Edebiyat Edebiyat Öyküler Yarışma Dışı Öykü Tükürükten Gözyaşları
 

Tükürükten Gözyaşları Popüler

Edebiyat

Edebiyat Yazarları
Etiketler

Zembereğinden boşalmış gibi fırladı kara önlüklü çocuklar. Koridorda pirinçten zili aceleyle sallayan nöbetçi öğrenci, kapıların açılması ile koşarak köşedeki Atatürk büstünün yanına ilişiyor.

Ellerinde paltoları, çantaların ağzı kapanmamış ve hatta ivedilikle açılan yakalıklar tek düğme ile salınıyor kara önlüğün üzerinde. Bahçe kapısından çıkana kadar önlük-yaka ne varsa çantanın içine tepilecek. Eve girmeden önce bahçede, kömürlükte veya balkon altında zulaya yatırılmış patlak bir lastik topla maç yapacak oğlanlar. Kızlarsa kol kola girmiş ya da yaramaz oğlan çocuklarına bağırıyor olacaklar şımardıkları için.

Boşalan sınıftan en son Gülay çıkıyor. Hademeyi görünce tuvalete girip saklanıyor. O’nun sınıfları tek tek dolaşıp ışıkları kapamasını, okulun demir kapısını kilitlemesini bekliyor.

Gülay artık kendi başına. Okulun en sevdiği, en masum , en sessiz , en verimli olduğu saatler. Sırayla dolaşıyor sınıfları. Sıraların altına, yerlere, sınıf köşelerinde duran demirden çöp kutularına varana kadar her yere bakıp; atılmış, düşmüş, unutulmuş ne varsa topluyor. Kalemtıraş içinde neredeyse kaybolan, güdük kurşun kalemleri de alıyor. Eve gittiğinde yere dayayıp meyve bıçağı ile yontarak uç açacak.

Yazarken elinde görünmüyor kalem. Öğretmen ilk zamanlar söylense de sonraları minicik bir kalemle nasıl bu kadar güzel yazı yazdığına şaşıyor. Daha sonra alışıyor, görmüyor bile. Çöp kutularından ve sıra altlarından topladıklarını kalem kutusuna dolduruyor. Alt katın arka cepheye bakan sınıf penceresinden atlayarak hızla eve gidiyor. Yolda ellerini kokluyor. Odun, kül ve çürük karışımı bir koku. Çöp kokusundan daha hallice.

Gülay, okulun en çok çıkış saatlerini, bir de Esin Öğretmenin evinden oğlu Baran’ı aldırışını seviyor. Sabah saat 10.00 oldu mu Baran uyanıyor. Evde kimseyi bulamayan Baran ağlamasın ve masadaki kahvaltısını yesin diye Gülay ve Şefika neredeyse her gün Esin Öğretmenin evine gidiyorlar. Sınıfta ders anlatılırken saatin 10.00 olmasını iple çekiyor Gülay. Öğretmenin gözüne bakıyor. Olur da ondan başkasını gönderirse diye göz hapsine alıyor öğretmeni. Parmaklar havaya kalktığında sinirleniyor öğretmeni göremediğine. Ne kadar da meraklılar bildiklerini göstermeye. Bu da yetmezmiş gibi ayağa da kalkıyorlar. Öğretmen sıraların arasında dolanırken Gülay’a anahtar uzatıyor. Heyecanlandığını göstermemek ister gibi göz ucuyla bakıyor Pembe Panterli anahtarlığa. Talimatı alır almaz Şefika ile fırlayacaklar eve.

Nöbetçi öğrenci nereye gittiklerini sormuyor artık. Pembe Panteri sallayarak geçiyorlar önünden. Önemli bir görevli edası ile okulun önüne geldiklerinde, koşarak Baran’a gidiyorlar. Yolda yürüyerek heba olacak zamanı evde geçirmek istediklerinden acele ediyorlar. Kazanılan zaman, kahvaltı masasındaki sucuklu yumurtayı yemeye ve kokmasın diye ağız çalkalamaya harcanıyor.

Şefika, kopardığı ekmekle sucuklu yumurtadan bir parça sıyırıyor. Gülay da ekmeğin kurumamış yumuşak kısmı ile donmuş sucuğun yağına banıyor. Tavada bırakılan iki dilim sucuklu yumurta, öğretmenin Baran’a 'yumurtanı yedin mi' sorusundan başarı ile geçecek. Zaten bir parça kalmış olan yumurtayı itirazsız yiyecek Baran.

Sofranın bir kenarında duran, içine ekmek kırıntıları düşmüş tahinli pekmezi tanımıyorlar. Parmağını batırıp ağzına götürüyor Gülay. Reçel gibi bir şey sanıyor. Kaşardan da alıyorlar bir parça. Soğumuş börekten almaya korkuyorlar. İki dilim olsa belki birini alırlardı. Azıcık Baran’a ısırtabilirlerse gerisini pay edip yiyebilirler belki.

Koltuğun üzerine gelişigüzel atılmış bir gecelik ve denenip kaçık olduğu anlaşıldıktan sonra tek bacağı ters çıkarılmış ince tül çorap var. Koyu vişne çürüğü kadife perdeler içeriyi akşam üzeriymiş gibi karanlık yapıyor. Bu his Gülay ve Şefika’ya geç kalma korkusu veriyor.

Gülay, Baran’ı uyandırıp üstünü giydirirken, Şefika oyuncak sepetinden kahverengi bir maymun çıkarıp bakıyor. Maymunun ellerinde yapışkan çırçırlar var. Uzun ayaklarını başının arkasına geçirip ellerini birbirine çırçırlarından yapıştırıyor. Baran’ın üzerini giydiren Gülay’a maymunun yeni halini gösteriyor. Gülay gülümsüyor. Baran uykulu gözlerle maymundan çok Şefika’ya bakıyor.

Derste ne işlenmiş hiç düşünmüyor ve sormuyorlar. Baran’ın iyice uykusu açılmış. Annesinin onu yedin mi bunu yedin mi sorularını hep başını sallayarak onaylıyor. Gözleri ve aklı sınıftaki çocuklarda. Sınıftaki çocukların da öğretmen oğlu kadife pantolonlu Baran’da. Baran keçeli kalemi olanların yanına oturarak resim yapacak.

Bu tatlı görev uzun sürmüyor. Esin Öğretmenin eşinin çalıştığı kasabaya istediği tayin kabul ediliyor. Yeni bir öğretmen gelene kadar Şerife Öğretmen iki sınıfı birden idare edecek. Konuyu bir kişiye kitaptan okutup özet çıkarttırıyor. Soruyu tahtaya yazıp kendi sınıfına gidiyor. Gelince de defterlere tek tek bakıp kontrol ediyor. Şefika bir türlü anlamıyor soruyu. Aklına geleni yazıp yazıp siliyor. Sildiği yer incelip yırtılıyor. Gülay bekliyor. Arada Şefika’ya bakıyor. Arka sıradakinin defterinden gördüğü kadarını yazıyor. Kocaman kurdeleli, dantel yakalıklı kız, kendi defterine bakıldığını anlayınca kolunu öyle bir kapatıyor ki hiçbir şey görünmüyor. Çalışkan, zengin ve bir o kadar da bencil. Yüzündeki çiller kaşı ve saçı ile aynı kızıllıkta.

Gülay, öğretmenin ön sıraya gelmesiyle tırnaklarını yemeye başlıyor. Tırnak kenarından bir deri parçasını koparırken altından taze, kırmızı kanlı bir deri görünüyor. Kopan etin dibi hafiften kanıyor. Şerife Öğretmen Şefika’nın kulak kenarındaki saçlarını çekiyor ince ince. İnce ince acıyor saçının dipleri. Şefika bu konuyu hiç hatırlamıyor ama, hatırlamadığını, bilmediğini söyleyemiyor. Öğretmen, Gülay’ın defterini kontrol ederken aynı zamanda kaleminin nerde olduğunu soruyor. Hiç konuşmadan avucundaki küçücük kalemi gösteriyor. Öğretmen, deftere elindeki kırmızı tükenmez kalemle problemin devamını yazıyor. Giderken de aynı kalemle kafasına vuruyor iki kez. Gülay, Şerife Öğretmenin arkasından eteğinin yırtmacına, kalın bacaklarına bakıyor. Bu bacakların sınıfta çok dolaşmayacağını düşününce derin bir nefes alıyor.

Öğretmenler odasına bir bahane ile girip çıkan çocuklar, yeni gelen öğretmeni görmeye, birbirlerine anlatmaya çalışıyorlar. Birkaç dakika sonra sınıfa gelecek olması, birkaç dakika önceden görmüş olma ayrıcalığının önüne geçemiyor.

Sınıfın kapısında uzun boyu ile beliriyor. Kapının kapanmasıyla uğultu birden son buluyor. Gülümseyerek sıraların önünden tek eli cebinde geçiyor.

Oturduğu kürsüden buğulu mavi gözleriyle sınıfı izliyor. Sarı saçları dağınık. Bir çocuk yüzü kadar küçük yüzüne ağzı, kırmızı burnu, gözleri sıkışmaya çalışmış. Bu yüzden olsa gerek dudakları incecik. Önce kendi adını söyleyerek herkesten sıra ile kalkıp adını soyadını söylemesini istiyor. Gülay kendi sırası gelene kadar içinden defalarca adını soyadını tekrarlıyor. Sırası gelip de ayağa kalktığında yüzünü bir ateş basıyor. Oturur oturmaz parmağını ağzına alıp yarıya kadar kemirdiği tırnağından arta kalanlarını koparıp tükürüyor.

En arka sıradaki iriyarı, iki sene üst üste sınıfta kalmış olan Turan, adını söyleyip yerine oturduğunda adını söylememiş kimse kalmıyor. Derin bir sessizlik ortalığı kaplıyor. Sessizliğin dürtüsünden olacak Huda Öğretmen başını kaldırıp sınıfa bakıyor. Hangi derste kalındığını öğrenmek için ön sıradan bir defter istiyor. Elektriğe tutulmuş gibi herkes çantasından defterini çıkarıp en hızlıları defterlerini kürsüye yığıyor. Defter yığının en üstünde duran Hayat Bilgisinden rasgele bir üniteyi inceliyor. Defteri tekrar yığının üzerine koyduğu halde ellerini çekmiyor. Kapak ve sayfa ucu ile oynuyor. Elleri devamlı devinim içinde.

Ders yapmayacağı kesinleşiyor. Çocuklar sanki sessiz sinema izliyor. Sessizliği bozmak, onlarca gözleri üstünden silkelemek ihtiyacı hissediyor. Sesi güzel olanlardan şarkı istemek en iyi fikir. Hep bir ağızdan güzel sesli kızın adına tempo tutuluyor. Birden endişelenip sınıf kapısından biri girecekmiş gibi bakarak alkışı susturmaya çalışıyor. Güzel sesli kız, yaşına uymayan kalın bir sesle, varlığına tiryaki, yokluğuna deli olunan bir şarkı söylüyor.

Huda Öğretmen, defterin bir ucunu farkında olmadan kıvırıyor. Defter sayfası çok titriyor. Teşekkür ederken gözleri nemlenip kızarıyor. Hiç yerinden kalkıp sınıfta dolaşmıyor. Hep kürsüde oturuyor, hep sohbet ediyor, hep gülümsüyor. Gülay, Huda Öğretmene bakıyor. Birkaç günü bütün ömre sığdıracak kadar çoğaltıyor. Elindeki küçük kalemle defterin en arkasına Huda Öğretmenin adını yazıyor. Yedek kalem kutusundaki tüm kalemleri çıkarıp, alt alta, hepsi ile en güzelini bulana kadar yazıyor.

Huda Öğretmenin ders yapıp yapmadığını, kara tahtada problem çözüp çözmediğini, öğretmen olup olmadığını, kaç gün sınıfa girip çıktığını, not defterinin olup olmadığını hatırlamıyor.

Teneffüste kızlar, Huda Öğretmenin alkolik olduğunu, karısının da öğretmen olduğunu ve boşanacaklarını, son dersten sonra artık buralardan gideceğini birbirlerinin kulaklarına fısıldaşarak anlatıyorlar.

Kız öğrencilere mendilleriyle deri çizmelerini sildiren Pervin Öğretmen giderken, gözlerini tükürükle ıslatıyordu Gülay. Şefika, bu duruma gülerken gözü yaşlı bir kız öğrencinin bakışıyla, gülmesini hıçkırıkla kapatıyordu. Esin Öğretmen giderken, neşeli sucuklu yumurtalar da gidiyordu. Çalışkan sevici, asabi, kalın bacaklı Şerife Öğretmenin emanetinden çıkışlarını kızlar tuvaletinde zıplayarak kutluyorlar, koridorlarda göründüğünde ise saygıyla başlar göğse kadar inip kalkıyordu.

Huda Öğretmenin gidişi gözlerin tükürüklenmesine olanak vermiyor. Zaten kimse ağlamıyor. Gülay umursamıyor numarası yapıyor. Şefika merdiven gibi katladığı bir kağıdı yellendirerek kızarmış yanaklarını serinletmeye çalışıyor. Birbirlerinin gözlerine bakmamaya çalışıyorlar. Gülay, kağıttan yelpazeyi alarak buruşturuyor. Şefika hiç kızmıyor, öylece bakıyor. Gülay anlamıyor Şefika’nın defterindeki, defalarca yazılmış Huda Öğretmenin adına baktığını.

Gülay ağlamaya başlıyor. Şefika da gülerek ağlıyor. Gülay gülüyor. Ağladıklarına gülüyorlar.

Öğretmenler odasının önünde bekleyerek ne kadar üzgün olduklarını göstermek, kendisini sevdiren bir öğretmene gerçekten üzüldüklerini, numara yapmadıklarını kanıtlamak ve öpmek istiyorlar. Huda Öğretmen eğilerek yanağının birini uzatıyor. Gülay öperken ağlıyor. Şefika ise yemin ederek kendisini sevdiklerini söylüyor. Huda Öğretmenin elleri, kızların saçlarını okşarken daha çok titriyor. Minik yüzü ve burnu kıpkırmızı oluyor. Hiçbir şey söylemeden hızla öğretmenler odasına geri giriyor.

Bildikleri her şey, hiçbir şey yapmadan kürsüde oturan Huda Öğretmenin bakışları kadar çok şey olmuyor.

Nöbetçi öğrenci olanca gücü ile Atatürk büstünün yanında zili çalıyor.

Çöp kutularında küçük kalemler birikiyor.



Üye eleştirileri

Toplam 4 üyeden ortalama puan:

Genel Puan 
 
7.2
Dili Kullanım 
 
7.3  (4)
Kurgu 
 
6.5  (4)
Anlatım 
 
6.8  (4)
Metiniçi Tutarlılık 
 
8.3  (4)
Puanlar (daha yüksek daha iyi)
Dili Kullanım  
Sözcük seçimi,Söz sanatları ,Noktalama/Dilbilgisi
Kurgu  
çizgisel/döngüsel, romantik/gerçekçi, olay örgüsü/zinciri, konu seçimi, Özgünlük
Anlatım  
Bütünlük, Süreklilik, Betimleme, Anlatım kişisi, Anlatıcının Tavrı, Anlatım tekniği, Özgünlük, Ayrıntıların İşlevselliği
Metiniçi Tutarlılık  
Gerçeğe Uygunluk, Olgulara dikkat, İnandırıcılık, Bilgililik, Mantık Hatası Yokluğu
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Tükürükten Gözyaşları 2009-08-07 10:04:44 Murat
Genel Puan 
 
8.0
Dili Kullanım 
 
8.0
Kurgu 
 
7.0
Anlatım 
 
8.0
Metiniçi Tutarlılık 
 
9.0
Murat Eleştiren Murat    Ağustos 07, 2009
İlk 10 Eleştirmen Arasında  -   Bütün eleştirilerime bakın

Eğer tekrar düzenlersek ki büyük ihtimalle düzenleriz, önümüzdeki yıl hayalet öykü yarışmasına böyle çarpıcı bir öykü ile katılmanı şahsen isterim Sevda, tebrik ederim.

Öykünün yapısı, kurgusu, dili hakkında yeterince konuşulmuş zaten. Ben de Büşra gibi öykündeki ince ve bir o kadar gerçek detayları çok beğendim. Erkan'ın bahsettiği gerçeklik olgusu da öykünün önemli özelliklerinden biri.

Kalemine sağlık.

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
20
Bu eleştiriyi ihbar et
Tükürükten Gözyaşları 2009-08-04 19:48:53 m2312
Genel Puan 
 
8.0
Dili Kullanım 
 
8.0
Kurgu 
 
8.0
Anlatım 
 
7.0
Metiniçi Tutarlılık 
 
9.0
m2312 Eleştiren m2312    Ağustos 04, 2009
İlk 50 Eleştirmen Arasında  -   Bütün eleştirilerime bakın

Başlangıç ve son arasındaki bütünlük gerçekten de çok güzel ilişkilendirilmiş. Birçoğmuzun hayatından izler taşıyan güzel bir öykü olmuş, kaleminize sağlık. Öykünüzde gözüme çarpan ciddi bir sorun yok. Yalnızca bir kopukluk mevcut. Bir paragrafta anlatılabilecekler parça parça olmuş ve bu da bir dağınıklık oluşturuyor.

Öğretmenlerin öğrencilerinden istifade etmeye çalışması kendilerini acınacak bir duruma düşürüyor. Okulumuzda bir bayan öğretmen vardı, dördüncü-beşinci sınıf öğrencilerini temzliğe; cam sildirmeye, evi süpürtmeye çağırır ve derslerinde hiç de başarılı olmayan bu öğrenciler sönem sonunda takdir veya teşekkürle ödüllendirlierdi. On-on bir yşalarındaki bir çocuğu kendi amacı, hem de vermesi gereken eğtimle hiçbir alakası olmayan bir iş için kullanıyor olması gerçekten kınanacak bir durum. Benzer şekilde öykünüzdeki Pervin öğretmen, kahvaltı masasında sucuklu yumurta ve tahin bulunan Esin öğretmenin yaptıkları kabul edilecek türden değil.

Gülay'ın okulda günün son zili çaldığı zaman saklanışı ve ardıdan yaptıkları... Gerçekten çok hassas bir nokta. Kelimelerle bunları kalıcı hale getirmeniz bir toplumsal sorumluluk örneği aynı zamanda. Çok anlamlı ayrıntılar var. Baran'ın keçeli kalemleri olanların yanına oturtulması, tanışma faslında kendine sıra gelene kadar adını tekrarlaması, birkaç tanesine sahip olabilmek için onca çöp karıştırarak zor şer elde ettiği kalemlere kıyıp öğretmenin adını defalarca yazışı ve daha birçoğu. Öykünüzü okurken belki siyah önlükler içinde değil ama mavi önnlükler içinde ve pirinçten yapılmış zil elimde bir o yana bir bu yana salınırken buldum kendimi.

İlk cümlede görünen geçmiş zamanı kullanışınızın ardından şimdiki zamana geçmeniz göze batıyor. Tamamının şimdiki zaman kipinde yazılmasınaysa bir diyeceğim yok.

Gözüme çarpan bir nokta " Çöp kokusundan daha hallice." cümelsindeki "daha"nın fazlalığı. Bİldiğim kadarıyla "hallice" zaten "daha iyi" anlamını taşıyor.

Hayatın içinden, içimde duyumsayarak okuduğum bir öykü "Tükürükten Gözyaşları". Yeri gelmişken öykü isminin bir hayli ilgi çekici olduğunu da belirtmiş olayım.

Tebrik ediyorum.Öykülerinizin devamını okumak isterim.

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
20
Bu eleştiriyi ihbar et
Tükürükten Gözyaşları 2009-07-24 17:02:11 fetekos
Genel Puan 
 
7.8
Dili Kullanım 
 
8.0
Kurgu 
 
7.0
Anlatım 
 
7.0
Metiniçi Tutarlılık 
 
9.0
fetekos Eleştiren fetekos    Temmuz 24, 2009
Son Güncelleme: Temmuz 24, 2009
İlk 50 Eleştirmen Arasında  -   Bütün eleştirilerime bakın

Tükürükten Çağ Atlama

Öyküde şimdiki zaman kullanımı, teknik anlamda bir şey bildiğimden değil ama bana bu öykü için uygun geldi. En azından kulak tırmalayıcı bulmadım ve bu öykünün, anladığım kadarıyla anımsama, geri dönüş çağrışımlı, samimi anlatımına da yakıştırdım. Akıcı, düzgün ve abartısız bir dil kullanılmış. Söylemeden geçemeyeceğim bir ayrıntı da şu: Neredeyse hiç yazım hatası yok. Bu özen için bir okur olarak yazara teşekkür ediyorum.

Erkan’ın bütünlükle ilgili eleştirilerine ben de katılıyorum. Erkan, forumda kaleme aldığı “Öykü hakkında” başlıklı yazı dizisinde çok güzel ifade etmiş bunu. Buraya da eklemeyi faydalı buluyorum:

“Bir bütün yaratmak, bütün mesele burada. O zaman bütün nedir? Sadece öyküde değil yaşamda neye karşılık gelir bütün? Mesela, bir tarihte doğup bir tarihte ölmüş insanın yaşamı bütündür. Bir masa ve o masanın bulunduğu mutfak bütündür. İnsanoğlunun binlerce yıldır oluşturageldiği mantık belirler bütünün ne olduğunu. Akşam, sahilde misafirlerle çıktığım gezinti bir bütündür, çünkü evden çıkmış, gezmiş ve geri dönmüşüzdür ama misafirler hala evde olduklarına göre ziyaretleri henüz bir bütüne dönüşmemiştir.

Aynı şey öyküler için de geçerli değil mi? Son satırını okuduğumuz zaman, ilk satırda başlayan sürecin sona erdiğini hissetmeliyim, çünkü öykü, sonsuzdan gelip sonsuza giden bir süreçten çekilip alınan bir parça değildir. İyice belirlenmiş bir başlangıç ve sonuç, toplumsal bir uzlaşı sonucu gereklidir her edebiyat yapıtına.

Edebiyat ve müzik nedense bu formdadır. Şarkının başlangıcı ve bitişi dinleyiciye hissettirilir. Çoğu şarkıda, müzik, başta yavaş yavaş artar, sonda yavaş yavaş azalır. Ya da tek çalgı girer, sonra çalgı sayısı fazlalaşır, en sonunda hem gerilim hem çalgı sayısı en üst noktadadır. Bu tür bir müzik, ayağı taşa takılıp, uçuruma düşen insana benzer bir yandan. Hız gitgide artar, toprakla arasında 0.000000001 mm kaldığında en üst sınırdadır, ama bir an sonra, sıfıra inecek ve öykü bitecektir. Yani bir müziğin en şiddetli anından hemen sonra yerini sessizliğe bırakması gibi.”


Benim asıl dikkatimi çeken öykünün temasına gelirsek; bu öykü beni gerçekten etkiledi. İlkokulda yaşananlar, bir öğretmenle, yaşama dair birçok ilk bilgiyi öğretmesi gerekenle ve yaşıtlarla ilk kurulacak ilişkiler insan hayatında oldukça önemlidir.

Öyküde anlatılan, bana hem belki birçoğumuzun yaşadığı acı bir gerçeği, hem de bu döneme ait kendi deneyimimi anımsattı. Hayatı yeni algılamaya başlayan bu taze insanların dünyalarında aslında hiçbir gerçek etki yaratamayan, onlarda sonraki yıllarında da izlerini bulacakları korku temelinde geliştirilen ve dışa vurulan sahte duygular, duygulanımlar yaratan insanlar, eğitimcilerle başlıyor çocuklar hayatlarına. Bana o kadar tanıdık geldi ki bu. Hayatımın en güzel günlerini yaşadığım ilkokul çağımda en kötü izlenimlerimi okulda, derslerde ilkokul öğretmenim sayesinde edindim. İlk karşı çıkışım, bir bozukluğun farkına varışım bilinçli anne ve baba sayesinde değil, belki de ilkokul sıralarında gördüklerimin etkisiyle olmuştur. Daha çok aydın ve gelir düzeyleri iyi ailelerin yaşadığı bir semtin, iki devlet okulundan, diğerine göre daha karma bir yapısı bulunanına, biraz da iyi bir voleybol takımı olduğu için gönderildim. Sınıfta zengin ve eğitimli ailelerin çocukları olduğu gibi, orta düzeyli ve de düşük gelir düzeyinde, çocuklarının eğitimleriyle de fazlaca ilgili olmayan ailelerin çocukları, hatta köyden İstanbul’a bir akrabasının yanına okumak üzere gönderilmiş yoksul çocuklar da vardı. Öğretmenin ilk gruptan olanlara davranışıyla diğerlerine davranışı arasındaki farklılık, sonradan çok daha fazla anlam verebildiğim bu ayrımcılık, sanırım toplumsal adaletsizliğin farkına varışımın başlangıcı oldu. Ben hiç kötü muameleye maruz kalmadım ama diğerlerinin sırtında kırılan demir sopaları da hiç unutmadım. Yakın arkadaşlarım hep sonuncu gruptakiler oldu. O zaman ne düşünüyordum, neden daha çok onlarla oturuyor ve zaman geçiriyordum, şimdi tam olarak anımsamıyorum. Belki çok daha samimi ve gerçekçi buluyordum onları, belki de benim özgür yetiştirilme tarzıma, bana aşılanan şekilcilikten uzak ilişki kurma tarzıma, diğer çıtkırıldım çocuklara göre çok daha uygun düşüyordu onlarla yakın ilişki kurmak. Ama bu tercihin hayatımda hep geçerli olduğunu görünce o yıllardaki duygularımın etkisini daha iyi anlıyorum. Onlarda kim bilir ne gibi hasarlara yol açmıştır bu ayrımcılığa maruz kalmak. Beni de oldukça etkilemekle birlikte, gene de onlar kadar hasar bıraktığını sanmam, çünkü şanslı bir çocuk olarak sağlam bir çevre içerisindeydim ve okulun sosyal ortamından daha fazla fayda sağlayan bir çocuk olarak da okula dair anımsadığım tek şey bu değildi. Şimdi inanması zor gelen, çocukların kültürel ve fiziksel gelişimine önem veren, müthiş bir müdür vardı ve aynı zamanda voleybol antrenörümüz olması nedeniyle ilişki kurabildiğim bu iyi niyetli müdürden daha çok yararlandım ve etkilendim. Bir de tabii o zamanlarda henüz anlamlandıramadığım bu tepkimi daha sonra bir düşünsel alana yönlendirmeyi bildim, bir sosyalist oldum. :) Bozuk bir düzenin, her şeyin daha da çürümeye, çözülmeye başladığı 80’li yılların çocuklarından biri olarak yaşadığım ve aktardığım bu ayrıntıyı, “çağ atlarken” tüm ülkede yaşanan yeni bir ahlakın, toplumsal ilişkiler biçiminin bir göstergesi olarak algıladım.

Gülay’ın, kız öğrencilere çizmelerini sildiren Pervin Öğretmen’in gidişi ardından döktüğü sahte gözyaşlarıyla anlatmaya çalıştığı ve yazarın bu imgeyle vurgulamak istediği o kadar önemli bir gerçek, o kadar kulak verilmesi gerekli bir uyarı, bir çağrı ki orada aslında bu toplumun bütün kültürel, sosyal politikalarının ve siyasi kararların da bir yansıması yatıyor. Hiçbir toplum, bu yeşermek isteyen çocukların dünyasını çiğneyerek, atlayarak bir ilerleme sağlayamaz, bunun altı çiziliyor.

Bana bunları ifade eden bu öyküyü paylaştığın için teşekkürler, Sevda. Umarım diğer öykülerini de paylaşmaya devam edersin.

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
70
Bu eleştiriyi ihbar et
Tükürükten Gözyaşları 2009-07-23 19:50:32 Erkan Okay
Genel Puan 
 
5.0
Dili Kullanım 
 
5.0
Kurgu 
 
4.0
Anlatım 
 
5.0
Metiniçi Tutarlılık 
 
6.0
Erkan Okay Eleştiren Erkan Okay    Temmuz 23, 2009
  -   Bütün eleştirilerime bakın

Gerçekçilik

Öyküde bir gerçekçilik var ki bu hoşuma gitti. Kopartılan tırnak etleri mesela insanı rahatsız eden gerçeklerden.

Öyküyü neden şimdiki zamanda anlatmayı denediniz? ("Zembereğinden boşalmış gibi fırladı kara önlüklü çocuklar." O zaman bu da şimdiki zaman olmalıydı). Bu okumayı benim açımdan çok zorlaştırdı. Bir taraftan da şimdiki zaman neden kullanılmasın diye sormuyor değilim. Hoşuma gitmemesinin nedeni sadece alışılmadık olması mı, yoksa haklı bir nedeni var mı acaba?

Öyküde olan şey iki öğrencinin değişen öğretmenlerle ile ilgili hisleri ve yaşadıkları olaylar. Süreklilik var ama bütünlük yok. Giriş-Gelişme-Sonuç gibi bir yapı da yok. Matematikle ilgili bir benzetme yapacak olursam, öykü bir çizgiden çok bir dairedir diyebilirim.

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
20
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (5)
  • sevda
    avatar

    Teşekkür ederim paylaştığın için. Ben de yine eski öykülerimden birini ekliyorum. aynı şekilde geçişli anımsamalar var.
    Sevgimle.

  • fetekos
    avatar

    Sevda,

    Dün akşam Çehov okurken "Besleme" adlı öyküsü dikkatimi çekti. Geçmiş zamanda yaşanmış bir olayı, kahramanı Varka'nın yaşamından bir kesiti, senin gibi şimdiki zaman kullanarak anlatmış Çehov. Bu zaman tercihi, öyküye çok içten bir anlam kazandırmış, zaten etkileyici olan konunun okuru etkileme derecesini arttırmış gibime geldi.

    Öyküyü buraya da ekliyorum:

    BESLEME

    Gece yarısı. On üç yaşındaki besleme Varka, beşiği sallarken bir yandan da uykulu bir ninni tutturmuş, mırıldanıyordu:

    Uyusun da büyüsün, ninnii, Tıpış tıpış yürüsün, ninnii...

    Meryem Ana tasvirinin önünde küçük, yeşil bir lâmba yanıyor. Odanın bir başından öteki başına gerili ipte, kurumaları için kundak bezleri, iri, kara pantolonlar asılı. Lâmbanın ışığı, tavanda geniş, yeşil bir yuvarlak çizmiş, kundakların, pantolonların uzun gölgeleri sobanın, beşiğin, Varka' nın üstüne düşmüş... Lâmbanın ışığı titreştiğinde tavandaki yuvarlak ile gölgeler canlanıyor, rüzgârdanmış gibi dalgalanıyorlar. Boğucu bir hava var içeride. Koyu bir lahana çorbası ve kösele kokusu sarmış her yanı.

    Bebek ağlıyor. Bağırmaktan sesi kısıldığı, bitkin düştüğü halde yine de ağlamayı kesmiyor. Yatışacağa da benzemiyor. Varka'nın uykusu var. Gözkapakları kapanıyor, başı ikide bir önüne düşüyor, boynu çok ağrıyor. Ne gözkapaklarını kaldıracak, ne de dudaklarını oynatacak
    gücü var. Yüzü kurumuş, odunlaşmış, başı topluiğne başı kadar küçülmüş gibi geliyor ona.

    — Uyusun da büyüsün ninnii, diye mırıldanıyor Varka, tıpış tıpış yürüsün...

    Bir cırcırböceği sobanın içinde cırlıyor. Yan odada, duvarın ötesinde bey ve Kalfa Afanasiy horluyorlar... Beşik acıklı acıklı gıcırdıyor, Varka mırıltıyla ninni söylüyor... Gecenin sessizliğinde her şey birleşiyor, rahat döşekte yatarken dinlemesi pek tatlı bir ninni oluveriyor.

    Ama bu müzik insanın sinirini bozmaktan, onu canından bezdirmekten başka bir şeye yaramıyor şimdi. Çünkü Varka'nın üzerine gevşeklik çöktürüyor, uykusunu getiriyor. Oysa uyuyamaz Varka. Allah saklasın, bir uyuşa, hanımla bey canını çıkartana kadar döverler onu sonra.

    Lâmba göz kırpıyor sanki. Yeşil yuvarlak ile gölgeler harekete geçiyor, Varka'nın yarı açık, dalgın gözlerinin önünde öteye beriye kayıyor, uykulu beyninde dumanlı düşler yaratıyorlar.

    Varka, gökyüzünde birbiri ardından koşuşan, bebek gibi ağlaşan kapkara bulutlar görüyor hayâlinde. Ve işte güçlü bir rüzgâr çıkıp tümünü dağıtıyor. Varka, cıvık çamurla kaplı geniş bir şose görüyor. Bir dizi yük arabası güçlükle ilerliyor, omuzlarında ağır çuvallarla iki
    büklüm insanlar el ele tutuşmuş yol almaya çalışıyor, karmakarışık bir sürü gölge, ortalıkta dolaşıyor. Soğuk görünüşlü bulutların arasıdan şosenin iki yanında ormanlar gözüktü. Çuval taşıyan iki büklüm insanlarla gölgeler birden çamura yatıyor. "Niçin çamurun içinde
    yatıyorsunuz?" diye soruyor Varka. "Uyuyacağız, uyuyacağız!" diyorlar, berikiler. Ve derin, tatlı bir uykuya dalıyorlar. Bir sürü saksağan ve karga gelip telgraf teline konuyor, küçük çocuk gibi bağrışarak uyuyanları uyandırmaya çalışıyor Varka,
    .— Ninni, ninnii... diye mırıldanırken kendini karanlık, havasız bir köy evinde görüyor şimdi.

    Rahmetli babası Yefim Stepanov yerde kıvranıyor. Varka onu görmüyor, ama acıdan tahtaların üzerinde yuvarlanışını, inleyişini işitiyor. Kendi deyişiyle: 'fıtığı ağrıyor'. Acısı öylesine dayanılmaz ki, tek sözcük bile söylemiyor, yalnızca derin derin, hırsla soluyor,
    dişlerini 'tak-tak-tak' diye trampet gibi takırdatıyor. Biraz önce annesi Pelagey, beylere, Yefim'in ölmek üzere olduğunu söylemek için koşarak çıkıp gitmişti. Bu zamana kadar dönmüş olmalıydı. Varka, sobanın üstündeki döşeğinde yatıyor. İstiyor, ama uyuyamıyor, babasının 'tak-tak'larını dinliyor, îşte, bir arabanın tekerlek sesleri duyuldu. Buraya geliyor, Bey, kentten onlara konuk gelen genç doktoru göndermiş. Doktor içeri giriyor. Karanlıkta görünmüyor, ama öksürüğü ve kapıyı kapayışı işitiliyor.

    — Işığı yakın, diyor. Yefim karşılık veriyor:
    — Tak-tak-tak...

    Pelagey, aceleyle sobanın üstüne atılıp kibritleri koydukları çanak parçasını aramaya koyuluyor. Aradan hayli zaman geçiyor, ama kibrit hâlâ bulunamadı. Sessizlikte doktor, cebinden kendi kibritini çıkarıp yakıyor.
    Pelagey,
    — Bir dakika, efendim, bir dakika, diyor ve koşarak dışarı çıkıyor, biraz sonra elinde yana yana ufacık kalmış bir mum parçasıyla geri geliyor.

    Yefim'in yanakları al al, gözleri faltaşı gibi açık, bakışları keskin. Oradakilerin içlerini okuyor
    sanki. Doktor üzerine eğilerek:

    — Neyin var? diyor. Dur bakayım! O!.. Ne zamandan beri buran böyle?
    — Ne bileyim ben. Ecel geldi, beyim, ecel... Ömrü tükettik...
    — Saçmalama... İyileştiririz seni!..
    — Canınız nasıl isterse öyle yapın anam babam. Candan teşekkür ederim size, ama boşuna yorulacaksınız, bir şeyi değiştiremeyeceksiniz, biliyorum... Ölüm insanın başucuna konduktan sonra insanoğlunun elinden bir şey gelmez.
    On beş dakika muayene ediyor doktor Yefim'i. Sonra doğruluyor:
    — Benim yapabileceğim bir şey yok... diyor. Hastaneye gitmen gerek, ancak orada ameliyat
    edebilirler seni. Zaman kaybetmeden hemen git... Gitmemezlik etme sakın! Vakit hayli geç, şimdi herkes uyuyor, ama zararı yok, bir pusula veririm sana. Duydun mu?

    Pelagey atılıyor yandan:
    — Efendim, neyle gitsin istiyorsunuz? Atımız yok ki bizım.
    — Olsun, beye söylerim, bir araba verir size.

    Doktor gidiyor, mum sönüyor ve 'tak-tak'lar yine başlıyor... Yarım saat sonra bir arabanın daha yaklaştığı işitiliyor. Bu, beyin hastaneye gitmesi için Yefim'e gönderdiği arabadır. Yefim hazırlanıyor ve gidiyor...

    Ve işte güzel, ışık dolu bir gün doğuyor. Pelagey evde yok: Hastaneye, Yefim'in başına gelenleri öğrenmeye gitti. Bir yerde bir çocuk ağlıyor. Varka, birinin kendi sesiyle ninni söylediğini duyuyor:
    — Uyusun da büyüsün, ninnii; tıpış tıpış yürüsün, ninnii...

    Kapı açılıyor, Pelagey içeri giriyor. Haç çıkardıktan sonra fısıltıyla,
    — Gece, ağrısını dindirmişler, sabah ruhunu teslim etmiş, diyor. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın... Doktorlar, 'geç kaldınız' dediler... Daha önce gitseymiş kurtulurmuş...

    Varka koşarak ormana gidiyor, ağlamaya başlıyor. Birisi ensesine aniden öyle bir vuruyor ki, alnı kayın ağacının gövdesine hızla çarpıyor. Gözlerini kaldırıyor, ayakkabıcılık yapan beyini karşısında görüyor.

    — Ne yapıyorsun, Allahın belâsı? diyor bey. Yavrum ağlıyor, duymuyor musun?

    Ve kulağından yakalayarak hızla sarsıyor Varka'yı. Bey gittikten sonra Varka beşiği sallamaya, ninni mırıldanmaya devam ediyor. Yeşil yuvarlak ile pantolon, kundak bezi gölgeleri göz kırpıyorlar ona ve biraz sonra yine kendilerine bağlıyorlar onu. Cıvık çamur şoseyi yine görüyor. Omuzlarında ağır torbalar taşıyan iki büklüm insanlar ile gölgeler hâlâ
    uyuyorlar. Onları seyrederken ölesiye uyumak istiyor Varka. Neredeyse ayakta uyuyacak, ama yanısıra yürüyen annesi Pelagey habire daha çabuk yürümesi için dürtüklüyor onu. İşe girmek için kente gidiyorlar. Varka, karşılaştıkları yolculara yakarıyor:

    — Allah rızası için bir sadaka verin! İyi yürekli beylerimiz, küçük bir sadakayı esirgemeyin bizden!
    Tanıdık bir ses yanıt veriyor ona:
    — Çocuğu ver bana!
    Varka ayılamıyor, aynı ses bu kez daha kızgın,
    — Çocuğu ver bana, diyorum! diye bağırıyor. Uyuyorsun değil mi, geberesice!
    Varka şaşkınlıkla yerinden sıçrayıp çevresine bakmıyor ve durumu hemen kavrıyor: Ne şose, ne Pelagey, ne de sadaka veren yolcular var. Yalnız, bebeği emzirmeye gelen hanım var.
    Odanın ortasında ayakta duruyor. Şişko, iriyarı bayan, bebeği emzirip yatıştırmaya çalışırken Varka ayakta duruyor, ona bakıyor. Hanımının işini bitirmesini bekliyor. Dışarıda gök yavaş yavaş mavileşiyor, tavandaki yeşil yuvarlak ve gölgeler, belli belirsiz soluklaşıyor. Sabah
    olmak üzere.
    Hanım, geceliğinin önünü iliklerken;
    — Al! diyor. Çok ağlıyor, herhalde göz değdi.
    Varka bebeği alıyor, beşiğine koyuyor ve yeniden sallamaya başlıyor. Yeşil yuvarlakla gölgeler yavaş yavaş kayboluyorlar. Artık hiçbir şey kafasına girip aklını karıştırmıyor.

    Uyumak istiyor, hem çok istiyor. Uykusunu dağıtmak için başını beşiğin kenarına dayayıp kendisi de birlikte sallanıyor, ama boşuna, gözkapakları yine kapanıyor, başı dönüyor. Sessizlikte birden, öteki odadan beyin sesi gürlüyor:
    — Varka, sobayı yak!
    Artık kalkıp işe girişme zamanının geldiğini anlıyor Varka. Beşiği bırakıp odun almak için odunluğa koşuyor. Varka daha rahattır şimdi. Koşarken, dolaşırken, oturduğu zamanki gibi başına vurmuyor uyku. Odunu getirip sobayı yakmaya koyuluyor. Odunlaşmış yüzünün yumuşadığını, düşüncelerinin aydınlığa kavuştuğunu seziyor.
    Hanım,
    — Varka, semaveri yak! diye bağırıyor.
    Varka henüz çırayı yarmış, ateşlemiş, semaverin altına sokuyor ki, bir ses daha işitiliyor:
    — Varka, beyin çizmelerinin çamurunu temizle! Döşemeye oturup çizmeleri temizlemeye kovuluyor. Bir yandan da, başını geniş, derin çizmenin içine sokup biraz kestirse ne iyi olurdu
    diye geçiriyor içinden... Ve birden çizmeler büyüyor, büyüyor, şişiyor, bütün odayı dolduruyor. Varka'nın elindeki fırça yere düşüyor. Hemen, eşya gözünde büyümesin, oynayıp durmasın diye başım iki yana sallıyor, gözlerini iyice açıyor.
    — Varka, dış merdivenleri yıka, müşterilere ayıp oluyor!
    Varka merdivenleri yıkıyor, odaları topluyor, öteki sobayı yakıyor, alışverişe koşuyor. Başını kaşıyacak zamanı yok.
    Ama şu, mutfakta dikilip patates soymak olmasa... Başını bir şey yere doğru çekiyor sanki, gözlerinin önünde patatesler kararıyor, bıçak elinden kayıyor. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de, giysisinin kolunu dirseğine kadar sıvamış öfkeli bayan, çevresinde dolaşıp bağıra çağıra
    söylenmiyor mu... Kafasının içinde çan gibi çınlıyor bu ses Varka'nın. Öğleden sonraki çamaşır, dikiş işleri de oldukça yorucu. Öyle anlar oluyor ki, her şeye boş vererek şöyle yere uzanıp doyasıya bir uyku çekmek istiyor canı.

    Gün akşam oluyor. Dışarıda havanın yavaş yavaş kararmasını uykulu gözlerle seyrederken uyuşmuş şakaklarını ovuyor ve nedenini kendisinin de bilmediği bir gülümseme dolaşıyor dudaklarında. Akşamın loşluğu, kapanan gözlerini okşuyor, derin bir uyku müjdeliyor ona.
    Gece oturmaya konuklar geliyor.
    Hanım,
    — Varka, semaveri koy! diye sesleniyor.
    Semaver de o kadar küçük ki... Konuklar çaya doyuncaya dek beş kere yakmak gerekiyor onu. Çay içildikten sonra Varka tam bir saat kapı dibinde dikilip konuklara bakıyor, buyruk bekliyor.
    — Varka, koş iki şişe bira al!
    Varka ok gibi fırlayıp uykusuyla yarışıyormuş gibi olanca gücüyle koşuyor.
    — Varka, bir koşu git votka getir bakayım! Varka, şişe açacağı nerede? Varka, balıkları temizle!

    Ve işte konuklar da gidiyorlar. Işıklar bir bir sönüyor, hanımla bey yatıyorlar. Son bir buyuru daha duyuluyor:
    — Varka, çocuğu salla!
    Sobanın içinde cırcır böceği cırlıyor, yeşil yuvarlak tavanda, pantolon ve kundak bezlerinin gölgeleri yine Varka'nın yarı açık gözleri önünde oynaşıyor, titreşiyor, düşüncelerini bulandırıyor.
    — Uyusun da büyüsün, ninni, diye mırıldanıyor Varka, tıpış tıpış yürüsün...
    Ama bebek susacağa benzemiyor, çatlayacak gibi ağlıyor. Varka yine çamurlu şoseyi, çuval taşıyan iki büklüm insanları, Pelage/i, Yefim'i görüyor. Hepsini tanıyor, anlıyor, ama bu yarı uykulu halinde, elini ayağını zincire vuran, soluk almasını engelleyen görünmez gücü bir türlü
    anlayamıyor. Ondan kurtulmak için çevresine bakıyor, arıyor, ama boşuna, bulamıyor.

    Sonunda bu acılara dayanamayacağını açıkça görüp bütün gücünü toplayarak yukarıya, tavanda titreşen yeşil yuvarlağa bakıyor, çocuğun sesini dinliyor ve soluk almasını engelleyen düşmanı buluyor: Bebeği...
    Varka gülümsüyor. Böyle basit bir şeyi şimdiye dek anlayamamış olmasına şaşıyor. Yeşil yuvarlak, gölgeler ve cır-cırböceği de gülümsüyor, şaşırıyorlar.

    Düş, Varka'yı iyice sarıyor. Taburesinden kalkıp içten gülümsüyor, gözlerini kırpmadan odanın içinde dolaşmaya başlıyor. Ellerini ayaklarını zincire vuran bebekten biraz sonra kurtulacağını düşünmek rahatlatıyor onu... Çocuğu öldürdükten sonra uyuyacak, uyuyacak,
    uyuyacak...

    Gülümseyerek yeşil yuvarlağa işaret parmağını sallıyor, usul usul beşiğe yaklaşıyor, bebeğin üzerine eğiliyor, bunca sıkıntıdan sonra sonunda uyuyabileceğini düşünerek gülümsüyor.

  • Sevdadan Fetekosa

    Gizliden, yazıma beklediğim kişilerden biri olduğunuzu söylemekte-artık-bir sakınca görmüyorum. Çok yazıyoruz. Bunu şikayet olarak söylemiyorum elbette. Ekiskleri olmakla beraber çok yazmaklı olmak iyi bir şey. Çok yazıyoruz da azıcık çözümleyebiliyor muyuz? Etkili bir okuma yapabiliyor muyuz? Meramım bu.

    Yazılanlardan çok- benim yazdığım da dahil- ne denildiği, nasıl karşılandığı, yazının nasıl çözüldüğü, geri beslemesi, bir küçük cümleden yazının şah damarının bulunması... Misinama sözcükleri çapari yapıp eklemem bundandır.

    Fetekos başlığında, şimdiye dek başka başka öykülerde eleştirilerini okuduğum arkadaşlara teşekkür ediyorum.

    Fetekos, size ne diyebilirimki! İyi ki sosyalist olmuşsunuz. Bilincinize sağlık.

  • fetekos
    avatar

    Teşekkür ederim Sevda... Çok değerli bir iltifat bu...

    Başlıkta kullanmamdan anlaşılmıştır ama eleştiride yazmayı unutmuşum. Öykünün başlığını çok beğendim. Aslında bana da öncelikle, öykü içindeki eleştiriyi güzel ifade eden bu etkileyici başlık yol gösterdi. Herhalde başlıkla bu kadar doğru bir vuruş yapılabilirdi.

    Yeni öykülerini okumak dileğiyle... Tekrar kalemine sağlık...

  • Erkan Okay,

    Sayın Erkan Okay,

    Okumanız ve yorumlamanız için teşekkür ederim. Bu vakitten sonra öyküyü yeniden anlatmak, elbette resim sahibinin tek tek evlere gidip resmi hangi duvara asmaları gerektiğini söylemesine benzer.

    Benden çıkmış bir öyküde ancak zamanlama sıçramalarından söz edebilirim. Giriş bir okul çıkışının şimdiki zamanda bir görüntüsü, fotoğrafıydı. Öykülemede şimdiki zaman ile geniş zaman çakışmalar sağlar. Bu yazanın o anda olayı yeniden canlandırdığı-yaşadığı izlenimini verir.

    Durum öykülerinde bir giriş gelişim ve sonuç olmayabilir. Tabii ki bu haklı bir neden oluşturmayacaktır.

    Katkılarınız ve eleştirlilerinizle beni yeniden düşündürdüğünüz için teşekkür ediyorum.

    Sevgiyle.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #5 sevda 02-08-2009 06:40
Teşekkür ederim paylaştığın için. Ben de yine eski öykülerimden birini ekliyorum. aynı şekilde geçişli anımsamalar var.
Sevgimle.
Alıntı
 
 
0 #4 fetekos 30-07-2009 01:53
Sevda,

Dün akşam Çehov okurken "Besleme" adlı öyküsü dikkatimi çekti. Geçmiş zamanda yaşanmış bir olayı, kahramanı Varka'nın yaşamından bir kesiti, senin gibi şimdiki zaman kullanarak anlatmış Çehov. Bu zaman tercihi, öyküye çok içten bir anlam kazandırmış, zaten etkileyici olan konunun okuru etkileme derecesini arttırmış gibime geldi.

Öyküyü buraya da ekliyorum:

BESLEME

Gece yarısı. On üç yaşındaki besleme Varka, beşiği sallarken bir yandan da uykulu bir ninni tutturmuş, mırıldanıyordu:

Uyusun da büyüsün, ninnii, Tıpış tıpış yürüsün, ninnii...

Meryem Ana tasvirinin önünde küçük, yeşil bir lâmba yanıyor. Odanın bir başından öteki başına gerili ipte, kurumaları için kundak bezleri, iri, kara pantolonlar asılı. Lâmbanın ışığı, tavanda geniş, yeşil bir yuvarlak çizmiş, kundakların, pantolonların uzun gölgeleri sobanın, beşiğin, Varka' nın üstüne düşmüş... Lâmbanın ışığı titreştiğinde tavandaki yuvarlak ile gölgeler canlanıyor, rüzgârdanmış gibi dalgalanıyorlar . Boğucu bir hava var içeride. Koyu bir lahana çorbası ve kösele kokusu sarmış her yanı.

Bebek ağlıyor. Bağırmaktan sesi kısıldığı, bitkin düştüğü halde yine de ağlamayı kesmiyor. Yatışacağa da benzemiyor. Varka'nın uykusu var. Gözkapakları kapanıyor, başı ikide bir önüne düşüyor, boynu çok ağrıyor. Ne gözkapaklarını kaldıracak, ne de dudaklarını oynatacak
gücü var. Yüzü kurumuş, odunlaşmış, başı topluiğne başı kadar küçülmüş gibi geliyor ona.

— Uyusun da büyüsün ninnii, diye mırıldanıyor Varka, tıpış tıpış yürüsün...

Bir cırcırböceği sobanın içinde cırlıyor. Yan odada, duvarın ötesinde bey ve Kalfa Afanasiy horluyorlar... Beşik acıklı acıklı gıcırdıyor, Varka mırıltıyla ninni söylüyor... Gecenin sessizliğinde her şey birleşiyor, rahat döşekte yatarken dinlemesi pek tatlı bir ninni oluveriyor.

Ama bu müzik insanın sinirini bozmaktan, onu canından bezdirmekten başka bir şeye yaramıyor şimdi. Çünkü Varka'nın üzerine gevşeklik çöktürüyor, uykusunu getiriyor. Oysa uyuyamaz Varka. Allah saklasın, bir uyuşa, hanımla bey canını çıkartana kadar döverler onu sonra.

Lâmba göz kırpıyor sanki. Yeşil yuvarlak ile gölgeler harekete geçiyor, Varka'nın yarı açık, dalgın gözlerinin önünde öteye beriye kayıyor, uykulu beyninde dumanlı düşler yaratıyorlar.

Varka, gökyüzünde birbiri ardından koşuşan, bebek gibi ağlaşan kapkara bulutlar görüyor hayâlinde. Ve işte güçlü bir rüzgâr çıkıp tümünü dağıtıyor. Varka, cıvık çamurla kaplı geniş bir şose görüyor. Bir dizi yük arabası güçlükle ilerliyor, omuzlarında ağır çuvallarla iki
büklüm insanlar el ele tutuşmuş yol almaya çalışıyor, karmakarışık bir sürü gölge, ortalıkta dolaşıyor. Soğuk görünüşlü bulutların arasıdan şosenin iki yanında ormanlar gözüktü. Çuval taşıyan iki büklüm insanlarla gölgeler birden çamura yatıyor. "Niçin çamurun içinde
yatıyorsunuz?" diye soruyor Varka. "Uyuyacağız, uyuyacağız!" diyorlar, berikiler. Ve derin, tatlı bir uykuya dalıyorlar. Bir sürü saksağan ve karga gelip telgraf teline konuyor, küçük çocuk gibi bağrışarak uyuyanları uyandırmaya çalışıyor Varka,
.— Ninni, ninnii... diye mırıldanırken kendini karanlık, havasız bir köy evinde görüyor şimdi.

Rahmetli babası Yefim Stepanov yerde kıvranıyor. Varka onu görmüyor, ama acıdan tahtaların üzerinde yuvarlanışını, inleyişini işitiyor. Kendi deyişiyle: 'fıtığı ağrıyor'. Acısı öylesine dayanılmaz ki, tek sözcük bile söylemiyor, yalnızca derin derin, hırsla soluyor,
dişlerini 'tak-tak-tak' diye trampet gibi takırdatıyor. Biraz önce annesi Pelagey, beylere, Yefim'in ölmek üzere olduğunu söylemek için koşarak çıkıp gitmişti. Bu zamana kadar dönmüş olmalıydı. Varka, sobanın üstündeki döşeğinde yatıyor. İstiyor, ama uyuyamıyor, babasının 'tak-tak'larını dinliyor, îşte, bir arabanın tekerlek sesleri duyuldu. Buraya geliyor, Bey, kentten onlara konuk gelen genç doktoru göndermiş. Doktor içeri giriyor. Karanlıkta görünmüyor, ama öksürüğü ve kapıyı kapayışı işitiliyor.

— Işığı yakın, diyor. Yefim karşılık veriyor:
— Tak-tak-tak...

Pelagey, aceleyle sobanın üstüne atılıp kibritleri koydukları çanak parçasını aramaya koyuluyor. Aradan hayli zaman geçiyor, ama kibrit hâlâ bulunamadı. Sessizlikte doktor, cebinden kendi kibritini çıkarıp yakıyor.
Pelagey,
— Bir dakika, efendim, bir dakika, diyor ve koşarak dışarı çıkıyor, biraz sonra elinde yana yana ufacık kalmış bir mum parçasıyla geri geliyor.

Yefim'in yanakları al al, gözleri faltaşı gibi açık, bakışları keskin. Oradakilerin içlerini okuyor
sanki. Doktor üzerine eğilerek:

— Neyin var? diyor. Dur bakayım! O!.. Ne zamandan beri buran böyle?
— Ne bileyim ben. Ecel geldi, beyim, ecel... Ömrü tükettik...
— Saçmalama... İyileştiririz seni!..
— Canınız nasıl isterse öyle yapın anam babam. Candan teşekkür ederim size, ama boşuna yorulacaksınız, bir şeyi değiştiremeyece ksiniz, biliyorum... Ölüm insanın başucuna konduktan sonra insanoğlunun elinden bir şey gelmez.
On beş dakika muayene ediyor doktor Yefim'i. Sonra doğruluyor:
— Benim yapabileceğim bir şey yok... diyor. Hastaneye gitmen gerek, ancak orada ameliyat
edebilirler seni. Zaman kaybetmeden hemen git... Gitmemezlik etme sakın! Vakit hayli geç, şimdi herkes uyuyor, ama zararı yok, bir pusula veririm sana. Duydun mu?

Pelagey atılıyor yandan:
— Efendim, neyle gitsin istiyorsunuz? Atımız yok ki bizım.
— Olsun, beye söylerim, bir araba verir size.

Doktor gidiyor, mum sönüyor ve 'tak-tak'lar yine başlıyor... Yarım saat sonra bir arabanın daha yaklaştığı işitiliyor. Bu, beyin hastaneye gitmesi için Yefim'e gönderdiği arabadır. Yefim hazırlanıyor ve gidiyor...

Ve işte güzel, ışık dolu bir gün doğuyor. Pelagey evde yok: Hastaneye, Yefim'in başına gelenleri öğrenmeye gitti. Bir yerde bir çocuk ağlıyor. Varka, birinin kendi sesiyle ninni söylediğini duyuyor:
— Uyusun da büyüsün, ninnii; tıpış tıpış yürüsün, ninnii...

Kapı açılıyor, Pelagey içeri giriyor. Haç çıkardıktan sonra fısıltıyla,
— Gece, ağrısını dindirmişler, sabah ruhunu teslim etmiş, diyor. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın... Doktorlar, 'geç kaldınız' dediler... Daha önce gitseymiş kurtulurmuş...

Varka koşarak ormana gidiyor, ağlamaya başlıyor. Birisi ensesine aniden öyle bir vuruyor ki, alnı kayın ağacının gövdesine hızla çarpıyor. Gözlerini kaldırıyor, ayakkabıcılık yapan beyini karşısında görüyor.

— Ne yapıyorsun, Allahın belâsı? diyor bey. Yavrum ağlıyor, duymuyor musun?

Ve kulağından yakalayarak hızla sarsıyor Varka'yı. Bey gittikten sonra Varka beşiği sallamaya, ninni mırıldanmaya devam ediyor. Yeşil yuvarlak ile pantolon, kundak bezi gölgeleri göz kırpıyorlar ona ve biraz sonra yine kendilerine bağlıyorlar onu. Cıvık çamur şoseyi yine görüyor. Omuzlarında ağır torbalar taşıyan iki büklüm insanlar ile gölgeler hâlâ
uyuyorlar. Onları seyrederken ölesiye uyumak istiyor Varka. Neredeyse ayakta uyuyacak, ama yanısıra yürüyen annesi Pelagey habire daha çabuk yürümesi için dürtüklüyor onu. İşe girmek için kente gidiyorlar. Varka, karşılaştıkları yolculara yakarıyor:

— Allah rızası için bir sadaka verin! İyi yürekli beylerimiz, küçük bir sadakayı esirgemeyin bizden!
Tanıdık bir ses yanıt veriyor ona:
— Çocuğu ver bana!
Varka ayılamıyor, aynı ses bu kez daha kızgın,
— Çocuğu ver bana, diyorum! diye bağırıyor. Uyuyorsun değil mi, geberesice!
Varka şaşkınlıkla yerinden sıçrayıp çevresine bakmıyor ve durumu hemen kavrıyor: Ne şose, ne Pelagey, ne de sadaka veren yolcular var. Yalnız, bebeği emzirmeye gelen hanım var.
Odanın ortasında ayakta duruyor. Şişko, iriyarı bayan, bebeği emzirip yatıştırmaya çalışırken Varka ayakta duruyor, ona bakıyor. Hanımının işini bitirmesini bekliyor. Dışarıda gök yavaş yavaş mavileşiyor, tavandaki yeşil yuvarlak ve gölgeler, belli belirsiz soluklaşıyor. Sabah
olmak üzere.
Hanım, geceliğinin önünü iliklerken;
— Al! diyor. Çok ağlıyor, herhalde göz değdi.
Varka bebeği alıyor, beşiğine koyuyor ve yeniden sallamaya başlıyor. Yeşil yuvarlakla gölgeler yavaş yavaş kayboluyorlar. Artık hiçbir şey kafasına girip aklını karıştırmıyor.

Uyumak istiyor, hem çok istiyor. Uykusunu dağıtmak için başını beşiğin kenarına dayayıp kendisi de birlikte sallanıyor, ama boşuna, gözkapakları yine kapanıyor, başı dönüyor. Sessizlikte birden, öteki odadan beyin sesi gürlüyor:
— Varka, sobayı yak!
Artık kalkıp işe girişme zamanının geldiğini anlıyor Varka. Beşiği bırakıp odun almak için odunluğa koşuyor. Varka daha rahattır şimdi. Koşarken, dolaşırken, oturduğu zamanki gibi başına vurmuyor uyku. Odunu getirip sobayı yakmaya koyuluyor. Odunlaşmış yüzünün yumuşadığını, düşüncelerinin aydınlığa kavuştuğunu seziyor.
Hanım,
— Varka, semaveri yak! diye bağırıyor.
Varka henüz çırayı yarmış, ateşlemiş, semaverin altına sokuyor ki, bir ses daha işitiliyor:
— Varka, beyin çizmelerinin çamurunu temizle! Döşemeye oturup çizmeleri temizlemeye kovuluyor. Bir yandan da, başını geniş, derin çizmenin içine sokup biraz kestirse ne iyi olurdu
diye geçiriyor içinden... Ve birden çizmeler büyüyor, büyüyor, şişiyor, bütün odayı dolduruyor. Varka'nın elindeki fırça yere düşüyor. Hemen, eşya gözünde büyümesin, oynayıp durmasın diye başım iki yana sallıyor, gözlerini iyice açıyor.
— Varka, dış merdivenleri yıka, müşterilere ayıp oluyor!
Varka merdivenleri yıkıyor, odaları topluyor, öteki sobayı yakıyor, alışverişe koşuyor. Başını kaşıyacak zamanı yok.
Ama şu, mutfakta dikilip patates soymak olmasa... Başını bir şey yere doğru çekiyor sanki, gözlerinin önünde patatesler kararıyor, bıçak elinden kayıyor. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de, giysisinin kolunu dirseğine kadar sıvamış öfkeli bayan, çevresinde dolaşıp bağıra çağıra
söylenmiyor mu... Kafasının içinde çan gibi çınlıyor bu ses Varka'nın. Öğleden sonraki çamaşır, dikiş işleri de oldukça yorucu. Öyle anlar oluyor ki, her şeye boş vererek şöyle yere uzanıp doyasıya bir uyku çekmek istiyor canı.

Gün akşam oluyor. Dışarıda havanın yavaş yavaş kararmasını uykulu gözlerle seyrederken uyuşmuş şakaklarını ovuyor ve nedenini kendisinin de bilmediği bir gülümseme dolaşıyor dudaklarında. Akşamın loşluğu, kapanan gözlerini okşuyor, derin bir uyku müjdeliyor ona.
Gece oturmaya konuklar geliyor.
Hanım,
— Varka, semaveri koy! diye sesleniyor.
Semaver de o kadar küçük ki... Konuklar çaya doyuncaya dek beş kere yakmak gerekiyor onu. Çay içildikten sonra Varka tam bir saat kapı dibinde dikilip konuklara bakıyor, buyruk bekliyor.
— Varka, koş iki şişe bira al!
Varka ok gibi fırlayıp uykusuyla yarışıyormuş gibi olanca gücüyle koşuyor.
— Varka, bir koşu git votka getir bakayım! Varka, şişe açacağı nerede? Varka, balıkları temizle!

Ve işte konuklar da gidiyorlar. Işıklar bir bir sönüyor, hanımla bey yatıyorlar. Son bir buyuru daha duyuluyor:
— Varka, çocuğu salla!
Sobanın içinde cırcır böceği cırlıyor, yeşil yuvarlak tavanda, pantolon ve kundak bezlerinin gölgeleri yine Varka'nın yarı açık gözleri önünde oynaşıyor, titreşiyor, düşüncelerini bulandırıyor.
— Uyusun da büyüsün, ninni, diye mırıldanıyor Varka, tıpış tıpış yürüsün...
Ama bebek susacağa benzemiyor, çatlayacak gibi ağlıyor. Varka yine çamurlu şoseyi, çuval taşıyan iki büklüm insanları, Pelage/i, Yefim'i görüyor. Hepsini tanıyor, anlıyor, ama bu yarı uykulu halinde, elini ayağını zincire vuran, soluk almasını engelleyen görünmez gücü bir türlü
anlayamıyor. Ondan kurtulmak için çevresine bakıyor, arıyor, ama boşuna, bulamıyor.

Sonunda bu acılara dayanamayacağın ı açıkça görüp bütün gücünü toplayarak yukarıya, tavanda titreşen yeşil yuvarlağa bakıyor, çocuğun sesini dinliyor ve soluk almasını engelleyen düşmanı buluyor: Bebeği...
Varka gülümsüyor. Böyle basit bir şeyi şimdiye dek anlayamamış olmasına şaşıyor. Yeşil yuvarlak, gölgeler ve cır-cırböceği de gülümsüyor, şaşırıyorlar.

Düş, Varka'yı iyice sarıyor. Taburesinden kalkıp içten gülümsüyor, gözlerini kırpmadan odanın içinde dolaşmaya başlıyor. Ellerini ayaklarını zincire vuran bebekten biraz sonra kurtulacağını düşünmek rahatlatıyor onu... Çocuğu öldürdükten sonra uyuyacak, uyuyacak,
uyuyacak...

Gülümseyerek yeşil yuvarlağa işaret parmağını sallıyor, usul usul beşiğe yaklaşıyor, bebeğin üzerine eğiliyor, bunca sıkıntıdan sonra sonunda uyuyabileceğini düşünerek gülümsüyor.
Alıntı
 
 
0 #3 fetekos 25-07-2009 05:15
Teşekkür ederim Sevda... Çok değerli bir iltifat bu...

Başlıkta kullanmamdan anlaşılmıştır ama eleştiride yazmayı unutmuşum. Öykünün başlığını çok beğendim. Aslında bana da öncelikle, öykü içindeki eleştiriyi güzel ifade eden bu etkileyici başlık yol gösterdi. Herhalde başlıkla bu kadar doğru bir vuruş yapılabilirdi.

Yeni öykülerini okumak dileğiyle... Tekrar kalemine sağlık...
Alıntı
 
 
0 #2 Sevdadan Fetekosa 25-07-2009 03:26
Gizliden, yazıma beklediğim kişilerden biri olduğunuzu söylemekte-artı k-bir sakınca görmüyorum. Çok yazıyoruz. Bunu şikayet olarak söylemiyorum elbette. Ekiskleri olmakla beraber çok yazmaklı olmak iyi bir şey. Çok yazıyoruz da azıcık çözümleyebiliyo r muyuz? Etkili bir okuma yapabiliyor muyuz? Meramım bu.

Yazılanlardan çok- benim yazdığım da dahil- ne denildiği, nasıl karşılandığı, yazının nasıl çözüldüğü, geri beslemesi, bir küçük cümleden yazının şah damarının bulunması... Misinama sözcükleri çapari yapıp eklemem bundandır.

Fetekos başlığında, şimdiye dek başka başka öykülerde eleştirilerini okuduğum arkadaşlara teşekkür ediyorum.

Fetekos, size ne diyebilirimki! İyi ki sosyalist olmuşsunuz. Bilincinize sağlık.
Alıntı
 
 
0 #1 Erkan Okay, 24-07-2009 03:12
Sayın Erkan Okay,

Okumanız ve yorumlamanız için teşekkür ederim. Bu vakitten sonra öyküyü yeniden anlatmak, elbette resim sahibinin tek tek evlere gidip resmi hangi duvara asmaları gerektiğini söylemesine benzer.

Benden çıkmış bir öyküde ancak zamanlama sıçramalarından söz edebilirim. Giriş bir okul çıkışının şimdiki zamanda bir görüntüsü, fotoğrafıydı. Öykülemede şimdiki zaman ile geniş zaman çakışmalar sağlar. Bu yazanın o anda olayı yeniden canlandırdığı-y aşadığı izlenimini verir.

Durum öykülerinde bir giriş gelişim ve sonuç olmayabilir. Tabii ki bu haklı bir neden oluşturmayacaktır.

Katkılarınız ve eleştirlilerini zle beni yeniden düşündürdüğünüz için teşekkür ediyorum.

Sevgiyle.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile