayan Mustafa “Geldi ya..” diyordu “Aha orda, oltanın başında.”. Rüyanın manasızlığı içinde bir anda ortam değişti. Mustafa fiyakalı bir şekilde giyinmiş, masmavi gökyüzünün altında uzayıp giden yolda terleyen avuçlarını pantolonuna sürterek ilerliyordu. O yaklaştıkça kömür gözlü, gözleri sürmeli kız ondan uzaklaşıyordu. Uçsuz bucaksız boşluğun ortasında ilerliyordu. Etrafta kimse olmadığı halde onu bir izleyenin olduğu tedirginliğini içinde taşıyarak yürüyordu. Yürümüyor, koşuyordu. Ne olduğunu anlayamadığı derin boşluktan aşağı savrulurken kan ter içinde uykusundan uyandı. Rüyanın saçmalığı kızın büyüleyici güzelliğini unutturmaya yetmemişti. Mustafa’nın ilk aşkı rüyalarında geziniyordu. Bu kez kulaklarında kızın sesi vardı. “Seni bekliyorum.” diyordu. Oğlan dokunamıyordu ona. Büyüktü, çok büyüktü kız; melek gibi göğü kaplamıştı.
İşte bu rüyalar Mustafa’nın aklını başından aldı. Gözünü kapadığında meleğinden başkasını görmüyordu. Her gece rüyalarında onu görmek umuduyla yastığa başını koyuyordu. Mustafa bir gün gitti. Evlerinde misafir gibi yaşadığı ana babasının yanından ayrılıp meleğine kavuşmaya gitti. Bulamadı. Bitlenip evine döndüğünde evden kaçışının üstünden iki ay geçmişti. Bu sürede inşaatlarda çalışmış; orada yatıp kalkmış, kazandığı üç beş kuruşu kim bilir kime kaptırmış, perperişan bir halde eve dönmüştü. On yedi yaşındaydı ve daha yaşanacak çok şey vardı. Evi terk ettiği günden beri rüyalarındaki güzel de uykularını ziyaret etmez olmuştu. Hoş, Mustafa’nın o dönemde rüya gördüğü falan da yoktu ya…
Daha fazla duramadı oğlan. Evde kendini bir fazlalık gibi hissetti. Yıllar sonra anasıyla babasının şakalaştığını, anasının yemekten sonra babasına kahve yaptığını gördü. Mahallede kim ne yapmış, komşunun kızı kiminle kaçmış tüm bunlar birinin dilinden diğerininkine yuvarlanıyordu. Yıllardır herkesin birbirinden sevgisini esirgediği bu eve birden bire gelen muhabbet onu rahatsız etmişti. Mustafa bu gecikmiş sevgiden tiksindi. Yapayalnız, sessiz sedasız geçen çocukluğunu düşündü. Ne olmuştu da iki ayda değişmişti her şey? Dayanamadı oğlan, alışamadı bir türlü. Çok geçmeden bir yaz gecesi babasının evi inleten horlamalarının eşliğinde çekti gitti.
Günler saat oldu, dakika, saniye oldu; hepsinin hayatından hızla akıp geçti. Adem Usta dükkanını kapattı. Bakkal para getirmiyordu artık. İnsanlar veresiyeyi bırakmış, kredi kartı çılgınlığına kapılmıştı. Karı-koca bir başka semte taşındılar. Yeni moda köşe başı büfeleriydi. Bir zengin mahallesinde, zor şer, yalnız ikisinin sığacağı genişlikte bir küçük büfe kiraladılar. Gelirleri iyiydi ama bu yaşta sabah akşam gidip gelmek zor oluyordu. Zengin semtinde ev tutacak kadar paraları da yoktu ki ev tutsunlar.
Öğle vakti geçmişti. Hanife Teyze büfenin önündeki taburelerden birinde düşünceli düşünceli oturuyordu.
“N’oldu hanım?” diye sordu içtenlikle.
“Hiç…” dedi kadın. Yıllarca hep dediği gibi “Hiç…” deyip sustu. İlahi bir güç bugün ikisinin de üzerinde geziniyordu.
“Hanım…Affettin mi beni?” dedi ansızın. Nefes almakta güçlük çekiyordu.
“…”
Kadın yıllardır bu soruyu bekliyordu. Hüzünlü gözlerinde affetmedim bakışı olmasına rağmen cümlesinin sonuna doğru iyice kısılan sesiyle “Sen beni affettin mi?” diye sorabildi. Mustafa’ya gereken ilgiyi sevgiyi gösteremediği için üzüntü duyuyordu. Göz ucuyla şöyle bir baktı sonra. O gün ikisinin de yılların suskunluğunu konuşturmaya niyetli olduğu ortadaydı.
“Evlat acısı çok zor Adem, çok… Oğlan evlat diye tutturdun, kızımı aldın kucağımdan. Alıp götürdün uzaklara… Kime verdin, ne yaptın hiç bilmem… Evlat da mı değiş tokuş edilirmiş...”
Kadın yine sustu. Bunca lafın üstüne söylenecek pek fazla şey kalmamıştı zaten. Adam gözleri yere sabitlenmiş bir halde, sakinliğinin arkasındaki suçlulukla dudaklarını kıpırdatmaya başladı:
“Oğlum olsun istedim, biliyorum yanlış ettim… Evladın oğlanı kızı mı olurmuş… Hepsi can... O da yok şimdi zaten...” dedi ağzını sola doğru çekip, sol gözünü kısarak.
Kadın Allah’ın onu cezalandırdığını düşünüyordu. Oğlum olsun diye tutturan adam çocuksuz kalmıştı. Hanife Teyze, Adem Usta’ya yeni doğmuş bebeğini öpüp koklamadan kime verdiğini sorup durmuştu yıllarca. Hiçbir zaman da cevap alamamıştı. Sonunda pes edip kendini suskunluğa hapsetmişti kendini. Bugün ikisinin de günah çıkarmaya niyeti vardı adeta. Çekinerek sordu kadın:
“Bey, Allah aşkına söyle kime verdin yavrumu? Mustafa’yı kimden aldın? Hazır bebek fabrikası var da benim haberim yok. Kaç günlük ömrümüz kaldı…Söyle n’olur… Benim olduğu kadar senin de kızın.”
Adam sersemlemişti. Yıllarca kendisinin de bir kızı olduğu düşüncesi ne zaman aklına gelse hemen kovmuştu. Yaptığı yanlışın kendi de farkındaydı. O yüzden bir türlü sevemedi oğlunu. Hep arada kaldı Adem Usta. Mustafa evi terk edeli üç koca sene geçmişti ve birkaç telefon dışında ondan hiçbir haber yoktu. Aradğında “İyiyim, beni merak etmeyin.” diyor ya da “Bir şeye ihtiyacınız var mı?” diye sorup kapatıyordu telefonu. Adam suskunluğunu bozdu. Sesi yıllar öncesinden geliyordu sanki.
“Biliyorsun işte… Anam seninle evlenmemi istedi, evlendim. Ama gönlüm onda kalmıştı. Hani bir zaman kıskanıp durduğun çocuk yaştaki kız var ya işte onda. Mustafa O’ndan…”
“Meryem’den mi?” diye sordu kadın. Sağ gözü seğiriyordu. Hayır dese rahatlayacaktı sanki.
Adam, evet, çocuk ondan dercesine başını öne doğru eğerek onayladı. Tam devam edecekti ki…
“Ona mı verdin kızımı?” dedi kadın duyacaklarından korkarak.
Adam yine başını öne doğru salladı. Gözleri uzaklara dalıp gitmişti. Uzaklara, o güne; kucağında bebekle Meryem’in kapısını çaldığı güne. Meryem daha on altı yaşında, kendisi gibi yetim bir kızdı. Çok değil Adem Usta da yirmi bir yaşındaydı o zamanlar. Kız kapıyı açtı. Şaşkınlık içinde kucağındaki bebeğiyle sevdiği adama bakıyordu. İkisinin de kucağında bir bebek vardı. Allem etti kallem etti, seni alacağım, bırakacağım o koca karıyı, az sabırlı ol dedi, çekti gitti. Emaneti sana, dedi bir de kızı için. O günden sonra karı koca bir türlü kendilerine gelemediler. Ne onlar mutlu oldu ne de Mustafa. Bari Hanife Teyze’nin adını bile koyamadığı kızı mutlu olsaydı…
İkisi de dalgın, göz göze gelmekten çekinerek etrafa bakınıyorlardı. Bir araba durdu. İçinden dalyan gibi bir delikanlı indi. Mustafa’ydı. İkisi de donup kalmıştı. Oğlanın kendilerini nasıl bulduğuna hayret ederek ve sevinerek baktılar. Oysa Mustafa da en az onlar kadar şaşkındı. Birbirlerini görmüşlerdi artık, geri dönemezdi. Anneyle baba oturdukları yerden kalktılar şaşkınlık içinde kalktılar. Adem Usta heyecanını belli etmemeye çalışıyordu. Mustafa yirmi yaşındaydı ve hala anasının Hanife kadın olduğunu sanıyordu. Çok da içten olmayan bir sarılmanın ardından birbirlerine hal hatır sordular. Mustafa evden ayrıldıktan sonra çalışmaya başladığını o sırada bir kadınla tanıştığını anlattı. Kadın çok zengindi. Gençliğinde, anası ölünce kucağında bebeğiyle yapayalnız kalmış. İşe girmiş. Çalışırken bir bunak buna aşık olmuş. Ne de olsa ölür diye evlenmiş. On sene adamın kahrını çekmiş… Çekmesine çekmiş ama adamın mirasına konmayı da bilmiş.
Mustafa bunları anlatırken kendi yaşlarında bir kız arabanın içinden inip el salladı. “Gitmem gerekiyor.” dedi Mustafa. “Karım benden biraz büyük. Annemle senin gibiyiz işte. Bu da kızı.”dedi. Önce kıza doğru baktı sonra babasına. Onunsoran gözleri karşısında “Tamam, haklısın baba, sizinkinden daha çok yaş farkı var aramızda” diyordu içinden. Telefon numarasını bırakıp ve sigarasını aldıktan sonra arabaya binip oradan uzaklaştı. Adam, araba gözden kayboluncaya kadar oğlunun arkasından baktı…
O günden sonra Adem Usta Mustafa’yla adını dahi bilmediği kızını daha sık düşünmeye başladı. Karısını şimdi daha iyi anlıyordu. Bu kadar geç aklına dank etmesine kendi de şaşıyordu. Hadi tamam aklı yoktu da, kalbi de mi yoktu bu adamın? Hiçbir şey bilmiyordu. Bir hafta geçti geçmedi oğlunu aradı Adem Usta. “Müsaitseniz akşam seni görmeye geleceğim.” dedi adam. Hayır diyecek hali yoktu ya, “Buyur gel.” dedi Mustafa. Çekinerek “Anam gelmiyor mu?” diye sordu. Mızmızlandı babası. Lafı ağzında geveledi. “Hasta biraz, dinlenecekmiş.” dedi. Adresini iyice öğrendikten sonra telefonu kapattı. İçten içe karısına kızıyordu aslında. Yıllardır sürdürdüğü oyunu bir akşamlığına daha devam ettirse ne olurdu sanki? Ama o da kendince haklıydı. Bu gelip gitmeler bir akşamla kalmayacaktı ya!.. Oysa Mustafa daha soruyu sormadan anasının gelmeyeceğini tahmin etmişti. Yıllarca ona ne analık etmişti ki! O her şeyi karısında bulmuştu. Bir anne merhametiyle yaklaşıyor, seviyor, öpüyor, kokluyordu. Annesinin şimdiye kadar kendisine göstermediği sevgiyi gösteriyordu. Bu yüzden seviyordu onu. Kaç yaşına gelirse gelsin sevecekti de. Yüzü buruştuğunda, ellerinde lekeler çıkıp, damarları belirginleşmeye başladığında yine sevecekti onu. Çünkü o hayatında kimsenin doldurmadığı bir boşluğu doldurmuştu.
Adem Usta akşama doğru oğlunun evinin yolunu tuttu. Aklı durmuş gibiydi, hiçbir şey düşünemiyordu. Geçen gün oğlu geldiğinde, onu çağıran kızın yaşına bakılırsa Mustafa’nın karısı kırklı yaşlarına merdiven dayamıştı. İçi burkuldu adamın. Böyle olsun istemezdi o da… Zili çaldı. Kapı açıldı. Yirmi yıl önceki gibi güzeldi. Kara gözleri, Adem Usta’yı tanıdığını inkar etmek istercesine bakıyordu. Adam Mustafa’yı sordu. Kadın “Evde.” dedi. Sesi titreyerek. Bir türlü içeri davet etmeye dili varmıyordu. Ardından Mustafa’nın ayak sesleriyle birlikte “Kim o gelen?” diye soran sesi yankılandı. Kapıyı sonuna kadar dayayıp “İçeri girsene.”dedi. Rahat, huzurlu, zengin hayatını babasına göstermek istiyordu ama Adem Usta çoktan allak bullak olmuştu. Kekeleyerek “Annen evde yalnız, söz verdiğimden uğrayayım dedim.” dedi. Çok da ısrarcı olmamıştı oğlan. “Tamam” dedi elini eşinin omzuna atarak, “Ne zaman istersen bekleriz.”.
Meryem’di kapıyı açan. Mustafa’nın anası Meryem. Adem Usta merdivenleri nasıl indiğini fark etmedi. Kararmaya başlayan havayla birlikte yanan sokak lambalarını da fark etmedi. Yürüdü… Yalnızca yürüdü. Yağmura aldırmadan; yollara, arabalara, evlere, kadınlara, adamlara, çocuklara bakmadan yürüdü. Arabalar ona çarpmamak için durmadan kornaya basıyor, şoförler direksiyonu sağa sola kırıyor, kendilerini tehlikeye atıyordu. Onun aklındaysa bir tek düşünce vardı: “Oğlu Mustafa kendi kardeşinin babası, anasının da kocasıydı…” Tüm bunların sebebi kendisiydi. Ölse ne yazardı!..
Üye eleştirileri
Toplam 2 üyeden ortalama puan:
Tebrikler Büşra yine güzel bir öykü okudum sayende. Özellikle rüya anlatımın etkiledi beni. Yazılan eleştirilerin bir kısmına katılmakla birlite (yazım hataları ve gereksiz verilen detaylar hakkında), bir klasiği yazmak için veya yazma pratiği yapmak için üstat olmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Eline sağlık, yazmaya devam.
Eğer bu öyküyü tekrar yazdıysan okumak dileğiyle.
Teşekkür ederim...
Birkaç düzenleme yaptım aslında ama kimi kısımları atmaya kıyamadım, attım dediysem, bir kenara ayırdım tabi, başka bir öyküde canlanmak üzere bir kenarda bekliyor satırlar. İçime sinecek bir düzenleme yaptığımda seve seve paylaşırım.
Değerli yorumunuz için tekrar teşekkürler...
Sevgiyle...
oidiupus
Yazınızı okuyunca "oidipus" geldi aklıma. Kız çocuğunu vererek yerine aldığı erkek çocuktan dolayı lanetlenmiş bir baba figürü. Kız çocuklarına yapılan bu haksızlığı ve çocuktan dahi görülmeyişlerine, öykünüzde de resmettiğiniz gibi konuşmasına ve bir kimlik verilmeyişine atıfta bulunmuşsunuz. Keza öykünüzde yeri değiştirilen kız çocuğuna bir kimlik yüklememişsiniz. Sessiz sedasız el salladı sadece. Bilinçli bir tutumdur diye düşünüyorum.
Ancak, öykünüzdeki bir çok belli belirsiz olaylar hangisine odaklanacağım konusunda beni biraz şaşırttı. Tamam, öykünüzün bir olay çekirdeği etrafında kurgulandığı ve onun izleklerini taşıdığı görülüyor. Başlarken kendini gösteren cansız unsurlar, tasvirler,özellikler, kişilikler biterken ağaçlara asılı gölgeler gibi öylece kalakaldılar.
Bahçe duvarının samanlı çamurlu harçı- zannediyorum kerpiç- neden sahneye çıktı? Köy müydü burası? Çocuğun beslenme çantası olduğuna, bit şampuanın dahi bulunduğu ortama bakarsak köy olma olasılığı az. Bu girişe atılan oltanın ucunda bir balık görmeliydik sanırım. Burada anlatıcı tanrının iç karartısı, Adem Ustanınkininden daha fazla.
"Kenar mahalle dilberi" benzetmesiyle beraber Adem Usta'nın öyküde bir yerde çapkınlık yapan bir zata dönüşmesini on altılık bir kızla örtüştüremedim ama öpüştürdüm.
Mustafa beyaz saçının bunalımını nasıl yaşıyor? Sadece evden kaçarak mı? Bu bunalım ergenlerin ve hatta erilmişlerin de bunaltısı. Beyaz saçlı olan ben, bunalım yaşamadım ama arkadan ya teyzeye benzetilme ya da saçını beyaza boyamıştır iddialarını çürütene döndüm. Annemin baskılarıyla saçını bir o renge bir bu renge boyayıp sinire kestim. Mustafa'nın bunalımlarını görmek isterdim. Ya da saçındaki beyazların cazibesini kullanarak erkenden kadınların dikkatini çekmesini...
Hanife Teyze, karı, düşük yapan mirasçı bahtsız, boşluktaki kadın, ilgisiz anne... bu tanımların hepsini anlatıcı kullanıyor. Bazen anlatıcının mahalleden birisi olabileceğini düşünüyorum.
Mustafa on yedili yaşlarda, neden rüyalarını kaybetti? Çarşaf çarşaf rüya görmesi gereken bir genç rüyalarına neden ara verdi?
Ve oidupus anneye olan özlemiyle, birleşmesiyle; her ne kadar içimizi kazısa da babasından da intikamını almış oldu.
Ya da, ilişki dediğimiz şeyler noktaların birleştirilerek ortaya çıkan resmi midir? İki resim arasında kaç fark vardır?
Konu çok güzel. İşlemesi güç. Güçlüğü konusundan değil elbette. Daha önceki efsanesinden. Dağılmadan, zincirleme ve şaşırtmanın güzelliği ile verilmesi gereken güzel bir konu. Yeniden gözden geçirecek olursanız o muhteşem anlatıyı yakalayacağınıza eminim.
Bazı yazım sorunları;
"Zayıflıktan içe çöken yanakları toparlandı günler sonra toparlanmaya başladı." Aynı cümle içinde iki kez toplarlanmak.
"Bu ailenin kaderinde bir devridaim yapmak vardı adeta." Bu ailenin kaderi bir devridaimdi adeta.
"Belki ona kolunun acısını unuturdu."
"Evlat da mı değiş tokuş edilirmiş"
Yeniden okumak dileği ile.
-
2009-08-10 17:22:54 |Publisher| büşra
-
2009-08-10 16:45:50 |Publisher| mine

Değeri tartışılmayan, üzerine binlerce araştırma tapılmış, bilimlerde referans olarak kullanılmış bir öykünün yeniden yazımı çok güçlü bir kalem gerektirir.
Bir öykü yazarken kalemin anlatılanı kaldırıp kaldıramayacağını ölçmek gerekir bence.
Son paragraf olmasıydı bunları yazmayacaktım aslında. sonunu merakla beklediğim, gerilimi iyi kurulmuş bir öykü daha özgün tamamlansaydı keşke.
Yorumlar
Fetekos, bir yorumunda ustaların eserlerinin yeniden uyarlanmasının iyi bir fikir olduğunu söylemişti. Ben de buna inanıyorum. Meryem Ana'da bunu farkında olmadan yaptım. Öykünün kimi eksiliklerini tamamlayarak tekrar elden geçirdiğimde daha iyi bir anlatıya dönüşeceğini düşünüyorum.
Yorumunuz için teşekkür ederim.
Bir öykü yazarken kalemin anlatılanı kaldırıp kaldıramayacağı nı ölçmek gerekir bence.
Son paragraf olmasıydı bunları yazmayacaktım aslında. sonunu merakla beklediğim, gerilimi iyi kurulmuş bir öykü daha özgün tamamlansaydı keşke.

Açıkçası Sevda Hanım'ın eleştirisini okuduktan sonra farkında olmadan Oidiupus'tan bahsettiğimi fark kettim. Ama böyle bir konuyu, yüzyılların günümüze taşıdığı bir konuyu daha becerikli bir şekilde anlatmak gerekir, sizler söyledikten sonra bunu daha ,yi anlamış oldum. İlk eleştiriyi alana kadar kendi kurgum olduğunu düşünüyordum:-)
Fetekos, bir yorumunda ustaların eserlerinin yeniden uyarlanmasının iyi bir fikir olduğunu söylemişti. Ben de buna inanıyorum. Meryem Ana'da bunu farkında olmadan yaptım. Öykünün kimi eksiliklerini tamamlayarak tekrar elden geçirdiğimde daha iyi bir anlatıya dönüşeceğini düşünüyorum.
Yorumunuz için teşekkür ederim.