Bir Kadın Bir Erkek Popüler
Bu yağmurda, gecenin bu saatinde, yarı çıplak… İnsan biraz temkinli çıkar evden de yanına bir hırka alır. Ama bu, hırkayı falan düşüneceğine, tırnaklarına süreceği kıpkırmızı ojeyi düşünmüş.
Derdi de var belli. Böyle süslenip püslenip, saçlarını yaptırınca belli olmaz sanmış ama ben yutar mıyım? Sırtındaki kamburdan belli bir defa. Hem insan Taksim’de arkadaşlarıyla eğlenceden dönerken, sarhoş olur, neşeli olur, kahkaha falan atar. Bunun gibi yüzünden düşen bin parça, sallana sallana yürümez yağmurun altında. Yanına gitsem konuşur mu benimle? Neler anlatır acaba?
İlk karşılaşacağımız gün her zamankinden biraz daha fazla özenle hazırlandığımı hatırlıyorum. Eskimesin diye pek kıyamadığım çantamı takmış, bitmesin diye özel günlerde kullandığım rujumu sürmüştüm. Röportajı yapmak için buluştuğumuzdaysa uykudan yeni kalmış, pasaklı, şişman bir erkekle karşılaştım. Uzun, taranmamış saçlarını renkli bir lastikle ensesinde toplamıştı. Esneyip duruyordu. O gün biri söyleseydi bana daha bir yıl olmadan bu adam için intihara kalkışacağımı, kahkahalarla gülerdim herhalde…
Kısa bir röportaj oldu. Benimle birlikte dergiden gelmiş olan arkadaşım tek kelime etmedi-lafın gelişi diye söylemiyorum bunu, gerçekten “merhaba” bile demedi-; A. da elimdeki küçük kağıttan okuduğum sorulara, kısa ve net cevaplar verdi; sonra da “Bilgisayarda öldürülecek daha çok canavarlar var” diyerek ayrıldı yanımızdan. Çok sonraları keşfedecektim hayatta ilgilendiği ender şeylerden birinin bilgisayar olduğunu.
Birkaç gün sonra beni arayıp sanki çok uzun zamandır tanıdığı yakın bir arkadaşına seslenirmişçesine “Haydi kahvaltıya!” diyene kadar birkaç defa onu düşünmediğimi, ve hatta anneme ondan bahsetmediğimi söylesem yalan söylemiş olurum. Kendinden başka hiçbir şeyi önemsemeyen bu adam bir şekilde aklıma takılmayı başarmıştı. Röportajdan önce yapmam gerekenleri gecikmeli de olsa yerine getirmiş, bu ilk iki buluşma arasında A. hakkında bayağı bilgi toplamıştım. Sanıyorum ikinci buluşmayı eğlenceli kılan, sıkıcılıktan kurtaran, ve herkesten, her şeyden çabucak sıkılan bu adamın, çamaşır yıkamak için bile olsa bir üçüncü buluşmayı planlamasını sağlayan, bu araştırmalarım sayesinde eğlenceli hale gelen sohbetimizdi. Birlikte zaman geçirmekten o kadar keyif almıştık ki kahvaltıyla yetinmeyip bir de sinemaya gittik. Sinemada mükemmel bir ilişkisi olduğunu sanan, aşkının doruklarındayken her şeyin yolunda olduğunu düşündüğü bir sırada sevgilisi tarafından terk edilen kızın öyküsünü, sekiz ay sonra onun yerinde olacağımı aklımın ucundan bile geçirmeden izledim. İlk defa motosiklete bindiğim gündü. İtiraf etmem gerek, çocukluğumda küpeli, uzun saçlı motorcuların arkasında oturan sevgililerine çok özenirdim. Çocukluğun hayalperest gözleriyle imrenerek motorlu çiftlere bakan küçük D.’nin de gönlünü yapmış, bir çocukluk düşünü geç de olsa yerine getirmiştim böylece.
Çamaşırlarını yıkamak için evine gitmiş olmam çok büyük bir fedakarlık gibi görünebilir. Ancak A.’nın tembelliği bir yaşam biçimi haline getirmiş olduğu ve sonraları onun için yapacaklarımın yanında bunun hiçbir şey olduğu göz önünde bulundurulursa bu hiç de fedakarlık sayılmaz. Artık adam akıllı hoşlanmaya başlamıştım ondan. Sıradan bir şekilde başladı her şey. Gözlerimim içine bakışı, beni öpüşü, karnımda uçuşurken kanatları birbirine dolanan kelebekler… Hepsi eskilerin aynısıydı galiba. Ama o… A. çok farklıydı… Çok…
İlk zamanlar arkadaşlarıma neşeyle bahsettiğim bu ilişki çok geçmeden hastalıklı bir hal aldı. Cinsellik adına pek çok şeyi ilk ondan öğrenişimden dolayı mı bilmiyorum-bu arada A.’nın ilgilendiği ender şeylerden birini daha keşfetmiştim.- onsuz yapamaz oldum. Fikirlerine çok değer verdiğim bir arkadaşımın deyimiyle “kendi benliğimi onun benliğinde erittim”. Onda yok ettim kendimi. İlk defa hiç kimseye randevu vermemeye başladığımı fark ettiğimde anladım kendimdeki değişikliği. Daha önceleri hiç böyle hissetmemiştim. Giyinip süslenip hazır bir halde A.’nın beni aramasını bekler oldum. Onunsa yalnızca arada sırada işinin olmadığı vakitlerde beni aradığını söylememe gerek yok sanırım. İlginç olan benim böyle bir aşk içine düşmüş olmam değildi belki de. Sadece, gerçekten karşılık beklemeden seviyor oluşumdu.
Onun beni ne kadar sevdiği, bana ne kadar değer verdiği ya da benzeri şeyler zerre kadar umrumda değildi. Ben aşıktım, gerçek olan buydu sadece. “Sana değer vereni sevmelisin” diyen insanların yüzüne boş boş bakıyordum. A.’nın yüzünü bir saniyeliğine dahi olsa görmek benim için dünyalara bedelken, düşünebilir miydim onun bana ne kadar değer verdiğini, ne kadar sevdiğini? Onun yüzünü görmek… Evet, tek başına bu bile hayatımda daha önce hiç tatmadığım bir tatmin oluşu sağlıyordu bana. Evin karşısındaki markete bir takım ihtiyaçları almaya gittiğinde bile dayanamıyor, camdan ona bakıyordum. O, tabi ki ona bakmakta olduğumun farkındaydı bu sırada. Arkasını dönüyor, onu emip içine çekmeye, ona doymaya çalışan gözlerime kısa bir bakış atıyor, biraz da neşeliyse eğer, belki göz kırpıyor, ve yeniden arkasını dönüyordu. Bense bir şarkıyı yaşamakta oluyordum o sırada: “Gözlerim doluyor aşkımın şiddetinden, ağlamak istiyorum.” Gözlerim dolmakla kalmıyordu kesinlikle. Öyle çok seviyordum ki onu, hüngür hüngür ağlıyordum.
Bir defasında motorla giderken şunu fark ettim: Ben arkadayken aynaya baktığımda A.’nın kolunu görebiliyordum. Oysa iki yanıma sıkı sıkı tutunup, sola doğru biraz eğilirsem, aynayı onun yüzüne denk getirebiliyordum. Ve sırf onun yüzünü biraz daha fazla görebilmek için, onun tüm uyarılarına ve karşımızdan gelen, yanımızdan geçen arabaların kornaları ile içindekilerin şaşkın bakışlarına rağmen saatler boyu sola sarkarak gidiyordum motorun üstünde. Bir arkadaşım “ahmaklık” diye nitelendirdi bütün bu halimi. Ve ekledi “Ahmaklık aşkın bir üst seviyesi D., ama kesinlikle daha iyi bir hali değil”. Tabi ki umrumda olmadı söyledikleri. Aşıktım, hem de çok.
Öylesine mutluydum ki… Onun hayatının bir parçası; küçücük, ufacık, değersiz bir parçası olmak yetiyordu beni mutluluktan delirtmeye. Ne “Erkekler hizmetçilerine aşık olmazlar” diyen psikologumu dinledim, ne “Aileni kaybediyorsun” diyen annemi, ne de “Unutulmayacak aşk yoktur.” diyen arkadaşlarımı. Tek gerçeğim vardı: ona vereceğim sonsuz sevgi. O kadar gerçek, o kadar yoğun, ve o kadar her yerdeydi ki benim için, sanki elimi uzatsam dokunup yakalayıverecek, her zerresini somut olarak hissedecektim. Ve o kadar çoktu ki, bundan böyle dünya üzerinde kimse kimseyi sevmeyecek olsa bile, benim A.’ya olan aşkım herkese yeterdi. Ya da herkes herkesi bu kadar çok sevseydi, dünya nasıl mükemmel bir yer olurdu, tasavvur edemiyorum.
Onun için yaptığım tüm fedakarlıkları, yanında bir saat fazla kalmak için sınava girmediğimden bıraktığım dersleri, “Sen uyu” deyip evinin bütün işlerini yapışımı, gece uyurken defalarca uyanıp –annemin bana yaptığı gibi- başının üstüne koyduğu kollarını uyuşmasınlar diye yanına koyuşumu, onun yüzünü gördükten sonra bir daha uyku tutmayışını ve sabaha kadar onu izleyişimi, bir de üstüne üstlük tüm bunları “ona aşık olduğumu anlarsa beni terk eder” düşüncesiyle ona belli etmeden yapmak zorunda oluşumun omuzlarıma yüklediği tüm yükleri kabul edişimin benim için yarattığı zorluğu burada tüm hatlarıyla anlatmamın imkanı yok. Ama razıydım her şeye. Yüzünü bir kere daha göreyim diye, dünyanın tün yüklerini sırtlamaya razıydım.
Hayatta geriye kalan her şeyi boş verdim böylece. Okul, ailem, arkadaşlarım… Hepsi artık benim için A. ile geçirebileceğim zamanları çalan birer hırsızdı. Halbuki, onların hiç biri olmasaydı, bir de terk edilme korkusu olmadan aşkımı açıkça ortaya koyma özgürlüğümün olduğu bütün bir hayat olsaydı önümde A. ile geçireceğim, yine de doyamazdım ona. Çantamda kalmış tokasından bir saç telini buldum bir gün, o kadar mutlu oldum ki, anneme gösterdim. Dudak büktü, “Aptalsın” dedi. Beklediğim tepkiyi alamayınca bir arkadaşıma söyledim. “Böyle aşklar kaldı mı?” dedi o da.
Kaldı ya… Ben, ben olmaktan çıktım artık. Yok oldum onun içinde, eridim bittim. Varlıktan yokluğa geçiş halinde her şeyimi ona verdim. Dokunduğum bedeninin her yeri, bakıp da coşkudan ağladığım gözleri, elleri üzerinde diye çaldığım eşyaları, not defteri ya da okuduğu bir kitap belki, taradığım saçları… Yok ettiler beni. Önce kendimden geçtim. Sonra yok oldum. Aşka dönüştüm. Elimi uzatsam tutuverecekmişçesine. Geri dönmemecesine. Ben aşık oldum. Ben aşk oldum.
Bana dair her şeyi öldürüp de, ona dair her şey olduğum zaman artık, bitti. Evet terk etti beni. Bir anda bitti. Ben… Yokum. O… Artık o da yok. Yeniden var olabilir miyim? Onun benliğinde ölmüş, erimiş benliğimi kurtarıp, ona dair her şeyden arıtıp, yeniden var edebilir miyim?
Ben…
Onsuz var olabilir miyim?
Bu adamı bulmalıyım. Kesinlikle bulup tanımalıyım. Görmeliyim bir insanda hem bu kadar yüce, saygı duyulası, hem de acıklı hisleri yaratan adam nasıl bir şeymiş. Ne fazlası varmış senden benden? Bulmalıyım, konuşturmalıyım. Dinlemeliyim onu da. Başka türlü olmayacak…
Pek üşenmiştim aslında röportaja gitmeye. Yeni uyanmışım, bilgisayar karşımda, canavarlar gözlerimin içine bakıyor “Gel bizi öldür, gel bizi öldür” diye. Ama bir arkadaşımın hatırı vardı arada. Kalktım, giyindim gittim ben de. Tabi röportajı yapan bayan olunca, alıcı gözüyle bakmadan olmuyor. Bayağı hoş bir kızcağızdı. Kendi kendime dedim “A., bunu bir kenara not et, bundan iyi iş çıkar.”
Sonra bir gün, sabaha kadar bilgisayar oynadım, karnım acıktı. Saat sabahın körü, o saatte hangi arkadaşımı arasam “Kalk, kahvaltıya gidelim.” diye, beni azarlar, telefonu yüzüme kapatır bir de. Aklıma D. geldi. Dedim “Gözü sende kalmıştı zaten, gelse gelse bu kız gelir.” O da dünden razı çıktı zaten. Bir de hakkımda bir sürü şey öğrenmiş, gelmiş. Bütün gün konuştu da konuştu. Hakkımda bildiği her şeyi anlattı gözüme girsin, yaransın diye. Dinledim ben de elim mahkum, ne yapayım. Sonra tutturdu sinemaya gidelim de gidelim. Yapacak başka işim yoktu, ona da “Olur” dedim. Ama bu susmuyor bu arada, konuşuyor durmadan. Hoşuma da gidiyordu bir yandan açıkçası. Şımarıyordum. Kızın biri karşıma geçmiş, kendini bana beğendirsin diye konuşmaya dair tüm hünerlerini sergiliyor. Gerçi o gün tahmin etmedim değil ileride bana askıntı olacağını. Aşık olacak kızları bir bakışta tanırım. Kendi kendime dedim “Oğlum, bu aşk için yaşayan kızlardan, paçanı bir kaptırdın mı kurtaramazsın bir daha, dikkat et.”
Zamanla işler öyle bir hal aldı ki, ben ne zaman canım sıkılsa, ne zaman boş kalsam arayacağım birine sahip oldum. Can sıkıntısı diye bir şey kalmamıştı artık benim için. D. hep orada, elimin altındaydı. Haliyle alıştım tabi ben de. Ama belli ettim, alttan alttan çaktırmadan söyledim öyle çok sıkıya gelmeyeceğimi. Askıntı olursa bu işin biteceğini bir kere anladı o da. Çok uğraşmama gerek kalmadı.
Böylece her erkeğin isteyeceği bir kadın yaratmış oldum kendime. Kendi hayatımda istediğim kadar özgürlüğüm vardı. Bana karışmaya hakkı yoktu, çünkü korkuyordu onu bırakacağımdan. Öte yandan ne zaman istesem ulaşabiliyor, gezebiliyor, yatıp kalkabiliyordum. Oh! Bir erkek daha ne ister.
Yavaş yavaş bana aşık oluyordu, onu da hissediyordum tabi. Hissetmek ne kelime, adım gibi biliyordum da “Daha zamanı var” diyordum. “Hazır eline böyle fırsat geçmiş, değerlendirmeye bak, çamaşırların yıkanıyor, ütün yapılıyor, bulaşıklar yıkanıyor, evin temizleniyor, yatağında da her daim bir kadın. Keyfini sür, canın istediği zaman nasılsa çıkarırsın hayatından.”
Bu kadınların hepsi aynı. Biraz yüz verince, her şeyini istiyorlar. Anında sana aşık oluyorlar. Kendini iyi hissetsin diye biraz iltifatta bulundum, biraz saçlarını okşadım, ellerini öptüm diye ona aşık oldum sandı herhalde. Kendi zaten deli gibi aşıktı bana, buna bir diyeceğim yok, razıydım zaten. Baktım çok kaptırmaya başladı kendini. Kendini kaybetti. Gelemem ben böyle şeylere, zaten sorumluluk almaktan kaçıyorum. Başıma dert olacaktı ileride. Ben de bıraktım, kurtuldum.
Bu kadar işte.
Var mı başka merak ettiğiniz bir şey?
Üye eleştirileri
Toplam 3 üyeden ortalama puan:
Yorumuma başlamadan önce yazarın aşağıdaki cevabını okumamış olmayı isterdim. Anlatılanların yaşanılanlardan alındığını öğrenmek insanı asıl söyleyebileceği şeyleri söylemekten alıkoyabiliyor, teknik olunamıyor, bazı kurallar esnekleşebiliyor.
Bu kadar yoğun olduğu anlatılan aşk hikayesini okuduklarımdan fazla hissedemedim. Derin bir aşk yaşanmasına rağmen verilen örnekler, kadının yaşadıkları bize anlatış biçimiyle yüzeysel geldi. İnsan öyküyü okurken niye sorusuna cevap arıyor ister istemez. Diğer eleştirilerde yazıldığı gibi bu kadın böyle basit bir adama niye aşık olmuş, derdi neymiş?
Fakat öykü kurgusal olarak başarılı. Mesela ilk paragraf da ortadaki gibi iki çizgi arasına alınsaydı nasıl olurdu acaba? Üçüncü şahsın varlığı çok mu belli edilmiş olurdu bilemiyorum. Veya bütün hikaye, kadını sonradan tanıyan bu adam tarafından anlatılsaydı daha iyi olabilirdi.
Başarılı bir öykü, tebrikler.
"Yalnız aşkı vardır aşkı olanın..."
Ben de Erkan gibi, başlı başına özgünlük konusuna takılmaktan yana değilim. Çokça aşk hikayesi okusam da bıkacağımı zannetmem. Bu konuda dikkat ettiğim tek şey, anlatılan konunun beni, yani bir okuru neden ilgilendirmesi gerektiğini yazarın düşünmüş olmasıdır. Anlatılan aşk hikayesi doğal olarak yazarı açısından anlamlı olabilir ama yazar bana olan aşkını dile getirmiyorsa, onu okumam, anlamam ve etkilenmem için bir neden gereklidir. Bu nedenin anlatıda bulunmasını beklerim.
Öyküyü genel anlamda ben de beğendim ama bazı eksik unsurlar var:
Bence bu öykü iki karakterin, kadın ve erkeğin anlatımıyla değil, üçüncü tekil şahsın anlatımıyla oluşturulsaydı, hem Erkan’ın benim de katıldığım ikinci kısımdaki, yani erkeğin anlatımından oluşan kısımdaki boşluklar doldurulabilirdi hem de birinci kısımda kadının anlatımındaki boşluklar da açıklığa kavuşturulabilirdi.
Birinci kısımda saplantılı bir aşk söz konusu. Bu aşkı, sıradan bir aşk hikayesi kahramanının ağzından değil de dışarıdan bir anlatıcının bakış açısıyla ifade etmek yazara daha fazla özgürlük tanıyabilirdi. Rahatsızlık derecesinde bağlanmanın kişide yarattığı kafa bulanıklığı, basiretsizlik ve ruhsal problemler nedeniyle bu tür bir aşkın net bir çözümlemeyle bu kişi ağzından aktarılmasının mümkün olamayacağı kabul edilebilir. Ama diğer yandan okur, bu saplantılı aşkın dışsal unsurları hakkında, kahramanın bu duyguyla donatılmış olmasının nedenleriyle ilgili bir şeyler okumak ister. Yani kadını böylesi sıradan bir adama aşık olmaya ve bu tür bir zaafa iten nedenler nelerdi? Kadının hangi özellikleri bu aşkı haklı çıkartmaya yardımcı olmaktadır? Hangi içsel durumu bu önüne geçilmez zaafın yaratıcısıdır? Oldukça saplantılı ve belki de hastalıklı bu aşk için kadının kafasında, hayal dünyasında, gerçeği yansıtmayan, farklı bir yaratı bulunmalı. Bu unsurlar neler? Mesela içinde bulunduğu yoz bir çevreye yanlış yönlendirilmiş bir tepki midir bu? Ya da kendinde eksilen herhangi bir fiziki ya da ruhsal melekenin tamamlayıcısı ya da telafisi midir? vs.
Kadın ve erkeğin kişilikleri, düşünsel düzeyleri hakkında pek bir bilgimiz yok. Bu durumda kadının entelektüel düzeyinin daha ileride olduğunu düşünmek için de bir neden yok ama gene de okurda sıradan bir insan izlenimi uyandıran erkeğe göre daha insani bir duruş, daha hassas bir yapı seziyoruz. Böyle bir kadını bu tür bir erkeğe bağlayan, bu aşkı doğuran, erkeğin fiziki varlığının dışında ve kendi iç yapısıyla ilişkili bir neden bulunmasını bekledim. Bazen bir müzik parçası, bazen arada bir bağlantı kurulacak bir film, bir roman, erkeği benzettiği başka biri ya da bir nesne... Mesela Proust’un anlattığı bir aşk hikayesinde erkeği aslında normal şartlarda aşık olmayacağı bir kadına iten, saplantılı bir aşkı yaratan, erkeğin kadını bir heykele benzetmesi ve sanat zevkini bir cinsel hazza dönüştürmesidir. Buna benzer herhangi bir açıklayıcı unsuru da kadının aşkı için anlatılır kılmak mümkün olabilseydi daha etkili ve okuru yalnızca sıradan bir aşkın izleklerinden öteye, bunu biraz da sorgulamaya götüren bir öykü olurdu diye düşünüyorum. Bu da ancak üçüncü tekil şahıs kullanılarak rahatça dile getirilir ve bu şekilde Erkan’ın işaret ettiği gibi sıradan kahramanların bakış açısından bir değerlendirmeye mahkum etmezdi yazarı diye düşündüm.
Bir de aklıma Cemal Süreya’nın bir dizesini getirdi öykü: Yalnız aşkı vardır aşkı olanın...
Bu dize beni, büyük aşkların başka her şeyi dışlayan doğal akışına ikna etse de, bu öyküde anlatılan aşkı tarif etmeye ve anlamaya yetmiyor. Bu eksik unsurlar üzerinde durulursa oldukça etkili ve özgün bir aşk öyküsü elde edilebilir ve daha keyifle okunabilir.
Öykülerini okumaya devam etmek isterim. Tebrikler...
Güzel öykü
Güzel bir öykü. İlk dikkatimi çeken şey, ikinci kısmın ilkine göre biraz daha çalakalem olduğu. Kadının nasıl aşık olduğu, çok tanıdık, gerçekçi ve hoş bir şekilde anlatılırken; erkek ilişkiyi kendisi açısından, kadın kadar ayrıntılamadan anlatmış. Erkeğin öyküsü de Kadının ki kadar iyi anlatılsaydı, öykü çok daha güzel olacaktı. Mesela, bu tür bir erkekte, kadının güzelliği ön planda olabilir. Bunun için, kadının fiziği erkeğin gözünden anlatılabilirdi. Veya sömürülmeye değer diğer yönleri..Ya da ne bileyim, ikinci kısmı daha derinleştirebilecek bir şey. Öte yandan, "Basit bir herifçioğlunun ağzından anlatıyorum, nasıl bir derinlik olabilir ki?" gibi bir soru da haklı bir sorudur. Ama bir cevabı da vardır diye düşünüyorum.
Görebildiğim tek kusur bu. O zaman niye bir tane bile 10 yok derseniz, cevabım konunun bilindik oluşu olur. Bilindik olmayan bir konu var mıdır? İnsana dair herşey binlerce kere yazıya, tiyatroya ve sinemaya döküldüğüne göre orijinal bir şey beklemek haksızlık değil mi? Olabilir. Herhalde yapılması gereken gözümüz kapalı bildiğimiz insanlık olaylarına, başka yerlerden, başka uzaklıklardan ve açılardan bakmaktır.

Eleştiren Erkan Okay Ağustos 01, 2009
Çok haklısınız. Aynı şeyi ben de fark ettim. Ama bu öykünün ilk kısmında anlatılan kadının yaşadıkları, bir takım gözlemlerimin ortak ürünü olmaktan öte, bire bir son aylarda yaşadıklarımdır. Bu sebeple sanıyorum daha fazla irdelemeye gönlüm razı gelmedi. Henüz hazır değilim diyelim, zamanlama hatası diyelim...