Yine de Güzelsin Hayat Popüler
Sekiz numaralı odanın önünden geçiyorum. İçimde önlenemez bir merakla, sıfır saç tıraşlı, kocaman gözlü, beyaz tenli kadına bakıyorum. Yavaşlıyor, biraz daha incelemek istiyorum. Gözleri gözlerimde. Bakışları beni kendine çekiyor.
Ellerini avuçlarımın içine alıyorum. Soğuk ve zayıf. Kemikli ve uzun. Duvarda bir çivi sanki bakışları. Düşürdüğüm gözlerimi yeniden asıyorum. Tanımadığım, yabancısamadığım, çekip de alamadığım bu bakışa ne demeliyim?
Köpek yanıma yanaşıyor. Ayağımı yalayıp kafasını sürtüyor. Yüzüme bakıyor. Kaşının üstünde bir kene var. Keneden kurtulmak istiyor. Korkuyorum ama, yine de yapmalıyım. Yerden aldığım iki taş parçasının arasına keneyi sıkıştırıp çıkarıyorum. Köpek gözlerime bakıyor. Gülümsüyorum. Bakışıyoruz.
Ağzımdan ancak bir cümle çıkabiliyor;
"Geçmiş olsun"
"Abla, ablacığım... Canım çok sıkılıyor"
İlk duyduğum bu söz beni şaşırtmıyor. Benden iri bir kadın bana çocukmuş gibi geliyor.
"Neden canım benim? Neden sıkılıyorsun?"
"Bilmiyorum, yardım et bana..."
Florance Nightingale oluyorum bir an. Üzerimde formam yok... Ne ağır ve ne güzel bir duygu. Yabancı bir sesle başımı o yöne çeviriyorum.
"Ablam... Devamlı beyle deyir."
İrkilerek bakıyorum sesin sahibine. Genç bir kız yan çevirdiği sandalyenin arkalığını kolunun altına sıkıştırmış. Sırtı duvara yaslı. Bir hayli yorgun görünüyor. Bir hayli alışık. Uzunca bir süre susuyorum.
"Yardım et! sıkılıyorum..."
Ellerini bırakıyorum ellerimden. Hızla odadan çıkıyorum. On numaralı oda bizim odamız. Eşim içerde yatıyor. Bacağı ameliyatlı. Televizyon seyrediyor. Dikildiğimi görmüş olmalı ki bana dönüyor. Bırakıyorum kendimi. Gözyaşlarım davetsiz, arsız misafirler gibi geliyor. Konuşamıyorum. Telaşlanarak doğrultuyor belini. Kalkabilse sarsacak beni, kendime getirecek biliyorum. Elimi yukarı kaldırıp ancak bir dur işareti yapabiliyorum. Biraz ağlamalıyım. Bağırarak ağlasam daha da korkar. Hıçkırıyorum ve sarsılıyorum.
"Kadın... Kadın hasta ve benden yardım istedi. Onu ben kurtaramam ki! Ben bir şey yapamam. Yapamam…"
Kendime geliyorum. Gördüklerimi, bildiklerimi anlatıyorum. Anlatınca ne kadar kısa oluyor. Eşim sürekli "Eee? " diyor.
"Ee?"
Dolabın içinden bir şiir kitabı ve not defteri alıyorum. Sekiz numaralı odanın kapısından içeri giriyorum. Tek bacağı sargılı ve olması gereken biçimden çok uzakta. Kesik gibi, yok gibi, eğilmiş gibi, eksilmiş gibi, şey gibi... Üzerinde kalın askılı bir atlet var. Südyensiz göğüsleri fazlaca iri ve sarkık. Yanına yaklaşıp başını okşuyorum. Güzel şeyler söylemek istiyorum ama, ne diyeceğimi bilmiyorum. Usulca bir öpücük konduruyorum, sanki tanıyormuşum, sanki biliyormuşum, sanki hatırlıyormuşum. Tanıyor olmam neyi değiştirir? O da beni tanımıyor.
Gözlerini elimdekilere dikip ne getirdiğimi soruyor. Şiir okuyacağımı söylüyorum. Tamam diyor. Aynı yalvaran ve aynı çocuksu gözlerle yüzüme bakıyor;
"Sıkılıyorum... Canım çok sıkılıyor..."
Yüzü ağlamaklı oluyor.
"Tamam! Öyleyse sen bana anlat"
"Ne anlatayım?"
"Ne istersen onu..."
Annesi çarşıya gitti. Çok küçüğüm. Bir çocuk bakamayacak kadar küçüğüm. Ağlıyor. Gördüklerimi yapmalıyım. Ellerimle yüzümü kapatıp ben de ağlıyorum. Birden ellerimi aralayıp "ceee" diye bağırıyorum. Ağlarken gülüyor. Hıçkırarak gülüyor...Gülerken ağlıyor yine. ""Cee" yapıyorum. Ağlarken gülüyor yine. Uzunca bir süre yüzü değişip duruyor. Gülmek mi istiyor ağlamak mı bilmiyorum.
"Iğdır'ı, çocukluğumu analatayım mı?"
"Harika olur, oraları çok merak ediyorum."
Anlatmaya başlıyor. O bakış kayboluyor. Canlanıyor ve genç bir kadın oluyor anlatırken. Anlattıkça saçlarını görüyorum. Gülüşlerini görüyorum. Iğdır geliyor hastane odasına. Canlanıyor yatak, nevresim, serum şişeleri...
Birden İçeri genç bir kız giriyor. Çantalarını ayaklarının dibine bırakıp yaklaşmaktan korkar gibi ağlıyor;
"Oy ablam, kurban oluram men sana. Ne edifler bu toktorlar özüne? Men senin gadan alam..."
Oturduğum yerden kalkıyorum. Şiir gibi konuşan terekeme kıza bakıyorum. Zayıf, yorgun, şaşkın ve üzgün. Sarılmak istiyor ablasına.
Yatağın üzerindeki askıya tutunmuş olan kadın, kız kardeşine bakıyor. Yüzünde yine aynı yalvaran bakış. Her kelime inliyor.
"Bilmiyorum... Yine ameliyat olacağım... Yarın sabah... Hoş gelmişin...Ama bir sus hele, şurada bir şey anlatıyorum."
Tekrar bana dönüyor. Tatlı bir uykudan uyandırılmış gibi huzursuzlanıyor. Yanımdaki diğer kız, işaret ediyor yeni gelen kardeşine. Parmağı ile bir sus işareti. Hastane duvarlarındakinden daha anlamlı ve daha gerçekçi geliyor. Susuyor çaresiz yol yorgunu kız. Yanıma oturup izliyor bizi. Kadın askıya tutunarak anlatmaya devam ediyor.
Uyandığı uykuya yeniden dalmak ister gibi bir noktaya dikiyor gözlerini, ağzından sessizce bir "beyaz" kelimesi çıkıyor. Duraksıyor önce. Tıpası çıkmış şişeden boşalırcasına anlatıyor.
"Beyaz rengi çok seviyordum. Genç bir kızken beyaz gelinliğim olsun istedim. Beyaz boyalı bir sınıfım olsun istedim. Beyaz gülleri çok seviyordum. Ama bir gün geldi beyazdan nefret ettim. Önce annemin beyazları... Öldü annem. Beyazlar giydirdiler. Sonra... Sonra ben. Aylardır giyiyorum. Annem gençken öldü. Ben de gencim. İstanbul'dan, doktorlardan, bu yataktan, hastaneden, odalarından nefret ettim. Beyazdan nefret ettim. Nefret ediyorum abla...Annem gibi genç ölmek istemiyorum.”
Kız kardeşleri yüzüme bakıyorlar, ben hastane duvarlarına. Sessizliği yine kendi bozuyor. İnleyerek ve yalvararak konuşuyor;
"Abla, senin adın ne?"
"Sevda. Senin ne?"
"Semra... Abla, canım çok sıkılıyor. Aylardır buradayım."
İçim acıyor. İçim daralıyor. Dışarı çıkıyorum. Bir sigara içmeliyim. Yanıma refakatçi olan kız kardeşi geliyor.
"Hep, hep ‘canım sıkılıyor’ diyor. Bak, Aha bu kızı yeni gördü. Memleketten gelmiş ama, ne hoş gelmişin deyer ne gözü görer. Hep inleyer, hep ağlayar. Ahana günlerden sonra ilk defe sene konuştu."
"Ameliyat yarın mı?"
"Eyle, ama hiç kanı yok. Dokturlar dedi kan mamalarını yesin diye dinlemiyir. Hiç yemek yemir. Kireç kibi sönüftü yüzü."
Kafamı sallıyorum. Sigaramı duvarda ezip yerdeki pet şişenin içine, diğerlerinin yanına atıyorum. Derin bir nefes alıyorum. Martılar Cerrahpaşa üzerinde çığlık atıyor.
Kendi hastamı unutmuşum. Yanına gidiyorum suçlu suçlu. Kekeliyorum, O’nun yanında olmak istediğimi söylüyorum. Kızmıyor ve kıskanmıyor. Sokağa çıkmak istediğini söylüyor eşim. Yürüteci ile yeniden dışarı çıkıyoruz. Kız da gitmiş olmalı ki oturduğu bankta başkaları var şimdi.Yumuşak bir rüzgar çıkmış. Eşim ciğerlerine depoluyor havayı. Sanki günlerdir hava almamış gibi. Aklıma Semra geliyor yine. O da çıkmalı. Belki bu son çıkışı olabilir. Böyle düşündüğüm için de kızıyorum kendime. Son çıkışı niye olsun ki? İyileşir çıkar. Iğdır'a gider yine. Tekerlekli sandalyenin rahatlığını anlatmıştım. Tek bacağı olmasa da her yere gidebileceğini söylemiştim ya. Umut vermemiş miydim? Gözlerinin yeniden yeni renkler görebileceğini söylememiş miydim?
Sonda poşetindeki idrarı boşaltmak üzere koridordayım. Hemşireyi yakalıyorum;
"Semra'yı dışarı çıkarmak istiyorum."
"Sekiz numaradaki Semra?"
"Evet..."
"Nasıl olur? Bacağı ameliyatlı ve ağrısı var. Kıpırdayamıyor bile. Yarın sabah rahim ameliyatına da girecek. Olmaz!.."
Arkasını döndüğü anda kolundan yakalıyorum.
"Olur!.. Söyler misin, sence Semra'nın daha sonrası olabilir mi? "
"Ya lütfen, kendi hastanıza bakın! Bu kadar zaman dışarı çıkmak istemedi şimdiye niye istiyor ki? Bilmiyorum, refakatçısı nasıl isterse öyle yapın."
Koşarak odaya giriyorum. Semra yine aynı gözlerle bakıyor bana. Beklemesini söylüyorum. Yine koşarak çıkıyorum odadan. Koridorda yardıma ihtiyacım var diye seslenerek ilerliyorum. Odanın birine göz atıyorum. Genç bir erkek okuduğu gazeteden başını kaldırmış bakıyor."
"Lütfen, bana yardım et."
Hiç sorgusuz kalkıp yanıma geliyor.
"Semra'yı dışarı çıkaracağım. Çarşafla beraber sedyenin üzerine almamız gerek."
O sırada yanımıza bir adam geliyor. Esmer, uzun boylu ve mavi gözlü. Elini omzuma koyuyor. Tanımıyorum ama herhalde yardım edecek diyorum. Gözleri deniz gibi, ıslak… Dudaklarından bir cümle çıkıyor;
"Bacım... Özümü sene kurban etmişem..."
Şaşırıyorum. Bakıyorum öylece ıslak mavi gözlerine. Ellerimi ellerine alıyor. Utanıyorum. Telaştan eşofmanım da belimden düşmüş. Ellerimi çekiyorum, üzerime çeki düzen veriyor, mahcup ve şaşkın gülümsüyorum.
"Men Semra'nın babasıyam. Kızlarım anlattı seni..."
"Hah! Tamam işte. Hadi gel yardım et o zaman. Semra'yı dışarı çıkaracağım."
Odaya giriyoruz. Semra yine aynı ifadeyle yüzüme bakıyor. Dolabın üzerinden ilaçlarını alıyorum,
"Önce bu mamalarını yemelisin ondan sonra dışarı çıkacağız."
Gözleri gülüyor. Yatak başındaki askıya asılarak doğrulmaya çalışıyor. Mamayı bir bardağa boşaltıyorum. Kötü kokusu var. Tek elimle burnunu kapatıyor tek elimle de bardağı ağzına götürüp oyun yapıyorum;
"Aferin, hadi bak, yarın bomba gibi olacaksın. Güçlü girmelisin ameliyata. Hem ben çok fenayım. Bu mamaları bitirmezsen dışarı çıkarmam seni..."
Kızmış gibi bakıyor bana. İstemeye istemeye yüzünü buruşturarak içiyor mamayı. İçeri giren hemşire bir çocuğu takdir eder gibi yüksek sesle konuşuyor;
"Ooo aferin bak. Mamalar bitince gezmeye gideceksin. Hadi bakalım"
İki adamla beraber çarşafından tutup kaldırıyoruz Semra’yı. Uzun boyu ancak sığıyor sedyeye. Üzerine üşümesin diye bir battaniye ve daha iyi seyredebilsin diye başının altına yastık takviyesi yapıyoruz. Bayramlık çocuklar gibi şenleniyor Semra’nın yüzü. Asansöre doluşup alt kata iniyoruz. Çıkış kapısındayız artık. Hepimizde bir şenlik, bir neşe...
Dışarıda rüzgar biraz daha hızlı esmeye başlamış. Yardımcı çocuk da bizimle beraber kendini rüzgara vermiş. Yüzüne bakıyorum; mutlu. Ben mutluyum. Kurban baba mutlu ama, halâ gözleri nemli. Kızlar şaşkın ve sessiz. Semra da sessizce bakınıyor etrafa. Konuşmuyor. Merak ediyorum ne düşünüyor diye.
"Semra nasılsın?"
"Abla, daha uzaklara gidelim. Beni sür götür ne olur..."
Ağzımdan bir kelime çıkmıyor. Tıkanıyorum. Önümüzde merdivenler var. İlk defa merdiven engel olarak çıkıyor karşıma. Çok uzaklara gitmek isteyip de gidememiştim. Merdivenler de engel değildi gidemediğim uzaklara. Şimdi tek engel merdivenler. Olmasa alıp giderim. Giderim...
Saçsız başını battaniyenin bir ucuyla örtüyorum. Teni soğumuş. Rüzgar yüzüne üflüyor. Sedyenin başından iterek götürüyorum diğer servislere. Ağzımla motor taklidi yapıyorum. İnsanlarla konuşuyoruz. Korna çalıyorum.Sanki mahalle gezmesine çıkmış gibiyiz. Hızla sürüyorum uzun geniş koridorlarda. Semra gülüyor. Ben kahkaha atıyorum. Genç bir doktor çıkıyor karşımıza, sedyedeki Semra'yı tanıyor.
"O ne Semra, gezmeye mi çıktınız? Dikkat edin kimseyi ezmeyin..."
Bir doktor ve ilk defa asmadan suratını, sorgu sual etmeden selamlıyor.
Zaman geçiyor.Semra’ya lavman yapılacak, odaya çıkıyoruz. Semra içeride bağırıyor, biz kapının önünde bekliyoruz. Babası geliyor yanıma.
"Adım Kurban. Bacım men sana kurban. Hele sor Semrama bir isteği, vasiyeti var mı? Sen uygun diline sorabilersen."
Anlıyorum demek istediğini. Bir müddet sonra odaya giriyorum. Semra beni görünce ağlıyor;
“Canımı yaktılar abla…”
Öpüyorum yine saçsız başını. Bakışıyoruz bir süre.
"Olur ya Semra'cığım, hani görüşemezsek, biz erken çıkarsak buradan... Bana demek istediğin bir şey varsa…”
“Gidecek misin?”
“Mecburum. Eşim hasta biliyorsun ama, sana mutlaka yazacağım ve telefon edeceğim."
"Ablacığım, seni çok seviyorum. Allah hastana şifa versin. Hakkını helal et. Seni bizim köye götürmek istiyordum. Kısmet…”
“Gelirim, neden olmasın?”
"Gidersin. Kızlarım da giderler. Dedeleri götürür onları. Gidersen... Ben olmazsam... Kızlarıma onları çok sevdiğimi söylersin. Onlar için yaşamaya çalıştığımı..."
Boğazım ağrıyor, zor yutkunuyorum.
"Tamam, bak adresini de aldım. İyi olunca beraber gideceğiz."
Kaçarcasına, bir bahaneyle çıkıyorum oradan. Eşim gazete okuyor. Yanındaki şezlonga uzanıyorum.
Vakit ilerliyor. Güneş doğmak üzere… Odanın kapısında bir karartı beliriyor. Semra'nın kız kardeşi sessizce yanıma sokuluyor.
"Abla ne olar gel, seni çağırıyor"
Fırlıyorum yerimden. Eşimin uyuyor olmasına seviniyorum. Semra yine aynı gözlerle bakıyor bana;
"Canım sıkılıyor, ölmek istemiyorum... Canım sıkılıyor..."
Bir sandalye çekip oturuyorum. İlk defa birine bir şarkı mırıldanıyorum. Sözleri yok. Sadece melodi. Kafasını okşayarak uyutmaya çalışıyorum. Gözleri kapanmak istemiyor. Aynı sözcük ağzında dolaşıp duruyor. Sayıklar gibi...
Kız kardeşi ağlıyor. Uykulu ve bıkkın ve çaresiz ve yorgun.
"Canım gardaşım ne olar özüne eziyet etme. Bir aralık uyu ne olar. Ne yapabiler bu insanlar sana? De ki canın meni eyi eder, canım feda yoluna..."
Gözlerimden bir damla yaş müdahalesiz ağzıma giriyor.
Güneşin ışıklarıyla kalkıyorum yattığım yerden. Eşim uyuyor. Semra'yı görmek istemiyorum. Kaldırmıyor yüreğim daha fazla. Dışarı çıkıyorum. Deniz gözlü Kurban ağabey kapı önündeki bankta ayakkabısını başının altına destek yapmış uykuda. Karşı banka oturuyorum. Gelen giden insanların sesinden uyanıyor adam. Beni görünce gülüyor. Konuşuyoruz uzun uzun. Uzak yoldan gelmiş, uykusuz ve yorgun. Ben de terekeme olduğumu söylüyorum daha da seviniyor. Konuşuyoruz eski bir dost gibi, hiç yabancı değilmişiz gibi.
Semra ameliyattan çıkıyor. Yoğun bakımda. Üç gün yoğun bakımda kalıyor. Üç gün mavi gözlü adamın gözleri kızıl bir maviliğe bürünüyor. Hastane kapısı mesken yeri olmuş. Bank yatağı, ayakkabısı yastığı. Hüzünleniyor anlattıkça. Ben dinledikçe yaşlanıyorum. Yaşam bu kadar değerleniyor ve bu kadar değersiz oluyor gözümde. Semra'nın çocuklarını görüyorum, hastane bahçesinde oynuyorlar. Yaşam ve ölüm geliyor oturuyor dizlerimin üzerine. Ağzımda paslanmış bir demir tadı, anlamsızlaşıyor her şey.
Eşim artık eskisi gibi sorun etmiyor durumunu. Semra'nın çaresizliği ve kıyıda oluşu onu ortasına itivermiş hayatın. Acılarının bittiğine seviniyor ve estetik kaygı gütmüyor artık. Bacaklarındaki kemiklerin yerine geçen istilacı platinlerle barış imzalıyor.
*
Evimdeyim, kimse yok. Bomboş oturuyorum pencerenin önünde. Bomboşum. Ruh patlamasının anlamını öğreniyorum. İnsanın ruhu nasıl patlıyor, gözlerinden nasıl akıyor anlıyorum. Semra’nın yüzü yansıyor pencere camına.Teninde tüfler birikmiş. İri yeşil gözleri volkan gibi. Çocuklarına, onları ne kadar çok sevdiğini söyleyebilmiş miydi? Elime alıyorum telefonu. "Semra" yazıyor ekranda. Cesaret edemiyorum. Canı hala sıkılıyor mu bilmiyorum.
Sıkıldığımdan utanıyorum.
Dışarı atıyorum kendimi.
İnsan kalabalığında ilerliyorum. Sokak hep bir devinim içinde. Sesler, arabalar, ışıklar, ısırılan simitler, döviz bürosu rakamları, didişen kediler, savrulan bir küfür... Kaybolmak üzereyim. Çalan telefonum buluyor beni. Arayan Kurban ağabey, mavi gözlü ,deniz gözlü, hüzün gözlü adam. Karnıma bir ağrı giriyor. Açıyorum telefonu, konuşuyoruz. Mutlaka seni görmeye geleceğim diyor. Soruyorum;
"Semra... Semra'nın canı sıkılmıyor artık değil mi?"
"Yok bacım. Sıkılmıyor. Anasının koynunda rahat uyuyor."
Konuşamıyorum, dilim dönmüyor. Telefonu kapatıyorum. Sarışın bir kız çocuğu kağıt mendil uzatıyor. Zamanlamanın iyiliğine gülüyor. Çocuklar geliyor aklıma. Semra’nın çocukları...
Elimdeki parayı mendilci sarışın kıza uzatıyorum. Mırıldanıyorum,
"Çocuklar, anneniz sizi hep seviyor…”
Yaşam geliyor aklıma. Nehirde sürüklenen bir odun parçası ya da odun parçasına tutunmaya çalışan bir karınca. Nehirler akıyor yanaklarımdan. Umutlarım üşüşüyor buldukları bir parçaya. Hayattayım ve canım sıkılmıyor. Canıma tutunuyorum. Karınca kararınca bir karar veriyorum; yaşam yine de güzelsin…
Sevda Güngör
Üye eleştirileri
Toplam 3 üyeden ortalama puan:
Hastanelerde, refakatçilerin kurduğu kısa süreli dostluklar önemlidir, insanidir ve aynı zamanda gereklidir de. Yeri gelir, kişisel ihtiyaçlarınızı gidermek için bir gün önce tanıdığınız birine yatakta yatan canınızı kısa süreliğine de olsa teslim edersiniz. Aynı şekilde siz de onunkini teslim alırsınız, yaşayanlar bilir.
Sevda bunu çok güzel anlatmış. Duygu dolu, okurken insanı etkileyen anlatımıyla başarılı bir öykü. Tebrikler.
Açıkçası öykünüzü okumak için bu kadar gecikmiş olmama kızdım. Öykünün sonunda benim de yanaklarımdan nehir değilse bile dere suları aktı gitti. Bir ara taştı, sonra duruldu, kurudu ve tekrar akmaya koyuldu. Oldukça etkileyiciydi.
Kahramanın Semra'yla iletişiminden çok babasıyla olan ilişkisi ve düşünceleri insanı etkiliyor.Bu da Semra olamasak da Semra'nın yakını olmayı daha iyi benimsememizden kaynaklanıyor sanırım. Mekan tasvirleri yapmamanıza rağmen hastane, hasta yatağı, serum vs. insanın zihninde gerekli görüntülerin oluşmasına yetiyor. Öykünün ilk kısmında, kişiler hızla öykünün içine giriyor. Ama anlatı devam ederken ve yaşananlar yoğunluk kazandıkça her şey kendiliğinden yerine oturuyor.
Burada Semra'nın öyküsünün öne çıkışının yanında Sevda'nın öyküsü de yaşamaya devam ediyor. Kadının eşine Semra'dan ilk bahsedişinde "Eee..." şeklinde bir tavır takınması biraz sinir bozucu olmasının yanında oldukça gerçekçi. Başka nasıl bir tavır takınabilir insan? Bundan emin değilim. Ama okuduklarımla benim gözümde çizdiğim Sevda'nın eşi profiline gayet uygun bir tepki. Dünyada her zaman bizden daha iyi ve daha kötü yaşayan insanlar mevcut. İnsanların bu durumun bilincine varıp, yaşamında olumulu yönde kalıcı değişikler yapması -Semra'nın eşinin bacağındaki platinle barışması gibi- güze bir şekilde anlatılmış.
Kafama takılan bir nokta var; Semra rahminden ameliyat olacak, Sevda'nın eşiyse bacağından. Bu ikisinin aynı bölümde yatıyor olması mümkün mü? Yoksa öyküde kaçırdığım bir nokta mı var? Gerçi kimi zaman hastanelerde boş yatak olmadığı için bu tür yerleştirmeler yapılabiliyor fakat böyle bir durumda yine okuyucu bilgilinderilmeli sanırım.
"Canlanıyor yatak, nevresim, serum şişeleri..."
"Duvarda bir çivi sanki bakışları. Düşürdüğüm gözlerimi yeniden asıyorum."
"Parmağı ile bir sus işareti. Hastane duvarlarındakinden daha anlamlı ve daha gerçekçi geliyor."
"Yaşam bu kadar değerleniyor ve bu kadar değersiz oluyor gözümde."
Yukarıdaki ifadelerin hepsi de birbirinden güzel. Söylemden geçemedim. Ama kimi yerlerde devrik cümlelerin artması akıcılığı yavaşlatıyor.
Son olarak bir cümle gözüme çarptı. Sizin bu cümle üzerine bir açıklama getireceğinizi biliyorum, öylesine yazmadığınıza eminim.
"Usulca bir öpücük konduruyorum, sanki tanıyormuşum, sanki biliyormuşum, sanki hatırlıyormuşum. " Cümle size de biraz havada kalmış gibi gelmiyor mu? Bu cümleye bir "gibi" edatı lazım sanki. Ama aynı cümlenin içinde hem "sanki" hem "-muşum" hem de "gibi" olursa çok zorlama bir anlatım olacak gibi göründüğünden aynı anlama gelen, aynı kelimelerin kullanıldığı bir cümle daha doğru olabilir. Fazlalıkları atılmış ve anlatılmak istenenin daha net verildiği bir cümle.
Bu arada Fetekos'un eleştirisini etkisinde kalmamak için okumadım henüz. Daha önce açıklmasını yapmış olduğunuz yerler varsa af buyurun...
"Yaşamaya Dair"
Öykünün konusu hakkında söyleyeceklerim, şekil açısından söyleyeceklerimden ağır basacak gibi ama gözüme ilişen birkaç noktayı belirtmekle başlayayım.
Öykünün başında iki defa başvurulmuş olan geriye dönüşlerle yapılan kapalı örneklemelerin öykü boyunca devam edeceğini düşünmüştüm. Sekiz numaralı odanın önünden geçerken Semra’yla karşılaşır karşılaşmaz onun hayatına gireceğini hisseden Sevda, bir köpeğin hayatına etki edişiyle, onun yaşamına karşılıksız dokunuşuyla bağlantı kuruyor; o büyük yalnızlığı ve korkusu içinde kendisinden yardım isteyen Semra’yı avutmayı düşünürken bir çocukla yaşadıklarını anımsıyor. Bunlar etkileyiciydi. Kurgu içerisinde devam ettirilemez miydi acaba diye düşündüm. Hatta öyküye böyle başlanmış olduğundan, ya devam ettirmek gerekirdi ya da tümden vazgeçmek daha doğru olurdu sanırım. Bu haliyle, başta düşünülen kurgusal yapı eksik bırakılmış gibi bir izlenim veriyor.
“Yabancısamadığım” sözcüğünü biraz “yabancıladım” galiba. “Yabancısamak” fiilinin kullanımı da yok galiba ama olsa da öyküde, aslında tüm anlatı türlerinde, yerlerine kullanılacak daha sade kelimeler bulunuyorken bu tür zorlayıcı ifadelere başvurmak gereksiz gibi geliyor bana. Bu kelime yerine “bana yabancı gelmeyen” ya da “garipsemediğim”, “yadırgamadığım”, “tanıdık gelen” ifadeleri, okumayı ve anlamı daha rahat hale getirebilir. “Südyen”, “sütyen” olmalıydı. Bir de “terekeme” kelimesinin anlamı, “dalgın, düşünceli; kendi kendine büyüyen” olarak gözüküyor sözlükte ama Kurban ile yapılan konuşmada Sevda’nın, kendisinin de “terekeme” olduğunu söylemesi üzerine Kurban’ın sevinmesi ve birbirlerine yakın olduklarını hissetmesi, bu kelimenin bir yöre, etnik köken, sosyal çevre ya da mezhep gibi başka bir anlamı olabileceğini düşündürdü bana. Diyaloglar çok canlı ve inandırıcı. Sanırım kullanılan şive de bunda etkili olmuş.
Yazın tarihinde belki de en çok işlenmiş, canlıların en temel çelişkisi ölüm ve yaşam kavramlarının sorgulanması anlatıya nesnel bir temel oluşturuyor. Aslında herkesin üzerinde derin izler bırakma garantisi taşıyan ölüm, yaşam, yalnızlık gibi büyük temaların işlendiği anlatılarda yazarın bu konuları seçerek anlatısına kolay bir fon yaratma amacı taşıyıp taşımadığına bakarım. Çünkü günlük yaşantımızın bütün avutucu yaldızını kazısak, altından bu tür kaygılardan başka bir şey çıkmaz neredeyse. Ancak bu öyküde bu kolaycılığa rastlamadım. Bu konu, gene hassas detaylar ve satır aralarında saklı öznel vurgularla özgün kılınmış. Daha doğrusu, bana yazarın bir anısı gibi gelen bu anlatının çağrıştırdıklarından yola çıkarak, yazarı tanımadan yaptığım yorumlarda yanılma olasılığını da göze alarak yazarın, bu can alıcı konu üzerinden, anlatının iki kahramanının, Semra ve Sevda’nın yaşamlarının cesurca bir karşılaştırmasını yaptığını, onların benzerliklerini sergilediğini de söyleyebilirim. Doğru olup olmadığını bilemem ama gene o ayrıntılar içinde eritilmiş saklı anlam çok hoşuma gitti.
Eşinin geçici bir rahatsızlığı nedeniyle hastanede refakatçi olarak bulunan Sevda, Semra gibi iyileşmez bir hastalığın dayanılmaz acılarını çekmiyor, ölüm beklentisi içinde sayılı saatlerinin boğucu duvarlar arasında yok oluşu karşısında aceleci bir can sıkıntısı duymuyor. Sevda, acının somut dokunuşunu bedeninde hissetmiyor. Ancak sanki aynı acının farklı bir biçimini, Semra’da somutlaşan biçiminden sıyrılmış gibi gözüken aynı acıyı Sevda da paylaşıyor. Yaşam, ölüm ve yalnızlıkla örülmüş, karanlık, baş döndürücü, büyük can sıkıntısının ruhunda yarattığı yoğun acı içinde, Semra’nın yaşamı, arzuları, kaygıları eşliğinde adeta bir “uçuruma” doğru eğiliyor Sevda ve Semra’nın çekmiş olduğu aynı acıyı, aynı yerinde hissediyor. Semra'ya yardım etmek isteyişi de salt onu son saatlerinde mutlu etmek istediğinden değil, kendisi için de bir umut olduğunu düşünmesinden, Semra'nın o son saatlere sıkışmış mutluluğunu kendisi için çoğaltmak, kendisini de buna inandırmak istemesinden. Semra da aralarındaki bu benzerliğin farkında, başka hiç kimseyi değil, Sevda'yı istiyor yanında.
Bedenindeki yaralar Semra’yı yaşamdan koparıyor. Sevda ise birbiriyle iç içe geçmiş o yoğun hislerin ve yalnızlığının içerisinde kendisine bunu düşündüren özel şeyin ne olduğunu tam olarak bilmiyor ama “nehirde sürüklenen odun parçasına tutunmaya çalışan bir karınca” gibi yaşama tutunuyor: “yaşamak, yani ağır bastığından”.
Tebrikler Sevda...
-
2009-09-13 02:18:01 |Publisher| büşra
-
2009-09-13 01:48:00 |Publisher| sevda

"Dolabın içinden bir şiir kitabı ve not defteri alıyorum. Sekiz numaralı odanın kapısından içeri giriyorum. Tek bacağı sargılı ve olması gereken biçimden çok uzakta. Kesik gibi, yok gibi, eğilmiş gibi, eksilmiş gibi, şey gibi... "
Sevgili Büşra senin de öykümü okumana ve yorumlamana çok sevindim. Yazıma başlarken öyküden alıntı bir cümle koydum. sonra ulaşması zor olacak bana, henüz neyin nasıl yapıldığını bilmediğimden. Acemilik... Bu alıntı neden rahim ameliyatı yapılacakken aynı serviste kalıyorlar sözüne cevabımdır. Semra da bacağından ameliyat olmuş. Ama tam olarak ne olmuş bilmiyor anlatan ben. Bacağın yarısı alınmış sonra diğer yarısından parçalar da alınmış olabilir. Kanser bacağından rahmine sıçramış...
"Canlanıyor yatak, nevresim, serum şişeleri..."
"Duvarda bir çivi sanki bakışları. Düşürdüğüm gözlerimi yeniden asıyorum."
"Parmağı ile bir sus işareti. Hastane duvarlarındakinden daha anlamlı ve daha gerçekçi geliyor."
"Yaşam bu kadar değerleniyor ve bu kadar değersiz oluyor gözümde."
"Yatak, nevresim ve serum şişeleri canlanıyor.
Bakışları duvarda bir çivi gibi sanki.
Gözlerimi düşürmüştüm, yeniden asıyorum.
Parmağı ile bir sus işareti yapıyor.
Hastane duvarlarınkinden daha anlamlı ve daha gerçekçi geliyor."
Bu cümleleri kurallı ve sözcelemeden uzak, dil bilgisi kurallarına göre yaparsam nasıl duruyor? Etkili mi yoksa sıradan mı? Fikrinizi merak ediyorum:-)
Devrik cümle kullandığımı hocam da söylemişti. :-) Yapışmış kalmış. Tarz diyeyim kurtulayım.
:Usulcacık bir öpücük konduruyor. Sanki tanıyormuş gibi. Ne diye öpücük konduruyorsun, tanıyor musun? Bunu da geçtim sanki o kadın nasıl biri biliyor musun? Yoksa bir yerlerden eski bir tanıdık da sonradan mı hatırladın?
Bu soruları ve kendine hayret ederek vurguladıklarını, belki de kızdığını nasıl anlatabilir insan kendine?
"Büyümüş de küçülmüş gibi" derken yaşından beklenmedik büyük insan hareketleri ya da sözleri sergileyen eden küçük insanlara deriz. Önce büyümüş öğrenmiş sonra küçülerek büyüklükten dem vuruyor demeyiz. Ama öncesinde şaşırıp bunu dememiz için bir hareketin olması gerek. O hareket cümle içinde verilmişse peşinden gelen sözcelemeler anlam kazanır.
“Ne tuz ne yağ!” Derken anlamsız eksik bir söyleyiştir. “Yavan yapıyorum yemeklerimi, sağlık için şart”. Cümlesini öne koyarsak tamamlanmış olur.
Teşekkür ediyorum Büşra. Yorumdan etkilenmemek kendi bakış açını koyabilmek için iyi bir yöntem.
Yüreğine dokunabildiği için ayrıca yazı da teşekkür eder.
Sevgimle.
-
2009-08-10 04:27:18 |Publisher| fetekos

Sevda,
İfade etmek istediğini şimdi daha iyi anladım galiba. Sen bu şekilde belirtince, “yabancısamak”, “yaban” kökünden türetilebilecek bir fiil olabilir, yani TDK’da olmasa da türetilebilir gibime geldi. Bu kadar üzerinde durup düşününce benim de terimim olursa şaşmam artık :-)
Ben gene de “yabancısamak” fiilini tercih etmezdim ama. Bunun basit nedeni de daha sade, daha kolay ve rahat okunur bir sözcükle de benzer anlamın verilebilecek olduğunu düşünmemdi. Çok haklısın, "yadırgamak" ve "garipsemek" anlam açısından uygun değil ama “tanıdık olmayan” bir şeyin yabancı da gelmediğini belirtmek için belki bu ilk nitelemeden sonra bir karşıtlık bildiren bağlaç kullanarak aynı imgeyi ya da benzerini okurda oluşturmak mümkün gibime gelmişti.
“tanımadığım, buna rağmen bana yabancı da gelmeyen, gözlerimi çekip alamadığım bu bakışa ne demeliyim?”
“tanımadığım, ama yabancılamadığım, gözlerimi çekip alamadığım bu bakışa ne demeliyim?”
Ama dediğim gibi "yabancısamak"ı da benimsedim artık.
Bu arada verdiğin TDK adresindeki terim “yabancısımak”. Anlamı da “Kendini yabancı saymak, çekingenlik göstermek” olarak verilmiş. Bence "yabancısamak" daha uygun gözüküyor.
Sanırım şu haliyle TDK’ya başvurmak da her zaman anlamlı değil zaten. Bitki olan “sarmısak”a, Ayvalık "Sarımsaklı" beldesinden esinlenerek olsa gerek, “sarımsak” diyen bir TDK bu. Elimin altında bulunuyorsa, genellikle 80 öncesinde daha aydın Türkolog ve dil uzmanlarınca hazırlanmış 2 ciltlik TDK sözlüğüne başvurmaya çalışıyorum bu yüzden.
Açıkçası “deşifre” konusunu ben de düşündüm ama özel bilgiye sahip olmadığımdan çok çekinmedim, gene de fazla kaptırmadan sustum ;-)
-
2009-08-10 02:42:07 |Publisher| sevda

Fetekos müthişsin. Deşifre edeceksin beni dikkat;-) Güzel yorumların, tespitlerin, çözümlemelerin, eleştirilerin, analizlerin... severek okuyorum. Öyküleri yeniden yazıyorsun ve ben bunu okumayı çok seviyorum.
Yalnızca şurada karşı çıkacağım:
"Yabancısamak"
Evet, bu sözcüğü özellikle kullandım. Neden, nasıl kullandığımı istersen açıklaya açıklaya gideyim.
Paragrafımızı yeniden, kısaltılmış olarak alırsak;
Gözleri gözlerimde. Bakışları beni kendine çekiyor.
Ellerini avuçlarımın içine alıyorum. Soğuk ve zayıf. Kemikli ve uzun. Duvarda bir çivi sanki bakışları. Düşürdüğüm gözlerimi yeniden asıyorum. Tanımadığım, yabancısamadığım, çekip de alamadığım bu bakışa ne demeliyim?
Ve "yabancısamanın" ne olduğundan çok ne olmadığını da ekleyerek;
(bunlar önerilerindir.)
garipsemek değildir. garip bir durumdan, tuhaf bir durumdan bahsetmedim çünkü.
yadırgamak değildir. alışık olduğum bir durum da değil.
tanıdık gelen değildir. tanıdık da değil çünkü.
yabancı gelmeyen. yabancıdır oysa.
Peki nedir?
Öykülerimizde, şiirlerimizde bazen öyle bir durumdan bahsederiz ki sonrasından gelen durum, tanım,imge bir öncekinin karşılığı, uzantısı olsun. Ne ritmi bozsun ne de retoriği...
"Tanımadığım,yabancısamadığım, çekip de alamadığım bakış"
Tanımadığım, ama sanki bir yerlerden tanıyormuşcasına, yabancı gelmeyip ısındığım, çekinmeden, gözlerine bakacağım kadar yakınım olmayıp, uzağım da olmayan, aynadaki aksime bakar gibi, sırrı dökülmüş de arkasındakini de görür gibi, el ama el gibi de değil...yaban, yabancı, çekinerek yabancı saymak, yabancısamak...(yoo hayır gözlerini gözlerimde yeniden buluşturdum, öyleyse?)yabancısamadığım...
http://tdkterim.gov.tr/bts/?kategori=verilst&ayn=bas&kelime=yabancısımak
uzun uğraşlar sonucu tdk da rastladığım, yabancısamayacağınız bir kullanım:-)
sevgimle.
dip ses: sütyen yanılgısına kaçıncı kez düştüm bilmem. Sütle bir türlü bağdaştıramıyorum ondan mı ne? ;-)
Yorumlar
Paylaşımlarınızın sürmesi dileğiyle...
Sevgili Büşra senin de öykümü okumana ve yorumlamana çok sevindim. Yazıma başlarken öyküden alıntı bir cümle koydum. sonra ulaşması zor olacak bana, henüz neyin nasıl yapıldığını bilmediğimden. Acemilik... Bu alıntı neden rahim ameliyatı yapılacakken aynı serviste kalıyorlar sözüne cevabımdır. Semra da bacağından ameliyat olmuş. Ama tam olarak ne olmuş bilmiyor anlatan ben. Bacağın yarısı alınmış sonra diğer yarısından parçalar da alınmış olabilir. Kanser bacağından rahmine sıçramış...
"Canlanıyor yatak, nevresim, serum şişeleri..."
"Duvarda bir çivi sanki bakışları. Düşürdüğüm gözlerimi yeniden asıyorum."
"Parmağı ile bir sus işareti. Hastane duvarlarındakin den daha anlamlı ve daha gerçekçi geliyor."
"Yaşam bu kadar değerleniyor ve bu kadar değersiz oluyor gözümde."
"Yatak, nevresim ve serum şişeleri canlanıyor.
Bakışları duvarda bir çivi gibi sanki.
Gözlerimi düşürmüştüm, yeniden asıyorum.
Parmağı ile bir sus işareti yapıyor.
Hastane duvarlarınkinde n daha anlamlı ve daha gerçekçi geliyor."
Bu cümleleri kurallı ve sözcelemeden uzak, dil bilgisi kurallarına göre yaparsam nasıl duruyor? Etkili mi yoksa sıradan mı? Fikrinizi merak ediyorum:-)
Devrik cümle kullandığımı hocam da söylemişti.
Yapışmış kalmış. Tarz diyeyim kurtulayım.:Usulcacık bir öpücük konduruyor. Sanki tanıyormuş gibi. Ne diye öpücük konduruyorsun, tanıyor musun? Bunu da geçtim sanki o kadın nasıl biri biliyor musun? Yoksa bir yerlerden eski bir tanıdık da sonradan mı hatırladın?
Bu soruları ve kendine hayret ederek vurguladıkların ı, belki de kızdığını nasıl anlatabilir insan kendine?
"Büyümüş de küçülmüş gibi" derken yaşından beklenmedik büyük insan hareketleri ya da sözleri sergileyen eden küçük insanlara deriz. Önce büyümüş öğrenmiş sonra küçülerek büyüklükten dem vuruyor demeyiz. Ama öncesinde şaşırıp bunu dememiz için bir hareketin olması gerek. O hareket cümle içinde verilmişse peşinden gelen sözcelemeler anlam kazanır.
“Ne tuz ne yağ!” Derken anlamsız eksik bir söyleyiştir. “Yavan yapıyorum yemeklerimi, sağlık için şart”. Cümlesini öne koyarsak tamamlanmış olur.
Teşekkür ediyorum Büşra. Yorumdan etkilenmemek kendi bakış açını koyabilmek için iyi bir yöntem.
Yüreğine dokunabildiği için ayrıca yazı da teşekkür eder.
Sevgimle.
İfade etmek istediğini şimdi daha iyi anladım galiba. Sen bu şekilde belirtince, “yabancısamak”, “yaban” kökünden türetilebilecek bir fiil olabilir, yani TDK’da olmasa da türetilebilir gibime geldi. Bu kadar üzerinde durup düşününce benim de terimim olursa şaşmam artık
Ben gene de “yabancısamak” fiilini tercih etmezdim ama. Bunun basit nedeni de daha sade, daha kolay ve rahat okunur bir sözcükle de benzer anlamın verilebilecek olduğunu düşünmemdi. Çok haklısın, "yadırgamak" ve "garipsemek" anlam açısından uygun değil ama “tanıdık olmayan” bir şeyin yabancı da gelmediğini belirtmek için belki bu ilk nitelemeden sonra bir karşıtlık bildiren bağlaç kullanarak aynı imgeyi ya da benzerini okurda oluşturmak mümkün gibime gelmişti.
“tanımadığım, buna rağmen bana yabancı da gelmeyen, gözlerimi çekip alamadığım bu bakışa ne demeliyim?”
“tanımadığım, ama yabancılamadığı m, gözlerimi çekip alamadığım bu bakışa ne demeliyim?”
Ama dediğim gibi "yabancısamak"ı da benimsedim artık.
Bu arada verdiğin TDK adresindeki terim “yabancısımak”. Anlamı da “Kendini yabancı saymak, çekingenlik göstermek” olarak verilmiş. Bence "yabancısamak" daha uygun gözüküyor.
Sanırım şu haliyle TDK’ya başvurmak da her zaman anlamlı değil zaten. Bitki olan “sarmısak”a, Ayvalık "Sarımsaklı" beldesinden esinlenerek olsa gerek, “sarımsak” diyen bir TDK bu. Elimin altında bulunuyorsa, genellikle 80 öncesinde daha aydın Türkolog ve dil uzmanlarınca hazırlanmış 2 ciltlik TDK sözlüğüne başvurmaya çalışıyorum bu yüzden.
Açıkçası “deşifre” konusunu ben de düşündüm ama özel bilgiye sahip olmadığımdan çok çekinmedim, gene de fazla kaptırmadan sustum
Yalnızca şurada karşı çıkacağım:
"Yabancısamak"
Evet, bu sözcüğü özellikle kullandım. Neden, nasıl kullandığımı istersen açıklaya açıklaya gideyim.
Paragrafımızı yeniden, kısaltılmış olarak alırsak;
Gözleri gözlerimde. Bakışları beni kendine çekiyor.
Ellerini avuçlarımın içine alıyorum. Soğuk ve zayıf. Kemikli ve uzun. Duvarda bir çivi sanki bakışları. Düşürdüğüm gözlerimi yeniden asıyorum. Tanımadığım, yabancısamadığı m, çekip de alamadığım bu bakışa ne demeliyim?
Ve "yabancısamanın " ne olduğundan çok ne olmadığını da ekleyerek;
(bunlar önerilerindir.)
garipsemek değildir. garip bir durumdan, tuhaf bir durumdan bahsetmedim çünkü.
yadırgamak değildir. alışık olduğum bir durum da değil.
tanıdık gelen değildir. tanıdık da değil çünkü.
yabancı gelmeyen. yabancıdır oysa.
Peki nedir?
Öykülerimizde, şiirlerimizde bazen öyle bir durumdan bahsederiz ki sonrasından gelen durum, tanım,imge bir öncekinin karşılığı, uzantısı olsun. Ne ritmi bozsun ne de retoriği...
"Tanımadığım,yabancısamadığı m, çekip de alamadığım bakış"
Tanımadığım, ama sanki bir yerlerden tanıyormuşcasın a, yabancı gelmeyip ısındığım, çekinmeden, gözlerine bakacağım kadar yakınım olmayıp, uzağım da olmayan, aynadaki aksime bakar gibi, sırrı dökülmüş de arkasındakini de görür gibi, el ama el gibi de değil...yaban, yabancı, çekinerek yabancı saymak, yabancısamak... (yoo hayır gözlerini gözlerimde yeniden buluşturdum, öyleyse?)yabancısamadığım...
http://tdkterim.gov.tr/bts/?kategori=verilst&ayn=bas&kelime=yabancısımak
uzun uğraşlar sonucu tdk da rastladığım, yabancısamayaca ğınız bir kullanım:-)
sevgimle.
dip ses: sütyen yanılgısına kaçıncı kez düştüm bilmem. Sütle bir türlü bağdaştıramıyor um ondan mı ne?

Açıklamalarınız yine oldukça net, teşekkür ederim. Bu arada devrik cümlelerle ilgili kısmı örneklerin hemen bitişiğine iliştirdiğim için onlara hitaben yaptığım bir eleştiri gibi durmuş. Onlar için söylemek istediğim etkileyici ve gözlerden kaçmasını istmediğim türden ifadeler olmalarıydı. Devrik cümlelerle ilgili kısmı öykünün geneli için kullanmak istemiştim.
Paylaşımlarınızın sürmesi dileğiyle...