Hidayet... Popüler
Yine her zamanki gibi gün ağarırken sallandı merdivenlerden aşağı; yine ağır aksak ve temkinli... Bastonuyla neredeyse bir uzvu kadar bütünleşmiş ve ona güveni tam olarak yaşamaya başlayalı neredeyse koca 20 yılı devirmişti... Oysa bu hallere geleceğine hiçbir Dikyamaçlı ihtimal vermez dahası dilegetirmeyi aklından geçirmezdi...
Yine her zamanki gibi gün ağarırken sallandı merdivenlerden aşağı; yine ağır aksak ve temkinli... Bastonuyla neredeyse bir uzvu kadar bütünleşmiş ve ona güveni tam olarak yaşamaya başlayalı neredeyse koca 20 yılı devirmişti... Oysa bu hallere geleceğine hiçbir Dikyamaçlı ihtimal vermez dahası dilegetirmeyi aklından geçirmezdi...
Dikyamaç'ın en diri, en dinç, en karizmatik Hidayet'i böyle mi olacaktı?
Vakti zamanında sülün gibi kızların civarında ateşböcekleri misali pervane olduğu kara yağız Hidayet... Şöyle gözlerini kısıp etrafa bir göz gezdirdimi civarında benim diyen kaya gibi yürekleri yerinden oynatan kudretli delikanlısı Dikyamaç'ın...
O zamanlar böyle kalabalık değildi buralar...
Herkes birbirini tanır, ağa ağalığını, bey beyliğini, hanım hanımlığını, çocuk çocukluğunu bilirdi... Küçük küçüktü, büyükte büyük... Saygı vardı, sevgi, hoşgörü, anlayış ve en önemlisi insana insan muamelesi yapılıyordu. Göç denen illete yakalanmamıştı şehir... En bitlisinden en garibanına herkes kardeşçe geçinip giderdi...
Birgün birilerinin altın yıllar adını verdiği ancak şehir için kıyamet anlamına geldiği yıllar yıllar sonra anlaşılacak bir yağmanın başlamasıyla bozuldu tüm ahengi şehrin... Önce kimsenin bilmediği bir şiveyle konuşan, kaba, gürültücü ve haydut tipli adamlar ve pasaklı karıları, yılışık çocukları türedi soskak aralarında... Üç beş yıl içinde şehri bir kanser gibi sardığında diğerleri geldiler... Hamallıktan çaycılığa, inşaat ameleliğinden seyyarcılığa ne iş olsa yapan bu tipler öyle bir istila etmiştiki şehri, her tarafta bunlardan yüzlercesine rastlamanız vakiydi...
Dikyamaç bu anlamda şanslıydı aslında...
Arazi yapısı olarak bir tepenin bağrında kurulmuş bu mahalle yıllarca tüm dış etkilerden, tehdit ve istialardan korunmuştu... Kapılar açık yatılırdı burada... Anneler, kızlar, bacılar gecenin bir yarılarına dek çekirdek çitler, dantel örerdi kapı önlerinde... Merdivenli yolla ikiye ayrılan mahalleye vasıta girişi mümkün değildi...
Birgün temiz giyimli, esmer tenli, yaka bağırları göbeklerine kadar açık üç beş altın kolyeli altın dişli adam geldi Dikyamaç'a... Muhtarla görüşüp gittiler... Muhtar bizim Hidayet o zamanlar. Toprak istediler... Koca koca siteler yapacaklarmış, içinde herşeyi olan...
Hidayet toplandı mahallenin akil adamlarıyla ve tek tek fikirlerini sordu...
Bu yabani görüntülü ama temiz giyimli adamlar buralara kadar girip dev siteler kurup, marketler, alışveriş merkezleri açacaklardı. Mahalleli ağzının tadının kaçmasından imtina ile karşı durma kararı alınca Hidayet de uydu bu karara ve adamların ayağına gidip bildirdi sonucu...
Hidayet neredeyse üç ay gelmedi mahalleye...
O temiz giyimli, esmer tenli kara vicdanlı adamlar, altın dişlerini göstere göstere satın aldılar Dikyamaç'ın eteklerindeki Hüseyin Ali'nin babadan miras topraklarını yok bahasına... Ve attılar temellerini Dikyamaç'ın intiharının... Koca bloklar göklere doğru her geçen gün daha bir azgın süreçle yaklaşıyordu... İki bilemediniz üç katlı mütevazi Dikyamaç evleri bile görünmez olmuştu...
Hidayet geldi nihayet...
Ama gittiği gibi değil; tekerlekli sandalyede...
O koca adam, dalyan gibi yiğit olamazdı bu gelen...
İki yıl boyunca evine kapandı, hiç dışarıya çıkmıyor kimseyle görüşmüyordu...
Arada bir geceleri pencerelerini açıp önünde bir küfür abidesi gibi yükselen blokların silüetine bakıp bakıp kahroluyordu bazı mahalle sakinlerinin söylediğine göre...
Bir gün Dikyamaç'a beyaz gömlekli birileri gelip alıp gittiler Hidayet'i...
Gidiş o gidiş...
O zamanki bebeler baba ana olmuştu ki Hidayet mahalleye bastonla girdi... Tamı tamına 30 sene sonra...
Dikyamaç bile o eski Dikyamaç değildi...
Blokların ihtişamı karşısında büyülenen mahallelinin yeni yetmeleri dedelerini, babalarını kandırıp kendi meskenlerini de 7 - 8 katlı tabutlara döndürmüşlerdi... Hidayet'in evi hariç... Onunki hala mütevazi, kırmızı boyalı, kiremit çatılı, sarı rolyefli pencerelerinin önünde demir parmaklıklı pencereleri ile adeta zamana ve Dikyamaç'a direniyordu...
Hidayet sevmemişti bu yeni halini Dikyamaç'ın... Ancak ne o eski kudreti ne de değişime direnecek takati ne de değiştirecek kuvveti vardı... Boynunu büktü ve katlanmayı seçti...
Esmer tenlilerin esmer ve kirli çocuklarının anlaşılmaz şiveyle korkunç gürültülü bağrış çağrışlı oyunlarının arasından ağır aksak, yarı topal akıverirdi her gün merdivenlerden böyle... Etrafında olan bitene kayıtsız, kendi halinde...
Blokların önüne indiği vakit elini alnına siper edip kambur belini doğrultmaya zorlanarak bir bakardıki o blokların ihtişamlı duruşuna, koca dev yapılar utancından yerin dibine batardı... Sonra yanaklarına süzülen iki damla yaşı elinin tersiyle siler ve o küçük çayocağının güvenli bağrına bırakırdı yorgun ve sakat bedenini... Demli çayını yudumlarken tellediği cigarasının dumanları arasından geçmişe, o eski Dikyamaç'a öykünür dururdu...
Hidayet hala Dikyamaç'a ve değişime direniyor...
Yaşının bir rivayete göre 90'lara vurduğu söyleniyor... Dikyamaçlılar o kadar derin tanımasalarda Hidayet onların hepsini tanıyor artık... Onlar istilacılardı... Esmer tenlilerin çocukları da baları ve ataları gibi hunharca katlediyorlardı iyi güzel ne varsa...
Hidayet içinde dağ gibi büyüyen acılarla direnmeye devam etti bu işgale yıllarca...
Mahalleye döndüğünde diktiği saksıdaki çiçekler biliyordu neden bu hale geldiğini sadece...
Bir de kendisi...
- İNEBOLU
Üye eleştirileri
Toplam 2 üyeden ortalama puan:
Son Güncelleme: Ağustos 01, 2009
İlk 50 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
Hala devrik cümleleri azaltmanızın anlatımınızı daha güzelleştireceği düşüncesindeyim. Gerçekten akıcılığı bozuyor çünkü. Sağ kulağınızı, sol elinizi başınızın arkasından dolandırıp göstermek gibi bir durum bu. Bunun üslubunuzun bir parçası olduğunun farkındayım ancak devrik cümleleri daha az ve gerçekten etkili olacağını düşündüğünüz yerlerde kullanmanız daha yerinde olacaktır.
Öykünün ilk cümlesinde "yine" ve "her zamanki gibi" şeklinde aynı anlamı ifade eden iki kelimenin bulunması sadece kısa öykü için bütün anlatımlar için fazlalık oluşturuyor bence.
"Arazi yapısı olarak bir tepenin bağrında kurulmuş bu mahalle yıllarca tüm dış etkilerden, tehdit ve istialardan korunmuştu..." burada da "arazi yapısı olarak" şeklindeki ifade cümle içinde kendi başına bir kalabalık oluşturuyor.
"Ancak ne o eski kudreti ne (de) değişime direnecek takati ne de değiştirecek kuvveti vardı... " Bu cümlede bağlaç "de"lerden biri fazlalık oluşturuyor. Gereksiz kelimelerin bir anlatım bozukluğu oluşturduğu muhakkak ve buna biraz daha özen gösterdiğinizde öykünüzün dilin kullanımı bakımından daha başarılı olacağını düşünüyorum.
"imtina" kelimesi yerine neden "çekinmek" gibi daha Türkçe bir kelime kullanmadığınız merak ettim açıkçası. Okuyanların merak edip sözlük karıştırmalarını istemenizden mi, yoksa bu kelimenin yaşamını sürdürmesi için mi? Ben bu kelimenin "çekinme, kaçınma, uzak durma" gibi dile daha yatkın halleri varken bunun yeniden yaygınlık kazanacağını düşünmüyorum açıkçası. Bir de "...miras topraklarını yok bahasına..." değil "miras topraklarını yok pahasına..." olacaktı sanırım. Sigara tellemek yerine sigara tellendirmek deyişini kullanmanız gerekiyor sanırım. Ufak bir dikkatsizlik sonucu gözden kaçmış olabilir diye düşündüm.
Bu arada söylemden geçemeyeceğim "Dikyamaç'ın intiharı", "küfür abidesi" gibi özgün tanımlamalarınız yine çok başarılı.
"Blokların önüne indiği vakit elini alnına siper edip kambur belini doğrultmaya zorlanarak bir bakardıki o blokların ihtişamlı duruşuna, koca dev yapılar utancından yerin dibine batardı... " Bu cümlede bir kopukluk var sanırım. Benim zihnim çok dalgın ya da, bilemiyorum ama anlayamadım. Blokların önüne gelip, elini alnına siper edip, kambur belini doğrultmaya çalışan adam blokların ihtişamlı duruşuna bakardı ve koca dev yapılar utancından yerin dibine batardı. Tamam, şimdi anladım. Çok ciddiyim, şu an cümlenizi çözümlemeye çalıştığımda anladım. O ihtişamlı bloklar, koca dev binalar kambur Hidayet'in bakışından utanıyorlardı. Böyle güzel bir ifadeyi okuyucuya daha sade sunmak, bizleri bu güzel tanımlamalardan yoksun bırakmamak manasını taşıyor. Üzerinde durmasam, şöyle bir okuyup geçsem, kurduğunuz cümlelere ne kadar özen gösterdiğinizi belki de fark etmeyecektim ve bu karmaşıklığı gidermediğiniz sürece emeğiniz gözlerimizin önünden harf harf, hece hece, kelime kelime, cümle cümle akıp gidecektir.
"Esmer tenlilerin, esmer ve kirli çocuklarının..." şeklinde başlayan ve buna benzer anlamlar çağrıştıran ifadeler beni biraz rahatsız etti açıkçası. Kim bu esmer tenliler? Daha açık olabilir miyiz acaba? Hepimizin anladığını varsaydığımızda bu esmer tenliler gökten inmedi ya oraya. Vardır hepsinin bir sebebi. Onları oraya getirenler ve oraya gelmesine neden olan şeyler vardır elbet demekten kendimi alamıyorum.
Son olarak Hidayet'in ortadan kayboluşlarının ve sakatlığının nedeninin açıklanmaması öykünün gizemini koruyor. Herkes Hidayetîn ortadan kaybolduğu günlerde başına gelenler için bir öykü uyduruyor kendi zihninde. Zengin bir hayal gücünün kelimelere yansıması var öykünüzde. Dil kurallarına biraz daha dikkat ettğinizde daha güzel eserler ortaya koyacağınızı düşünüyorum.
Öykülerinizin devamını okumak dileğiyle. Kaleminize sağlık.
...
Aslında daha önce Erdener’in ve bir önceki öykü için benim de yazdığım gibi, yazarın anlatımda kullandığı ifadelerin zengin olduğunu ve öykünün belli başlı standart özellikleri dikkate alınırsa bu ifadelerin işlenebileceğini, bütünlüklü bir öykü yapısı ve sağlam bir kurgu içerisinde etkili bir anlatımla aktarılabileceğini düşünüyorum.
Öykü bütünlük açısından biraz sorunlu gibime geldi. Yazar aslında ne anlatacağını ve kimi resmettiğini biliyor ve okurdan da anlamasını bekliyor. Ancak okuru içine dahil etmek, anlatıyı okur için de anlamlı, anlaşılır ve etkileyici kılmak için güzel ifadelerin iyi oluşturulmuş bütünlük ve süreklilik arz eden bir yapı içerisine oturtulması gerekir. Bu öyküde Hidayet’in nasıl bir insan olduğunu yazarın çok iyi bildiğine eminim ama ben iyice anlayamadım. Çarpık yapılaşmaya karşı durduğu bilinen bir mahalle muhtarı olduğunu anlıyoruz ama fiilen neye karşı nasıl bir savaş verdiğini anlamak, bunu hangi özellikleri dolayısıyla yaptığını bilmek mümkün olmuyor. Köyden ilk ve ikinci uzaklaşmalarının nedeni ve zamanında kızlarla cilveleşen kahramanın başına ne geldiği bilinmiyor. Belki tekerlikli sandalyede köye dönüşü de anlamlıdır ama bunun da nedenini bilemiyoruz.
Bir gün Dikyamaç’a gelen, müteahhit olduğunu anladığımız insanlar bu güzel ilçeyi kar hırsıyla yağmalamak niyetindeler. Doğal olarak da namuslu bir muhtar olan Hidayet buna direniyor. Gerçekten bu tür bir tepkiyi dile getiren Hidayet’in hislerini ve düşüncelerini anlamak mümkün. Ancak daha sonrasında ifade olunanlar için aynı şeyi ben kendi adıma pek söyleyemeyeceğim.
“Önce kimsenin bilmediği bir şiveyle konuşan, kaba, gürültücü ve haydut tipli adamlar ve pasaklı karıları, yılışık çocukları türedi soskak aralarında... Üç beş yıl içinde şehri bir kanser gibi sardığında diğerleri geldiler... Hamallıktan çaycılığa, inşaat ameleliğinden seyyarcılığa ne iş olsa yapan bu tipler öyle bir istila etmiştiki şehri, her tarafta bunlardan yüzlercesine rastlamanız vakiydi...”
"Kaba, gürültücü, haydut tipli adamlar, pasaklı karıları ve yılışık çocukları", sonradan görme türedi zengin tipini, yoz ticari sistemin tahribatçı, açgözlü prototipini biraz kabaca da olsa anlatıyor olabilir ama “diğerleri” ile ifade edilenler bana göre pek de sağlıklı bir analizin ifadesi değil. Öncelikle göç denen, ekonomik, sosyolojik birçok etmene dayalı ve sonuçları açısından da oldukça sancılı bir toplumsal olguyu, yalnızca göç edilen yerdekiler açısından ele alıp göçü de “illet”, "dış etki", "tehdit", "istila" olarak tanımlayarak bana kalırsa derinlikten ve gerçekten uzak bir çözümleme yapılmış.
Önce yalnızca kasabayı “istila” edenin müteahhitler olduğunu zannetmiştim. Ancak buraya yerleşenler ve halkını “rahatsız” edenlerin yalnızca müteahhitler değil, kasabaya doluşan “diğerleri”nin olduğunu da öğreniyoruz. Bu "diğerleri"nin tanımı da göçe yaklaşım kadar sorunlu.
Bu anlamda göç edenleri,
"Dikyamaç bu anlamda şanslıydı aslında...
Arazi yapısı olarak bir tepenin bağrında kurulmuş bu mahalle yıllarca tüm dış etkilerden, tehdit ve istialardan korunmuştu... Kapılar açık yatılırdı burada... Anneler, kızlar, bacılar gecenin bir yarılarına dek çekirdek çitler, dantel örerdi kapı önlerinde..."
ifadelerinde olduğu gibi potansiyel "tehdit", annelerin, kızların "namusuna" göz dikmiş potansiyel sapık, hırsızlık yapacak potansiyel suçlu olarak değerlendirme görüntüsü doğru ve pek hoş değil.
Onca zor şartlar altında, muhtemelen ülkenin en fakir ve iş sahası olmayan, aç ve eğitimsiz kalınan bölgelerinden gelen, kültürlerinden, yakınlarından koparak bu travmatik süreci yaşayan ve gittikleri yerlerde çaycılık, hamallık, amelelik gibi en ağır ve düşük görülen işleri yapan ya da ne iş bulsa çalışan bu mağdur insanlara “istilacı” olarak bakmak, “bunlardan yüzlercesi” gibi olumsuz ifadeler kullanmak, "tehdit" olduklarını vurgulamak bana doğru gelmedi.
Hemen söyleyeyim: Öyküyü yukarıda aktardığım gibi iyi anlayamamış olmamdan kaynaklanan bir durum olabilir bu. Çünkü belirtilenler yazara mı ait yoksa yalnızca köy halkının algılayış tarzını mı yansıtıyor, iyi anlaşılmıyor. Ancak yazara ait olmasa bile göç olgusundan bahseden bir yazının bir tez doğrultusunda bu kasaba halkının göç edenlerle ilgili sakat düşüncesini açığa vuruyor olmasını beklerdim. Bu haliyle yazarın da tezi olabilir diye düşündürüyor. Ama dediğim gibi yanlış anlamış olmayı isterim.
Çarpık yapılaşmaya, talana ve yağmaya karşı mücadele veren onurlu bir insanın yaşamını aktarmak güzel bir konu seçimi ama belirttiğim unsurlar kafamı fazlasıyla kurcaladı.
Dil konusundaysa diğer iki öykü için yaptığım eleştiriler bu öykü için de geçerli. Yani ayrı yazılması gereken de’ler, ki’ler, her şey, dile getirmek gibi deyimler, sürekli kullanılmaması daha uygun olan üç nokta işareti... Aslında bu hataları düzeltmek için bir kolay yol önerebilirim. Word’ün yazım denetimi var. Otomatik olarak devreye girip yanlış yazıldığında altı kırmızıyla çizilerek yazar uyarılıyor. Uyarmakla kalmıyor, yazımını yanlış yaptığmız ya da bildiğimiz sözcüklerin doğru yazımını da gösteriyor. Mesela yanlış yazılınca altı kırmızıyla çizilen “etmiştiki” kelimesinin üzerine sağ tıklayınca “etmişti ki” doğru ifadesi beliriyor. Aını şekilde “rolyef”in üzerine sağ tıklayınca bu kelimenin doğrusunun “rölyef” olduğunu görüyoruz. Her sürümünde var mı bu özellik bilemiyorum ama XP’de olduğundan eminim, herhalde diğerlerinde de bulunuyordur. Ben bu özellikten çok faydalanıyorum ve herkese öneriyorum. Türkçeyi kullanıma özen gösteriyorsak, tabii ki.
Öykü çalışmalarını sürdürmeni ve yeni öykülerini okumayı isterim, Yaşar.
