Altın Kalp Popüler
Yokluk görmüş kadındır ninem. Yediğinden içtiğine her şeyin kıymetini bilir. Kahvaltı sofrasından iki dilim domates artsa çöpe atmaz. Akşam yemeğinde kullanırım deyip dolaba kaldırır ve o domates ninemin marifetli elleri sayesinde midemize girer.
Her yanına gidişimizde içlerinden birini kesip, tüylerini kendi yolacak kadar sevdiği tavukları var ninemin. Babamın dünyaya gelmesi dışında başka bir işe yaramamış gibi gözüken bir de kocası…
Annemle babam evlendiğinde bir süre dedemlerle yaşamışlar. Çocukluğum yer sofralarında geçti bu yüzden. Dedem, ninem, babam, annem, ben ve kardeşim kalabalık bir sofranın ayrılmaz parçalarıydık. Herkes yemek için birbirini bekler; tereyağı, yumurta ve süt soframızdan eksik olmazdı. Ninem sahip olduğu tek ineği sağar ve o süt kaynatıp karıştırıp bez torbaların içine koyduktan bir süre sonra peynir olurdu. Duvarda asılı bez torbalara şaşkınlık içinde bakardım.
Kardeşim ve ben okul çağına geldiğimizde annem şehre taşınalım diye tutturdu ve biz onun sayesinde köyü de şehri de çok geç olmadan öğrenmiş olduk. Şehre taşındıktan sonra kahvaltımızdaki tek lüks bakkaldan aldığımız, fırıncının tırnak izlerini taşıyan pideler oldu. Kış için çarşıdan aldığımız peyniri beyaz turşu bidonlarına bastırarak dolduruyorduk. Üzerini bezle örtüp üstüne çamur koyduktan sonra ters çevirip toprağa gömdüğümüzde neredeyse bütün sene yiyeceğimiz peynirimiz suyuyla birlikte acısını bırakarak lezzetlenmek üzere toprağın altından çıkacağı günü beklemeye koyuluyordu. Taşındıktan sonra yumurta ve tereyağı yalnızca köy ziyaretlerimizin ardından sofralarımıza konuk olmaya başladı. Sabahın erken saatlerinde megafonuyla “Suuutciiieee” diye bağıran adam, elinde bir litrelik kabıyla pastörize olmamış geçmişimizin bir parçasıydı. Sütçü kelimesini nağmeye boğuşu onun işine gösterdiği özeni, güğümündeki süte kattığı su ise alıcılarına gösterdiği özeni belli ediyordu. Bir yandan yaparken bir yandan yıkmayı ihmal etmiyordu bizim sütçü. O da düzen adamı olup çıkmıştı da bizim ruhumuz duymamıştı.
Kardeşimin okula başladığı, benim beşinci sınıfa geçtiğim yaz karnelerimiz alamadan köye gideceğimiz için ikimiz de üzgündük. Dedemin öldüğünü öğrendiğimizde daha çok üzüleceğimizi bilmeden ikimiz birden annemle babama içten içe küsmüştük. Babam çalıştığı kahveden bir haftalığına izin almıştı. Eve gelir gelmez bir valiz hazırlayıp çıktık. Annem yol kenarında beklemeyelim, garaja gidelim dediyse de bir günde yaşlanmış gibi görünen babam bunu duymazlıktan geldi. Güneşin alnında beklediğimiz yarım saatin ardından otobüse bindik. İçerisi hıncahınç doluydu. Annem ve kardeşim şoförün hemen yanına, koridora oturdu. Babam ve ben yol boyunca orta kapının merdivenlerinde ayakta yolculuk yaptık. Yaşı benden bir hayli büyük, başını geriye çevirip bize bakan bir kız vardı. Liseye gidiyor olmalıydı ve kocaman gözlerinde sanki bir orman saklıydı. Saçlarını bağlayıp, kâküllerini özgür bırakmıştı. Babamın yasını çoktan unutmuş, önümde duran koltuğa sıkıca tutunup, otobüsün yoldaki kasis nedeniyle beni yerimden hoplatışına aldırmadan onun saçlarının yüzünde dans edişini izlemeye koyulmuştum. İşte o an büyümek istedim. “Ah bir on yedi yaşıma gelsem!..” dedim içten içe.
Yine bir yol kenarında otobüsten indik. Issız bir ortamda koyunlarının peşine takılmış ilerleyen çobandan ve bizim köye giden yolu gösteren tabeladan başka dikkatimi çeken bir şey yoktu. Köye doğru yürümeye başladığımızda uzaktan bir toz bulutu belirdi. Toz bulutu iyice yaklaştı ve tozlu beyaz renkte bir toros önümüzde durdu. Bizi karşılamaya gelmişlerdi. Teypten gelen ses yandım dedikçe arabanın içinin ne kadar sıcak olduğunu donuma kadar hissetmeye başladım. Bir süre sonra köye varamadan buharlaşacağımız fikri aklıma geldi. Başımı ön koltuğa dayayıp başka şeyler düşünmeye çalıştım. Kimseden çıt çıkmıyordu. Dedemin öldüğü yalandı sanki.
Köydeki eve giren çıkan belli değildi. Yolculuk bittiğinde dinleneceğimi sanmıştım, yanılmışım. Kapının önüne çıkıp, ahırdan gelen kokunun eşliğinde oturmaya başladım. Dedem gerçekten de yoktu. İlk defa göğsümün orda bir ağrı hissettim. Ağrı da değil bir yumru takılıp kalmıştı sanki. Yutkundukça büyüyor, nefes alışlarım hızlandıkça gözlerim yaşlarla doluyordu. Telefonumuz olmadığından ölüm haberini geç almıştık ve dedem çoktan bidondaki peynirlerimiz gibi toprağın altına uzanmıştı. Bidonlar baş aşağı duruyordu, dedem sırt üstü. Bidonlar bir gün çıkacaktı topraktan, dedem orada kalacaktı. Onu toprağın altına nasıl koymuşlardı acaba? Kambur bir adamdı ve ben onun sırt üstü yattığını hiç görmemiştim…
Eve dönme vaktimiz yaklaşıyordu. Annemin ve babamın gönlü ninemi köyde yapayalnız bırakmaya razı olmadı ama sonunda ninemi ikna ettiler. İneğini ve tavuklarını köydekilere sattıktan sonra evinin kapısına kilit vurup bizimle yaşamaya başladı.
Dedemin ölümünün üstünden yıllar geçti. Ninem her geçen gün biraz daha kötüleşti. O çalışkan kadın pencerenin önüne oturup saatlerce sokaktan geçenleri dalgın dalgın izlemeye başladı. Bu arada babam kahvede çalışmayı bırakalı çok olmuştu. Şimdi bir fabrikada gecesi gündüzü belli olmayan bir işçi olarak çalışıyor ve buna da şükür demeyi beceriyordu. Onun işsiz kaldığı günlerde bir tencere çorbanın etrafında birleşiyorduk. Pide ekmeğimiz somuna dönmüş, peynir soframızı terk etmişti. Böyle zamanlarda benim altın kalpli, kirli çıkı ninem annemin avucuna bir çeyrek altın sıkıştırıp, çocuklara yiyecek bir şeyler alın, derdi. Babamın o altını ninemin verdiğinden haberi olmaz ve annemin konu komşuya ördüğü liflerden, oyalardan kazandığı parayla kötü günler için sakladığını sanırdı.
Hava kuru ve sıcak; okullar kapanmaya yakındı. Eve geldiğimde ninem acı içinde inlerken onun başucunda ne yapacağını bilmez bir halde bekleyen kardeşimi gördüm. Annem örgü malzemesi almak için çarşıya gitmiş ve kardeşim okuldan geldiğinde onu bu halde yatıyor bulmuş. Somyanın üzerinde iki büklüm yatan ninem, çocukluğumda dedemin mezardaki halini hayal edişimin bir resmi gibiydi. Onu kaybetme korkusuyla içim ürperdi.
Yan komşu hastaneye gitmemize yardımcı oldu. Belinin ağrıdığını söyleyen ninemi kabaca muayene ettikten sonra kan tahlili yaptılar ve röntgen filmi çekilmek üzere radyolojiye yolladılar. Acilden giriş yaptığımız için sonuçları kısa bir sürede alacağımızı söyleyip bir ağrı kesici iğne vurmakla yetindiler. Ninem ilacın etkisiyle kendine gelmeye başladığında sonuçları almaya birlikte gittik. O tekerlekli sandalyesinde etrafına bakınırken, ah yavrum iyiyim ben, bak neler neler var, diyerek kendini teselli ediyordu.
Sonuçları almak için gittiğimizde beyazlar içinde onu gördüm. Saçlarını yıllar önce olduğu gibi toplamıştı ama bu kez kaküllerini kulaklarının arkasındaydı. Biz sonuçları almak için masaya yaklaştığımızda telefonu kapatıp yardımcı olabilir miyim dercesine yüzüme baktı. O gözleri nerde görsem tanırım. Ama al işte, yıllar önce olmak istediğim gibi on yedi yaşındayım ve yine hiçbir şey değişmiyor. Desem ki otobüste dönüp baktığın çocuk benim, bakışıyla beni büyüleyen sensin… Neye yarar? Ben bunları aklımdan geçirirken işine döndü. Dosyaları aşağıdan alıp yukarıya, yukarıdan alıp aşağıya koydu. Besbelli karşı taraftan görünmeyen dağınıklığın içinde kaybolmamaya çalışıyordu. Heyecanımı belli etmemeye çalışan bir ses tonuyla ve titreyen elimi yüksek masaya dayayarak:
-Bakar mısınız?
Dedim. Dediğimi yaptı. Yalnızca baktı.
-Şey, ninemin sonuçlarını alacaktım. Acile geldik. Çabuk çıkar dediler.
-İsmini alabilir miyim?
-Benim mi?
Kız günün yorgunluğunu benden çıkarmamak için direnerek, “Hayır, hastanızın.” dedi sabırla. Damarlarımda dolaşan kırmızı karıncalar maratonu suratımda tamamlamıştı. Utançtan kıpkırmızı bir yüzle ninemin adını söyledim. Yıllar sonra onu karşımda görmek beni heyecanlandırmıştı. Günlerce aklımdan çıkmaması boşuna değilmiş demek ki. Çocuk aklımla ondan o kadar etkilendiğimin farkına varamamışım... Dosyayı bulup, bana verdiğinde sohbeti biraz daha uzatmak adına ona birkaç şey sormaya karar verdim.
-Siz teknisyensiniz değil mi?
-Evet.
-Acil çok kalabalık. Ciddi bir şey var mı acaba? Bir baksanız…
-Doktor bey ilgilenir sizinle.
-Rica etsem. Ninem benim her şeyim. Lütfen…
Boynumu büküp, heyecandan titreyen sesimi acılı görüntüme ekleyince inandırıcı oldu sanırım. Kız dosyayı benden aldı ve parmağındaki yüzüğü görmemle hayallerim bir kez daha suya düşmüş oldu. Etrafı şöyle bir kolaçan edip kimsenin ona bakmadığından emin olunca filme baktı. Bir kez daha, bir kez daha baktı. Onun bu bakışları beni gerçeklere döndürmeye yetti.
-Neyi var? Ciddi bir şey mi?
-Bir saniye.
-…
-Ben doktor beyi arıyorum. Siz polikliniğe onun yanına çıkarsınız.
Gözlerim korku içinde büyümüştü. Aceleyle asansöre doğru yöneldik ve ninemle birlikte ikinci kata çıktık. Ninem korkusunu bana belli etmemeye çalışıyordu. Kapıyı tıklatıp içeri doğru kafamı uzattığımda koridordaki insanların bana yan gözle baktığını hissediyordum. Durumu içerideki hemşireye kısaca özetledikten sonra doktor geldi. Doktor, biz girdiğimizde içeride olan hastanın reçetesini doldurduktan sonra bana bakıp eliniz uzattı. Tokalaşmak için olmadığına göre filmi istiyordu. Filmi ağır hareketlerle dosyadan çıkarıp duvarda asılı duran ışıklı kutunun üzerine tuttu. Doktorun yüzündeki gülümseme sinir bozucuydu. Orada bir gariplik olduğunu ben bile anlayabiliyordum. Tuhaf bir şekilde duran üç şey vardı..
-Teyze maşallah iyisin.
Dedi sırıtarak.
-Nesi var?
Dedim merakla. Sabrım taşmak üzereydi.
-Yaşlılığa bağlı bir bel ağrısı. Kemiklerde bir problem yok. İyi bakmış kendine. Biraz yürüsün, hareketsiz kalmasın. Bir de…
-??
Söyle artık dercesine yüzüne baktım. Adam beni kıvrandırmaktan keyif alıyordu sanki. Sonunda söyledi:
-Teyzenin donunda üç çeyrek altını var.
Üye eleştirileri
Toplam 4 üyeden ortalama puan:
Son Güncelleme: Ekim 02, 2009
İlk 10 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
Gözlemleyebilmek ve anlatabilmek
Büşra'nın diğer öyküleri gibi bunu da büyük bir keyifle okudum.
Fetekos'un bütünlük konusunda yazdıklarına katılıyorum. Okuyucunun dikkati nineye daha fazla çekilmeliydi.
Onun haricinde ben bir iki dilbilgisi konusunda aldığım notları aktarmak istiyorum:
"Her yanına gidişimizde içlerinden birini kesip, tüylerini kendi yolacak kadar sevdiği tavukları var ninemin." Ne güzel ifade etmişsin, çok beğendim.
"Babamın dünyaya gelmesi dışında başka bir işe yaramamış gibi gözüken bir de kocası…" Bu cümleyi "Bir de" ifadesini başa alıp okuduğumuz zaman benim kulağıma daha güzel geldi. Yani şöyle "Bir de babamın dünyaya gelmesi dışında başka bir işe yaramamış gibi gözüken kocası…"
"Annemle babam evlendiğinde bir süre dedemlerle yaşamışlar." 'Annem babamla evlendiğinde' veya 'annemle babam evlendiklerinde' olmalı sanırım.
"Damarlarımda dolaşan kırmızı karıncalar maratonu suratımda tamamlamıştı." Bu cümlede çözemediğim bir dilbilgisi sorunu var gibi. ... maratonlarını suratımda tamamlamışlardı diye bitse sanki daha uygun olacak.
Tekrar tebrikler.
Bütünlük
Büşra’nın diğer öykülerinde de olduğu gibi, bu öyküde de çok iyi bir gözlem, tahlil ve anlatım tarzı yakalamak mümkün. Ancak öyküde bütünlük sağlama açısından belki dağınıklık denilebilecek bir sorun var. Bu durumda öykünün neye daha fazla odaklandığını anlamak zorlaşıyor. Aslında başlığın da ifade ettiği gibi nine anlatılmak isteniyor. Ama araya nineye ait ayrıntılardan ziyade, anlatıcının diğer çevre unsurlarını yorumlayışı yoğun olarak giriyor ve bunlarla ana temanın bağının koptuğu gözlenebiliyor. Mesela anlatıcının dedesinin ölümü üzerine köye giderlerken arabada buharlaşmalarına yol açacağını hissedecek kadar terlemesi ayrıntısı, minibüste karşılaştığı kâküllü genç kızdan etkilenişi, sonra bu kızla hastanede karşılaşması ve hissettikleri, sütçülüğün değişen yapısı, tüm bu değinmeler ninesine ait anılarına ağır basıyor, nineyi belki yazarın hedeflediği kadar ayrıntılı tanımamızın önüne geçiyor, ninenin altın kalpli oluşu yalnızca son satırlardaki ironide ifade buluyor.
Bunların tümü başlı başına iyi yakalanmış, çok güzel öykü konuları olabilecekken yarım bırakılmış değinmeler ve konular izlenimi veriyor. Müthiş bir gözlem gücü, zengin anlatım tarzı ve hafiften mizahın da kendini gösterdiği bir üslupla ele alınmış, dolayısıyla başka konuların içinde detaylı ve güzelce işlenmeye uygun izlekler. Hepsi aynı öykünün içine hapsedilmiş ve bu da onlara haksızlık olmuş gibi hissettim.
Öykünün tümünde betimlemeler, kullanılan ifadeler gene başarılı. “Fırıncının tırnak izlerini taşıyan pideler”, “dedenin toprağın altına gömülmesiyle peynir bidonunun toprağa gömülmesi” arasında kurulan ilişki gibi çok özgün tanımlama ve benzetmeler öyküyü etkileyici ve akıcı kılıyor.
Bence yazar, Sait Faik tarzı çok iyi bir gözlem yeteneği, sade bir anlatım, zengin betimlemeler gerektiren “küçük” insanların günlük yaşam anlatılarında oldukça başarılı. Bu tarzın içine, geçmişe dair bir anının öyküleştirilmesini eklerken bütünlük sağlama konusunda sorun yaratacak şekilde dağılmamaya dikkat etmek gerekebilir. Ya da tam tersi, yalnızca anının öyküleştirilmesi amacı ağır basacaksa, anlatıcının günlük hayattan izlenimlerini ana konuya daha bütünlükle bağlamak gerekebilir. Ya da her ikisi de öyküde var edilecekse, bu kısa bir öykü yerine daha uzun bir anlatıda yapılmalı belki de.
Bu öykü için de acaba kısa öykü değil de daha uzun bir anlatıda tüm bu unsurlar birbirine daha sağlam bağlanabilir miydi diye düşündüm. Bu mümkün olabilirdi sanırım. Yani bu öykü biraz daha uzatılsa ve anlatıların geçişleri biraz daha iç içe gerçekleştirilse bu sorun halledilebilir gibime geldi. Bütünlükten kaynaklanan bu sorun dışında başka bir sorun göremedim. Akıcı, keyifli bir anlatı. Tebrik ederim, Büşra...
